tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

Şeytanın Savunucusu Değil Kurbanı Olabilirsin Ancak

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa


Bi'de..

Haziran1
Haziran2
Haziran3




Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah


  
    


31 Temmuz 2007 Salı 15:35 Çantaya Gel Geçen yaz gri kanvas kumaşı almıştım ve annemden bana bununla bir çanta dikmesini istemiştim. Yaptı sağ olsun. Üstüne de benim ve "evden biri"nin isimlerimizin baş harfini işlemişti, ben öyle istemiştim. Sonra beğenmedim, boncuklar koluma takıldı falan, kaldı kenarda. Dünkü yazımdan sonra çantayı saklandığı yerde buldum ve boncukları söktüm. Şimdi niyetim üzerine bu düğmelerden birkaçını dikmek. Herkes kendi çevre dostu çantasına sahip olabilir, çanta dikmeyi bilen birini tanıyorsanız tabii. 30 Temmuz 2007 Pazartesi 01:20 Küresel Isınmanın Çantayla İmtihanı New York şehrinin kaç günlük su stoğu kalmıştır bilmiyorum, İstanbul'un 100 günlük suyu kaldı. Sadece NYC'nin de değil; Milano, Hong Kong ya da Londra'nın barajlarındaki su seviyesi hakkında da en ufak bir bilgim yok. Fakat bu şehirlerde küresel ısınmaya karşı, çevre dostu babında üretilen, hediyesi 15$ "I'm not a plastic bag" çantaları kapış kapış gidiyor. Fikir, "We Are What We Do" adlı çevreci gruba ait. Amerika'da hemen herkesin elinde sıkça görmenin mümkün olduğu, üzerinde "big brown bag" ya da "small brown bag" yazılı geri dönüşümlü poşetlere nazire yaparcasına kanvas kumaşından üretilmiş çevre dostu çantalardan bahsediyorum. Amaç doğada imha olması en az 1000 yıl süren plastik poşet kullanımına son vermek. Amaç pek bi'manalı ancak çantalar buna rağmen "sınırlı sayıda" üretiliyor, ortamı havalandırmak için! Çantanın satış noktalarından biri de Hong Kong'daki Harvey Nicholas mağazası mesela. Yani, orta halli bir kadının siyah bi'firkete toka almasının bile hayal olduğu bu mağazada 15$'a satılan ve gene Harvey Nicholas poşedine konduğu için sokaklarda muzaffer bir eda ile dolaşabileceğiniz "I'm not a plastic bag" adlı çanta dünya kadınını bir çırpıda çevreci hareketin parçası yapıyor! Satıştan bir gece önce kadınlar mağaza önlerinde kuyruğa giriyor ve sabah olunca, kapıların açılması ile birlikte birbirlerini ezercesine mağazaya hücum ediyorlar, çantalar kapış gidiyor. Mesela Tayvan'daki çanta yarışında kadınlar birbirini ezmiş ve 30 kişi hastanelik olmuş. Siz okurken 'kadın duyarlılığının geldiği son nokta' diyebilirsiniz buna; ama durum sandığınız kadar manalı değil. Bu çanta aynı zamanda ünlülerin de gözbebeği, misal Keira Knightley'in (Gönüllü hatırlatma: Aşk ve Gurur, Karayip Korsanaları..) "I'm not a plastic bag"i ile birlikte verdiği pozlar dergi sayfalarını süsülüyor, diğer taraftan "sınırlı sayıda" lafı beyinleri karıncalandırıyor ve kadın neslinin "benim olmalı" tuşuna böylelikle basılmış oluyor. Diğer taraftan Daniel ve Markus Freitag kardeşler de boş durmuyor. Eskimiş tır brandalarından ürettikleri çantalar ile "geri dönüşümden üretilen ilk çanta" ünvanını kapıyorlar. Bu çantaların bir özelliği de birinin diğerine benzememesi. Branda üzerindeki yazının kesim esnasında nereye denk geleceği belli olmuyor çünkü. Üretimde akli dengesi bozuk kişiler çalışyor, böylece onlara da iş imkanı sağlanmış oluyor ve çanta üzerindeki etikette kimin tarafından üretildiği yazıyor. Bir çanta ortalama 170 dolara satılıyor. Tasarımcı kardeşler sadece eskimiş tır brandası da değil; kullanılmış emniyet kemeri, hava yastığı ve bisikletlerin iç lastiğini kullanarak da çantalar üretiyorlar. Marka senede 200 ton tır brandası, 75 bin bisikllet iç lastiği ve 25 bin emniyet kemeri kullanıyor. Bu şekilde tasarımlarının ne kadar" etik" olduğu yazılıp çiziliyor, camiada göz dolduruyorlar falan. Küresel ısınma üzerine kopartılan onca yaygara ve ardından çevre duyalılığını allayıp pullamanın sonucunda birileri mutlaka kazanıyor ve kazanacak da, işin o tarafı kesin. Yoksa durumu sadece 15$'lık çanta ile bilinç yaratma çabası olarak açıklamak günümüz gerçeklerine pek bir tezat düşüyor. Kazananlardan birini, hep kazananı, tesbit etmiş olduk galiba. Bunun üzerine ilham perisi gelse beni kaşısa, mesela ben de şehrin muhtelif yerlerine don kutuları koysam, herkesten artık kullanmadığı donlarını bu kutulara bırakmasını istesem, sonra bir tasarımcı ile anlaşıp bu donların lastiğinden "çevreye duyarlı" saç tokaları üretsem, tanesini 10 YTL'ye satmaya kalksam bu kadınların hepsi cin kesilir di'mi? Kesilir, evet! 26 Temmuz 2007 Perşembe 09:40 Kısa Bir Hikaye "Kendinizi uzay gemisi kontrolden çıkmış ve bilinmeyen bir gezegene düşmüş astronot olarak düşünün.Kendinize geldiğinizde ve kötü şekilde yaralanmadığınızı anladığınızda aklınızdaki üç soru şu olacaktır: Neredeyim? Burayı Nasıl keşfedebilirim? Ne yapmalıyım? Etrafta tanımadığınız türden bitkiler var, soluyacağınız hava var; solgun bir güneş ışığı ve biraz da üşüyorsunuz. Gökyüzüne bakmak istiyorsunuz ama duruyorsunuz. Aniden bir duygu içinizi kaplıyor: Bakmazsanız belki de dünyaya çok uzak olduğunuzu ve geri dönüşün hiçbir şekilde mümkün olmadığını bilmek zorunda kalmayacaksınız; bunu bilmediğiniz müddetçe de istediğinize inanmakta özgürsünüz -ve bulanık, hoş ve bir ölüçüde suçlu bir ümit yaşıyorsunuz. Uzay geminize dönüyorsunuz: Cihazlarınız zarar görmüş olabilir; fakat zararın ne kadar ciddi olduğunu bilmiyorsunuz. Ama ani bir korkuyla irkilip duruyorsunuz: Bu cihazlara nasıl güvenebilirsiniz? Bunların sizi yanlış bir yere götürmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Bu cihazların başka bir dünyada çalışacaklarını nasıl bilebilirsiniz? Cihazlardan uzaklaşıyorsunuz. Şimdi neden hiçbir şey yapmaya istekli olmadığınızı merak etmeye başlıyorsunuz. Bir şekilde ortaya çıkacak olan bir şeyi beklemek çok daha güvenli görünmektedir; kendinize uzay gemisini sarsmanın daha iyi olacağını söylüyorsunuz. Uzaklarda size yaklaşan bazı canlılar olduğunu görüyorsunuz; onların insan olup olmadığını bilmiyorsunuz, fakat onlar da iki ayak üzerinde yürüyorlar. Onların size ne yapacağınızı söyleyecekleri hükmüne varıyorsunuz. Bir daha sizden haber alınamıyor. Bunun bir fantezi olduğunu söylüyorsunuz, değil mi? Siz olsaydınız böyle yapmazdınız ve hiçbir astronot da böyle yapmazdı. Belki de öyle. Fakat bu, çoğu insanın burada, dünyada hayatını yaşama şeklidir." Any Rand 1905-1982 25 Temmuz 2007 Çarşamba 15:22 Ünlem Bir önceki yazıma Kerem isimli bir okurdan yorum geldi. Sitemin -Mesaj Gönder- sistemini kullanmış, e.posta adresini yazmadığı için birebir kendisine cevap verme şansım olmadı. Yazının sahibi olarak cevap hakkımı buradan da kullanabilirim ve Kerem dışında eğer varsa başka yanlış anlayan ama bunu dile getirmeye üşenen onların da aklındaki soru işaretini cevaplayabilirim. Seçimden sonra haber kanallarının tümünde "seçim sonuçlarına çok şaşırdık" programları yapıldı, yapılıyor: Nasıl oldu bu iş? Köşe yazarları öngörülerinde yanıldığı için halka küsüyor, bir şekilde bu noktaya nasıl gelindiği analiz ediliyor. Oysa tarih gerçekten de tekerrürden ibaret. Kastım 1950'lerde de bir partinin önce %40 sonra da %50'yi aşan oy oranı ile tekrar kere iktidara gelmesi idi. Buradan yola çıkarak da bugünü anlamak mümkün. Sonuçta insan haklarının hiçe sayıldığı bir dönemde, tarihe kara leke olarak kaydolan bir olayın tekerrürünü isteyebilecek kadar insanlıktan yoksun değilim. Gene de rahatsız etti bu durum beni ve dönüp yazıda küçük bir traşa gittim. Bilginize. 24 Temmuz 2007 Salı 11:10 O 'İki Kişiden Biri' Ben Değilim 22 Temmuz seçiminde seçmenin %85'i sandık başına koşmuş. AKP'nin oy oranı %46,6 Bu, 1980 sonrasında bir partinin aldığı en yüksek oy oranı ve gene bu sonuç gösteriyor ki her iki kişiden biri AKP'ye oy verdi. Diğer bir deyişle sahilde dötünü açıp güneşlenen her iki kişiden biri tatilini yarıda kesip koşa koşa memleketine dönmüş, AKP'ye oy vermek için. Hiçbir analize sığmayan, sosyoloji bilimin dışında kalmış bir milletiz, bunu da burada bir kez daha kabul edelim. Durum istikrar ile açıklanıyor, öyle okuyorum sağda solda. "Anasını da alıp giden vatandaş"ın memleketinden bile birinci parti olarak çıktı AKP, tüm Karadeniz'i sildi süpürdü. E ne oldu fındık fiyatı? "Ben anamı alır giderim arkadaş, yeterki istikrarın şeyi şey olmasın". Peki o zaman! Bu seçimlerin sonucunda kazara ben bile Başbakan olsam gene korkuya mahal yoktu zaten, mevcut istikrarın bozulmasına kimseler izin vermezdi. Bunca yabancı sermaye boşuna mı girdi memelekete, onca banka laf olsun diye mi satın alındı. Yalnız ikinci beş yıl için satacak bir şey kalmadı; herkes evindeki baba yadigarına sahip çıksın, aldığım bir duyuma göre ikinci sezonun özelleştirme kapsamına onlar da giriyor. Bekleyip görücez neler olup bitecek memlekette. Bekleyip görmekten başka çare de görünmüyor zaten. Aziz Nesin gibi ilerisi analizi yapabilecek yazar kalmadı memlekette, pek çok köşede bükülemeyen el öpülmekle meşgul. Neyse aceleye mahal yok, yazın civcivi kışın sayılır derler. 20 Temmuz 2007 Cuma 10:04 Seçmen Konuşuyor:"Hev!" Ben de köpek istiyorum... 19 Temmuz 2007 Perşembe 15:29 Lionel Richie Çok Tatlı Bir İnsan Dün akşam Maslak Arena'da Lionel Richie konserine gittik. Aslında konser bize geldi, evden birinin eline davetiye geçmiş, "E hadi gidelim, oturmaya mı geldik bu dünyaya!.." diyerek alaturka bir yaklaşım sergiledik; tüm Lionel Richie hayranlarından özür diliyoruz.
Çok formundaydı Konser 21:30'daydı, yalnız akşam yemeğinden sonra bana uyku bastırdı, koltukta uyuyup kalmışım, "evden biri" de "yorgun herhalde" diyerek uyandırmamış. Ben de tam 21:20 sularında uyandım; şlaks, pat, küt, hopa şeklinde düştük yollara, hayatımız da zaten böyle akıp geçiyor. Neyse saat 22:00 gibi konser alanına vardık, ortalarda ne doğru düzgün insan var, ne de müzik, gürültü falan. Her ne kadar konser öncesi "Lionel Richie sonunda İstanbul'da" çığlıkları atılsa da herşey olmuş olabilirdi. Bunun üzerine içimden "Rezil olduk adama görüyor musun?" dedim. Bana göre konsere 500 kişi falan gelmişti ve o yüzden Lionel hala sahneye çıkmamıştı. Doğrusu öyle değilmiş ama; konser alanına girdik ki arena tıklım tıkış, herkes de uslu uslu Lionel Richie'nin sahneye çıkmasını bekliyor. Tahmin edersiniz ki yaş ortalaması 40 falan; beni de bu organizasyona bağlayan tek şarkı tek paragraf "Hello! Is it me you're looking for? I can see it in your eyes, I can see it in your smile..." ile sınırlı "Eee sonra ?" desen tık yok! Oysa Lionel Richie'nin 1982'de hit parçası "Trully" bir soul klasiği olarak tarihe geçmiş, 83'te çıkardığı "Can't Slow Down" ise 2 Grammy ödülü ve 15 milyondan fazla satış getirmiş. 1985'te Michael Jackson ile besteledikleri "We are the World" de Yılın Şarkısı Grammy ödülünü kazanmış. (Dün Akşam) "Beni bi'çeksene, yarın siteye koyarım" -6,5 ayı geçti- Lionel Richie çok tatlı bir insan; tüm gece espiri yapıp durdu. Gördüğü ilgiden, İstanbul'da olmaktan oldukça memnun görünüyordu. Çok güzel ağırlamışlar kendisini, sürekli "Lionel ye!.. Lionel iç!..Lionel ye!.." diyip durmuşlar, karnını ovuşturuyordu. Sadece şarkısını söyleyip kenara çekilmedi, dinleyicilerini eğlendirmek, coşturmak için elinden geleni yaptı; hareketli şarkılarında herkesi dansa davet etti. Orkestrasındakilere vurdu, sataştı.. Şarkılarda anıları olanlar çılgınlar gibi dans etti, ben de sağa sola sallandım, bolca alkışladım falan. 1981'de Diana Ross ile "Endless Love" filminin müziği için düet yapmışlar. Sıra Endless Love'a gelince "Bu şarkıyı Diana Ross ile birlikte söylüyorduk; ama burada da binlerce Diana Ross var" dedi ve bunun üzerine kadın dinleyiciler de ona zevkle eşlik etti. Lionel'ın pozitif enerjisi beni oldukça etkiledi, düşündüğümden daha iyi vakit geçirdim, inkar etmeyeceğim. 18 Temmuz 2007 Çarşamba 11:00 Beckham Çifti ile Köhne Otel Odası Fantezisi Beckham çifti Beverly Hills’te 22 milyon dolara satın aldıkları villalarına taşındı. Bu şekilde Tom Cruise ve Katie Holmes’a komşu oldular. Çift gelir gelmez Amerika'nın popüler dergisi W'a 5 milyon dolar karşılığında seksi pozlar vermiş. Uzmanlar, çiftin bu cesur fotoğraflarının onları ABD'nin yeni popüler kültür ikonu haline getirebilecğini düşünüyormuş. Mesela burada köhne bir otelde kaçamak yapan çifti canlandırmışlar. Diğer birkaç fotoğrafa şuradan gözatabilirsiniz. Bakalım Amerika Victoria Beckham'ın hiç gülmeyen kadın imajını yumuşatabilecek mi? 17 Temmuz 2007 Salı 14:18 Salak Sakar İri Memeli Erkekler ile Güzel Ve Dahi Show TV'de yeni bir program başladı: Güzel ve Dahi. Güzel kızlarla dahi oğlanlar bir malikaneye kapanıp bildiklerini paylaşacaklar. Oğlanlar kızları daha bilgili, akıllı yapmaya çalışacak, kızlar da oğlanları sosyalleştirecek filan. Bu bana Çinlilerin yumurta hesabını hatırlattı: "Senin bir yumurtan varsa benim bir yumurtam varsa ve biz bunları değiştirirsek ikimizin de birer yumurtası olur. Ama senin bir bilgin varsa, benim de bir bilgim varsa ve biz bunları değiştirirsek o zaman ikimizin de iki bilgisi olur." Tabii durum bu kadar felsefik değil, sosyal bir deney o kadar. Program, orjinali Beauty and The Geek'den biraz daha farklı; "parmakla gösterme" alışkanlığımıza daha uygun tabii. Sunucu, Irak'ın başkenti için Lübnan diyen yarışmacı kızla dalga geçebiliyor mesela. Soruları doğru cevaplayamayan kadın yarışmacılar bir masanın üzerine çıkıp dans ediyor. Kısacası feminizimi keşfetme fırsatlarına bir yenisi daha eklendi. Zaten programı prostesto mesajları da gecikmedi. Oysa günümüzde erkek olmak ne zor. Erkekler kadın hakları ile oyalanadursun bir süredir filmler, diziler ve reklamlarda bizi eğlendiren "salak sakar iri memeli erkekler"! "Kısalar mı? Kısa sana çok yakışıyor.." dan bahsediyorum kısaca! Mınor marka toz salata sosunu zeytinyağı ile karıştırmayı beceremediği için hayatın lezzetini aslında eşine borçlu olduğunu fark eden şapşal erkekler. Zamanında da pot kıran, çocuklarla ilgili en ufak bir problemde çaresiz kalan, en basit çözümleri gözden kaçırdığı için zor duruma düşen "taş fırın" erkeğini, vaziyete el koyarak kurtaran akıllı mı akıllı karısı sayesinde sempatik bulabildik belki de. Kadın hakları konusundaki hassasiyet hala 1960 öncesi dönemden takılıp kaldı. Kadının özgürlüğünde katedilen mesafe nedir, bulunduğumuz noktada neler eksiktir, buraya gelene kadar erkeklerin bir katkısı olmuş mudur, kadın yeni halinden memnun mudur gibi detaylar da detaylı konuşulamıyor aslında. Konu pek bi'hassas olduğundan yeteri kadar eleştiremiyor, sorgulayamıyoruz süreci. Diğer tarftan haberlerin satır aralarını okuyabilen, dünyada olup biteni şöyle bir gözden geçirenler kadınların deveyi hamudu ile yutmaya hazırlandığını fark edecektir: Amerika'nın Dışişleri Bakanı: Rice, Nancy Pelosi ilk kadın meclis başkanı, Demokratların başkan aday adayı Hillary Clinton, Arzuhan Yalçındağ TÜSİAD'ın ilk kadın başkanı! Kadınlar dünyayı ele geçirmek üzere. Bunun yanında birileri de yumurtalarını değiştirmeye kalkmışsa feminizimi -gene- sil baştan keşfetmeye lüzum yoktur. 15 Temmuz 2007 Pazar 23:01 Sex and The City "Çiçekli olan. Başla!" 13 Temmuz 2007 Cuma 11:46 Küle Muhtaç Olmak İstiyorum, Ben de Kül Kalmadı! Dün yan komşum fazla varsa eğer bir tane telefon hattı istedi. Aslında olduğundan emin; çünkü yanında krem rengi pantolon ve gömlek giymiş bir "Tik Telekom" elemanı duruyordu. Kısacası araştırmışlar, ikinci bir hat olduğunu keşfetmişler ve istiyorlar. Geçen hafta sonu da en üst kat komşumuz geldi, 9 olan daire numaramızı 10 yapmamızı istedi. Bu apartmanda yaşadıkça daha neler görücem acaba. Sakın abarttığımı düşünmeyin. Olaylar böyle vuku buluyor. Neden 9 değil de 10 uzun uzun anlatamayacağım, sinirlerim kaldırmıyor. Telefon hattını istediler. Ben de "ben bilmem beyim bilir" dedim. Üstünden bir saat geçmedi ki ADSL'im bozuldu ve evden de çıkmam lazım. Apartmanın girişinde, tam da telefon hatlarının olduğu yerde bu sefer iki Tik Telekomcu çalışıyordu. "Ne yaptınız da benim ADSL'imi bozdunuz?" diye sordum, yeni olan "Daha şimdi geldik, biz bir şey yapmadık" dedi. Piyanist şantöre dönüp "Siz 1 saat önce gelip ikinci telefon hattını istemediniz mi?" diye sordum. "Sizinkine gerek kalmadı, komşunuzun ikinci telefon hattını bulduk" dedi (Yeni gelmişler!). "Ama benim ADSL'imi bozdunuz" dedim, "Biz yapmadık" dediler. Ama bozuk! Bozdun yani bir şekilde, sen hat istedin ben vermedim ve şimdi ADSL çalışmıyor. Hala "Ben ellemedim" diyor, "O zaman çok kötü bir tesadüf bu" dedim ve çıktım; ama neredeyse ağlayacağım, çok kötü oldum. "Evden biri"ni aradım, konuşucam, konuşamıyorum ki, biz bu delilerin içinde ne yapıcaz, felan diyeceğim ama yok, boğazımda koca bir düğüm. "ADSL..." diyorum, "Galiba..." diyorum ama konuşmam mümkün değil. "Ağlaman mı geldi?" diye soruyor, benden cevap yok! (Kahrolsun hamilelik hormonları, maymuna çevirdi beni). "Ağlama sakın ben gelince hallederim, ararız ADSL'i, hatta sen ara şimdi.." diyor. "Ama komşu... hat dedi... sonra... çıktım ki... adamlar... kabloları!!!!..." Nuri Alço'dan bir sahne anlatıyorum sanki, bitmiş vaziyetteyim. Bu komşu külü ne mene bir şeydir ki onlarınki bana bir türlü kısmet olmadı. Temizlikçileri bile benim kapımı çalıyor elektirik süpürgesi istemek için. Zaman geldi de geçiyor. Bir şey de ben istesem, mesela en üst kat komşuma "Tamam ben 9'u 10 yapıcam ama sen de Ferahevler'e taşınacaksın o zaman" filan desem, diyebilsem. En azından biraz hoşgörü kazanabilirim onlara karşı ve bu da sosyalleşmek adına tavırlarını süslemeye çalışan Duygu için bi'destek olur, büyük bir adım olur, moral olur, bir işe yarar, ziyan olmaz kısaca ya da benim bebek hayırlısı ile bi'doğsun onlar o zaman görürler: Vez vez vez... Komşu Arşiv: Duvarımı deldiler Anne olmadığım için salak olduğumu sandılar Uyutmadılar Uyutmadılar II 13 Temmuz 2007 Cuma 10:49 Seçim, e-kampanyalar "Türkiye'nin ilk internet bağlantısı 12 Nisan 1993'te gerçekleştirildi. 14 yıl sonra yine bir Nisan ayında bu alanda başka bir ilke daha imza atıldı ve e-muhtıra diye bir kavram doğdu. Bir anda askeri müdahele için en kestirme yol sanal alem oluverdi. Böylelikle, 27 Nisan'dan sonra bir ADSL bağlantısı uzaklığındaki 'kesintisiz', 'limitsiz' ve 'kablosuz' askeri müdahale iletişimi devrinde yaşamaya başladık..." Faydalı bilgiler, devamı için şöyle.. 12 Temmuz 2007 Perşembe 11:28 Dün akşam.. Dün akşam 5.kez National Geographic kanalında yayınlanan "Anne Karnında" belgeselini izledim. Belgeseli neredeyse ezberledim, sahne sahne biliyorum artık: Kadın şimdi elma suyu sıkacak, birazdan soğanları doğrayacak, sebzeleri tavaya atacak.. Hamilelik çok ilginç bir olay tabii. İnsan ne düşüneceğini tam olarak kestiremiyor: Hayranlık, korku, düzene karşı ürkütücü boyutta bir saygı.. Bu sefer yanımda "evden biri" de vardı, o ilk kez izledi. Bunun üzerine daha da heyecanladım, bana iyice bir hayranlık duysun istedim, belki ayaklarımı bi'üç dakkika daha fazladan ovardı. Televizyonda anne karnındaki bebeği izledikçe bir süre sonra sizinki de ona benziyor sanabiliyorsunuz, sanki televizyondaki sizin bebeğinizmiş gibi, henüz yüzünü göremediğimiz için insan böyle bir algı yanılmasına düşebiliyor. O yüzden yüksek tondan "O bizim bebeğimiz değil, bizim bebeğimiz burda (karnımı gösteriyorum)" diyerek ani bir çıkış yaptım ve kendimize geldik. Bebekler sadece anne sesini biraz daha net duyabiliyormuş, dışarıdan gelen diğer sesler biraz uğultuya kaçarmış onlar için, mesela babanın sesi gibi. Bunun üzerine "evden biri" bozuldu, ama belli etmemeye çalıştı. Ben de "Aman nasıl olsa uğultuymuş" der de artık bebekle konuşmaz diye hemen araya girdim, yüzünü karnıma gömerek konuştuğun için sizin aranızda böyle bir şey söz konusu dahi olamaz, hatta senin sesin benim sesimden çok daha net ulaşıyordur ona, sen direkt kulağına konuşuyorsun çocuğun.. falan dedim ve moralinde gözle görülür bir değişim oldu. Yok öyle yelkenleri hemen suya indirmek! İçinizde mor bir kordona dolanmış, gözü uzaylı gözü gibi bir canlının olması normalde kafayı yedirtecek cinsten durum iken, Allah sabrını veriyor herhalde, ekrana bakıp bakıp karnınızı seviyorsunuz. Buna kısaca hormonların gücü de diyebiliriz. Ya da hormonların sarhoş edici etkisi. Düşünsenize karnında bi'canlı var, tekme falan da atıyor ve siz panik olmadan hayatınıza devam edebiliyorsanız bu bir nevi sarhoşluktur. Yoksa olay rutin bir Alien hadisesinden başka bir şey değildir. Benim bu belgeselde heyecan içinde beklediğim kısım sonu oluyor, kadının doğum yaptığı an. Gerçekten hayret verici bir durum. 9 ay süren bir hamilelik tüm kemik ve omurga sistemine rağmen aslında insanın ne kadar esneyebileceğinin en güzel kanıtı (cahil tesbiti). Bir de kavun gibi bir şeyin o bölgeden çıkabiliyor olması gerçekten insan hayatının en sert tecrübelerinden biri bana göre. Ama kadın doğurduktan 20 saniye sonra sanki o olayı kendisi yaşamamış gibi mutlu ve huzurlu, sakin bir yüz ifadesi ile bebeğini seviyor filan.. Doğuranlardan öğendiğim kadarı ile acıyı veren bebeğin çıkışı değil zaten, o çok büyük bir rahatlama anı. Asıl sıkıntı çıkışa kadarki yolculukta yaşanıyor. Düşünüyorum böyle bir tecrübe edinmiş biri oturup kalkıp mevzuyu buna getirmesi gerekirken normal doğum yapmış tanıdıklar (annem, ablamın Emine, elti, annanem falan) sormada tek laf etmediler. Bu benim çevreme özgü bir durum olsa gerek; çünkü normal doğumu zora koşan doğum sancısının kaynağı (korku sancıları) anlatılan onlarca sert hikaye. Belgeseli izleyip, yattım. Bunun üzerine Cannes'dan en azında bir ödülle, ne bileyim Ekümenik Jüri Ödülü mesela, dönmeyi hak edecek rüyalar gördüm. Çok yorgun uyandım. 10 Temmuz 2007 Salı 12:15 Global Kıpraşma 80'li yılların başında Etiyopya'da ki açlığa dikkat çekmek için "Live Aid" konseri organize edilmişti. Bu tür organizasyonlarda amaç yardım toplamaktan ziyade G8 zirvesi öncesi dünya patronlarının üzerinde baskı oluşturmaktır. Asıl istenen ise fakir ülkeler üzerindeki borçların silinmesidir. Afrika kıtasında 38 ülkenin Dünya Bankası, Uluslararsı Para Fonu IMF ve Afrika Kalkınma Bankası gibi uluslararası kuruluşlara büyük borçları bulunuyor. O yüzden toplanan 100 milyon dolar ile ya da halkın yediğinden içtiğinden kısmasıyla bu borçların ödenmesi mümkün olmadığı aşikardır. Peki patronlar bunun üzerine ne der: "Devletin hazinesini eğitim, sağlık ve ticaret yerine silah satın alıp, halklarını baskı altında kontrol etmeye harcıyorlar. Borçlarını yolsuzlukla mücadele etmeleri ve ekonomik reformları uygulamaya sokmaları halinde silicez." Kendi kuyruğunu yutan yılan misali bir öneridir bu. Çünkü Afrika ülkeleri diktatörlükle yönetilir. Patronların da bildiği üzere kötü kalpli, avantacı devlet adamlarının elinde halk açlıktan ölmektedir. O yüzden bırak devletin hazinesini, toplanan yardımlar bile halka ulaşmaz, devlet yönetimine takılıp sivillere karşı kullanmak üzere silaha dönüşür. Peki başka bir soru: Silahı bunlara kim satar? Geçtiğimiz hafta da global ısınmaya dikkati çekmek için 9 ülkede "Live Earth" konserleri düzenlendi; şarkıcıların ulaşım için kullandığı jetler ve bunların global ısınmaya etkileri tartışıldı. Hepimizi memnun edecek ulaşım yöntemi Madonna'nın konsere bir fil üzerinde gelmesiydi aslında. Bu sefer de yol boyu susayan filin su ihtiyacı kuruyan su kaynaklarımız adına endişe verici bir israftan başka bir şey olmayacaktı. Biri dünya ile dalga mı geçiyor? O yüzden "Live..." diye başlayan global, ısınma, açlık etiketlerini taşıyan "etkinlik"ler bana yeterince "etkin" görünmemektedir. Sanırım burada kendime sormam gereken bir soru da var: Hiçbir zaman mı, hiçbir şekilde mi? Bunun üzerine düşünmek lazım. Kulağa tuhaf gelebilir ama insanoğlu düşünürken çok eğlenir aslında. Globalleşme denen şeye global ısınma diyebilir miyiz peki? Böyle bir yakınlaştıkça dertop olukça...Newton, sürtünme kuvveti filan.. Ya da hep bir arada böyle global, kıpır kıpır bir şey. Isınıyoruz ve kanımız kaynıyor. 9 Temmuz 2007 Pazartesi 11:00 Ne, N'Olmuş vs Nerde.. 3,5 Milyon Dolarlık Foto İstanbul Modern'de İnsanın beyni karıncalanıyor tabii 3,5 milyon dolarlık fotoğraf nasıl bir şeydir diye. Merakı gidermek için nette iki "tık" yeterli olsa da insan kanlı canlı bi'de dünya gözü ile görmek istiyor bu fotoğrafı. Andreas Gursky'nin standart boyutlarını büyüttüğü (misal 2x5 m gibi) ve 'bazı çevrelerce' mesaj içermiyor güzel kardeşim, diye eleştirilen fotoğraflarından oluşan sergiyi İstanbul Modern'de ziyaret etmek mümkün, 26 Ağustos'a kadar. Perşembe günleri de ücretsiz. 99 Cent II Diptychon adlı fotoğrafı 2006 yılında 3,5 milyon dolara alıcı buldu Sergide fotoğrafçının 23 yılık kariyerinden 35 tane esere yer verilmiş. 99 Cent II Diptychon adlı fotoğrafı da 2006 yılında yapılan bir müzayedede, yaşayan bir fotoğrafçının yapıtına şimdiye kadar ödenen en yüksek ücret ile bir rekora imza atmış. Merak eden için de böyle karizma bir abi kendisi. 'İstanbul'da değilim, gidip göremem' diyenler için derleme birkaç tane fotoğrafı da şurada.. Onunla birlikte Paris ya da New York'da bulunmamış olmama rağmen, çektiği fotoğraflara baktığımda içimde uyanan his "ben de ordaydım" dan başka bir şey değildi: Ben de ordaydım, onu ben de gördüm... Aynı noktada dikilmiş, etrafı seyrediyorsunuz gibi bir şey bu. Sergiyi mümkünse kaçırmayın, ben herhalde bu hafta perşembe günü giderim.. Bir "Nihayet" Haberi İlk kez bir Stephen King romanı okumama sebep Lisey's Story çıktı! 2007'nin Tüyler Ürpertici Haberi 2007'nin henüz ortasındayız "2007'nin En..." demek için henüz erken. Ancak ben ilk yarısı için kendime bir "en" belirledim bile. David Beckham sene başında Los Angeles Galaxy ile 250 milyon dolara anlaşma imzaladı. Kısaca Beckham Amerika'ya transfer oldu da diyebiliriz. 250 milyon dolar’lık ücret 5 yıl için geçerli, bu da saatte yaklaşık 5.000 dolar kazanması anlamına geliyor. Tüyler ürpertici bu transfer haberi züğürt bünyemizde ancak bir bardak su yardımı ile hazmedilebilir. Ayrıca Beckhamlar İngiltere'den Amerika'ya taşınma hazırlıklarını da NBC televizyonuna 15 milyon dolar karşılığında sattı. Biz de hala boş koli istediğimizde sokranan bakkal amacayla uğraşalım. 5 Temmuz 2007 Perşembe 11:20 .. Tatilden döndüğüm gece İstanbul püfür püfürdü. Çok sevindim. En azından bir süre sıcakları bertaraf ettiğimi düşündüm (Geçen sene havalar temmuz ayının sonunda ısınmaya başlamıştı, ah ah!). Çünkü deniz kenarında 50 derece ile başedebiliyorum ama evde bir 34 derece beni dayayıp diriyor. Bu püfür sevinç kursağımda kaldı, dün hava çok sıcakı. Ayaklarım şişti. Sadece ayaklarım da değil karnım da şişti, öyle bir şişti ki 7 aylık hamile gibi duruyordum. Bunun bir sebebi sıcaklarsa diğer sebebi de iki ara ve bir ana öğün(öğlen yemeği) niyetine yediğim meyvelerdi. Meyve asidi beni mahvetti. Ara öğünlerde meyve tamam da öğlen için neden karpuz peynir yediğime şimdi bile mana veremiyorum. Bazen hamile olduğumu unutuyorum. Sonra akşam "evden biri"ni beklerken sanki dağları yemişim gibi bir de soda içtim. Düşünün öyle 1,5 İskender etkisi vardı üzerimde. Soda beni iyice fena yaptı. Neyse, bu sabah uyandığımda herşey normale dönmüştü: Ayaklarım, midem, karnım... Şimdi mutlu mutlu cuma gününün gelmesini bekliyorum, Harbiye Açık Hava'da Cem Yılmaz'ı izlicem :) 3 Temmuz 2007 Salı 21:27 Ölüdeniz'de Tatil Nasıl, Kaça? Son beş yazın üçünü Ölüdeniz'de geçirmiş biri olarak merak edenlere, "Yahu biz de mi gitsek.." diyenlere tecrübelerimi aktarmak istiyorum. Ölüdeniz, normal plaj Konaklama Ölüdeniz’de 2’si otellere ait olmak üzere 3 adet mavi bayraklı plaj bulunuyor. Plaja yakın olmak, denize girmek için minibüse indi bindi yapmak istemiyorsanız otelinizi Belcekız mevkinde seçmeniz lazım. Haziran ayına kadar iki kişi oda+kahvaltı 60-80 YTL civarı konaklamak mümkün; (TV, klima ve buzdolabı olan odalardan bahsediyorum) temmuz ayından sonra fiyatlar biraz artar, iki kişi konaklama ücreti 100-110 YTL'yi bulur. Kulağa makul gelen rakamlar bunlar, siz yine de hemen bavul hazırlamaya başlamayın. Konaklama ücreti kulağa makul gelse de öğlen ve akşam yemekleri türlü çeşit restorantlarda, kafelerde yenir. Küçük bir alanda yer alan restorant sayısı şaşırtıcıdır (İtalyan, kebapçı, Çin, İndian vs) fiyatlar İstanbul fiyatlarından aşağıda değildir. Tavuk yemekleri 15 YTL, et 20 YTL, salata 9 YTL, pizza 9 YTL, sandöviçler 9 YTL'den başlar. İki kişi içeceklerle birlikte bir öğün için en az 35-40 YTL ödersiniz. Tüm restorantlar kapısına ışıklı bir pano ile menüsünü koyar; bakarsınız ve işinize gelmeyen yeri kafadan eleyebilirsiniz. Arada "Gel şurda meyve yiyelim, burada buzlu bir şeyler içelim, yemeğin üzerine kahveyi de şurada höpürdetelim" derseniz 7 günün sonunda konaklama ücreti ile birlikte çıkan hesap her şey dahil bir tatil köyü ile aynıdır. (Gün içinde yenen Magnum'u, içilen İcetea'si, suyu şuyu..) Plaj Ölüdeniz, Kumburnu Tabiat Parkı(Blue Lagun) -ntvmsnbc- Bir de şezlong ve şemsiye olayı var. İki şezlong bir şemsiye için günlük 15 YTL ödersiniz; Kumburnu Tabiat Parkı'nda -yani Ölüdeniz'e gidiş sebebiniz olan asıl plajda- gün geçirmek isterseniz, ayrıca parka girmek için adam başı 2,75 YTL ödemeniz gerekir. Blue Lagun'da şezlonga uzanınca karşındaki manzara Öğrenciyim Otel ücretinin avantajını öğrenciyseniz ya da öyle çok yiyip içmeye meraklı değilseniz uygun fiyatlı bir tatil için değerlendirebilirsiniz tabii. Ölüdeniz'de (her yerde olduğu gibi) uygun fiyata yemek yemek de mümkün; ancak bu durumda tek seçenek tavuk döner gibi görünüyor, bir gözleme bile 5 YTL. Birkaç tane de esnaf lokantası da gözüme çarptı. Ayrıca yemek yemek için plaj kenarını değil de otellerin arasındaki (ya da kaldığınız otelin) restorantını tercih ederseniz belki iki kişi 20-30 YTL'ye bir öğün yemek yiyebilirsiniz. Yemek kısmına bu kadar eğilmemin nedeni Ölüdeniz hayatının biraz da bunun üzerine kurulu olması (eğer yamaç paraşütü için gelmediyseniz) ve o 60 YTL'lik ücretin size sadece sabah kahvaltısı sunuyor olması. Bütçe yaparken bunu aklınızdan çıkarmayın. Bu arada otelin verdiği kahvaltı açık büfe: peynir, zeytin, domates, salatalık, reçel, bal, yağ, mısır gevreği ya da meyve, çay, kahve ve Tang (soğuk içeçek), "doymuyorum" diyeni Allah çarpar. Siz dilerseniz bakkaldan poaça, açma, sarelle falan da alıp kahvaltınızı renklendirebilirsiniz tabii. Eğlence hayatı Şimdi gelelim Ölüdeniz'in eğlencesine. Bir tatilden ne beklediğiniz çok önemli. Ölüdeniz ne mutlu ki bir Bodrum değil; ama ünlülerle sık sık karşılaşmak mümkün. Bu sene Metin Uca ile Yeni Türkü'den Derya Köroğlu'nu gördüm. Ölüdeniz iki dağ arasında kalan kocaman plajı ile rahat efil efil bir yer. Kafanızı hangi saatte kaldırsanız (gündüz) gökyüzünde mutlaka 3-5 tane paraşüt görürsünüz plaj ile restrontlar arasındaki yürüyüş alanına iniş yapıyorlar, izlemesi çok keyifli. Tekne turları var; 11:00-17:00 arası koyları gezdiriyor, öğle yemeği de veriyor. Fiyatını bilmiyorum; ancak makuldur. Gündüz atraksiyonları bunlar. Akşam olunca yemek, vaktinizin çoğunu alıyor, ya da siz almasını sağlayın bir şekilde. Sonra çarşısından bir yürüyüş yaparsınız. Bir tane kareoke bar var, oturup bir şeyler içerisniz, şarkı söyleyen turistleri izlersiniz. Bir cam ustası var, başı hep kalabalıktır, fil falan yapıyor onu izlersiniz; sonra bir karikatürist var milleti 10 YTL'ye kara kalem çiziyor, bir kere boş görmedim kendisini. Bunlarla vakit geçirirsiniz işte. Gece kumsalda minderlere yayılıp nargile sefası yaparsınız belki, sıcak soğuk bir şeyler içersiniz, yıldızları seyredersiniz. Ya da bedavadan kurulun kuma, ne olacak.. Hisarönü İsterseniz adam başı 2 YTL verip minibüs ile 10 dakika uzaklıktaki Hisarönü'ne çıkarsınız, orada da restorantlar ve barlar var, her yerden bir müzik yükselir; garsonlar, barmenler çığlık çığlığa; ama gene de yıkılacak gibi bir eğlence yok, kuru gürültü. Akşamları yolu trafiğe kapadıkları için geniş caddede rahat rahat yürüsünüz. Burada çocuklarınız için bir de lunapark mevcut. Hisarönü biraz da yayla tadında, havası daha serin oluyor. Eğer garsonlardan fırsat bulursanız turist de tavlayabilirsiniz.. Rahattır Ölüdeniz, hem hareketli hem de sakindir; ama hayaliniz de bir Bodrum eğlencesi varsa diyorum ya pek size göre bir yer sayılmaz. Ulaşım Eğer otobüsle gidecekseniz, Fethiye otogarında inersiniz, bir minibüse binersiniz ve 30 dakikadan kısa bir sürede Belcekız'a varırsınız, minibüsler gece 01:00'e kadar çalışır. Eğer taksiye bineyim derseniz 30-35 YTL tutar. Uçakla geldiyseniz Havaş'a adam başı 17 YTL öder Dalaman'dan 1 saatlik bir yolculuk sonunda Fethiye merkeze gelirsiniz. Ondan sonra deminki gibi ya minibüs ya taksi.. Uçakla gelecekseniz cuma ya da pazar günleri gidiş dönüş için tercih etmeyin. Misal perşembe gece gidiş, perşembe gece dönüş gibi, hafta içi ara günleri tercih edin. Bilet fiyatları daha uygun oluyor, hele kartta da mil varsa... Ayrıca hafta arası havaalanları daha sakin oluyor, kafanız rahat eder. Başka?.. Ölüdeniz'e kısmetse bebişle de gitmeyi planlıyoruz; çünkü Blue Lagun ölü gibi duran denizi ile bebişi yüzdürmek için çok uygun. Kafeler güzel... Hem sessiz hem de hareketli bir yer burası. Geçen sene Bild'in düzenlediği ankette dünyanın en güzel sahili seçildi. Bu bile Ölüdeniz'i görmeniz için başlı başına bir sebep. Ama siz derseniz ki "Ne şezlong kirası ne restorantı ya.. Orada bir Kelebekler Vadisi varmış, sen ordan haber ver.." O zaman bu arkadaşları da şuraya alalım.. DEVAM...