Haziran
31 TEMMUZ 2005 Pazar 03:30 Lara, Kombi, Taksici
Ben klavye tıkırdatırken tv'de de Lara kişisinin klibini gösteriyorlar.
Köpek maması için reklam cıngılı bile olamayacak şarkılarına çekilen
"ben çok seksiyim", "Beyonce'de çatlasın" klipleri ile
ebedi mutluluğu yakalmış insanlara ara sıra imrenerek bakıyorum.
"En başında kendimi bu kadar dinlemeseydim,
iç sesime adam muamelesi yapmasaydım
şimdi onlar kadar mutlu olabilir miydim?" diye
düşünmeden edemiyorum.
Ben
Yakında eve kombi tesisatı döşeyecekler, pimapen takılacak, sokak kapısı da değişecek.
Tanımadığım bir sürü insan girecek evin içine ve büyük bir ihtimalle aynı dili konuşamadığımız,
hatta eksiye düşeceğimiz insanlar...
Aramızda hiç evine kombi döşetmiş olan var mı?
Tesisat yerin altından geçecek, ben mi gözümde çok büyütüyorum acaba?
Büyüttüğüm kadar var mı yani?
2-3 gün sürer dediler.
...
İki, üç gündür taksicilere takılmış vaziyetteyim.
Aranızda taksici var mı bilmem; ama çoğundan memnun değilim, o yüzden mecbur kalmadıkça binmiyorum.
Geçen perşembe Akmerkez'den ablamla takisye bindik 1,5-2 km'lik bir yol.
Yürümüyoruz; çünkü en kısa sürede eve varmamız gerekiyor.
Şoför arabayı nasıl kullanıyor bi'bilseniz, bizim canımızla Rus Ruleti oynuyor.
Yolu tarif etmemize de izin vermiyor, ortada sola sapılacak bir sebebp yokken önce sola saptı.
Ne yapıyorsun demeye kalmadan sağa kırdı direksiyonu, kırmızıda geçti...
Ablam bir ara "bizim o kadar acelemiz yoktu..." falan dese de adam inatla katil!
Alsa bıçağı boğazımıza dayasa "kesimmm mi ha kesiiimmm mi" diye tehtit etse daha iyi.
Ben kendi arabamı bu şekilde kullanmıyorum sen beni arabanla nasıl bu şekilde taşırsın?
İyice psikopata bağlamış adam, kesik kesik soluk almalar...
Karar verdim taksiye binmek canınla bile bile oynadığın bir oyun, binmeyeceksin.
Adama bulaşmadım; çünkü ben konuşmaya başladım mı susumuyorum.
Sonra dar alanda gerilip kalıyorsunuz.
Çok önce sürekli trafikten şikayet eden, mesafeyi beğemeyen ve sürekli oflayıp puflayan bir taksiciyle
"sizin işiniz bu ki neden şikayet ediyorsunuz" diye başlayan bir diyaloğa girmiştim ki gereksizdi.
Kendisine İstanbul gibi bir şehirde yaşayıp, taksicilikle para kazanıp nasıl olur da trafikten
yakınabilmeyi başardığını, bir bankanın telefonla hizmet biriminde çalıştığımı;
eğer ben 'Ay bugün de ne kadar çok telefon çaldı' dersem aynı abukluğa düşeceğimi,
kendisi laboratuarda kanser üzerinde çalışırken 'ya bizi bir Şişli'ye atsana" demediğimizi
o yüzden bizi bir an evvel araçtan indirip asıl işinin başına dönme telaşını anlayamadığımı ifade eden
uzun cümleler kurmuştum geçmiş gün daha fazla detay hatırlayamıyorum.
O gün yanımda gene ablam vardı ve bu diyalog anlatıp anlatıp gülünesi bir geyik halini aldı.
Oysa ben çok ciddiydim o gün ve gerçekten taksicilerin bu sorunsalını çözmek istiyordum.
29 TEMMUZ 2005 Cuma 22:12
Eniştem bilgisayarın reçetesini yazdı ve bugün kızsal bir gündü...
Dün akşam annemlerdeyken enişteme, yani ablamın eşine, bilgisayarla yaşadığım problemi anlattım,
bana aynen şöyle dedi: "Sana reçeteyi yazıyorum, tok karna bir tane anti-vir ve bir tane zone alarm.
Bunların temini içinde inndir.com..."
Dün akşam dediğini yaptım ve arada sırada çıkan reklamlar devam olmak üzere bilgisayarın problemi
şu anda %80 çözülmüş görünüyor ki gayet başarılı.Yarın da xp pack-2'yi getirecek.
Teşekkürü borç bilirim.
29 TEMMUZ 2005 Cuma 12:55
Çok sıcak ve ben 100002536999998741412658 kez kendimden sıkıldım...
"Durdurun dünyayı inecek var" lafı beni kalbimin ta derinlerinden kıl etmeyi başarmıştır.
Sınıfın sevilmeyen çocuğunun "ben de sizle oynamicaam işte" demesi gibi bir şeydir.
Bi s.ktir git dedirtir.
Eğer birazda olsa hepimizden farklı olsaydım, bir kez durdururdum dünyayı
"Kim iniyorsa insin ya da sonsuza dek sussun" derdim basar gaza giderdim.
Yapardım bunu vallahi...
Ardından bir çıkmaz sokağa girip, düz duvara toslasam da ve arabadakiler zorunlu "iniş" yapsalarda
bundan bir önce şu "durdurun dünya"cıları silkelerdim ilk fırsatta ve bir sonra ki
durakta bekleyen "Hayat seçeneklerle doludur ve bazen hiç seçenek yoktur"cuları alır,
gidebildiğim yere kadar giderdim...
Ben bile kendimden sıkılmışken siz benle ne yapıyorsunuz bilmiyorum...
Çok sıcak...
29 TEMMUZ 2005 Cuma 01:44
Türkiye'de ilk Mc Donald's Taksim'de 1987'de açılmıştı.
Bugün eniştemden öğrendim ki adamlar 1987'den bugün Tuncay Özilhan'a satılana kadar ki
süreçte neredeyse 20 yıl kitabına uydurup 1 lira kurumlar vergisi ödememiş!...
İnanmıyorum ya!
Eski fotoğraftaki kim?
Benim, 2 yaşında falanım, peki elimdeki ne?
Salam...
Ayakkabılarıma (ucunun pırtık pırtık olmasına), puantiyeli elbiseme ve salam kafrşısındaki ciddiyetime bittim.
Bu fotoğrafı albüme koyayım bari :)
28 TEMMUZ 2005 PERŞEMBE 12:02 Lavanta mı kokuyorsun?
Dün akşam bir film seyrediyorum TV'de, Türkçe dublaj, neyi farkettim biliyor musunuz?
Bir erkeğin bir kadınla yattığını anlayan; ancak tam da emin olamayan üçüncü kişi
şüpheli konumundakine şunu soruyor "lavanta mı kokuyorsun?...".
Yani bir erkeğin bir kadınla yatması sonucu lavanta kokmaması imkansız!
Oysa ki bu şekilde kokan bir erkek için benim ilk aklıma gelen işi WC'de bitirdikleri olabilir,
partneri kadın olmuş erkek olmuş farketmez yani!!!
Hatta olay mahallini tebeşirle çizmemi isteseler periyodik olarak oda kokusu pıslayan makinenin tam altını işaretlerim
o kadar eminim.
28 TEMMUZ 2005 PERŞEMBE 00:15 Sezon İndiriminde Küpeci
İçimden hiçbir şey yapmak ve yazmak gelmiyor.
Sebebini açıklamak için içinde onbin tane "bilgisayar" ve "bugün" geçen bir yazı daha yazmak istemiyorum.
Aşkımsa benim bilgisayar karşısındaki çaresizliğimi "bakıyorum, deniyorum, uğraşıyorum" gibi cevaplarla karşılıyor.
Şu aralar bilgisayar dünyasının kitap ve dergi kısmıyla ilgili kendisi.
Okuyacak ve uygulamaya geçtiğinde bilgisayarın içinde bulunduğu durum ilgisini çekecek.
Yoksa canım PC virüslerin Zion'u olmuş umrunda değil!
Senede 2 kez kuaföre giden biri olarak seyrek gidenlere bir tecrübemi aktarmak istiyorum:
Kuaföre gitmeden önce telefonla arayın: dükkanda mı diye.
Benim gibi 20 km yol gidip "Mehmet Beay izinli" bilgisini alıp dönersiniz.
Hatta dönmez hazır inmişken Nişantaşı'nda bir alış veriş yaparsınız.Hesapta yokken para harcarsınız.
Aslında hesapta var da bugüne planlamamıştım.
Olsun ama iyi oldu; indirimden kaptım iki parça şey geldim.
Eylül ayında ölmez de sağ kalırsam iki düğünüm var gidecek.
Kıyafetimi de ayakkabımı da aldım bir çantası kaldı.
Bu arada bir haber size tüm bujitericiler %50 indirime girmiş.
Bu yaşımdayım ilk kez bu sezon indirime girmiş küpeci görüyorum.
Sebebi her köşe başında açılan kendi kolyeni, küpeni, bileziğini kendin yap boncukçuları olabilir mi?
Millet hem kendi istediği küpeyi kendi yapıyor
hem de malzemenin ne kadar ucuz olduğunu gördü, kazıklandığına yanıyor.
Olabilir...
25 TEMMUZ 2005 PAZARTESİ 17:44 SERHAT VE OTOBÜS KLİMASI
Neredeyse saat 16:30 den beri yakınlarda bir çocuk Serhat isimli bir başka çocuğu oyun
için sokağa çağırıyor.Önce Serhat Serhat seslenişleri daha sonra çığlığa ardından da 8 yaşındaki
bir çocuğun sinir krizine dönüşüyor ki çok sevimsiz...
Saat 16:30 den beri bu böyle evet...
Yani adını bilmediğim çocuk adını bildiğim çocuğa 15 dakkikada bir sesleniyor.
Eskiden Kamil Koç'un İstanbul-Ankara otobüslerinin klimaları 15 dakikada bir
5 dakika çalışır kapanırdı.1980'lerin sonlarından bahsediyorum belki de 90'ların ilk yılları
(ki zannımca diğer hatlarda çalışan otobüsler içinde bu durum geçerlidir).
Tabii burada anlam veremediğim şey oğlanın Serhat'ın ziline basmaması,
onun yerine ileri de ıkınmaya bağlı olarak bağsur, hemoroid artık ne karın ağrısı ise olmasına
neden olacak rahatsızlığın tohumlarını atmak için bugünden deli gibi çalışıyor olması..
Neden, niçin...?
Her b.ko şip şak cevap veren, bilgisayarı benden daha iyi kullanan,
bebeğin olabilmesi için anne ile babanın birbirini yürekten sevmesinin yeterli
olmadığını çakmış velet arkadaşını çağırmak için apartmanın kapısına yanaşıp zili
çalmayı akıl edemiyor.
Doğal seleksiyona güvenmekten başka çarem kalmadı!
22 TEMMUZ 2005 CUMARTESİ 12:23
Olips Reklamını Woddy Allen Mı Çekti?...
Sabah elimde bir fincan kahve (sabah da değil neredeyse öğlen olacak) ayıkmaya çalışırken
GoldMax'de bitmek üzere olan bir Woddy Allen filmine rastladım. 1989 yapımı New York Stories
(New York Üçlemesi).Üç hikayeden oluşan filmin son hikayesinin son 20 dakikasına rastlamışken
ve film hakkında cahilce hiç bir fikrim yokken ve Digiturk film aralarına reklam almazken
araya olips reklamının karıştığını sandım ki kumanda benim elimdeydi.
Yani aşkımın kanal değiştirme olasılığı sıfır...
Aynı Olips reklamındaki teyze gibi her b.ka maydonoz çeçeron bir anne.
Pek tabii ki bu anne kız değil oğlan annesi burada kastedilen oğlan da Woddy Allen!
New York'un tepesine tünemiş bu kadın tek "Eee-rooollll" diye seslenmiyor o kadar.
Yoksa her şey aynı.
Gazetede ya da nette reklamın özellikle bu filme gönderme yapılarak çelikdiğine dair
bir haber okumadım.
Neyse, bu benzerliği boş bir zamanımda benim reklamlarım bölümüne taşırım.
Yeri orası çünkü..
Bu sabah bir uyandım ki yatak odasının içinde yeller esiyor.
Aşkım sağolsun hem yatak odasının hem salonun camını açmış, kendisi de salona geçmiş oturuyor.
Yani ceryanda kalana benim, kalktığım da burnum tıkalıydı; çünkü bu sıcaklarda duş almadan
rahat rahat uyumak mümkün değil. Yani annelerin tabiri ile "banyolu banyolu" yatmıştım.
Üzerine de sabah 08:00-11:00 arası rüzgarı yiyince kalktım ki "duman" olmuşum.
Aynısını ben ona yapsam salon salomonje sinüziti olmasından ötürü beni
birinci dereceden cinayetle idama bile yollar.
Sevmiyor...
Çok ciddiyim...
22 TEMMUZ 2005 CUMA 00:26
ORTA YAŞIN ÜZERİNDE ve BOŞANMIŞ BİR 'DERYA' ERKEKLER İLE TV PROGRAMI YAPARSA...
İlk bölümünü demin izlediğim TV programı hakkındaki görüşlerim Derya Baykal'ın
tiyatrocu kişiliğini hedef almamaktadır.Ayrıca benim sözlerim kurşun mu ki illa bir hedefi olsun.
Boş boş konuşuyorum işte saat zaten gece yarısını geçmiş.
Kendisini TV8'de "Derya Gibi" programından takip ediyordum; demin zaplarken farkettim ki bugün
Digiturk'de El-max kanalında yeni bir programa başlamış "Erkekler Yarışıyor" .
Başında bir meyve sepeti, göğüsünde meyvelerden yapılmış bir çelenk,
üzerinde pembe jarseden dekolte elbisesi ile görünce önce anlamlandıramadım.
Buradan bana bir şeyler çıkacağı daha jenerikten belliydi ki fellik fellik makinemi aradım.
Programın konukları Tan Sağtürk(yeşil tişörtlü) ve Mete Horozoğlu (beyaz gömlekli) idi.
Erkekler yemek ve el-işi yaparak "içlerindeki kadını" yarıştırdılar.
Program gereksiz bir neşe, şen kahkalar ve gene gereksiz dokunmalar ile doluydu.
Buraya koyduğumdan çok daha fazla fotoğraf çektim; ancak parlama yaptığı için en iyi görünenlerini seçtim.
Özellikle Derya bir ara ciddi şekilde Tan'ı taciz etti.Hatta set ekibi de olayı şakaya
vurmak zorunda kaldı, Derya'ya laf attı falan.Sonra bu durum programın geyiği haline dönüştü.
Özellikle Derya'nın her fırsatta Tan ile yaratmaya çalıştığı "zoraki" elektiriklenme,
kol ve omuz teması, tutma, dokunma olayını geyik boyutundan kur boyutuna taşıdı ki luzumsuzdu.
Hatta Mete dayanamayıp lise espirisini patlattı - orada dönen muhabbete de sakil kaçmadı- "Ben sizi yalnız bırakayım..."
Beklediğim oldu ve yemek programları hakkında klasik olmuş birçok geyik yapıldı:
"İşte hani derler ya 'burada yapılmışı var' hani denir ya 'domateslerimiz' hani onlar bizimdir ya..."
ve Derya Hanım TV8'deki programında yaptığını gene tekrarladı,
"...Bu çok doğal bir program... ne kadar doğalız değil mi?... bu program işte böyle
kendi kendisine şekilleniyor...işte ben böyle rahat biriyim...ne kadar neşeliyim..." gibi.
'Derya Gibi' programında biraz daha iyi giyiniyordu.Burada pembe jarseden dekolte elbisesi
ile biraz abartmış geldi.Hem vücudu bu elbise için şimdilik musait değil ve bazen "ben giydim oldu" olmuyor.
Tan'da "bir balet nasıl limon suyu döker" hareketi yaptı (1 nolu fotoğraf) ve
programın genelinde bacaklarını açarak durdu, her an yere oturabilirdi.
Sonuç olarak "Erkekler Yarışıyor" adlı bir programın "adını" kullanarak genç oğlanlar yazmak Derya Hanım'a yakışmıyor.
Eğer olayın sunucu ile alakası yoksa, konsepten kaynaklanıyorsa; yani "bu ortamı" yapımcı / yönetmen istiyor ise gene yakışmıyor,
tercih ettiği için...
Bir yandan da düşünüyorum Derya'ya haksızlık mı yapıyorum diye ya da çok şey mi bekliyorum...
Aslına bakarsanız Derya Hanım'ın Ferhan Şensoy'dan kaynaklanan bir ağırlığı vardı;
Ferhan gitti Derya kaldı!...
20 TEMMUZ 2005 ÇARŞAMBA 22:39
Tenis, Bilmeyenini Çok Yanıltan Bir Spordur
Ne düşünür ki insan küçük bir top koca bir raket sallarım olur,
denk gelmemesi için bir sebep yok!
Öyle değilmiş pek tabii.
Geçen yaz tenis öğrenmeye çalıştım; özel ders falan almadan, aşkım öğretti.
Öğretmeye çalıştı daha doğrusu; çünkü ben başkası ile çalışma noktasında çok zor biriyim.
Tüm öğrenim hayatımda tek başıma çalıştım, arkadaşlarla buluşalım çalışalım olmadı.
Beceremem öyle takım işini...
Ayrıca ben yeni bir şey öğrenirken çok mütecaviz oluyorum.
Bilmeyenin bir ezikliği olur ya bende o yok.
Sebebi ise bildiğim sularda önünü arkasını düşünmeden top koşturmanın yerini
bilmediğim sulardaki "kompleks yapı"nın alıyor olması.
Geçen yaz 7-8 kere raket sallamışlığım oldu.
Her öğrenme sürecinde olduğu gibi, ki bu sporda daha zordur,
bir kırılma noktasına geldim, üstüne gitmem gerekirken bıraktık.
Neden bıraktığımızı hatırlamıyorum; özel bir sebebi yoktu.
Geçen hafta gene başladık.
Yalnız şunu farkettim ki özellikle de yeni öğrenen biri için
yan kortta bilen kişilerin maç yapması gayet ters etki yaratıyor.
İnsan ister istemez daha az hata yapmaya çalışıyor ve nasıl göründüğü konusunda endişe duyuyor.
Beden dilinin çok ön planda olduğu bir spor tenis.
Saçma sapan vücud hareketleri, ayak havadalar falan yapabilirsiniz yani.
Bir de endişe duymaya başlarsanız geldiğiniz noktadan geriye düşmeniz kaçınılmaz.
Bugün 19:00-20:00 arası için randevumuz vardı; gittik ki yanda bir hanım ders alıyor.
Ben bir grup arkadaşın düşündüğü kadar kendine güvenen biri değilim
ki kendilerine öyle olmadığını çokça ifade ettim.
Yapmayacağım hataları yaptım.
Aşkım bana bağırmak istiyor yanda insanlar var diye bağıramıyor.
Bu bağırma "kavga bağırması" değil; aynı tip bağırma araba kullanmayı öğrenen kişi
ile öğreten arasında da yaşanır ya...
Kızmasının nedeni daha geçen pazar günü oynamadığım kadar kötü oynuyor olmam,
hatta bu kadar saçmalamak için özel bir efor sarfetmem.
Herkes topun peşinde kimse kimseye bakmıyor gibi bir durum da yok.
Topları cebinize dolduruyorsunuz, bitene kadar oynuyorsunuz, bitince toplama faslı başlıyor.
E toplarken göz ucu ile yan tarafa bakıyorsunuz.
Bu sefer siz oynarken de onlar topluyor ve onlar da size bakıyor.
Duraklama anları var kesiyorsunuz etrafı...
Aşkım en sonunda "Senin gibi biri.... İnanamıyorum bazen sana...
Yani takılıyorsun ya başkasına...cık cık cık" gibi kesik kesik cümleler ile
beni gaza getirmeyi başardı ki son 15 dakika olduğum noktaya geri geldim.
Biraz oynamaya başlasanız inanılmaz zevkli bir spor; yüzmekten , fitnessdan...
Bakalım bu sezon tenis olayını çözebilecek miyim?
20 TEMMUZ 2005 ÇARŞAMBA 12:25
Ben senede 10 kereye tekabül eden yorgun uyanmama durumunun 7.sini bu sabah kullandım.
31 Aralık'a kadar 3 hakkım kaldı; acaba yatağı mı değiştirsem?
Aslında yatak son damla kanına kadar ortopedik. Kanımca gördüğüm abuk sabuk rüyalardan dolayı
yorgun kalkıyorum.Bir ara, Nusret Kaya'nın kitabını okurken, rüyalarımı uyanır uyanmaz yazıyordum(öyle öneriyor).
Üst beyin baskın olmadan...
Gayet işe yaramıştı; artık daha az hatırlar olmuştum ve daha dinç kalkıyordum
(biliyorsunuz herkes her akşam rüya görür,hangi REM'de gördüğüne göre hatırlar ya da hatırlamaz).
Tekrar yazabilirim; ama sizinle paylaşır mıyım bilmem :)
Gördüğüm rüyalar ile Cannes'ı siler süpürürüm Altın Ayı'yı da kimselere kaptırmam, ciddiyim...
19 TEMMUZ 2005 SALI 22:33
Demin yani saat 22:12 de Cem Uzan'ı gördüm.
Maslak Boyner'i geçtikten 500m sonra Maslak yolunda, ışıklarda yan yana durduk.
O jipin içinde şöförün yanında oturuyordu.
Çok düşünceli gördüm kendisini...
19 TEMMUZ 2005 SALI 15:05
Mustafa sandal, Nuri Alço, Ayşe Arman ve benim beynimin içi...
Bugün Oray Eğin'in yazısını okurken bir yerinde
Mustafa Sandal'dan bahsetmesi bana Power Fm'de Hakan-Musti dönemlerini hatırlattı.
Çocuk muyum ergen miyim anlamadığım zamanlara denk gelir Hakan'la Musti.
Mustafa Sandal aldı başını gitti de Hakan'dan haberi olan var mı?
Hakanla Musti dönemini düşünmek bana birden Tanju Çolak'ın yaşlandıkça ne kadar Nuri Alço'ya benzemeye başladığını fark ettirdi.
Ardından Nivea Traş Köpüğünün üzerinde ki kadının tıpa tıp Ayşe Arman olması...
Bu serbest çağrışımlar bana bir gün kafayı yedirtecek, bazen bünyem kaldırmıyor.
19 TEMMUZ 2005 SALI 01:03
Bugün 19 Temmuz 2005 Salı...
Ertesi günün çarşamba olduğu gündür,
cumartesine 3 gün kalmıştır,
bugün salı pazarı kurulur,
amerika'da biri bu sabah ofiste arkadaşına: Bugün "Tuesday" di mi? diyecektir
rumlar ve hıristiyanlar için uğursuz bir gündür (İstanbul 29 mayıs 1453 salı günü feth edildiğinden )
almanya'da bir Türk'ün bu sabah karısına "Bugün "Dienstag" çocuğu okuldan sen alsana" deme olasılığı %89'dur (!!!)
salı, hangi mevsimde olursanız olun o haftanın "kış"ıdır...
15 TEMMUZ 2005 CUMA 12:44 Okumaz, hiç okumaz
Aşkım siteyi okumaz, sitenin mesaj gönder sistemini de kafasına göre kullanır:
-Çok açım yarım saate kadar işten çıkacağım yemek hazırlar mısın bana?
-Pantolonlarımı kuru temzilemeye vermeyi unutma
-Bu akşam sinemaya gideriz demiştim ama işlerim uzadı ok?
-Haftasonu için bize bir plan yapsan diyorum
Oysa ben burada bir sürü yazı yazıyorum yazsana bir iki yorum ben de koysam ya buraya
"bakın aşkım da şöyle dedi" diye...
Anlayacağınız hit ve " event" açısından bana eşten dostan pek bir fayda yok.
14 TEMMUZ 2005 PERŞEMBE 22:23 Nankör Koca
Ne yaptınız?
Ben şimdi geldim. Annemlerdeydik akşam...
Bugün hava ne sıcaktı...
Bugün aşkıma bir tişört aldım bana ne dedi biliyor musunuz?
"Kusura bakma Duygu ama beğenmedim"
Puma çanta beğenmiştim keşke kendime onu alsaydım.
Hala sinirliyim!
Tüm özel günlerde dahil bundan sonra kendsine asla bir şey almayacağım.
Bu ilk değil millet, her seferinde bunu yapıyor.
Aldığım hiçbir şeyi beğenmiyor ve utanmaz bir şekilde beğenmediğini söylüyor.
Beğenmediğini söylemeyip giymemek daha büyük ayıpmış.
Sizce ben zevksiz miyim ya da aynı evi paylaştığım adamın
giyim zevkini analiz edemeyecek biri miyim?
Neyim ben hea?
Eğer burada şu gün geliyor bir hediye almam lazım ya da aldım gibi bir
şey yazdığımı okursanız bana bugünü hatırlatır mısınız lütfen ?
13 TEMMUZ 2005 ÇARŞAMBA 19:32
Yunusların Müdürünün Ablam Macerası
Ablamın yunus olayını daha önce paylaşacağım demiştim fırsat olmadı.
Çok yoğunum ya biliyorsunuz Einstein'ın İzafiyet Teorisi üzerinde çalışıyorum!...
(Özellikle isim telafuz etmeyeceğim sonra siz de ablamın yaptığını yapıp adamın başına ekşimeyin.
Aslında kaç tane yunus gösteri merkezi var ki İstanbul'da?...İsim dolaylı yoldan afişe oldu zaten).
Olay şöyle gelişiyor; ablam Atahan'ı yunusların gösteri yaptığı bir yere götürmeye karar veriyor;
evden çıkmadan merkezi arıyor (haftaiçi olduğundan belki gösteri olmaz diye) gösterimiz var diyorlar.
Gittiğinde ise yeterli izleyici olmadığından gösteri yapılmayacağını söylüyorlar.
Bu arada ablam evden çıkarken Atahan'a ne yapacaklarını anlatıyor ve çocuk hevesleniyor pek tabii.
Başka bir gün gene arıyor gene gösteri var diyorlar;
gittiğinde gene yeterli izleyici olmadığı için iptal oldu diyorlar.
Üçüncüde gene arıyor, gidiyor ve gene aynı şey oluyor.
En sonunda ablam yetkili biri ile görüşmek istiyor ve Atahan ile birlikte müdüre çıkıyorlar.
Ablam durumu anlatıyor ve enazından yunusları bulundukları yerde görüp göremeyeceklerini soruyor.
Adam olmaz, diyor zaten yunuslar gösteri olmadığı zaman küvetten beri hallice bir yerde
tutulduğundan bunu gören çocukların bir daha küvette banyo yapamayacağından bahsediyor ve ablama mantıklı geliyor.
Ancak Atahan üçüncü sefer de "Yunuslar hasta olmuş o yüzden izleyemedik" yalanını yemeyeceğinden
ve zaten bir heves yunus beklediğinden ablam hemen boyun eymiyor.
Mevcut izleyiciye gösteri yapılması konusunda ısrar ediyor.
Adam da çooook nazik bir şekilde ablama bunun olamayacağını anlatıyor.
Bunun üzerine ablam diğer sandalyede oturan Atahan'ı gösterek o zaman bunu ona siz anlatın;
çünkü buradan her geri döndüğümüzde bir hikaye uydurdum bugün artık bende bir hikaye kalmadı diyor
ve Atahan'a dönüp "Bak Atahancım amca sana şimdi neden yunusları göremeyeceğini anlatacak" diyor.
Adam "Yapmayın hanımefendi ne yaptınız şimdi..." falan derken Atahan adama dönüp
"Gösteri... gösteri va'mı gösteri?" diye soruyor.
Adam da -sağolsun- "Var Atahan sana özel gösteri var" diyor.
Atahan o büyük havuzda yunusları balık ile beslemiş o kadar söylüyorum.
O yüzden bu olaya ablamın yunus macerası demiyorum; yunusların müdürünün! ablam macerası daha uygun...
Eğer birinin başına ekşiycekseniz yunus yunus diye sakın kaynak göstermeyin,
relax...
13 TEMMUZ 2005 ÇARŞAMBA 18:44 Anlaşıcaz biz
Bugün "Çekirdek var mı?" sorumu "Pil??" diye karşılayan bir bakkaldan alış veriş yaptım.
Sanırım yolum bu bakkala sık sık düşecek ...
12 TEMMUZ 2005 SALI 17:08 CİMRİLİK YAPMAYIN BAHŞİŞ VERİN!
Bazıları için bahşiş vermek zuldür.Çok saçma!
Bahşiş vermenin keyfini çıkartın. Bir fincan cappuccino'ya 5 milyon verirsiniz;
ama markette kasaya torbanızı doldurmak için gelen çocuğa/adama 1 milyonu çok görürüsünüz.
Hatta görmemezlikten gelirsiniz.
Di'mi?
Kabul edin hadi...
Özellikle hizmet sektöründe çalışanlara bahşiş vermeniz gerekiyor.
Birincisi mal satmaktan daha zordur hizmet satmak.
İkincisi o adamı oraya kuş kadar ücretle işe alırlar siz bahşiş vereceksiniz diye.
O adamın karnını doyurmak bana mı kaldı diye düşünebilirisiniz.Evet size kaldı.
Zengin bir azınlığın içinde yaşamaya çalışan biz orta halliler
etrafımızdakileri kollayacağız, size koymayacak bir rakam olabilir ama o tutarda bahşişi
o gün o adama 5 kişi verse inanın eve gülen bir suratla gidecektir.
Yolda elini açıp "Allah sevdiğine kavuştursun" , "Allah seni kazalardan belalardan korusun "
diyene ne varsa dökersiniz sanki sizin ettiğiniz dua yetmezmiş onunkine ihtiyacınız varmış gibi
ki zaten dua etmiyor para istiyor!
Bahşiş verilecekleri sıralıyorum, not edin:
-Markette aldıklarınızı torbaya dolduranlar
-Benzin istasyonunda benzin dolana kadar arabanın camını silen pompacılar
-Kuafördeki oğlanlar (ben ceplerine sıkıştıramadığım için kuaförüme veriyorum o dağıtıyor)
-Eve yemek getiren servis elemanları
-Kaldığınız otelin resepsiyon personelini (bahşiş kutuları var ya)
-Eşyanızı taşıyanlara
(aklınıza gelen başkaları varsa yazın ekleyeyim)
Verin yahu bahşiş !
Hizmetinden memnun olduğunuz herkese bahşiş verin.
Bahşiş vermeye başladığınız da senede toplasanız çarpsanız 10-20 kez bahşiş veridğinizi göreceksiniz.
Bahşiş vermek iyidir.Çok ciddiyim, eliniz açık olsun!...
p.s. garsonları saymadım onlar allahın emri zaten
bu arada karşı taraf verdiğiniz bahşişi beğenmez bir ifade ile baksa bile
denk gelirse gene aynı kişiye gene aynı miktarda bahşiş vermeye devam edin
bahşiş bırakmak Türk insanın en büyük iç sıkıntısıdır.
Versem mi vermesem mi?...
Verdim gitti!
11 TEMMUZ 2005 PAZARTESİ 21:56
İnsanlardan çıkan sıvılar ile başım dertte!
Aşkamüstü markete çıktım; gazete ve ekmek almak için.
Meyve sebze reyonuna da bir bakayım dedim; alabileceği bir şey var mı?
Orta yaşlı bir hanım meyve reyonundan sürekli otlanıyor; kiraz, üzüm...
Bir ara yanıma geçti ve mürdüm eriği aldı.Buraya kadar ok!
Yalnız yanımdan geçerken üzerime bir şeyler sıçrattı.
Bu nereden geldi ki dememe kalmadı hanım "özür dilerim" dedi.
Ağızında erik, eli hala kalanını tutuyor...
Hanım öyle bir iştahla ısırmış ki eriği meyve de biraz suluymuş
dişlemesi ile tükürük+meyve suyu karışımı benim sol koluma sıçradı boydan boya.
Zaten duş alacaktım akşam ama neden ben ?
Tükürük ile bulaşabilecek tüm hastalıklar için potansiyel adayım.
Dua edin dermansız olmasın!
7 TEMMUZ 2005 PERŞEMBE 17:37 Viagra almış bir amcanın börekçide ne işi var?
Bir börekçide duyabileceğinizden daha çok sayıda "börek" kelimesi duydum bugün.
Böreği nereme yediğimi bilmiyorum.
Annemi aldım "Meşhur Yeniköy Börekçisi"ne götürdüm.
Meşhur olduğu benim iddiam değil, kapısında öyle yazıyor.
Masaya yeni oturmuştuk ki yaşlı bir grup amca da gelip ötemize oturdu.
İçlerinde Viagra içtiğinden şüphelendiğim biri vardı ki bir cümleye üç kez börek kelimesini yerleştirmeyi başardı.
Laf cambazı mı geveze mi olduğuna karar veremediğim bu amca inanılmaz enerjikti.
Oturdukları andan itibaren beraberinde gelen iki arkadaşına, ki kör değillerdi,
börekçiye geldiklerini anlatmaya başladı ve susmadı:
- Ya burası börekçi biliyor musun, börekçi burası, Meşhur Yeniköy Börekçisi, (garsona) oğlum baksana,
buraya gelmişsin börek yemeyecek misin börek…Oğlum neli börek var?
- Kıymalı, sade, peynirli kol böreği ve su böreği.
- Bak kıymalı börek var, sade börek var, kol böreği var bi de neliydi oğlum?
- Su böreği efendim
- Su böreği var. Buraya kadar gelmişsin börek yemeyecek misin be birader?
Meşhur Yeniköy Börekçisi burası, bir börek yiyelim değil mi?
Sen neli börek yiyeceksin Sadi? (ismi attım, hatırlamıyorum çünkü) Peki Şadi(bu da atmasyon) sen neli yiyeceksin?
- (Şadi) Ben hamur işi sevmem ben çay alayım
- (Viagralı amca devam)Aaaaa! Oldu mu şimdi? Bak kıymalı börek var, sade börek var, peynirli börek var, bir de su böreği var.
Ye bir tane buraya kadar gelmişiz Meşhur Yeniköy Börekçisi burası.
- (Şadi)Bana hamur katiyetle yediremezsiniz.
-(Sadi)Ben kıymalı alayım.
- Oğlum sen iki porsiyon kıymali börek yap. Ayrı ayrı porsiyon börekler, üç çatal getir ama; Şadi benimkinden tadar.
- (1,5 dakika sonra amca içeriye sesleniyor)Oğlum ne oldu bizim börekler? Yeniden mi açıyorsunuz börekleri ne yaptınız yahu, ehe ehe
Çabuk getir oğlum börekleri de yiyelim sıcak sıcak. Oh be gelmişiz Yeniköy'e Meşhur Yeniköy börekçisine...
Amca, beni ve garsonu dayadı diredi millet ve sayesinde mekan,
"Bir börekçide 10 dakika içinde en fazla börek kelimesinin telafuz edildiği dükkan" olarak tarihe geçti!
6 TEMMUZ 2005 ÇARŞAMBA 12:02 Görmemişin Smoothie Blender'ı olmuş... / Kahvaltımı İçtim
Galiba bir süre böyle takılacağım.
İçerek!
Yani 1,5 gündür evin içinde tam manasıyla görmemişin Smoothie'si olmuş durumları yaşanıyor.
Sabah meyve kokteyli hazırladım kendime muz, kivi, şeftali, elma suyu, vişne suyu;
acemiyim oranlarını iyi ayarlayamamış olacağım ki bunca şekeri damağım uzun bir süre algılayamadı.
Ardından her sabah bir fincan sıcak kahve içtiğim halde soğuğuna geçiş yaptım.
Soğuk kahve olayının uzun süreceğini sanmıyorum; ablam gibi içine bir top dondurma üstüne krema ve
en üstede fındık kırıkları olayına girmemişim soğuk kahve çok çekilir değil.
Bu arada light ürünler (benim için özellikle icetea) hakkında bir bilgi edindim ki akıllara zarar:
Doktora giden bir yakınımızın aldığı bilgiye göre ha sahte rakı içmişsin ha ligt ürün tüketmişsin.
Vücudu verdiği zarar açısından tek fark sahte rakı bir anda götürüyor light ürünler ise
(özellikle kastedilen fenilalanin) vücuda zarar vererek kanser olmana sebep oluyor.
Kabaca ifadesi bu tabii...
Şimdi ben soruyorum tıp alemine içkim yok, sigaram yok, uyuşturucum yok.
istediğimizi yiyemiyorum kilo alacağım için , istediğimi içemiyorum kanser olacağım için
ben ne yapayım peki bir ömür su ve rezene çayı ile geçer mi be arkadaş!
İnsan bir şeylere sığınmak istiyor...
5 TEMMUZ 2005 SALI 12:31
Dün akşam dayımlar geldiler.
Yengem gelirken elim boş olmasın demiş benim gibi gırtlak düşkünü bir hatuna Kenwood'un Smoothie Blender'ını getirmiş.
Ev artık benim için bir çeşit Starbucks/Frappuccino Corner oldu.
Mutluyum huzurluyum, dehşet bir alet bu!
Bu arada Starbucks Maslak Sun Plaza içinde açtığı yeni şubesi ile bir çeşit
"Toplantı Salonu" olmaya aday. aday da değil olmuş.
Artık ofislerin toplantı salonlarını kat sekreteri aracılığı ile rezerve ettirmek out!
Starbucks'ın Sun Plaza şubesini arayıp toplantı için rezervasyon yaptırmak in!
Hem konuklarına not kâğıdı, kalem ve üzerine not alınabilecek kağıt pano gibi
toplantı malzemelerini de ücretsiz olarak sunuyormuş.
Hayırlısı olsun bakalım!
4 TEMMUZ 2005 PAZARTESİ 18:41
Efendim Macro'da meze felan kalmamış doğru düzgün genelde hafta sonu talep olduğundan
haftaiçi "tenha" oluyor zahir.
Kalktım Migros'a gittim.Yağmur yağmaya başladı; baktım öyle romantik bir yağma şekli değil,
alenen meydan okuyor; çektim sağa ve sakinleşmesini bekledim ortalığın.
Yanımdan koştura koştura geçen insanları arabaya almak istedim ki hem hareket halinde değilim
hem de onların aksi istikametindeyim.
Hepsinden öte İstanbul gibi bir memklekette tanımadığın insanı arabaya almak?
Yağmur bana yaramadı!
3 TEMMUZ 2005 PAZAR 14:16
Pazar sabahı Cadı Sila bizi ziyarete gelmiş ondan sonraaaa...
Aşkımla bu sabah uyanmış yatakta (gözlerinizi kapatın) pazar sabahı muhabbeti yapıyorduk ki kendisine
bu rahatlığın tadını çıkartmasını (benim de) ileri çocuk mocuk olayı olursa bu sohbetlerin
feza da hoş bir seda olacağını hatırlattım.Bunun üzerine bana "Sen onu (çocuğu kastediyor)bana bırakmazsın ki" diyince,
bu lafı söylemesine değil de beni hala tanıyamamış olmasına kızdım.
İkinci bir alternatrif var ki o da beni çok iyi tanımasına rağmen hayatında Yalova Kaymakamı'ndan beri halliceyim.
Ben çocuğu zaten ona bırakmazmışım her şeyi ile ben ilgilenirmişim bu manada.
Sonuçta bırak beni, insanda ters psikoloji denen bir olay var yahu...
Yani?!
Ne diyeyim şimdi!...
Böyle olacağı varsa da artık mümkün değil.
Çocuğa önce "baba" demesini öğreteceğim ki - zannımca bu konuda anne ile baba arasında gizliden gizliye bir rekabet mevcuttur-
hep "baba" diye ağlasın babasının kucağından inmesin ve ben de "çaresiz" gözler ile onu izleyeyim
"Çocuk bana gelmiyor ki...".
Sohbetin "Sen onu bana bırakmazsın ki" aşamasından sonra ruhumu Cadı Sila ele geçirdi.
Sonra geçti.
2 TEMMUZ 2005 CUMARTESİ 00:48 Huuuu!Yahoo
Bu kızı tanıyoruz di mi? Yahoo'nun şu adresini tıkladığımızda
karşımıza çıkıyor.
Yalnız bana bu kızdan "kal" geldi.Benim bildiğim, yardım linklerinde kulağında telefon kulaklığı,
boynunda fular, üzerinde ceket tam takım hatunlar olur.O da iyi değil.
İkisi de olmasın.Sen oraya bir el işareti falan koy yardım hesabı.
Ne bileyim yap bize bir güzellik.
Aramızda imza mı toplasak ?
01:54
İnsan gecenin bir vakti acıkırsa ne yapar? Bir şeyler atıştırır di mi?
Kalkıp peynirli roka salatası yapar mı saat bir buçuğa gelirken.
Roka, nane, maydonoz, dereotu, salatalık, beyaz peynir.
Oysa azıcık sebze çorbası ısıtıp onu içecektim...
1 TEMMUZ 2005 CUMA 22:05 ZARA İNDİRİME GİRMİŞ
İko ile buluştuk, doğum günü hediyesi teslim töreni düzenledik kahveler eşliğinde.
Onunla Profilo'daydık; ondan önce ben Akmerkez'deydim.
"1 Temmuz Dünya Zara İndirim Günü" ymüş; ancak indirim deyince öyle hemen heyecanlanmayın (benim gibi)
3 milyon bilemedin beş milyon lira inmiş; yarı yarıya bir durum söz konusu değil.
Zaten vitrinde oran yazmamasından anlamak gerekirdi.İkinci bir "sebil" indirimi yaparlar mı meçhul.
Ben bir tişört bir de atlet aldım.Bu aralar yeşile takık vaziyetteyim.
İko da yeşil bir atlet almış.Ben bir de kendime barbie saç tokası aldım.
Evet doğru tahmin ettiniz küçük kız çocuklarının yanıp tutuştuğu marka.
Yalnız yeşille çok güzel uyuyor bu tokalar.
Fotoğraflarını koyunca görürsünüz hepsini...
Diyetteyim, buluştuk, yemek yiyeceğim sebze yemem lazım.
Chinese olayına girdim sebze çorbası ve sebze salatası(sıcak).
Çorba iğğğğğrenççççtiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii içemedim! Sebzeler iyiydi.
Yanına da light icetea (0 karbonhidrat 0 şeker 0 yağ ohh!)
Bir hayli zayıfladım bu arada, 1 kg daha verdim.Toplam da 7 kg etti.
Bakmayın fotoğrafta tuhaf çıktığıma :)
|