tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

Yaşam Kısa İstikrar Dönemleri ile Kesilen Bir Kaostur

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa


Haziran1
Haziran2
Haziran3



Almanak 2006


Geçen Aylar
Eski Yazılarım
Meraklı Sağlık
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Sayfa Senin
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah






2006
Ekim
Eylül
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat
Ocak

2005
Aralık
Kasım
Ekim
Eylul
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat


  
    

  
  
  
  
  
30 Temmuz 2006 Pazar 16:30
Boş bi'pazar günü yazısı... 



Yazarının değil okuyucusunun ünlü olduğu bubenimhayatim.com'a hoş geldiniz.

Hayat sıkça çok sıkıcı.
Ayrıca bilmiyorum farkında mısınız ama ben evliyim, 
nereye koyduğumu unuttuğum ve her gece uykuya dalmadan önce 
lazım olmaması için dua ettiğim bok bordosundan bi'evlilik cüzdanına sahibim.
Buna paralel olarak bi'kayınvalidem de mevcut.
"Evinin fotoğraflarını çek merak ediyoruz" diyen mail bile aldım;
ama bi'Allah'ın kulu kayınvalidemi merak etmediğine göre 
evli olduğum gerçeğini atladığınızı düşünüyorum.

Hatta "atlama" konusunda tavan yapmış keyfi seyfi nickli bey de 
periyodik aralıklarla benimle ilgili fantezilerini dile getiren mailler yolluyor:
Kardeşim beni yolda görsen yüzüme bakmazsın,
1987'de Fotojeni Güzeli seçildim o kadar...Düş yakamdan!

Hayat sıkça çok sıkıcı.
O kadar ki dün gittiğim Burç Plajı'nda,
32 beden bir kadının bile zar zor geçeceği iki şezlong arasına 
arkasını bana dönerek konuşlanan ilkokul son sınıf öğrencisi kızımız;
kürek kürek kumu "mezar kazar" gibi havandırarak bana
"Gökten yağmur değil sevgiler yağsın" şarkısını söyletmeyi başardı,
hiç hesapta yokken!
Bunun üzerine sadece "Ay!" diyebilmişken
kızımız ağlayarak şezlonguna koştu ve kendini yüz üstü atarak tepinmeye başladı.
Rolümü çaldığı yetmiyormuş gibi çok mahçup annesini teselli etmekte gene bana düştü:
"Aman efendim, çocuk O, olur böyle şeyler, ben de bu vesile ile bi'duş aliiim" gibi.
İşte böyle bir anda bile hayat yeterince ivme kazanamadı ivedilikle!
(bu cümleyi not edin) 

Gerçekten hayat sıkça çok sıkıcı.
Hüsnü Şenlendirici bana da eşlik etse belki bi'şeyler değişir;
ama o da artık yüzünü eskitmeme kararı almış...

Hayat sıkça çok sıkıcı.
Bazen dozu öyle bir aşıyor ki hiçbir şey hissedemiyorsunuz.
Bu sefer de "yokluk" duygusu ağır basıyor;"hiç" diyorsunuz içinizden "hiç!". 
Sinirden ateş püskürdüğünüzde "Çok kızdım!" bile diyememek gibi,
nutkunuz tutuluyor.
Bunu da atlatırsanız başa sarabiliyorsunuz.
Sıfırdan başlayamıyorsunuz ama
başa sarıyorsunuz işte!







  
28 Temmuz 2006 Cuma 13:57 
Matkap, 01:30, Komşum ve Bilim Tarihi 


Yazmaya, okuyucunun en az benim kadar zeki olduğunu kabul ederek başlıyorum,
yetişme çabası içinde...
Bunun aksini düşünerek yazı kalemlemek her tür kaliteyi altüst eder çünkü.

Şimdi bu bilgiden yola çıkarak yardımınızı istiyorum.
Bir insan sabaha karşı 01:30 sularında neden matkap çalıştırır:
"Güneş doğmadan şu havluluğu asmalıyım, yoksa sabah yüzümü nasıl kurulayacağım?"



Bu kadar gözden ırak bir yaşam sürmeme rağmen 
komşularımın bana yaşattıklarını bir hatırlayalım:
Komşum alem,
komşum pek bi'alem,
komşum acayip alem.
  
Düşünüyorum, önyargılı olmamaya çalışıyorum.
Bir insanın sabaha karşı 01:30'da matkap çalıştırmasının bir sebebi mutlaka olmalı.
Hafızamı zorluyorum, 2004 kışıydı sanırım, gece geç bir saatti, 
sabaha karşı Uludağ'a gitmek için yola çıkacaktık.
Kolidordan geçerken halının ıslak olduğunu fark ettim.
Aklımın ucundan bir tane bile felaket senaryosu geçmiyor.
Halıyı kaldırdım ki fayansın arasından su geliyor, boru delinmiş.

Düşünün bir/iki saat sonra parası peşin ödenmiş bir otele gitmek için yola çıkıcaz
ve yerdeki boru su sızdırıyor.Öyle bir durumda bile matkap çalıştırmadık, suyu kestik o kadar.
Nasıl işe yaradı bir bilseniz.

Bir insan sabaha karşı 01:30 sularında neden matkap çalıştırır:
"Gün doğmadan bu rafı duvara çakmalıyım, 
yoksa Ayşe sabah olduğunda kurubaklagilleri nereye koyacak?".

Geçen sene ağustos ayında başlayan ve "dört/yedi gün arası sürer" denen 'kombi harekatı'
bir aydan uzun sürdü ve ben bu süreyi kısaltmak için 
saat 22:00'den sonra elektirik süpürgesi bile çalıştırmadım.
Her şey 10:00-19:00 saatleri arasında olup bitiyordu, ondan sonra da "yarına Allah kerim".

Bir insan sabaha karşı 01:30 sularında neden matkap çalıştırır:
"Sabah olmadan bu resmi yatak odasına asmalıyım, yoksa güne nasıl pozitif başlarım?".

Dün gece yarısı bunu düşündüm durdum; takıntı haline getirmekten imtina ederek!
Bir insan sabaha karşı 01:30 sularında neden matkap çalıştırır?
Bunu kesinlikle kötü ya da şımarıkça bir niyetle yapmadığını düşünüyorum.
Matkap bu, çekice benzemez!
Çok geçerli bi'sebebi olmalı.
Hatta bir ara üzerimi değişip "Kardeşim deli misin divane misin?" diye sormak için
yukarı çıkmayı bile düşündüm.
Sabaha karşı 01:30 sularında matkap çalıştıran bir insan için,
aynı saatte kapısının çalınıyor olmasının ilginç bir tarafı olmamalı!

Bir insan sabaha karşı 01:30 sularında neden matkap çalıştırır?...
Sanırım komşum dün gece bilim tarihini yazmasına sebep olacak soruyu sordu.
Kızmak ne kelime, kendisini kıskanıyorum!  







27 Temmuz 2006 Perşembe 18:10
DerKİ'nin yeni sayısı çıktı! 

İnternetin en Kİ'li dergsi DerKİ'nin 17. sayısı çıktı!
Bu sayıda ilginizi çekecek pek çok yazı ve ayrıca Okan Bayülgen, Sunay Akın ve 
Işık Elçi Günseli(Rehber Rüyalar üzerine) ile yapılmış röportajlar yer alıyor.

Çoğu kişi 16. sayıda yer alan yazımı ana sayfada bulmakta zorlanmış;
o yüzden bu da yeni sayıda yer alan yazım. 



  

27 Temmuz 2006 Perşembe 17:05
Çok haytayım, bi'haytayım, fena haytayım


Bu hafta haytalığın dibine vurdum:
Pazartesi günü alışverişe çıktım (çok güzel bir etek aldım),
salı günü toplanıp yengeme kahvaltıya gittik,
dün saçımı kestirecektim; fikir değiştirip annemle havuzda vakit geçirdik,
bugün de gene toplanıp karşıya, Ebru ablaya geçtik.
Dönerken baktım olacak gibi değil, hafta başından beri rotamı şaşmış vaziyetteyim,
"Oldu mu tam olsun!" dedim ve gelirken marketin önünde durdum:
Şamdan, Hafta Sonu ve Aktüel dergilerini bir de 
Lays Hasat Şenliği'ni torbaya doldurduğum gibi eve kapağı attım.
Cips yiyerek dergi karıştırdım; kola, cips kaynaklı hararetimi kesmeyince buzdolabından 
Carte D'ore Kurabiye Güzeli'ni çıkarttım, 
kucağıma koyduğum gibi kaldığım yerden devam ettim.

Tüm haftayı bu şekilde geçirmek de keyifliymiş; ben günlerimi genelde 
okuma, öğrenme konularında yeterince çalışkan olmadığımı düşünerek 
suçluluk duygusu içinde tamamlıyorum.
Haftada bir/iki sefer çeşitli kitabevlerini ziyaret edip, kitap karıştırarak ne kadar 
"eksik" olduğumu hatırlatıyorum, "kitaplarımı koyacak yer bulamıyorum" derken 
aslında ne kadar az kitabım olduğunu gösteriyorum kendime.
Sonra ya biraz daha kalıp kitap okuyorum
ya da bi'fincan kahve içtikten sonra evin yolunu tutuyorum.
Eve geldiğimde de bilgisayarın başına oturup 
sevdiğim köşe yazarlarının arşivlerini tüketmeye çalışıyorum.

Bunca anlatıyorum; ama "evden biri" de
"Seni tanımayan biri dışardan baktığında kafayı bu işlere taktığını hayatta tahmin etmez, 
çoğu kez konuştuğunda da..." diyor. Her ne kadar ortalarda "Akmerkez kızı" gibi dolanmasam da 
öbür türlü de görünmüyormuşum.
Siyah uzun bir elbise, hint işi terlikler, uzun taranmamış kabarık saçlar ve 
bol takı işimi görürür; ancak ben almayım, kalsın.
Konuşmama gelince, yazdığım gibi konuşamadığım açık aşikar ortada;
ancak bunun içinde elimden pek bir şey gelmiyor.
Ben de yazan kişi ile konuşan kişinin aynı kişiler olmadığını düşünüyorum.

Aslında bugün için planım Zerrin Özer'in "Uzak Diye Bir Yer Yok!" şarkısı eşliğinde
"Arabaların tamponundaki sözler" hakkında birkaç satır tıkırdatmaktı.
İlhamı da geçenlerde, otoparkta bir arabanın arkasında gördüğüm 
"Bu arabada dünyanın en pahalı benzini kullanılıyor" çıkartmasından almıştım.
Başka sefere artık!







  

26 Temmuz 2006 Çarşamba 01:20 
Sorular Dünyası

Tanrı insanlığa "soru"yu vermiş; ama biz safi inat,  
yolda yürürken başımıza bir torba dolusu $100 düşmesini bekliyoruz.

Sorunun olmadığı bir dünya hayal edebiliyor musunuz, 
ya da "kabuslayabiliyor musunuz?" mu desem:
Yanıtlar Dünyası!
İnsan dediğin zaten yeterince "bilmiş" değilmiş gibi...



Newton, Isaac bahçesinde bir elma ağacının dibine konuşlanmış,
keyif yaparken "Şimdi bu elma niçin kafama düştü ki?" gibi 
dandirikten bir soruya! akıl yorup bilim tarihini yazdıktan sonra;
Avrupa'daki Türkler de kola makinalarını para şekli verdikleri 
buz kalıpları ile kandırdı.

Kötümser tablo çizmek daha kolay ve daha eğlenceli olduğundan 
tereddüte düşmeden söyleyebilirim ki hayatımız 
Newton'un "keyif kısmı"nda takılıp kalmış görünüyor;
ama sor onu da beğenmez: "Üç kuruşluk keyif!" deriz.
Tarihimizde Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünü kabullenemeyen bizler
keyifte de her dönem "Lale Devri kriterleri"ni aradık durduk:
beyhude çabalar bunlar.

Gene de bir şey kaçırmış değiliz; dünyamız hala sorular dünyası.
Hayatımızda yer almayan pek çok şey, bir soruyla keşfedilmeyi, 
icad olunmayı bekliyor.
Tabii bunun için televizyonun henüz hayatımıza girmediği dönemlerde,
insanların "kafayı yemeden" nasıl vakit geçirdiklerine şaşırdığımızda geliştirdiğimiz:
"İcad olunmamış bir şeye ihtiyaçta duyulmaz canım!" bakış açısından 
bir adım daha ileri gitmemiz şart!

Günümüzde insan daha çok "Şu bluzun XS var mı?", "Bağcılar'dan geçer mi?", 
"Bunu mutfağa götüriim mi?" gibi sorular sorsada 
"Tarih yazmaya bir soru uzakta olmak" fikri beni oldukça heyecanlandırıyor.
 

  


  

24 TEMMUZ 2006 Pazartesi 18:28
Önceden Kapıkuluydu şimdi kapı kolu oldu!


"Daha önce şapkaydı; artık plaj çantası oldu", "Daha önce pudriyerlikti; şimdi yüzük oldu"
hikayelerine bayılırım; yani eşyaları evirip çevirip tekrar kullanmaya.
Bu tarz dergileri karıştırıp, programları izledikten sonra,
sıra bana ve benim evimdeki eşyalara geldiğinde 
yaratıcı gücüme sanki ölü toprağı serpilmiştir;
her şey torbalanıp dağıtılmak içindir işte!

 

Geçenlerde tam da 
"bizimkiler için bir reenkarnasyon şansı söz konusu olamaz" derken,
"evden biri"nin çalışmayan kolonlarından biri gözüme ilişti.
Yer bulamayıp orya buraya serptiğim pek çok kitap için
bu kolon uygun bir yuvaya dönüşebilirdi.
Onu ikna etmem hiç de kolay olmadı.
Çin sağ olsun, kalabalık bir kolon setini uygun fiyata satın almak mümkünken; 
delikanlı çağlarından kalma,
(Ben buna "nuh nebiden kalma" demek isterdim; ama çok da ileri gidemem.
O, benim doğmamış çocuklarımın babası, öhöm!)
"bekar evi kolonları"na pek bi'bağlı, "yeni" lafını duymak bile istemiyor.
Çalışmayan da dahil olmak üzere dördünün üzerine titriyor.

Neyse efendim, ağzından girdim burnundan çıktım: 
çalışmayan kolonu, gene şahsı vasıtasıyla kestirttiğim, sunta tadında iki adet raf ile 
üç satır bir sütundan oluşan bi'kitaplık haline getirmeyi başardım.

Kendimle gurur duyuyorum!






23 TEMMUZ 2006 Pazar 01:27
A Passion for Shoes

Kendine güvenen insanlara kıl olurum; güvenmeyenleri de iğrenç bulurum.
Ne tür insanları sempatik bulduğum ise koca bi'muamma!
Mesela Emma Bowd'ı ele alalım:
1979 yılında batı Midlands'ın Sutton Coldfield bölgesinde doğmuş, 
Liseden sonra iki yıl sekreterlik eğitimi almış, 
ardından büyük bir avukatlık firmasında çalışmış.
Daha sonra buradan ayrılmış ve anket, pazarlama, organizasyon, 
asistanlık gibi pek çok değişik alanda tecrübe edinmiş.Peki başka ne yapmış?
6cm'e 6cm not defteri ebadında, 64 sayfadan muteber ve İnkilap Kitabevi'nde £ 6,99'a satılan 
"A Passion for Shoes" isimli kitabı yazmış!



Burada bir saptama yapmak istiyorum; 
çünkü Emma Bowd için "kitap yazmış" dersek;
Orhan Pamuk'dan bahsederken ne dememiz gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yok!
(bkz.benim için O.P.)
Şöyle ki, kitabın 4/3'ü fotoğraflardan oluşuyor, kalan 4/1'i de ise ufak notlar var:
"First shoes", "The Thrill of The Chose", 
"The Favourite Shoes", "The Wedding Shoes" gibi.

Bir insanın ayakkabı fotoğraflarına not düşerek kitap hazırlaması ve  
bunu basacak yayınevi bulması Avrupa'da olağan bir durum;
hatta bulamazsa, bulamama hikayesini ve ardından yaşadığı hayal kırıklığını anlattığı 
başka bir kitabı çok kolay best seller olabilir bile 
"İdraksiz Münasebetsiz Yayınevi Hezeyanı".

Mesela ben de kahve fincanları üzerine ciddi bir fotoğraf çalışması yapıp 
kitaplaştırmak istiyorum;Emma'nın eserleri beni çok feci gaza getirdi de...

Sabah kahvaltısında tercih ettiğim fincan ile, yazı yazarken, kitap okurken,
kızlarla sohbet ederken, eve misafir geldiğinde 
kullandıklarım arasında ciddi tarz farklılıkları var.
Satın almadığım; ama geceleri rüyama giren fincanları 
henüz saymaya başlamadım farkındaysanız.



"Emma'nın eserleri..." dedim;çünkü tek kitabı bu değil.
Aynı mantıkla bir de Çantalar kitabı hazırlamış.
Emma'da özgüven derya deniz; 
sıradan görünen hayat hikayesini ilginç hale getirmek için 
ayakkabı ve çanta zevkinde tereddüte yer vermemesi yetmiş işte.
Bir çoğumuz ise Emma'nın aksine, pek bi'yetersiz ya da "henüz olmamış" bulduğu kendi ile 
şehrin sokaklarında her yaşantıya aç dolaşa dursun, duralım.







20 TEMMUZ 2006 SALI 15:37 Perşembe
"Ona Ne Hediye Alsam?" Güncel

Ona Ne Hediye Alsam? bölümü için 
ilginç bir hediye önerisinde bulundum (sanıyorum).


20 TEMMUZ 2006 SALI 12:45 Perşembe
Atlantis Eğlence Merkezi (Yeni Video) 

Dün annem, ablam, Atahan ve ben Cevahir AVM'de açılan Atlantis Eğlence Merkezi'ne gittik.
Atlantis'de hem büyüklerin, hem de küçüklerin aynı anda eğlenmesi mümkün;
1999 yılında açılan ve bu sene nisan ayında kapanan Tatilya benzeri bir mekan.

Türk insanının eğlence konusunda cesareti arttıkça 
eğlence parkları da bir o kadar renklenecek diye umuyorum.
Çünkü 2006 yılında açılan Atlantis hala Tatilya'yı andırıyorsa 
değişiklikten bahsetmek pek mümkün olmuyor.
Tatilya'nın trenine benzer bir "hızlı tren" ve 
Tatilya'nın Alabora'sına eş değer heyecanda bir Kule!

Kule'nin dört kenarına konuçlanan "eğlence tutkunları" 
makul bir yükseklikten aşağı bırakılıyor,defaten.
Evet, bir büyüğe Atlantis'de tavsiye edebileceğim tek "oyuncak" Kule.
Bir benzerine, görgüsüzlere yakışır biçimde ifade etmek gerekirse, 
ablamla Amerika'dayken binmiştik; eğer hafızam beni yanıltmıyorsa 
bu açık eğlence kompleksinin adı River Island idi.
Ablamla Kuleye binip en tepeye çıktığımızda 
heyecanı arttırmak için bir süre bizi orada öylece bekletmişlerdi.
Bunun üzerine gördüklerimiz hakkında konuşma fırsatımız olmuştu:
"Aaa ilerde bir göl varmış", "E burası uçsuz bucaksız bir ormanın içine kurulmuş!"
"Baksana insanlar karınca gibi görünüyor" dedikten sonra bir an da donup kaldık.
Evet, insanların karınca gibi göründüğü bir yükseklikten bizi aşağı bırakacaklardı!
O günden sonra intiharın nasıl bir duygu olduğunu bilerek yaşamımıza devam ettik:
Tavsiye etmiyorum!

Benzer deneyimler yaşatacak, heyecan düzeyi über yüksek eğlence parkları
Türkiye'de artık 2016'da mı 2026'da mı kurulur bilemem; ama ne kadar geç kurulursa 
bizim de "Benim tansiyonum var, siz binin çocuğum" deneme ihtimalimiz o kadar yükselecek.









18 TEMMUZ 2006 SALI 21:46 
Beş soruyla test edin: Çocukerkil aile misiniz? 

Başbakan terör ile mücadelede sınır ötesi operasyon hakkında açıklamalar yapadursun;
İsrail, Filistin'i bombalasın, ben de kendimi piyanist şantör gibi hissetmeme sebep olan 
istek maillerine geri döneyim.
Şimdi içlerinden bir tanesi için üç beş satır klavye tıkırdatmak istiyorum, içimden geldi:

"Çocukerkil ailesini anlatsana nasıl oluor merakla bekliorum öpüorum seni" diyen "Sheath_gönül@..."
"Çocukerkil aile" kavramını benim ortaya attığımı sanmış ve mailin devamında da "laf uydurma"
(sanırım "kavram yaratma" demek istedi) konusundaki başarımı övmüş falan.

Çok hızlı bi'şekilde verilmiş bu "övme" kararı başka bir gün 
"yerme" konusunda da aynı hızla işlerse üzücü sonuçlar doğurabilir.
Bu yüzden "Sheath_gönül"'e bana methiye düzmeden önce kullanımı pek bi'kolay google açıp 
"çocukerkil" (anaerkil kavramından türediği için bitişik) yazıp aratmasını tavsiye edebilirdim.
Daha önce müdahele şansım olsaydı tabii.



O zaman görecekti ki mesela 1999 yılında bile bu konuda yazılmış makalelere rastlamak mümkün.
"Çocukerkil aile"ye geçiş ile ilgili, benim ulaşabildiğim, eski yazılardan biri de 
Gündüz Vassaf'ın 1992 yılında basılmış Cehenneme Övgü isimli kitabında yer alıyor.
Kitabın "Ölüm Unutkanlığı" bölümünde değindiği aile yapısındaki bu değişim 
(bu bölümü 1984-1989 yılları arasında yazmış) 
daha sonraları oluşacak çocukerkil aile kavramının temel taşlarını oluşturuyor kanımca:

"Gençler ile yaşlıların toplumsal konumları, son yüzyıl içinde köklü biçimde değişmiş durumda.
Eskiden, bebeklerle çocukların göz önünde bulunmaması, seslerinin işitilmemesi gerekirdi.
Onlar kendi başlarına bir birey olarak kabul edilmezlerdi...
Yaşlılar, daha önceleri toplumda hayli imtiyazlı konuma sahiptiler.
Onlar, bilgili, güçlü, bilge kişilerdi.Yaşlarından gurur duyarlardı.
Şimdi durum bunun tam tersi.Göz önünde bulunmaması ve işitilmemesi gerekenler, yaşlılar artık.
Çocuklar ise kutsal bireyler haline dönüştü.
Çocukları korumak, onların haklarını genişletmek için yasalar çıkartılıyor.
Yaşlılar için böyle yasalar yok.

Teknoloji, edebiyat, psikolojik araştırmalar ve yasal uygulamalar alanındaki bir dizi gelişme sonucu 
çocuğun rolü öylesine parlak bir ramp ışığına çıkarıldı ki, çocuk birçok bakımdan türümüzün 
en önemli kişisi haline geldi...
Toplumun ve insan türünün çocuklara gösterdiği anlayış, katılma ve iletişim ruhu
yaşlılar için söz konusu değil; onlara katlanılması gereken bir yük olarak bakılıyor giderek..." .

Bu satırların kaleme alınmaya başlandığı 1984 yılında bizimkiler de bizi yetiştiriyordu.
Onların, ablamla bana olan düşkünlükleri şimdilerde torun tombalağa karışmış olsalar bile 
akrabalar arasında halen konuşulur, bu konuda bir efsane gibiler...
Aslında bu durumu sadece "düşkünlük" olarak tanımlamak haksızlık olur.
1984 yılı ve devamında biz enikonu "birey muamelesi" görüyorduk:kararlarda ciddi ciddi söz sahibiydik falan.
Eğer o dönem televizyonlar uzaktan kumandalı olsaydı; kumanda kontrolünde de söz sahibi olurduk, eminim.
Ayrıca o yıllarda internet de olsaydı annem, 
www.anayım.ben türevi sitelerden birinin kurucusu olabilecek kadar da ihtiraslıydı, hala öyle ya.

Ben de çocukerkil bir ailenin zürriyeti olarak günümüzdeki örneklerinden farklı, 
öğretmenim "Gık!" dese "Sen bana karışamazsın, senin maaşın babamın ödediği vergilerden karşılanıyor" 
diyemezdim, demezdim ("Über farkında" çocukerkil aile çocuğu).
Ben sokağa çöp atmazdım da, mesela günümüzde Tarabya'da denize çöp atan bir çocuğa 
"Neden denize çöp atıyorsun çocuğum?" diye sorduğunuzda 
"Canım istiyor da ondan!" diye bi'cevap alabiliyorsunuz; 
("Ne istediğini bilen" çocukerkil aile çocuğu) utanmıyor ya da bir an olsun duraklamıyor da,
"tak!" diye yapıştırıyor cevabı!

www.çocuğumobenim.org siteleri  "Beş soruyla test edin: Çocukerkil aile misiniz?" 
ölçümlemesine henüz başlamamış olsa da okuduklarımdan anladığım kadarı ile bu konu, 
rotası şaşar, ölçüsü kaçarsa gene ana babaları mutsuz edecek kadar ciddi.

O yüzden ben de ilerde annemle babamın kurduğu ölçülerde bir çocukerkil aile olmaya 
%50 bile yaklaşabilirsem kendimi çok şanslı addedicem.











18 TEMMUZ 2006 SALI 14:00 
"Öldüren Cazibe'yi Çektiğim için Tüm Erkeklerden Özür Dilerim" 
İsimli Filmin Kısa Adı: Unfaithful 

"Ben de böyle bir ev istiyorum", "O kart limiti bana da tanımlansın", "Bi'köpek de biz alsak"
dedirten filmlerde, müreffeh içindeki ailelerin üzerine hep bir "ihanet kara bulutu" çöker!
İşte Unfaithful (Sadakatsiz) bu klişeden yola çıkıyor.
Tek fark bu sefer aldatan taraf kadın.

Connie'nin (Diane Lane) mutlu bi'yuvası vardır.
Eşi Edward (Richard Gere) başarılı, zengin, ailesine düşkün ve de sakin bir adamdır.
Buna rağmen Connie, Edward'ı bi'Soho serserisi olan Paul (Oliver Martinez) ile aldatır.



Evet, aşk kapısını çok münasebetsiz bir zamanda çalmıştır.
Zaman da münasebetsizlik etmiştir; 
çünkü Connie, artık orta yaşlarında "arzulanmaması gereken bi'kadın"dır.
Tesadüf eseri tanıştığı Paul yüzünden, üç beş sahnenin sonunda, 
yalancı, nankör ve ahlaksız biri oluvermiştir işte.

Aslında filmi, "bu sefer kadın aldattı, klişe kırıldı" kanısına hemen varmadan izlemekte fayda var.
Öldüren Cazibe'den tanıdığımız yönetmen Adrian Lyne, ihaneti
Connie'nin şehvet tutkusuna indirgeyerek anlatmayı tercih etmiş yani işin kolayına kaçmış.
"Bir insan neden aldatır", "Sevgiliden aileye geçişte ilişki adına neleri yitiriyoruz"
benzer sorularını görmezden gelerek 
"Wal-Mart'dan ileri gideni kurt kapar" nasihatı vermeyi tercih etmiş. 

Yönetmen Adrian, "Öldüren Cazibe"de evin tavşanını bir tencere kaynar suda haşlayarak 
karşısına aldığı "erkek milleti"ni bu filmin sonundaki
"köpekler gibi pişman bi'Connie" ile geri kazanmayı başarıyor. 





18 TEMMUZ 2006 SALI 11:52 


Nihat Doğan söylüyor: Dale Don Dale




18 TEMMUZ 2006 SALI 00:30 
Fa diyez bemol çaresizlikler içindeyim 



Bi'arkadaşım ev kiralamış, yeni haberim oldu.
Kiralamış; fakat ailesi ile oturmaya devam ediyor.
Canı sıkılan birisi gece dışarı çıkar, alışveriş filan yapar di'mi?
Yok!
O, içinde yaşamayacağı bir ev kiraladı.
Biz bir grup tuhaf insanız.

Bu bizden ben de, bu sabah yaklaşık 388 saniye içinde dizayn ettiğim (vay vay vay!) 
ve bubenimhayatimcom version-tımpirik2006 adını verdiğim bu yeni önyüze geçme kararını 
127 saniye içinde aldım.
Kararı aldım ve 3-5 sayfasını değiştirip bıraktım.
Manyak mıyım ben?
İki gün sonra "eski hali iyiydi?" dersem tüm "taş taşıma" çalışmalarım yalan olur.
Zaten bir siteyi baştan aşağı yenilemek de amelelik!
Çok samimiyim.
Tabii buna 1,5 yıl içinde yaptığım 4. değişikliğin başında karar vermiş olmam da 
zeka düzeyimin skorlanması için paha biçilmez bir fırsat.
Ancak bu fırsatı değerlendirmeyeceğinizi umuyorum.

Ayrıca bu, bi'kurumun ya da bankanın sitesi falan mı? 
Hayır!
Bu, bubenimhayatim.com ayol!
Yabancım değil yani; benimle birlikte yaşıyor.
Azıcık nostalji kokuyor, maziden eski püskü sayfalar taşıyor(taşıyacak)... 
(Dikkat:"Yazan" her an İclalleşebilir!)

Eğer sizin için bi'mahsuru olmayacaksa 
(Dikkat:"Yazan", okuyucuya max saygı içerir!)
ben biraz da böyle takılmak istiyorum; zira "fa diyez bemol çaresizlikler içindeyim"(*).




(*)Ümit Yaşar Oğuzcan







17 TEMMUZ 2006 PAZARTESİ 11:59 Unfaithful Öncesi 


Çok bi'gençken evde ağız tadı ile Türk filmi izleyemezdik.
Annem, kolasına ilaç katılan, anne sözü dinlemeyen gençlerin başına gelenlerin 
konu edildiği filmlerden bize "kıssadan hisse çıkartacağım", "öğüt vereceğim" 
diye helak olur, filmin de tüm tadını kaçırırdı.

İşte belki de bu yüzden "aldatan erkek" konulu filmler izlemek beni yorar.
Annemden devir bir alışkanlık olsa gerek kendimi parçalarım 
"evden biri"ne kıssadan hisse çıkartacağım diye:

"Kadın adamı nasıl da 'tak!' diye koydu kapının önüne.
Ama nooooolduu?...Noooooldu?
Adam sersefil oldu: homeless oldu homeless!...
Daha düne kadar paşa paşa Audisine bindiği gibi işe gidiyordu.Dağıldı kaldı gördün mü?..."

-"O kadının yerinde ben olsam adama çocuğun yüzünü de göstermem!"
-"Nasıl olacak ki o? Adamın yasal hakkı değil mi çocuğunu görmek?"
-"Babamın avukat olduğunu unutuyorsun galiba, bulurum bi'yolunu, uydururuz kanununa yani!"
-!!!

-"Şimdi kadın onu affetti ya bence bu daha tehlikeli...
Yani adam her şeyi beklesin artık bu kadından.Uyku tünek yok artık adama.
Anladın mı? YOK!..." gibi.

Sonra "kadın da aldatır canım" filmleri peş peşe çekilmeye başlandı.
Denk geldiğinde "Şimdi sıra ben de azıcık da o kıl olsun" derken 
evdeki hesap çarşıya bi'türlü uymadı:"evden biri" mesaj kaygısız, sakin sakin izledi filmleri.
Ben de, kanıma işlemiş dogmaların köpeği misali, aldatan kadının gıyabında utanıp durdum.
Her halükarda bana huzur yok anlayacağınız.
Belki de bu yüzden cinayet dizilerine sarmış vaziyetteyim.



Bunca anlattım; çünkü dün akşam Movie Max'de başrollerini Richard Gere, Diane LAne 
ve Olivier Martinez'in paylaştıkları Unfaithful'ı izledik.










14 TEMMUZ 2006 CUMA 13:05 PERŞEMBE 13:12 
Geleneksel Kadın Dostu Zara İndirim Şenlikleri 

"Geleneksel Kadın Dostu Zara İndirim Şenlikleri" bu sene de 1 Temmuz itibariyla başladı. 
Zara, çoğu ünlü örnek kadınımızın "ucuz kaçış noktalarından biri" olsa da; 
ben kasa sırasına çoğunlukla indirim döneminde girebiliyorum. 

Geçen günlerden birindeydi, sanırım 189uncu beyaz atletim elimde 
ödeme sırasının bana gelmesini bekliyordum; 
iki önümde işlemini yaptıran 30-40 yaşlarındaki bir bayan da  
memnuniyetsizlik içerikli çığlıkları ile etrafı, özellikle de kasiyeri taciz etmekteydi.
Şunu da belirtmeden yeni bir paragrafa geçmek istemiyorum:
Estetik cerrahi ve "güzellik sistemleri" kendini, yaşlandırmayı durdurmaya adadığından beri
yaş tahminleri de yanılma ihtimalini en aza indirmek için
beşerli değil (30-35) onarlı (30-40) aralıklar verilerek yapılmaya başlandı.


Neyse efendim; 
hanımefendinin sesi, başını içine gömerek ne aradığı şaibeli bavul çantası yüzünden,
zaman zaman boğuk çıkıyor ve laflarının bir kısmı anlaşılmıyordu.
Hanımefendinin anlaşılan laflarını kasiyerinkiler ile birleştirince ortaya çıktı ki
bu kadar alışveriş yapmışken (gerçekten dükkanı silip süpürmüştü) 
neden kendisi için hızla bir kasa tahsis edilmediği yönündeki menuniyetsizliğini 
kaba bir biçimde dile getiriyormuş.
Kendisine, bunun yerine neden "majör depresyonda olduğuna dair bir itirafta" 
bulunmayı tercih etmediğini sormadım.
Gerçekten memnuniyetsizliğin dibine vurmuştu ve ben de bir densizlik edersem 
öfke denizinde kaybolacak ve kendisini bulması daha da zorlaşacaktı.
Kısacası düşene bir tekme de ben vuramam, kusura bakmayın.

Para ve maddi zenginliği ucundan dahi olsa yakalamış bir kadının
bulunduğu ortamlardaki kendisine ayrıcalık beklentisi ve bunu bulamadığı 
anlardaki o "şov taym" öfkesi; elindekileri sergileme çabası, güç gösterileri
bedenen kazanmış ama ruhen kaybeden olduğunun bi'göstergesidir.
Hayatın belli bir "bölgesinde" kazanırken aslında kendi iç tatmininde
kazanamadığını hisseden kadın görüldüğü üzere rahatsız edici hatta gerekli olduğuna inanırsa tehlikelidir de.

İçin için onu topluma kazandırmak istiyordum doğrusu.
Eline, "Sabah-akşam tok karna, bi'draje bubenimhayatim.com" yazılı bir kağıt tutuşturmak da 
aklımdan geçmedi değil.
İyi geleceğine canı gönülden inanıyorum; ancak yapamadım.
-Sonuca bağlamama yardımı olacaksa eğer gerçekçi olmakta fayda var-
Yapamadım; çünkü benim de sosyalleşme adına katetmem gereken bir yol hali hazırda mevcut efendim.





13 TEMMUZ 2006 PERŞEMBE 13:12 Hayattan öğrendiklerim no.48 


Hayattan öğrendiklerim no.48:

Gerekenden daha az şey söylemek yalnızca krallar ve devlet adamları için geçerli değildir.
Kendini hemen ortaya koymamak mutlak bir dezavantaj yaratmaz.
Bu şekilde bir beklenti doğurabilirsin de...Ve asla tartışma, 
yalnızca sonuçları göster:Şuna emin olabilirsin ki onlar senden daha çok şey anlatacak.










12 TEMMUZ 2006 ÇARŞAMBA 19:00 üF! PÜF! POF! 

Bugün tangalı ünlü popolar ve Süreyya Yalçın Dürüst hakkında birkaç cümle ziyan edecektim;
ama canım hiçbir şey yazmak istemiyor.
Sabahtan beri o kadar çok çay içtim ki uykum kaçacağına
Rize'den kopup gelmiş bir yaprak üzerimi örtmüş gibi uyku bastırdı!

Yazsaydım eğer "Kardeş dediğin ne işe yarar ki?" sorusu ile başlayacaktım, 
sonra da şey falan diyecektim:
"Bir şekilde popüler olunur da bunun 'kalması' bi'dert arkadaş!
Popüler her kadın zaman içinde kendi cinsinden bir kardeşe ihtiyaç duyacaktır mutlaka.
Yaşı ilerlediğinde dahil olamadığı atraksiyonlara 
kardeş faktörü ile dolaylı yoldan katılabilir; bir biçimde 'bu yarışta ben de varım' diyebilir.." 
diyerek devam edecektim.

   

Örnek de verecektim: "Bakın Hülya Avşar'a! Kendisi tangalı fotoğraf veremesede 
Helin'i devreye sokarak 'tangalı ünlü popolar' yarışında kardeş avantajını kullanabiliyor.
Sonra "Benden bu kadar!" dese de gazete sayfalarında 'tanga' ve 'Avşar' kelimelerini
yan yana getirebiliyor" dedikten sonra "Akıllı kadın canım!"ı yapıştıracaktım. 

Çok şık! duracağına inandığım 
"Her şeyin modası oluyor lakırdının olmaz mı:
Kışın ekonomi, terör, siyaset yazın da Süreyya'nın pareosu ile tangalı ünlü popolar konuşulur" 
cümlesini şu renge boyayarak araya bir yere yerleştirecektim.

Belki bi'de uzun zamandır kameralı cep telefonu kullanan çoğu Türk vatandaşının,
fotoğraf sanatı konusunda ne kadar ustalaştığından dem vururdum:
İçlerinden birinin aniden! fotoğrafladığı 
1,49'luk Helin Avşar'ı nasıl 1,80'lik göstermeyi başardığının altını çizerdim falan.
Buradan yola çıkarak ülkemizin vardığı muhasır medeniyetler seviyesini skorlardım filan.

Ama diyorum ya bugün canım hiçbir şey yazmak istemiyor!











11 TEMMUZ 2006 SALI 07:40 Le Pain Quotidien

Avrupa'nın ünlü şeflerinden Alain Coumont tarafından 1990 yılında Brüksel'de 
ilk mağazası açılan Le Pain Quotidien'nin Türkiye'deki ilk şubesi de 
30 Mayıs'da Kanyon alışveriş merkezinde açıldı.
Tüm dünyada hızla gelişen bu kafe-fırın zincirinin
ABD'de 20, dünya çapında ise 60'ı aşkın mağazası bulunuyormuş.



Burası lezzetli marmelatları, organik ekmekleri ve enfes kahveleri ile 
bana göre tam bir anne-kız mekanı.
Ortam gayet sıcak, personeli de güler yüzlü ve ilgili.
Dün annemle birlikte ilk kez gittiğimiz Le Pain Quotidien'de 
("lö pen kotidyen" olarak telaffuz ediliyormuş) bizimle Serkan bey ilgilendi.
İlk kez geldiğimizi söyleyince bizi ürünler hakkında bilgilendirdi ve 
sipariş vermemize de yardımcı oldu, çok sağ olsun.


Bence bir kafeye ya da lokantaya ilk kez geliyorsanız bunu sizinle ilgilenen kişiye mutlaka söyleyin.
Böylelikle istediğiniz yiyeceği siparişi vererek mutsuz olma ihtimalini ortadan kaldırıyorsunuz,
doğru lezzetleri kaçırmamış oluyorsunuz.



Serkan beyin tavsiyesine uyarak 7 çeşitli ekmek sepetini tercih ettik.Hepsinden bir parça deneyerek favorimizi belirledik.
Mesela benimki "fülüt ekmek":Sepetin en üstünde, sağ tarafta duran üzümlü ince uzun dilimi kastediyorum.
Ekmeklerin fazla gelmesinden de korkmayın, yemediklerinizi seve seve paket yapıp yanınıza veriyorlar.



Ekmek sepetleri 3 çeşit marmelatla servis ediliyor;
siz yanına peynir tabağı da sipariş edebilirsiniz ya da direkt "kahvaltı tabağı" isteyebilirsiniz.
Ayrıca sürülebilir çikolataları da çok ünlüymüş, marmelatla birlikte o da masanızdaki yerini alıyormuş;
ancak çok sevildiği için çabucak tükenmiş. "Bir dahaki sefere" dedik biz de.

Ekmek sepetinin bu kadar dolu olacağını tahmin etmediğimiz için bir de beyaz çikolatalı beze istedik
(bkz.1.fotoğraf)O kocaman şeyin içinin boş olması (beze bu ayol!) ben de hayal kırıklığı yaratmadı değil.
Onun yerine çikolatalı-muzlu muffin de tercih edebilirmişiz.
Bir de kahve fincanları çok hoşuma gitti: çanak şeklinde, kulpsuz.

Mekanın tek eksiği, servis tabağı.
Ekmek ve marmelatlar geldikten sonra önünüzde bir tabak olsun istiyorsunuz.
Söylesek hemen birer tane verirlerdi de hem ekmeklerin cazibesine kapıldık hem de "vardır bi'hikmeti" dedik, 
kırıntıları sepetin içine pıt pıtladık.Siz böyle yapmayın ve mutlaka bir tabak isteyin.

7 çeşit ekmek sepeti, çay, kahve (kahve sürahi ile 2 fincanlık geldi), beze ve su 23 YTL tuttu.
Favorinizi belirlerseniz bir sepet ekmeği 3-5 YTL arasında değişen fiyatlarla satın alabilirsiniz
(marmelat ve tereyağına ücret ödemediğinizi hatırlatırım).
Yani tek başına bir kişi sağlıklı bir kahvaltıya sıcak içeceği ile birlikte 7-8 YTL gibi bir rakam ödüyor.

Lezzetli ekmekleri, ilgili personeli, ahşap masaları, en az 2 bardaklık kahve servisleri ile 
Le Pain Quotidien favori kafelerim içindeki yerini aldı.





9 TEMMUZ 2006 PAZAR 22:01 Büyük takip! (Yeni Video)

Cumartesi günü, Kilyos yolunda leğen irisi motokasenin içine konuşlanmış 
bu arkadaşı görünce çekmeden duramadım.








7 TEMMUZ 2006 CUMA 17:21 Level atlayacağımıza olan inancım! 

Annem çok temiz kalpli bir insandır.
Ne derse çıkar.
Mesela bugün, arabamı 1997 yılının eylül ayından beri park ettiğim o bildik yere, 
yani annemlerin evinin önüne park ettim.
100m ilerdeki otobüs durağının insan ayağı ile 30 adım ötesine;
bunun üzerine bana "Çekerler kızım!" dedi.
Ben de ona "Yok anne ne çekmesi, hep park ettiğim yer, 
durağın önünü kapamadım ki!" dedim.O da başka bir boş alanı göstererek 
"Şuraya alsan?" önerisinde bulundu, ben de "Yok!" dedim.
Sonra geldim ki çekmişler!
Yaaa...

"O bardağı oraya koyma, düşer" der ve düşer.
"O taraftan değil de şu taraftan gidelim" der, dinlemem, trafiğe takılırım.
"O gösterdiğin şeyi şimdi değil de b1r ay sonra al, gel beni dinle" der dinlemem zarar ederim.
Yap dediğini yapmam başıma iş açılır; yapma dediğini yaparım gene iş açılır.
"Oranla" deseniz öngördüklerinin %90'ı çıkar diyebilirim.
O kadar da kesin!
Ama kendisine "İlerde çok iyi bir yazar olacaksın, kitapların milyonlar satacak ve 
her biri en az 23 dile çevrilecek" dedirtmeyi henüz başarabilmiş değilim.

Şimdilik "Acaba bu arabayı nereye çekmiş olabilirler?" diyerek 
taksi ile Ulus sokaklarında turlama aşamasındayım.
"Level" atlayacağımıza olan inancım ise sonsuz!


pi es: Sitenizi Front Page vb programlar ile yapıyorsanız güncellemeler için 
nadiren bile olsa başka bir bilgisayarı kullanmamanızı öneririm.
Yoksa bugün aşağıdaki yazının başına geldiği gibi bir metnin 
gün içinde 3 farklı versiyonu ile okuyucunun karşısına çıkarsınız.
Bu da hiç şık olmaz!



7 TEMMUZ 2006 CUMA 08:43 Icq nambırı olmayan bir adım geri gelsin! 

Neden bi"msn yabanisi"yim bunu dün akşam çözdüm:
99'ların sonu 2000'lerin başı gibi patlak veren Icq yüzünden!




Allahım neydi o öyle?
Herkesin dilinde bi'icq nambır.
"Senin icq nambırın ne?" (var mı bile değil) sorusunun ben de yarattığı hezeyan 
daha sonra hepimizin Vergi Dairesi'ne gidip 
vergi numarası almaya zorlandığımız dönem de tekrar başgösterdi.

Icq denen "muhabbeti kolay ettirici", bana pek bi ulaşılmaz pek bi zor göründü hep
ve ben kliplerinin sonunda icq nambırlarını yazan şarkıcılara inat o alemlere hiç dalmadım.
"Çet treni"ni kaçırdığıma karar vermişken şimdilerde ya da az öncesinde 
emesen "Kalk kız, bak ben biliyom da mı oynuyom!" diyerek kendini attırıverdi ortalığa,
benim gibileri "çete kaldırdı".

Ve açıklamakta sakınca görmüyorum:
Çok taze sayılır msn'im var; fakat olaya bir hayli temkinli yaklaşıyorum.
Bi'Pınar biliyor zaten;kız tüm sabrı ile bana çet yaptırmaya çalışıyor.

Neyse işte, gözümüz aydın!  



6 TEMMUZ 2006 PERŞEMBE 18:28 
Hatırlayalım: Leonardo da Vinci "The Da Vinci Code"dan ibaret değil! 

" İstiridyeler dolunayda tam olarak açılırlar; yengeç açık olduğunu görünce
istiridyenin içine bir taş ya da yosun atar, 
böylece istridye bir daha kapanmaz ve yengecin yemi olur.
Bu, ağzını çok fazla açıp kendisini dinleyicinin insafına bırakan kişinin kaderidir.

Leonardo da Vinci 1452-1519"








   
6 TEMMUZ 2006 PERŞEMBE 12:21 Tanrı'nın gör dediği... 

Sokakta gördüğüm hayvanların otoğrafını çekip üzerine yazı yazmaya bayılırım, bilirsiniz.

Geçen sene kasım ayında şöyle bir yazı yazmıştım hatırlarsanız:

  

" Yere baka baka yürürüm.
Bu yüzden insanlara çarpmam, direklere toslamam kaçınılmaz olur.
Bugün evden çıkıp 100m bile ilerlememiştim ki yolda bu böceği gördüm.
Üşenmedim, sırt çantamın içinden makinemi çıkartıp fotoğrafını çektim.
O kadar yavaş ilerliyordu ki ben hazırlığımı tamamladığımda insan ölçüsünde 
bir adım bile yol katetmemişti.

İşimi bitirdikten sonra biraz ilerledim ki bir araba hızla onun bulunduğu yerden geçti.
Ezip ezmediğini bilmiyorum.
Üzülmedim de merak edip bakmadım da açıkcası.

Biz de varmak istediğimiz noktaya ulaşana kadar sayısız ezilme tehlikesi atlatırız.
Hatta çoğumuz ezilir, sona ulaşamayız.

15 Kasım 2005 Salı 20:00 "

...

  

Geçen gün Tarabya yokuşundan aşağı inerken, ekmek parçasının üzerine konuşlanmış 
karnını doyuran bir sümüklü böcek gördüm.İlginç olan sümüklü böceğin ortalarda öylesine dolanırken 
ekmek parçasını fark edip, ezilmeden ona ulaşmayı başarmış olması değil;
Tarabya yokuşu gibi bol ağaçlıklı bir yolda, kaldırım taşlarının yeşillikle buluştuğu bir noktada, 
kıyıda köşede kalmış bu görüntüyü "Tanrı'nın gör dediği!" kontenjandan fark etmiş olmamdır kanımca.

Belki biz de ezilmeden sona ulaşmanın bir yolunu buluruz,
ne dersiniz?






5 TEMMUZ 2006 ÇARŞAMBA 16:50 Yeniköy'den haberler 

Irak Konsolosluğu Yeniköy'e taşınmış: 
Yeniköy Parkı'nın karşısınaki beyaz boyalı, kırmızı panjurlu yalıya.
Bugüne kadar üç kere de olsa Yeniköy'den geçmiş olanlar nereyi kastettiğimi tahmin etti.

Tarabya'dan başlayan kazı çalışmaları Yeniköy'e kadar gelmiş.
Görseniz (ya da görmeseniz mi desem) ortam gayet havadar!
Her yer ayakta çünkü.
Yeniköy'de, Tarabya'da olduğu gibi yolun tam ortasını değil de 
kaldırım kenarlarını kazıyorlar.Siyah borular döşüyorlar işte.
Siyah boru dediğin ancak yazın döşenebiliyor zaten;
hammaddesinden kaynaklana bir zorunluluk bu!

Meşhur Yeniköy Börekçisi tabela ve torbasını "Tarihi Yeniköy Börekçisi" olarak değiştirmiş.
Böylelikle saray mutfağını çağrıştıran bir imaja kavuşmuş.
Hayırlı olsun.

Tarabya'ya D&R ya da Remzi veya İnkilap Kitabevi açılması lazım.
Yeniköy'e komşu İstinye D&R küçük; öyle her istediğin kitabı bulamıyorsun, 
aynı zamanda bana uzak da (bak bak!).
Maslak Boyner içindeki Uzelli'de de üşenmesen sayarsın raflardaki kitapları.
Tahmini b1r sene içinde ya da sonra İstinye Park açılacak; 
ama Tarabya lokasyon olarak çok alakasız bir yerde kalıyor.
Yani buraya bir kitabevi şart!

Ayrıca bugün deniz çok dalgalı, sahil de esintiliydi.

Yeniköy-Tarabya hattından aktaracaklarım şimdilik bu kadar!




4 TEMMUZ 2006 SALI 15:10 Kutsal Kase, Opus Dei, Kutsal İttifak ve Mutfak Önlüğü 

Bir grup okuyucu son günlerde yolladığı mailler ile kendimi piyansit şantör gibi hissetmeme sebep oldu.
Aferin onlara!
Piyansit şantörlük kötü bi'şey olduğundan mı?
Hayır pek tabii.
Bi'kere müzik ruhun gıdasıdır;ilkokulda bunu da öğretiyorlar.

"Ya şu BİM kadınını biraz açsana eminim komik bişyeler çıkacak"

"Çocukerkil ailesini anlatsana nasıl oluor merakla bekliorum öpüorum seni"

"Bekliyorumki kene ölümleri hakkında yazasın"

Bu bir grup okuyucunun elime peçete ile not tutuşturmadığı kaldı: "Nikah Masası Lütfen!"

Bi'kere ben ince ruhlu bir insanım!
Yazacağım geyiklerin hiçbir etki altında kalmadan, şöyle derinlerimden bir yerden aklıma düşmesini 
(ya da çıkmasını!) beklerim.

Neyse efendim, maksat konuyu değiştirmek olsun, 
ben size aile içi ittifak çalışmalarından az biraz bahsedeyim:
"Evden biri" bana doğum günü hediyesi olarak Cookies isimli kitabı alınca 
(bir süre daha "cookies" kelimesini yazmak istemiyorum, içime fenalık geldi)
ablam ne almış dersiniz?

 

Önlük! 
Mutfak önlüğü ve onun deseni ile eş mutfak el havlusu.
Kalksam "özgür şarkıların kızı"na versem seve seve elbiseye çevirebilir, o kadar şık bir şey.
"Evden biri" aileye sonradan dahil olmasına karşın bir ittifak kurulacaksa 
beni değil de onu tercih etmeleri canımı sıkmıyor değil!

Neyse-2, Gün olur devran döner diyorum, bilmiyorum...





  
  

3 TEMMUZ 2006 PAZARTESİ 14:04 OH BE! mi SOUTH PARK mı? 

Avea'nın "OH BE!" çizgi karakterleri (asıl isimleri "Gibigibiler"miş) 
South Park karakterlerini andırmıyor mu? 


2 TEMMUZ 2006 23:49 İmza:Böbür böbür site sahibi 

Daha 1,5 yıl dolmadan 2,100,000 hit olmuş, demin baktım.
100'ün de küsüratı var ya, yazmıyorum hani.
Öyle de alçak gönüllüyüm.
Ayrıca siz de ne hırs yapmışsınız be kardeşim: tık tık tık...
Hep beraber obsesifiz, kompülsifiz gerekirse obsesif kompülsifiz.

Eyvallah!

İmza:Böbür böbür site sahibi

 

2 TEMMUZ 2006 20:34 Daha Mutlu Bir Kadın


Kaç paralık yaşıyorum hesaplamaya henüz tenezzül etmiş değilim.
Şundan eminim ki bi'gün içimdeki acılar bana para da kazandıracak.
Ama o zaman daha mutlu bir kadın olmayacağım


     
     
1 TEMMUZ 2006 CUMARTESİ 23:49 İmza:Böbür böbür site sahibi 


"Evden biri"nin doğum günü hediyesi Cookies isimli kitap olunca 
ben de kazan kaldırmıştım, hatırlarsınız.
Yemek ve kurabiye konusunda iddialı olduğumu söyleyip; örneği kurabiyeden çözmüştüm.
Evet, kabul ediyorum: tencere yemeğinde pek de başarılı olduğum söylenemez.
O yüzden bu akşam aileme vereceğim doğum günü yemeği için 
Lazanya yapmayı tercih ettim.Bunun size açılımı ise yeni video demek!

Topluluğa konuşma konusunda pek de başarılı olmayan ben; 
3 etapta çektiğim "Lazanya Nasıl Yapılır?" videomda 
heyecanlanmamak için hepinizi çıplak hayal ettim.
Pek bi'sevimsizdi...

Neyse efendim, usta olduğumu göstermek için tahta kaşığın sırtı ile 
elimden geldiğince tencereyi dövmeye çalıştım, artık ne kadar yerseniz:

Yemek yaparken-1
Yemek yaparken-2
Yemek yaparken-3 
Size Hadisesi Yüzünden Silinen Video    
     
     
     
30 HAZİRAN 2006 CUMA 13:15 Maksat Free Shop olsun! 

Geçen şubat ayında, İZ kanalındaydı galiba, Ganj Nehri'nin konu alındığı bir belgesel seyrettim.
Hinduların her şeyi bi'tanesi Ganj hakkında bir şeyler duydum okudum da 
olan biteni izlemek ben de bambaşka duygular uyandırdı!
Bir ara hakkında yazarım diyerek fotoğraf çekmişim sonra da unutup gitmişim işte.
Dün akşam klasörlerini karıştırırken fark ettim.

      
          
Hinduların Boklu Dere'si gibi bir şey Ganj:
İçine yakılması yasak ölüler (12 yaşından önce ölenlerin ve cüzzamlıların cesetleri) bırakılıyor, 
birçok noktadan kanalizasyon akıtılıyor, komşu çamaşırını yıkıyor, bir başkası da kendini yıkıyor.
Karışım tamamlanınca da avuç avuç içiyorlar Ganj'ın suyunu.
Deli saçması bir şey!
Deli saçması; çünkü normal bir suyun 100 ml'sinde 500 adet(Yazı ile: Beşyüz!) bakteri varken
Ganj'da bu değer 1.5 milyon (bildiğiniz milyon) .
Kutsal saymışlar bir kere, yapacak bir şey yok!

Bilirsiniz Hindular canlılara saygı duyma ve hiçbir canlıyı öldürmeme ilkelerini benimsediklerinden
inekleri de kutsal sayıp kesmiyorlar.Kısacası et yemiyorlar.
Ama yönetici üst kastlar brahmanlar ve aryalar, insan vücudu için gerekli olan tüm hayvansal proteinleri alıyorlar, 
bir tek sığır eti yemiyorlar. 
Bilinen bir gerçek ki hayvansal protein insan beyninin daha hızlı düşünmesini sağlıyor ve 
saldırgan davranışları tetikliyor.
E, protein ile beslenmeyen, bir milyarı aşkın nüfusa sahip Hindistan bu şekilde  daha kolay yönetiliyor.

Önyargıma rağmen bi'gün Hindistan'a da gitmeyi düşünmüyor değilim.
Aslında benim seyahat tercihlerime de pek güven olmaz:
Zamanında bir tur şirketinin camında "Umre de Kampanya" yazısını okuyup Umre'ye gitmeye de kalmıştım.
Maksat Free Shop olsun!    
     
 
DEVAM...