22 Temmuz 2008 / Salı




Bir Yol İçin Yarab Ne Güneşler Batırıyor


Geçen hafta köydeydik. En son Yeşilce'ye gittiğimde 14 yaşımda filan olmalıyım. Tipik köyü beğenmeme, Antalya'yı da bir bok sanma yaşı. Neredeyse 15 yıl sonra açtım köy evinin kapısını; annemle babam karşıladı bizi. Planlasan olmayacak bir tesadüf sonucu buldum kendimi Yeşilce'de. Üşenip gitmeseydim, kim bilir bir daha ne zaman fırsat bulurduk. İçeri girer girmez tüm odaları dolandım. 10 dak'ka sonra ağzımdan çıkan ilk cümle şu oldu: Burada müthiş fotoğraflar var. Eğer makinem Canon SD300 değil de Canon G9 olsaydı yaklaşık 6 ay içersinde "Köy Evi - Yeşilce" sergimle karşınızdaydım: Satırlı Mutfak, Yalnız Kırmızı Çiçek fotoğrafları kapanın elinde kalabilirdi. Merak etmeyin bu fotoğrafları gene de görebileceksiniz; ama önce İstanbul'a dönmem lazım. Yola çıktığımızda Samsun yanıyordu. Ordu'dan kasabaya doğru yol aldığımızda hava soğuma başladı. Saat 15:00'ı geçmişti. Sis yola çoktan bastırmıştı. Bir de üzerine yağmur... Bizim hız 10 km'ye falan düştü. Arada Turşucular mevkiinde bir mola verdik. Köfte ekmek yapan bir baraka bulduk. Köfteleri söyledikten sonra ben "küçük su" ihtiyacı için aranmaya başladım. Köfteci oğlan (ona mangalcı oğlan da diyebiliriz) yolun karşısındaki taşlığı işaret ederek "Tuvalet şurda abla" dedi. Tuvalet???????????????????????????????????? Bir taş duvar diyelim; ama gene de üşenilmemiş üzerine kiremit tozu ile "Bay" ve "Bayan" yazılmış: Bayan. İnsanın bol TDK'nın az olduğu bir yer burası. Beni takip eden meraklı gözler eşliğinde elimde bir rulo tuvalet kağıdı tuvalete vardım. Yol kısaldıkça keskinleşen koku beklentimi en düşük seviyeye çekti. Kapıyı araladığımda bir delik beni bekliyordu, bir delik vardı bereket olsun. Nevar ki delikten bir takım tuhaf sesler geliyordu. Ses hafızam iyidir, çözmem 1-2 saniyemi adlı. Delik direkt altımdan geçen dereye bağlanmış. "Bağlanmış" burda oldukça teknik kaçıyor, ama başka fiil yok. Çıktığımda gene gözler üzerimdeydi: "Geliyor" diyen bir bakış varsa, evet, ben o bakışı biliyorum artık. Vardığımda çantamdan Pürel'i çıkarıp silindim. Pürel sağ olsun insanın tüm endişelerini bir kalemde silip atıyor. Ve afiyetle köftemi yedim. Sıra hesap ödemeye gelince ne oldu dersiniz? Para yok! İyi mi? Kredi kartı kullanmaya alışkın bünyede nakit kavramı zayıflıyor tabii. Utana sıkıla "yok" dedik; mangalcı oğlan da utana sıkıla "dönerken ödersiniz" dedi. Ama şıngırdayan bozukluklar ile "kasaba yolunda bir köfteci" birleşince bi'cesaret geldi üzerimize sorduk: Ne kadar ki borcumuz? Evet kredi kartı geçmediğini öğrendikten sonra, İstanbul fiyatları önyargımız nakitsizliğimizle birleşince fiyat sormayı unutmuşuz. Bunun üzerine namusumuzla "ne kadar?" diye sorduk. 6 YTL imiş. İkimizi toplayınca o kadar bozuk çıktı da ödedik kurtulduk. Paran olmadı mı 6 YTL bile tam bir esaret haline gelebiliyor. Bir tall bardak kahve parası işte. Son şok da beni arabaya binmeden öncre çarptı. Kasabaya 80 km kaldığını öğrendik mangalcı oğlandan. Ben önce inanmadım. Bunun üzerine babamı aradım. O da oğlanı doğruladı: "Turşuculardan vardır bi'80 km". 40 km hız dahi yapamıyorken 80 km yol, oradan da Yeşilce'ye bi'yol daha. İşte o zaman klişeler devreye giriyor: Varacağın yer değil çekeceğin çile, pardon, yol kutsaldır. Varmaya çalışma yolun tadını çıkart filan. Çok ortalama laflar ama ne yaparsın. Bunun üzerine köy hayatı özlemimi nişane gibi göğüsüme işleyip yola devam ettim. Ettik. 22 Temmuz 2008 Salı 13:45 Anasayfa