duygu@bubenimhayatim.com
29 Şubat 2008 Cuma 13:28
Bir, Üç ... Peki Beş?
Her ergenin yaşamında bir an gelir ve sanırım bu kadersel bir andır;
kaçamaz, o anda her şeyden şüphe eder;
ailesinden, arkadaşlarından, dostlardan özellikle de kendisinden.
Bu şüphe kendi çevresinde büyümeye başlar.
Bu şüphe yalnızlıktır, yalnızlığın şüphesidir.
Çoğu kişi bu duruma katlanamaz ve hemen tabanları yağlar.
Bazısı da bir şeyler karalar.
İlk günlüğümü on bir yaşındayken yazmıştım.
Sıradan bir okul gününü anlatmaktaydım sanırım:
"Dün pek birşey olmadı. Bu sabah Nihanla okula gittik.
Nihanın ayakkabıları çok güzel.
Yolda polis arabası gördüm.
İlk ders matematikti.
Annem okula dosya ile gitmeme izin vermiyor.
Sırt çantamdan nefret ediyorum.
Çoraplarımı dizime kadar çekiyor birde.
Ama ben evden çıkınca onları ayak bileğime doğru katlıyorum,
böyle daha güzel oluyor.
Öğlen açma ve ayran içtim.
Necmi sürekli saçımı çekiyor ve tenefüslerde beni kovalıyor.
Galba Necmi benden nefret ediyor.
Yaz tatili gelse ne güzel olur.
Yarın gene yazarım."
Yazdıklarımdan çok emin olmamamın nedeni, liseye kadar
günlüklerimin tüm sayfalarını tekrar tekrar okuduktan sonra
utanç kaynağı olarak görüp imha etmiş olmamdır.
O yaşlarda tutulan bir günlükte bi'sürü olay peş peşe sıralanır.
Anneler, Pandalar gibi emniyetli konular tercih edilir önce;
fakat anlatılanlarda hayatın kendisini görmek,
insanı günlük tutmaya iten yalnızlık duygusunun izine rastlamak pek mümkün olmaz.
Büyüdükçe olaylar, kişiler ve ayrıntılar daha da bir parlak görünür göze.
Farkındalıklar artarken kalem yerinde saymaz.
Benim gibi utanıp yırtıp atmazsanız eğer,
duyguları ve çevrede olup biten olayları daha güzel betimlemenizi sağlayan
bir becerinin varlığına işaret eder eski defterlerle yeni defterler.
Eğer kişisel tarihimizi yazmaya inat edersek,
inat edip sebat edersek,
her gün uğradığımız marketteki kasiyer kızın yüz ifadesini,
sözlerin arkasındaki gerçekleri,
tanıdığınızı bildiğinizi sandığınız her şeyi ve herkesi,
aklımıza bile getirmediğimiz bir olayla ilgili,
başkalarına göstermeden yaşadığımız acıyı fark etmeye başlarız.
Peki, insan günlüğüne seyirci ister mi?
Sabah kalktığımda hatırladığım, geç kalınmış bir 7 Şubat yazısı bu.
Bubenimhayatim.com sessiz sakin üç yaşını doldurmuş anlayacağınız.
Kutlu olsun.
Azbuz
27 Şubat 2008 Çarşamba 16:00
Komşum Çocukken Hiç Lokum Yememiş
Bu yazıyı, ebeveyn banyosuna münasip gördüğü çamaşır makinasını,
gece yarısı çalıştıran üst kat komşuma ithaf ediyorum.
" Dört yaşında olduğunuzu ve birinin size şunu teklif ettiğini düşünün:
Eğer yapmakta olduğum görevi bitirmemi beklersen, iki lokum alabilirsin.
Eğer o zamana kadar bekleyemezsen, hemen şimdi, ama sadece bir tane lokum alabilirsin.
Bu, tabii ki, dört yaşındaki bir çocuğun dürtü ile kendini tutma,
id ile ego, arzu ile özdenetim, anında doyum ile erteleme arasındaki
sonsuz savaşımın geçtiği minik dünyasında ruhunu zorlayacak bir öneridir.
Çocuğun bunlardan hangisini seçtiği, onun hakkında çok şey ifade eder;
bu sadece hızlı bir karakter okuma değil, aynı zamanda çocuğun yaşam boyu
izleyeceği yol hakkında fikir veren bir sınavdır. "
diyor Dr Daniel Goleman.
Goleman, doktora derecesini aldığı Harvard'da hocalık da yapmış.
Nil ne tek lokum ne çift lokum, "Annem çok lokum yerdi" diyecek
1960'larda psikolog Walter Mischel tarafından Standford Üniversitesi kampusundaki
yuvada çoğunlukla üniversitenin öğretim üyelerinin, lisansüstü öğrencilerinin
ve diğer çalışanların çocukları ile başlatılan bu çalışmada, dört yaşındakiler
liseden mezun olana kadar izlenmişler.
Tek lokuma tav olmayıp beklemeyi tercih edenlerin ergenlikte
sosyal açıdan daha yeterli oldukları görülmüş:
Mücadeleden kaçmayan, insiyatif alan, hedeflerine ulaşmak için anlık doyumları erteleyen,
stresli durumlarda çözülmeye, donup kalmaya, çocuksulaşmaya
ya da baskı altında aklı karışmaya dağılmaya daha az eğilimli gençler olmuşlar.
Tek lokumu kapanın durumu ise malum.
Kısaca lokumu kapanla erteleyen arasında çarpıcı duygusal farklılıklar görülmüş diyebiliriz.
Buradan ben de kendime göre bir takım sonuçlar çıkarıp,
bu sonuçları da komşumun lokumuna bağlamak istiyorum müsade ederseniz:
İnsanının sosyal hayatını şekillendiren unsurlar nelerdir?
Aklıma ilk olarak psikolojisi geliyor.
Temel psikolojik becerileri edindikten sonra sosyal hayatın içine karışırsak
sanki her şey daha kolay olacakmış gibi bir hisse kapılıyorum.
(Farkındaysanız bu noktada beni yönlendiren bilgi değil iç sesim.)
Tüm psikolojik beceriler ile donanmış olmasak da bu testten
anladığım kadarı ile dürtülerimizi kontrol altına almayı başrabilirsek
olayın çoğunu çözmüş oluyoruz; çünkü dürtülere karşı koyabilmekten
daha temel bir beceri olmadığını düşünüyorum.
Bu, kekin kremasını en sona saklamaktan tutun da
"şu sınavı verdikten sonra eğlenip coşayım"a kadar uzar gider.
Eşek kadar olup iş hayatına karışmadan hala master, doktora bilmem ne diyerek
kendini paralayan insanların temel duygusu da bu olsa gerek.
Çünkü verilmiş bir sınav sonrası gidilen eğlenceden daha eğlencelisi
hala icat edilememiştir.
Ben çikolata kaplı kahveli lokum severim
Konuyu aşırtmadan dün akşama gelecek olursam.
Gecenin 00:30'un da çamaşır makinesi çalıştıran komşumun durumu
"Elektirik saat 22:30'dan sonra daha ucuz" veya
"Ben üstüme başıma çok titiz bir kişiyim" gerekçeleri ile açıklanamaz.
Açıklama ancak komşumu daha yakından tanıma fırsatım olsaydı mümkün olabilirdi
ki bu yakınlığı 01:00 sularında sıkmaya geçen çamaşır makinesinin gürültüsü sağlamış oldu:
Ne tek lokum ne çift lokum, komşum çocukken hiç lokum yememiş.
Azbuz
25 Şubat 2008 Pazartesi 20:45
Leğen Kemiğine Vakıf Sporcular Aranıyor
Cem Yılmaz - Yoga:
"Bak Mahmut alnımı parkeye değdirebiliyorum"
O kadar para vermene lüzum yok ki, sen iste Mahmut da değdirir alnını parkeye
1.Kategori: Spor yapıp mutlu olanlar
2.Kategori: Sporun eziyet olduğunu kabul ettikten sonra
Yoga, Pilates gibi alternatif yollara sapanlar.
Ben 2. kategoride yer alıyorum;
ama hayata da bu kategoriden giriş yapmadım.
Sporla serotonin adlı mutluluk hormonun yakından ilişkili olduğu söyleniyor ya;
sonrasında insanın daha zinde ve mutlu hissetmesi kaçınılmazmış.
Keza spor sonrası mutlu olduğumu hiç hatırlamıyorum.
Mutsuzluk bir gece önce spor çantamı hazırlarken başlardı.
Havlumun spor salonundan eve gelene kadar geçen sürede,
çantanın içinde, ıslak olarak kalacağı fikri bile gerilmem için yeterliydi.
Spor ayakkabılarımı torbaya koymaktan nefret ederdim.
Temiz spor çorabı sorunsalını da atlamamak gerek.
Spor yapan bir insanın hiçbir zaman yeteri kadar spor çorabı olmaz.
Hatta bu sorunsal, Güzide Duran'a da yeni bir sevgilinin kapılarını açmıştır:
"Güzide 'Adnan fazla çorabın var mı?' diye sordu. Elbette var. Olmaz mı?
Güzide çorap isteyecek, ben yok diyeceğim, olur mu böyle şey?.."
diyor yeni sevgilisi, nasıl "başladığı" sorulduğunda.
Bugüne kadar gittiğim her spor salonu yerin en az bir kat aşağısındaydı.
Koşu bandının üzerindeyken şehri seyredebildiklerinize hiçbir zaman param yetmedi.
Merdivenleri inerken kendimi "Ajan Starling" gibi hissetmem kaçınılmazdı.
Haftanın üç günü tekrarlanan bir Hannibal Lecter randevusuydu bu; az ağırlıkla sık tekrar.
Eziyetim, sadece spor yapmakla da bitmiyordu.
Sonrasında köfte makarnanın dibini bulmak isterken hoca illaki "meyve yemeli" derdi.
Tek derdimiz yemek yemeklikten çıksın ve bir protein asimilasyonu olsun.
Arada altı ay kadar yüzdüm de.
Bu spor dalına ait tecrübelerim, hatırlamak isteyen için bir tık ötede.
Kısacası öyle bir hale geldim ki spor hakkında söylenen her şeyin tam tersine inanmaya hazırdım.
Ama kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Yoga ile hamileliğimde tanıştım.
Özellikle hamile yogası gayet naif bir hareketler topluluğu:
"Burnumuzdan güzel güzel nefesler alıyoruz, sonra ağzımızdan verdiğimiz havayı okşuyoruz" falan.
Öyle olunca ben de birkaç hafta önce kendimi Pilates'in serin sularına bırakmaya karar verdim.
Karnında bebeği ile Yoga yapan, tek başına neler yapmaz ki diye düşündüm basitçe.
Ama hemen hatırlayalım: Madonna da Pilates yapıyor. Bu kadın hiçbir şeyin kolayına kaçmaz.
"Pilates"
-Yazıldığı Gibi Okunur-
Pilates, 1.Dünya savaşında sakatlanan ve hareketsiz kalan askerleri
güçlendirmek ve rehabilite etmek için geliştirilen
'Beden Kontrolü ve Sağlıklı Yaşam' olarak tarif ediliyor
ve yaratıcısı Alman Joseph Humbertus Pilates adıyla anılıyor.
Pilates başlangıç programı 40 dakikalık bir DVD.
Bu kırk dakikalık egzersizle amaçlanan düz karın bölgesi, güçlü eklemler,
doğru nefes tekniği geliştirmek ve duruş bozukluğunu önlemek.
Ancak bu söylenene ulaşmak için öncelikle Pilates dil kursuna gitmek gerekiyor.
Tripodslar var mesela:
Bunlar ayakta dururken ağırlığımızın eşit olarak baskı yaptığı noktalar.
Bu noktalar ayak başparmağının altındaki yuvarlak kısım
ayağın dış kenarı ve topuk merkezi.
Bir de B-line var.
Bir kalça kemeğinden diğerine düz bir çizgi oluşturacak yani
B-line'ı koruyacak şekilde durmalı.
Bunun için karnınızı kalça çizginizi arkasına doğru içinize çekmek
ama kalçayı sıkmamam gerek. Kontrol hala elimde.
Sonra Breathing'e geçiyoruz.
Sırtımın üst kısmına doğru nefes almayı öğreniyorum.
Bunun için önce B-line'ı koruyacak şekilde durmam gerek (dönüp B-Line tanımına bakıyorum)
nefesi kürek kemiklerimin arasına doğru alıyorum, veriyorum.
Beş kez mesela. Bu arada boynumun dik durması için kürek kemiklerimi yere doğru itip
omuzlarımı yavaşça birbirine doğru yaklaştırıyorum.
"B-line'ı koru ve omuzları yere doğru it"
2. kez girdiğim ÖYS sınavında 25 matematik netim vardı.
Bunu hatırlayarak sakin halimi korumaya çalışıyorum.
Tam her şey yolundayken Diamonds'a geçiyoruz:
"Leğen kemiğinizi öne doğru itin, çenenizi göğüsünüze,
çenenizi göğüs kafesinize, burnunuzu B-Line'a doğru hizzalayın.
Pozisyonunuzu koruyarak beş sayıda sırtınıza doğru derin nefes alın,
belinizin 15 cm atı yükselmesi ve kalçanıza doğru göğüs kafesinizle eğilmelisiniz".
"Atı yükselmesi" de ne?
Bu noktaya geldiğimde 40 dakikalık egzersizin ilk molasını veriyorum.
İşte Pilates budur arkadaşlar.
Ayaklarını kulaklarına bağlamak isteyenlere duyrulur.
Azbuz
22 Şubat 2008 Cuma 00:10
Darwin'in Anısına:
Maymun, Kafes ve Muz
"Düşündüklerini birbirlerine yaptırmadılar ve yaptıkları üzerine düşünmediler"
Mümin Sekman
Kafese beş maymun koyarlar. Ortaya bir merdiven kurarlar.
Kafesin tepesine de iple muz asarlar.
Herhangi bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde,
Dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar.
Sadece merdivenleri çıkmaya çalışan maymun değil,
diğerleri de bu soğuk sudan nasibini alır.
Sonra maymunlardan biri dışarı alınıp, yerine yeni bir maymun (adı 'A' olsun)
konulur. A'nın ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur;
fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.
Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla (adı 'B' olsun)
değiştirilir. B de merdivene yaptığı ilk atakta dayak yer.
Bu ikinci yeni maymunu (B) en şiddetli ve istekli döven
sonradan kafese giren ilk maymun A'dır!
Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir.
En yeni gelen maymun (adı 'C' olsun) da ilk atağında cezalandırılır.
Diğer dört maymundan ikisinin, (sonradan gelen A ve B) en yeni gelen maymunu (C)
niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur!
Yine de şiddetle onu döverler.
Son olarak en başta ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle (D ve E)
değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz aslılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene
yaklaşmamaktadırlar.
Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiştir ve böyle gitmektedir.
Gördüğünüz gibi, insanların kulağını çekmek istiyorsanız
maymunlar üzerinde yapılmış bir deneyi anlatmanız kafidir.
Beş maymun hikayesi içerisinde sörf de yapılabilen internet denizini
forward gemisi ile dolaştı zamanında. Yeni değil, oldukça eski bir hikaye.
Zaten forward mail çılgınlığı da 145 çekirdekli bilgisayarı
sadece fotoğraf bakmak için satın alan insanları kazanmak adına doğdu.
Kaldı ki bu zamana kadar kültürünü bu mailler sayesinde arttıran birkaç kişi de tanıdım.
Konumuz "maymun, kafes ve muz"dan mürekkip kıssadan hisseli bir Alice Harikalar Diyarı.
Böylesi bir bilim, böylesi bir deney, böylesi bir hayat dersinin;
iş, aile, sosyal ve siyasal hayatımıza izdüşümlerine bakıp hayranlık duyacağımıza
kulağımızın acısına takılıp kalıyoruz.
Maymunun başrolde olduğu deneylere olan yakınlığımız ise
Charles Darwin'in kulağımıza kaçırdığı kar suyundan dolayı olabilir.
(Bizi bize anlatmaya takılıp kalmış bilimin elinden kulağımızı bi'kurtarabilsek
belki de yürüyüp gidicez ama...)
Modern evrim teorisi istediği kadar biyoloji biliminin temelini oluşturuyor olsun;
rahmetli, beş maymunu bir kafese koymayı akıl edememiş işte.
Eğer akıl edebilseydi "İnsan her maymundan fazla maymundur" diyerek teorisini
bir adım daha ileri götürebilirdi.
Azbuz
20 Şubat 2008 Çarşamba 00:30
Postpartum Tamam, Ama Hüzün Hep Var
" 'Yatağa uzanıp gözlerimi kapayım ve açtığımda
hayatımın Nil'siz bir döneminde, geçmişte bir yerde uyanayım' dediğim anlar da oluyor.
İşte bu, benim ne kadar sıradan bir anne olduğumun apaçık göstergesi. "
Duygu Yılmaz Okutan
Yazı şöyle başlıyor:
Hamileyken bazı geceler rüyamda Brooke Shields'i
"Ve Yağmur Düştü" isimli kitabı elinde, beni kolidor boyunca kovalarken görürdüm.
Bu kabus hiçbir sefer gereği kadar uzun sürmedi.
Çünkü kovalamacanın daha başında çiş etmem gerektiği için uyanırdım.
Kitapçıya gittiğim her defasında elime alıp alıp bıraktığım kitaplar olur.
Bazısından "moda"nın kurbanı olmak istemediğim için uzak dururum,
bazısının adı ilgimi çeker,
bu sefer de kapaktaki başarının içeriğine yansımadığından şüphelenir
eve geldiğimde de internette araştırma yapmaya üşenirim. O da öyle kalır.
Bazısından da korkarım.
"Ve Yağmur Düştü" de beni korkutan kitapların başında geliyor.
Shields'in "annelik hüznü"nü anlattığı kitabından çok korktum.
Ama merak da ediyorum. Çünkü Shields anne olmak için tüp bebek tedavisi
ve bir de düşük gibi zorlu yollardan geçti.
Çoklu denemelerin ardından bebek sahibi olabildi.
Böyle zahmetlere katlanmış bir anne bebeğini kollarına aldığında
fonda onlara yaraşır ne çalmalı şimdi bile tam olarak seçemiyorum.
Fakat Shields kızı Rowan'e kavuştuğunda kendini bir kabusun içinde bulmuş.
İlaç tedavisi ile bu dönemi atlattıktan sonra ikinci kızını dünyaya getirmiş.
Bu sefer her şey yolunda gitmiş bereket:"İkinci doğum ilaç gibi geldi" diyor.
İlk kızı Rowan ve 2006 yılında dünyaya gelen ikinci kızı Grier
Bizim toprakların "annelik hüznü" Siyah Süt'e gelecek olursak:
beni ürkütmeyen bir kitap.
Buna, anne bebek sitelerinde hopur hopur hoplayan
banner reklamlarının etkisi de yadsınamaz tabii.
Çok sert bi'şey olsa en önce hamileleri sakınırlardı, diye düşünüyor insan.
Akılda olmayanı çağırmak gibi bir sebebi var bunun.
Şafak'ın otobiyografik romanı "Her kitap akılda kalmak,
yeryüzünde bir iz bırakmak arzusuyla yazılır. Bu hariç" diyerek başlıyor.
Kendi yazdıklarını başkasıymış gibi okumak belki de.
Romanın 4/3'ü anne olmaya karar verme sürecindeki iç çatışmasını anlatıyor;
çünkü her yazar gibi onun da yazın hayatı ile arasında takıntılı bir aşk söz konusu.
Sayfa aralarında Latif Demirci'nin karikatürlerine rastlıyorsunuz.
Karikatür okur olarak algımı pekiştirdi inkar edemem.
Kalan 4/1'i ise bebeğini kucağına aldıktan sonra "belki" postportum depresyon.
Yani; "On ay boyunca tek cümle yazamadım" diyen Şafak,
romanın kalan 4/1'inde de bu yakınmasından bahsediyor.
Kitap, anne bebek sitelerinde takılan annelerden ziyade
bebek sahibi olmayı düşünen kadın yazarların ilgisini çekebilir, bir tahmin sadece.
Bu açıdan bakılırsa kıymeti artan bir roman Siyah Süt.
Diğer taraftan, daha önce hiç Elif Şafak okumadıysanız eğer
romancılığı ile tanışmak adına şanssızlık olarak addedilebilir bu eser
beni de "Ve Yağmur Düştü"ye bir adım daha yaklaştırdı.
Azbuz
18 Şubat 2008 Pazartesi 17:15
Kibritçi Kız'ın Kayan Otomobili
"...İşte bu yüzden her kar yağdığında o amcayı sevgi ile hatırlarım."
"Karlar düşer
düşer düşer ağlarım
hep ismini
hep ismini anarım..."
Kar yağışı ile birlikte mırıldanmaya başladığım
Akrep Nalan'ın bu güzide şarkısı beni 2001 yılına geri götürdü.
O yıl ben, 22 yaşında bekar bir bankacı olarak annemlerle birlikte yaşıyordum.
O karlı kış günü mesaiye gitmek için otomobilime binmek üzere evden çıktım.
Naim Süleymanoğlu'nun hatırını kıramayan Büyükşehir Belediyesi ana halterleri açmıştı.
Büyükşehir nazarında bizim apartmanın önü de ana halter sayılmaktaydı.
Evimizin önündeki yol kaymak gibi akıp gitmekteydi.
Bunun üzerine karlı günde bir kez bile otomobilin direksiyonuna
geçmemiş ben, aklımda tek bir şüphe kırıntısına bile mahal vermeden kontağı çevirdim.
100 bilemedin 200 metre sonra direksiyonu sağa kırdım ve bir alt sokağımıza saptım,
işe giden kestirme yolum buradan başlıyordu.
Sapmamla birlikte ağır aheste giden bir otomobilin arkasına takılmam da bir oldu.
Ehliyetini 1997 yılında almış biri olarak bu durum
beni kısa süre içersinde sinirlendirdi ve kornaya basmaya başladım.
Şoför ise bir süre daha istifini bozmadan ilerlemeye devam etti.
Tahammülüm azalıyordu.
Bunun üzerine tekrar kornaya basınca şoför gene aynı ağırlıkla otomobilini
sağa doğru yanaştırdı ve ben de gaza bastığım gibi solda park etmiş araçlardan birine tosladım!
Tosladığım araç da yanında, park halinde duran bir diğer araca bindirdi.
Meğerse yol buzmuş. O beğenmediğim şoför aynı ustalıkla yanımdan geçip gitti.
Dondum kaldım bir süre.
Otomobil Allah'tan durmuştu; çünkü üzerinde hiçbir şekilde kontrol kuramadığınız
bir aracın içinde, direksiyonun başında olmak o çok kıymetli dötünüzün bir daha
asla şoför koltuğuna deymemesi ile aynı manaya gelebilir.
Ehliyetinizi, hakaret babında, hiç sevmediğiniz bir insana APS ile postalama ihtiyacı hissedebilirsiniz.
Dahası Co-Pilot mevkinde dahi olsanız benzin almak için artık BP'ye bile girmek istemeyebilirsiniz.
Kayan bir otomobil işte bu kadar iğreti bir şeydir.
Kibrtiçi Kız Nil'e anlatmayacağım masalların başında geliyor.
Ama beni bundan daha ciddi bir sorun bekliyordu.
Bu iki aracın sahibini nereden bulacaktım.
Evimizin arkasında villaların olması ilk kez o gün işime yaradı.
Otomobilden indim ve şuursuz bir şekilde araçlara en yakın evlerin zillerini
Kibritçi Kız ses tonumla tek tek çalmaya başladım:
"Günaydın, afedersiniz rahatsız ediyorum ama otomobilim kaydı
ve bilmem kim marka otomobil ile bilmem ne marka başka bir otomobile
zarar verdim acaba bunlardan biri sizin mi?"
Zengin insanlar kibar da oluyormuş.
Su ikram etmek isteyen, kendime gelmem için evine davet eden...
Tam ümidimi kesmişken çaldığım son kapıyı çarptığım ilk otomobilin sahibi açtı:
"... zarar verdim acaba bunlardan biri sizin mi?"
"Evet kızım bilmem kim marka otomobil benim. Hadi bi'bakalım!"
Amca kapının arkasından kabanını aldı ve otomobilin yanına geldik.
Şifa niyetine yanındaki aracın sahibini de tanıyormuş.
Polisi çağırdık, zabıt tuttu, masrafları sigortadan almak için
gerekli olan bilgileri de bir kağıda yazıp gitti. Amca ile başbaşa kaldık.
Kayıp durmuş otomobilimin koltuğuna geçemeyecek kadar perişan haldeydim.
Ayrıca ehliyet fotokopisine ihtiyacımız vardı. Amcaya
"Ben bunu burdan çıkaramaycağım, ayrıca fotokopi için Levent Çarşı'ya da gitmek lazım,
acaba benim otomobili siz kullanabilir misiniz?" diye sordum.
"Tabii kızım!" dedi. Amcanın bu mülayim hali merakımı cezbetti.
Yolda "Hiç mi kızmadınız bana?" diye sordum.
Kızmamış. Kızmamış çünkü nerdeyse bir yıl kadar önce bir komşusu
park ederken mi parktan çıkarken mi ne otomobiline ufak çaplı bir zarar vermiş.
Amca da görmüş. Bunun üzerine gidip hesap sorunca komşusu inkar etmiş.
Ertesi gün dayanamamış, konuyu tekrar konuşmak için ziline basmış.
Komşusu ışıklarını söndürmüş.
Ben de sabah sabah kapısını çalınca bu anısı aklına gelmiş.
Fotokopiden sonra otomobilimi apartmanımızın önüne bir güzel park ettirdim.
O evinin yolunu tuttu yürüyerek, ben de bir taksiye atladığım gibi işe gittim.
Büyükşehir Belediyesinin arka sokağımızı ana halterden saymaması
ve benim burnu büyüklüğüm neticesinde kısa bir süre içerisinde
"O An" fotoğraflarına konu olabilecek bir ilişki kurmuş olsak da
komşu amcayla bir daha birbirimizi hiç görmedik.
Azbuz
15 Şubat 2008 Cuma 18:12
Engellenmiş Bir İnsan Daha Ne Kadar Engellenebilir?
"Çok kötü bir fikri yaymak istiyorsanız,
hükmünüz yüzsüzlük derecesinde açık olmalı, kanıtlarınız ise anlaşılmaz olmalıdır."
Ayn Rand
Ortak inançlarına dair küçük pencereler açmak amacıyla
hoş bi'sohbete dalmış bu çiftin fotoğrafı önce internette dönüp durdu deli danalar gibi,
sonra da köşelerde dolandı ve en son Ahmet Hakan'ın eline düştü.
Takip edebildiğim kadarı ile orası bir çukur gibi.
Aşkın yakıştığı şehirler vardır.
Paris mesela.
Bundan sonra her şey yolunda giderse eğer İstanbul'da da aşk yaşamak gayet keyiflidir.
Yeditepeli pek çok şaire ilham kaynağı olmuştur.
Boğaziçi Köprüsü "bürokratik mimari"nin dünya üzerindeki tek örneği olsa da
ışıklandırılmış hali hiç fena değildir.
Ve bir takım doğrular vardır, tartışılmaz:
Kırmızı ışıkta durulur.
Sigara öldürür.
Ağaçlandırma erezyonu önler.
Kokain burun kemiğinizi eritir gibi.
Ve ben de sizden bu fotoğrafa bakıp
neyin yanlış neyin doğru olduğunu tek cümle ile özetlemenizi rica etsem
"ziynetlerinizi örtünüz" konusunda hassas bu çift için çoğu kişi
benzer şeyler söylecektir.
İki resim arasındaki 7 farkı bulun
Bu fotoğraf İstanbul'da mı çekildi,
çift birbirine aşık mıydı kimse tam olarak bilemez.
Ancak ilişki, gençlik, aşk, moda bir takım gereksinimleri de beraberinde getirir.
Uzun uzadıya tartışmaya gerek var mı?
İki fotoğrafta da görüldüğü üzere gereksinim kendi sonucunu doğurmuştur.
Azbuz
14 Şubat 2008 Perşembe 01:30
Müfredatı Müftüler Hazırlasın
Müftülük görevinin yanı sıra önce Obruk, sonra da Mihalıççık Merkezindeki
Halidiye medreselerinde fahri hocalık yaptı
" Pardesü giyip türban takarak penguen sürüsüne dönüşeceksek eğer,
bundan sonra tekstil piyasası ne halt edecek?
İşte Başbakanın bulması gereken cevap bu! "
Duygu Yılmaz Okutan
Babam Teoman'ı çok seviyor.
Olayın müzikle bir alakası yok.
Samimiyetini taktir ediyor.
Bir kitap kurdu olduğunu bilse eminim daha çok severdi onu.
Bugün Teoman'ın seri şekilde kitap okuyabilmek için
bir dönem Hızlı Okuma dersi aldığını öğrendim.
Ben de ortaokuldayken Hızlı Okuma dersi almıştım.
Hoca dersi işleyebilmek için sınıfa slayt makinesi ile geliyordu
ve bu da ileride kimya profesörü olacağıma olan inancımı perçinliyordu.
Tabii liseye gelip kimyanın madde ile alakalı bir bilim dalı olduğunu öğrenince
tüm hevesim kaçtı.
Bikini izi bir erkeği kitap kurdu yapmaya yetebilir
Hoca örnek kelimeleri, slayt makinesinde,
her seferinde değişen sürelerde gösteriyordu, biz de not alıyorduk filan.
Zamanla kelimelerin yerine tamlamalar geçti.
Arada alakasız bir takım sınavlar da yapıyordu;
ama kimse halinden şikayetçi değildi.
Ortada bir perde vardı ve bu çoğu kişi için dersten kaçıp sinemaya gitmek gibi bir şeydi.
Sonra kitap sayfalarına ortası delik karton bi'daire koyup öyle okumaya başladık.
Dersler gayet eğlenceli geçiyordu.
Ta ki 50 soruluk bir sınav ile burun buruna gelene kadar.
Sınav kağıdı sıraların üzerinde ters çevrilmiş beklerken hoca süreyi bildirdi:
"On dakkikanız var, tüm soruları okuduktan sonra cevaplamaya başlayın.
Kolay gelsin".
İlk beş soru basitti:
1)Adınız Soyadınız
2)Doğum yeriniz
3)Doğum tarihiniz
4)Baba adı
5)Anne adı
bunlar ne işe yarayacak derken sorular bir anda boyut değiştirmişti:
6)Çocukluğunuzdan unutamadığınız bir anıyı yazın
7)En son okuduğunuz romanı en az iki paragraf ve 10 cümleyi geçmeyecek şekilde özetleyin.
8)Hiç hafife alınmayacak bir geometri sorusu
9)Hayalinizdeki yaz tatilini 5 cümle ile anlatın
Önümde on dakika vardı, kafam git gide karışıyordu.
Baktım olmayacak, çok soru yanıtlayabilmek için hemen 1'den başladım.
Kaça geldim hatırlamıyorum, ama o sayı iki haneli değildi,
hocanın "Süre doldu" uyarısı ile kalemleri bıraktık.
Ardından sınıftan itirazlar yükselmeye başladı:
"Aman hocam, bu olur muydu da hocam, bu süre ne süre hocam" felan derken
hoca sınıfı susturdu. Sakince bir kadındı.
Kendini bozmadan "Test için bu süre fazla bile" dedi
ve kağıtları toplamadan tüm soruları bizimle birlikte gözden geçirmeye başladı.
Soruların hepsi birbiri ile alakasız ve cevapları zaman alıcıydı;
ama 50. soru olayı çözüyordu:
50)Tüm soruları okudunuz, şimdi sadece birinci soruyu cevaplayın.
Hoca, "Ben size ne dedim: Tüm soruları okuduktan sonra cevaplamaya başlayın".
Peki siz ne yaptınız?
O gün hocadan da dersten de nefret ettim.
Hatırlamaya çalışıyorum: İçimizden elliye kadar gelip
sadece birinci soruyu cevaplayan çıkmış mıydı?
Çıkmış olsa bile beynim kendisini unutmayı yeğlemiş olabilir.
Ayrıca Hızlı Okuma dersinin içine
"Sen beni dinlemiyorsun ki hiç!"i de sıkıştıran sivri zekalı kimdi?
O sene müfredatı kocasına çok kızmış bir kadın mı hazırlamıştı?
Gelecekte beni bekleyen buna benzer bir sürü hayat dersi olsa da
o gün gururum çok incindiği için bir daha asla hızlı okuyamadım.
Bu satırları yazarken de ağlıyorum zaten.
Hepinize iyi geceler.
Azbuz
12 Şubat 2008 Salı 14:03
Francis Lawrence Blog Yazsın
-Bebekli Çiftler için (İlk Fırsat) Sevgililer Günü -
-(evden biri) Ama elin boş girmeseydin
-(ben) Seni seviyorum
O, "Pazar günü sinemaya mı gitsek?" dediğinde
Nil'in biraz olsun büyüdüğünü fark ettim.
Bu, realist biri için 64 cm 7 kilo,
benim için ise annemle babam İstinye Park'ta puset iterken
kaçılabilmiş bir Will Smith filmi demek, o kadar.
"Evden biri"nin "Çok şahane filmmiş" güzellemesine,
"Beğenmesem de Nüyork'u izlerim canım" diyerek karşılık veriyorum.
Eskiden olsa almayacağım risklerdi bunlar:
"28 YTL vereceksek benim seçtiğim bi'filmi izleyebilir miyiz piliz?"
tadında çıkışlardan eser yok ağzımda.
Flatiron Building (Yassı Ütü Binası)
"Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte..."
bizim için çok saçma bir dize.
Yalnızlık, karı koca başbaşa bir yalnızlık da olsa, hiç fena gelmiyor kulağa.
Pazar günü saat 11:00 matinesi için biletlerimizi alıyoruz.
Alışveriş merkezleri ile olan münasebetimizi,
hele de hafta sonu, saat 13.00'ten önce bitirmemiz gerektiğini öğreneli çok oldu.
Karnımız tıka basa dolu, kahvaltıdan yeni kalkmışız;
ama "evden biri" her şeyin kitabına uygun olmasına azami özen gösteriyor:
-Sana mısır alayım mı?... Peki, firigo?... Meyve suyu ister misin?
-Hayır hayır hayır!
-Ama elin boş girmeseydin
-Seni seviyorum.
İşte bu kadar basit hassasiyetlerde yatar "sevilmek"
Bunu söylemek için 14 Şubat'ı mı beklemeliydi yoksa?!
Ben Efsaneyim
İstinye Park'ın içindeki AFM sineması muhteşem.
Üç boyutlu ses teknolojisi ve 28 metrelik perdesi ile
film üç boyutlu olmasa dahi mevuzunun tam içinde buluyorsunuz kendinizi.
Bu sefer de kafanızı "Bu böyleyse Beowulf nasıldı?" diyerek meşgul ediyorsunuz.
Pazar gününe yaraşır meşguliyetler bunlar, şikayetçi değildik.
Gündüzleri sorun yoktur...
Ama geceyle birlikte sokaklar karşı konulmaz bir dürtüyle arzuladıkları o kıymetli sıvı için; kan için,
dünyadaki son insanın kaleyi andıran evine doğru uluyarak, sürünerek, yalpalayarak yürüyen ölülerin
kemik beyazı bedenleriyle dolmaya başladığında çöker dehşet kentin üzerine...
-Richard Matheson'ın 1954 tarihli "I am Legend" adlı romanın arka kapağı-
Ben Efsaneyim, Richard Matheson'ın
aynı isimli romanında uyarlanarak çekilmiş üçüncü film.
Arka kapak yazısından da tahmin edeceğiniz üzere
"bir virüs kontrolden çıkıyor" ve "insanlığı tehtit ediyor".
Bu hikaye içimizi bayıltmış olsa da filmin hazırlık dönemimin
on yıl sürdüğünü akılda tutmak gerek.
Filmin bütçesi 150 milyon dolar.
Yönetmen Francis Lawrence.
"New York'taki tek sağlıklı insan Robert Neville" karakteri için gerçek New York kullanılmış.
New York, astronotların geceleri uzaydan dünyaya baktığında gördüğü tek parlak nokta.
Bu karar, oldukça meşgul olan şehir için çok fazla özveri demek.
Çekimler 14 devlet dairesinden izin alınarak gerçekleştirilmiş.
Filmin büyük bölümü Eylül 2006 - Nisan 2007 arasında çekilmiş
ve şehirdeki Noel süsleri film için indirilip, en işlek caddeler trafiğe kapatılmış.
Bu durum kentte yaşayanları bir hayli kızdırmış.
Kızgın New Yorklular Will Smith'in işini de zora koşmuş tabii:
"Ben tam dünyada yapayalnız kalmış karakterime konsantre olmuşken,
birden sağdan soldan, işine gitmeye çalışan insanlardan 'S.ktir git' diye bağırtılar duyduğum çok oldu."
Demin özveriden mi bahsetmiştim?
Brooklyn Köprüsü'ndeki çekimler için beş milyon dolar harcanmış.
Terk edilmiş New York görüntüsü veren bitki örtüsü Florida'dan kamyonlarla taşınmış.
Bomboş Times Square bile başlı başına bir gerilim unsuru zaten.
Etrafında yabani otlar biten Flatiron Building (Yassı Ütü Binası) fikri bile çok tuhaf.
Dünyanın en güzel şehir mobilyalarına sahip New York'u bir de Ben Efsaneyim'de izlemek lazım.
Bunun dışında filmin kendisi için fazla söze gerek yok:
İyi yazılmış bir blog kadar sade ve etkileyici.
Azbuz
8 Şubat 2008 Cuma 17:15
Bir Beynim Daha Var Karnımdan İçeru
GEO dergisi bu ay da karnımı pardon, kalbimi tam on ikiden vurmayı başardı.
Ama ondan önce bir soru:
Karar verirken beyninizi mi kullanırsınız karnınızı mı?
Seçeneklerin muhtemel sonuçlarından hangisi karımda bir yumruya sebep oluyor
hangisi sarı nergislerle dolu bir dağ yamacı etkisi yaratıyor ben ona bakıyorum önce,
mantığıma uygunluğu sonra.
Bazı insanları düşündüğünüzde sizin de karnınıza kramp girdiği oluyor mu?
Sohbetin bir yerinde karnından konuşan biri
neden en kötü lafları sarf etmişcesine sinir ediyor beni?
Acıktığım zaman beynim "turn off computer"
Arap saçına dönmüş ilişkilerin sebebi, adam 40 yaşına da gelse
annesinin kesmediği, kesemediği göbek bağı değil mi?
"Heyecanlı gün" fotoğraflarıma bakıyorum, bir elim karnımın üzerinde hep.
Korkuyu barsaklarında hissetmeyeniniz var mı?
Bilim deyince kafamda böyle sahneler canlanıyor işte
Sanıldığı gibi sadece obezler karınları tarafından yönetilmiyor.
Karnından yükselen iç sese güvenerek sezgisel kararlar alıp,
hayatta kalan insanlara destek Columbia Üniversitesinde görevli nörobilimci,
anatomi ve hücre biyolojisi uzmanı Prof. Michael Gershon'dan geliyor.
Gershon'a göre karnımızda "ikinci bir beyin" bulunuyor.
Karınla etkileşim halindeki barsaklarda 100 milyon adet sinir hücresi var.
Bu omuriliktekinden bile fazla.
Aynı zamanda barsaklar duygu durumumuzu etkileyen pek çok etkin maddenin
%95'ini üretiyor.
Cenin gelişimi esasında sinir hücrfelerinin bir kısmı
beyne dahil ediliyor bir kısmı ise karın bölgesine kayıyor.
Bu paylaşım sadece yetişkinlik döneminde sezgisel kararlar verebilelim diye yapılmıyor.
Hayatta kalmak için süt içip sindirmesi gereken bebekler
özerk faaliyetler içersindeki sindirim sistemi sayesinde
beyinden gelecek bir komuta ihtiyaç duymadan yaşamsal faaliyetlerini sürdürebiliyor.
100 YTL'niz Olsa...
Vücut içinde böyle bi'eyalet sistemi geçerli olsa da aralarında bir iletişim var mutlaka.
Peki, bu iletişim yukardan aşağıya mı yoksa aşağıdan yukarı mı doğru?
100 YTL'niz ve benim gibi sıfır nöroloji bilginiz olsa paranızı hangisine yatırırsınız?
Ben, yukarıdan aşağıya doğru der ve 100 YTL'yi kaybederdim.
Karından beyne giden sinir liflerinin sayısı, beyinden karına gidenlerden fazla.
Bağlantıların %90'ı aşağıdan yukarıya doğru iletiliyor.
Bu da mevzuyu "depresyonun özü barsakta yatmaktadır"a kadar uzatıyor.
Aralarında bir rekabet olduğunu düşünerek beyninizin ürünü
bir önyargıya kurban etmeyin bu bilgiyi;
aksine birbirlerini sanıldığından daha fazla tamamlıyorlar.
Detaylar için bir GEO tutmanız lazım elinizde.
Bir Öneri...
Her ay GEO'dan gelen "GEO'da Bu Sayı" e.postasını heyecanla açıyorum zaten.
Buna rağmen dönüp Süper Alışveriş dergisine olan üyeliğimi yeniliyorum.
GEO'yu da her ay gidip tek tek satın alıyorum.
Bu sebeple Melih Bey'den araştırma dosyası olmayı talep ediyorum.
Bu da gerçek değerimi görmenin basit ve eğlenceli bir başka yolu olabilir.
Azbuz
7 Şubat 2008 Perşembe 01:15
Keşke Hayat Dizimax Olsa
"İnsanlara normal davrandıkça sapıtıyorlar"
Duygu Yılmaz Okutan
Doktorları sevmiyorum.
Doktorluk egoyu şişiren bir meslek mi
yoksa şişkin egolu kimseler mi doktor oluyor
bu soruya bir cevap bulana kadar da
"sevgi" hususunda ne düşüneceğimi tam olarak kestiremiyorum.
Ben sağlıklı bir insanım.
O kadar ki doktor dedin mi Dr. House'u,
hastane dedin mi de Seattle Grace Hospital'ı bilirim sadece.
Hipokrat, Jacke'i tanısaydı alnından öperdi bana göre.
Kimseye doktor tavsiye edemem.
Çünkü tanıdığım tüm doktorlar akrabam
ve hiçbirinin uzmanlık alanını hatırlamıyorum.
Aklımda tutmam gerekmemiş demek ki.
Benim olaya yakınlığım budur!
Ama hamilelik
ama bebek
ama her daim hasta bir koca...
Kader, 29 filanca yıldır kullanmadığım tüm doktor-hasta münasebetini kısa bir süreye,
bir yıla sıkıştırdı işte.
Doktorlar ilginç insanlar.
"Agresif tedavi"den yana bir doktor tutamıyor kendini sana da agresif davranıyor.
İhtimalleri sesli düşüneni var mesela.
Hiçbir teste ya da ulturasona gerek duymadan sesli sesli düşünüyor işte.
İnsan, Hamlet'in ünlü tiradı "Olmak ya da olmamak"ın
arasına sıkışmış gibi hissediyor kendini.
Susma yemi edeni de var.
O da hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyor,
olması için Çin'de bir kelebeğin kanat çırpması gerekiyor,
bekliyoruz.
Birinin "ak" dediğine diğeri illa ki "Öyle mi... Ben de kara diyorum" diyor.
Bir türlü fikir birliğine varılamıyor.
Sanat gibi bir şey tıp, her doktor kendi iç sesine göre yorumluyor.
Bu halleri "Hayat kurtarıyorlar canım" diyerek senede bir kez,
o da "Marulun dikeni elime battı" gerekçesi ile muayene oluyorsanız hoş görebilirsiniz.
Bu yüzden ben de her normal insan gibi Dr. Shepherd'la ya da Jack'le değil de
mümkün olsa Hipokrat'la tanışmak isterdim.
Ona sormak istediğim çok şey var.
Azbuz
1 Şubat 2008 Cuma 23:00
Zile Basma İz Olur
Başkalarının apartmanlarında, dairelerin kapı kollarında rastlardım
otellerde kullanılan "Uyuyorum zzzZZZzzzz Rahatsız Etmeyin" kapı şeysinin
bebekli, ev tipi versiyonlarına: Soft bir anne fotoğrafı, kızsa pembe erkekse mavi bi'fon,
tombik nü bi'uyuyan bebek, bulutlar falan:"Bebeğimiz Uyuyor"
Olur da kazara zile basarsanız Ayhan Işık'ın sesinden
"Senin annen bir melekti yavrum" cümlesini işitiyoruz,
belki Yedi Karanfil de çalıyordur.
Sonuçta bebeği uyandırmıyoruz.
Uyandırmıyoruz ama apartman kapısından zile basanlar için ne
çare üretiyoruz bakın onu bilemiyoruz.
O yüzden askeri inzibat, anne idman şarkısı budur:
Zile basma iz olur.
Biz iz olsun istiyoruz, yorgunluktan zevk alıyoruz ve kapıya, kola bi'şey asmıyoruz.
Apartman kapısına bi'çare üretemedikten sonra evin kapısını boş veriyoruz kısaca.
Ayrıca 30 gündür hasta bir eşe ve üç aylık bebeğe bakan bir insan için
artık bebeğin uyuyanı da bir uyumayanı da.
Evet, "evden biri" ocak ayının ilk haftasından beri hasta.
İçtiği antibiyotiğin haddi hesabı yok, o böbrekler ne vaziyette hiç düşünmek bile istemiyorum.
İki sinüzit ameliyatı geçirmiş bir yetişkin olarak İstanbul'u kasıp kavuran virüs yüzünden
dağılmış vaziyette.
Ünlü hastenelerimizden birinin Prof.u muayene ediyor kendisini ancak
bir aydır iyileştirememeyi başarıyor.
Girip mi desem soğuk algınlığı mı ne bela ise kendisini bronşite çevirmeyi de başardı.
Biri dızlar, diğeri at gibi öksürür.
Biri süt ister, diğeri zencefil+limon+bal+sıcak su karışımı.
Evden bir kişinin enerjisi düştüğünde bu tüm eve sirayet ediyor,
evin de enerjisi düşüyor ve benim bu temponun için de tek istediğim enerji.
Sırf bunun için evi Bozcaada Rüzgar Enerji Santrali'nin berisine taşımayı düşünüyorum
ciddi ciddi.
Evi Bozcaada'ya taşıyamayacağım için de sanatından ziyade
şahsına hayran olduğum, hayat sınavlarından birini herkesin
önünde başarı ile geçen Burak Kut dinleyerek enerji bulmaya çalışıyorum ben de.
Burak Kut & Kenan Doğulu ATV Yılbaşı Özel videoları
Siz de dinleyin, izleyin. Güzel şov.
Burak Kut & Kenan Doğulu - Sımsıkı
Yaşandı Bitti
Azbuz
DEVAM...