tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

İnsan Düşünerek Sorunlarını Yoktan Var Edebilir

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa Ocak1
Ocak2
Ocak3



Almanak 2006
Geçen Aylar
Eski Yazılarım
Meraklı Sağlık
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Sayfa Senin
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah


2007
Ocak

2006
Aralık
Kasım
Ekim
Eylül
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat
Ocak
2005
Aralık
Kasım
Ekim
Eylul
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat


  
    


27 Şubat 2007 Salı 17:34 Jerome Murat Bu video ile ilgili iki laf dolanıyor nette: Bir tanesi gösteriyi yapan sanatçının Türk olduğu, diğeri ise Murat(Müra)'ın Fransa da çok yaygın olarak kullanılan bir soyisim olduğu. Napolyon'un mareşalinin soyadı da Murat (Müra)'mış. Yani sanatçı Türk olmayabilir de. Neyse ne, gerçekten çok güzel bir gösteri. Yazdan Kalma Bir Günden ya da Çölde Çay Filminden... 24 Şubat 2007 Cumartesi 15:26 Satışa Geliyoruz: Mortgage Gözümüz aydın, çok tartışılan mortgage sistemi bu hafta yasalaştı. 1993 yılında Tansu Çiller'in "iki anahtar" vaadi ile kulağımıza kaçırdığı kar suyunu mortgage alır mı bilinmez; ancak siyasiler panikte. Abdüllatif Şener: "Mortgage bedava ev dağıtma sistemi değil" diyor, bu konuda beyanat veren herkes de lafa "Sistem dar ve orta gelirlilerin beklentilerini karşılamıyor" cümlesi ile başlıyor. Oradan nasıl görünüyoruz bilinmez; ancak siyasiler kredi kartı kullanmasını karın ağrılı bir süreç ile öğrenen Türk milleti ile bir kez daha uğraşmak istemiyor herhalde, ben öyle anladım. Daha ilk mortgage kredisi onaylanmamışken Türk Dil Kurumu da panik içinde araya girip, mortgage yerine "tutsat" kelimesinin kullanılmasını salık verdi. TDK Güncel Türkçe Sözlük Çalışma Grubu 2004 yılının sonlarında bir toplantı yapmış ve "mortgage" sözcüğüne karşılık Türkçedeki "tutu" sözcüğünden yararlanılmasına karar vermiş. "Tutu" 14. yüzyılda "rehin, ipotek" kelimeleri yerine kullanılıyormuş. Önce "tutulu satış" terimini türeten Çalışma Grubu, terimin kısaltılmış biçimi olan "tutsat"ın kullanılmasına karar vermiş; karar vermiş ama bu kelime benim içime pek sinmedi. Mesela 35 yaşında bir adam tutsat ile 30 yıl vadeli bir ev satın aldı diyelim. 30 yıl ödedi kredisini bir nevi "tut"tu ve 65 yaşına gelince ödemesi bitti. Ne yapacak peki, "sat"acak mı? Tam da rahata erecekken, her şeye yeniden mi başlayacak? O yüzden "tutsat" kelimesi bana, kredisi biten yaşlı bir adamın evinin ortasında bir kağıt ile donakalmasını çağrıştırıyor. Oldukça sevimsiz. Yani hiçbir zaman senin olmayacak bir ev ile içinde emir kiplerinin bulunduğu iki kelime: "tut" ve "sat"! Emrin olur, ne diyelim. Diğer taraftan kafamı karıştıran başka bir mevzu da Türklerin ev sahibi olma tutkusu. Ya biz avcı ve toplayıcı kabileler değil miydik, atalarımız göçebe bir hayat yaşamıyor muydu? Buraya da Orta Asya'dan gelmedik mi? Yüzlerce yıl evvel etrafta çok az yiyecek var diyerek kıtlık tehlikesine karşı yediklerimizi yağ olarak depolayan metabolizmayı yıl 2007, hala değiştiremedik; ama bu göçebe ruh bizi ilk fırsatta sattı: "Karışma bana! Ev sahibi olucam!" Peki Türkiye gibi bir ülkede dört duvar evinin olması seni ne kadar koruyabilir, kendini ne ölçüde, ne zaman kadar güvende hissedebilirsin? Haritamızı tam ortasından bölen fay hatlarımız var bir kere. İnşaatlar malum! Yıkıldı diyelim; yerine yenisini kim dikecek? Bu ilk akla gele risk! En başta ekonomik riskler var -hatta riskin içindeki ekonomi-, 3 punto ile yazılan sözleşme maddeleri, bir gece de değişen yasalar, ilk kaynak arayışında: "Haydi müşteri numarasının son hanesi tek sayı olan kredileri geri çağrılarım" fantezilerini ciddiye alıp dile getirmiyorum farkındaysanız... Mevcut konut kredilerinin mortgage'a dönmesi de şu an için zarar olarak görülüyor. O zaman tutsat için "eş dost alışverişte görsün" adına çıkartıldı diyebilir miyiz? Tutsat yerine "boşver", "vazgeç" ya da "döngit"i kullanabilir miyiz? Şimdi yüzyıllar öncesine sadık yaşayan metabolizmanız gözünüze daha şirin göründü di'mi? 22 Şubat 2007 Perşembe Dünya'nın 7 Harikasına Ayasofya Cami de Aday Dünya'nın 7 harikası yeniden seçiliyor. Adaylardan biri de Ayasofya Cami. Peki biz ne yapabiliriz? Haberin detayını ve nasıl oy kullanacağımızı öğrenmek için tık tık! 21 Şubat 2007 Çarşamba 14:10 Çılgınlar Gibi Upwords Oynadık (Yeni Video) Geçen gün yazmıştım hatırlarsanız, "pazar günü arkadaşlarımıza kahvaltıya gittik, güzel vakit geçirdik" diye, o gün Upwords de oynadık, kelime oyunu. Upword, scrabble'ın bir çeşidi; ama aralarında önemli bir fark var: Burada kat çıkabiliyorsun, yani üst üste kelime yazabiliyorsun. O zaman da puanlama olayı devreye giriyor: Tek katlı kelime yazmak daha çok puan kazandırıyor, çok katlı kelime yazmaktan. Üç tane sakin insan ve bir tane de sakin görünümlü insan çılgınlar gibi Upwords oynadık :)) Öyle işte.. 19 Şubat 2007 Pazartesi 18:05 Bus Handle ve Global Çapta Endişeler Şu aralar kafamın içindeki 125879 adet karınca ring seferinde, ışığımı kaybettiğimden şüpheleniyorum, genel olarak kendime karşı da hep bir şüphe beslemekteyim; diğer taraftan "denge" belki insanoğlunun kullandığı geçerli bir sözcüktür, ancak benim kendisinden haberim yok. Başkaaaa... Hıh! Amerika'nın Dışişleri Bakanı: Rice, Nancy Pelosi ilk kadın meclis başkanı, Demokratların başkan aday adayı Hillary Clinton’ın, Arzuhan Yalçındağ TÜSİAD'ın ilk kadın başkanı!... Kafam büsbütün karışmış vaziyette: Kadınlar dünyayı ele geçirmeye mi çalışıyor, eğer öyleyse ben bu çalışmanın neresinde yer alıyorum, elimi çabuk tutamaz da bir strateji belirlemezsem fındık fıstıkla mı iadere etmek zorunda kalırım? gibi gayet beni alakadar etmeyen meselelere de kafayı gömmüşüm; bir çeşit sirk insanı olarak şehrin sokaklarında işlerimi kovalıyorum. Arada bu kafa ile otobüse de binmek gerekiyor tabii ve işte o dakika BUS HANDLE ile göz göze geliyoruz, yani "reklamlı otobüs demiri tutacağı". Bu işle iştigal Eylül Reklam, BUS HANDLE'ı şöyle övmüş:
"Ulaşım esnasında hiçbir şeyle meşgul olmayan yolcular, HANDLE'ları tutarak yolculuk etmekte, bu süreç içerisinde üzerindeki reklam uygulamalarını etkili bir şekilde algılamaktadırlar." "Ulaşım esnasında hiçbir şeyle meşgul olmayan yolcular..." tanımlaması bana biraz iddialı gelsede doğrudur, insanın gözü tutacağına kayar illaki. Diğer taraftan reklam şirketi BUS HANDLE'a reklam alamadığı zamanlarda bir kağıda yararlı bilgiler yazıp içine koyuyor, maksat yolcu oyalansın. Oyalansın da benim kafa bi'dünya... Öyle olunca şöyle oluyor pek tabii: Tutacak: Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır Ben: Hımm insanlar kafa dinlemek için boşuna Hawaii'ye gitmiyor Tutacak: Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir Ben: Bu iyi bir şey olmasa gerek, "Kadınlar Venüsten" diye tutturdu adamlar. Tutacak: Hipopotamlar insanlardan daha hızlı koşar Ben: Tuğba Ekinci de Hipopatamdan hızlı koşar, nabeeeeer... Tutacak: İnsan saçı 3 kg ağırlığı kaldırabilecek esnekliktedir Ben: Banu Alkan'ın saçı değil ama. Tutacak: Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır Ben: Bak şimdi ya! Bu kerevizin mi salaklığı, yoksa bizim mi? İşte böyle yol boyu BUS HANDLE ile Hacivat-Karagöz gibi atıştıktan sonra durağıma gelip de indiğimde, kafamın içindekiler bana yetmedi, bu sefer de "entelektüel sermayenin geleceği" hakkında endişelenmeye başladım. Tez zamanda iyileşmeyi umuyorum. 18 Şubat 2007 Pazar 12:30 İkea: Ailenizin Terapisti Geçen hafta evimizi bir kez daha İkealamamız gerektiğine karar verdim. Malum; raf raf, kutu kutu, sepet sepet şeklinde yaşıyorum. Yığınları sepetlere, sepetleri de birbirinin üzerine yerleştirince acayip hamarat görünüyorum. Şöyle bir etrafınıza bakıp "Bu evde mantı da açılıyordur" diyebilirsiniz kolaylıkla. Ayrıca duvarlara çaktığımız raflar da evimize Büyük Kanyon havası veriyor, kat kat.. 2007'nin ilk İkelama seferinde hedefim üçüncü gardırobu almaktı. Ev 140 metre kare, ancak 2 (iki) kişi olarak bir türlü sığmayı başaramıyoruz, gözümüze dizimize dursun. Neyse işte niyetimiz belli, kucağımda bir İkea kataloğu düşüyoruz yollara. Nasıl bir şey istediğimi de tam olarak bilmiyorum; hem sayfalarını çeviriyorum kataloğun hem de ürün için yazılmış hikayeleri okuyorum ve İkea'nın "Az Harca İyi Yaşa"dan, "İkea Evinizin Herşeyi"nden de öte, derin bir felsefesi olduğunu ilk kez o gün anlıyorum. Birinci sayfada [ Hayatınızda "Gerçekten" Neler Oluyor? ] diye soruyor bize İkea: Upuzun saatler çalışmakla, oradan oraya koşturmakla, ev ve işten arta kalan zamanlarda da gezmekle o kadar meşgülsünüz ki; sadece oturma sanatını çoktan unuttunuz değil mi? Evet, oturma. Hani o bildiğiniz oturma. Eviniz "yuvanız" olmaktan çıktı değil mi? Dışarıdaki her program evinizden daha cazip geliyor artık... Nasıl yani?... "Sadece oturma sanatı". Tolstoy musun be mübarek! Peki nasıl bu kadar emin olabiliyorsun hakkımda? Beni ne kadar tanıyorsun bir kere? Şu tırnak işaretleri de ayıp olmuyor mu ayrıca... Hemen arka sayfada: Şu aktivite denen şeyi kim icat etti? Bale dersi, yaz okulu, dershane, yüzme okulu... İyi de ne ki bu? Tüm aktiviteler ailemizin ayrı ayrı programlar yapıp ayrı ayrı yemek yememize sebep oluyor. Peki bir de şunu düşünün: Bir masa etrafında toplanmak, birlikte yemek hazırlamak, birlikte yemek yemek, birlikte konuşmak, tartışmak, oynamak, şakalaşmak, düşünmek ve birlikte gülmek. Ya bunun nesi yanlış? Hayatın kendisi varken "aktivite"ye kimin ihtiyacı varmış? Hoş geldin Leo Buscaglia! Yahu hem o hem de bu doğru olamaz mı? Bir masa iki sandalye satacaksın diye neden "aktivite" tu-kaka oldu şimdi? Burası mobilya mağazası değil miydi; sen satsana koltuğunu, kanepeni güzel güzel! Yoksa bir tek ben mi amacının dışında kullanıyorum İkea'yı?! Ve BILLY: Bir kitaplık, kitapların duracağı raflardan oluşmalı. İşte BILLY de tam olarak bu. Yani kitaplık dışında başka bir şey olmaya çalışmayan, tam bir kitaplık! Bir BILLY kadar olmadım mı şu hayatta, görüyor musunuz? "Oldum olası, içimde biri bütün gücüyle, hiç kimse olmamaya çalışıyor" der Albert Camus. Peki BILLY'nin yanında Camus'un lafı olur mu?! Birisi sınırı aştığında; benimle, hayatımla ilgili haddi olmayan tahliller yaptığında, bunlardan çok da emin olduğunda, kusuru öncelikle kendimde ararım. Ortaya çıkmaya henüz fırsat bulamamış kötü yönlerim için, erken özür niteliği taşıyan, lüzümsuz şirinliklerimi, hoş görünme çabalarımı sebep gösteririm hep. Yol boyu bir taraftan kataloğu okudum bir taraftan da kızdım İkea'ya. Kendisine fazlaca yüz verdiğimizi düşündüm; ama bu durum planlarımızı değiştirmedi tabii ki. İkea'ya vardık, 3'üncü gardırobu aldık, arada İsveç Köfte de yedik. İşimiz bittiğinde ise aklımda, "E burda çok rahat yaşanır" dediğim 55 metre karelik örnek İkea dairesi, bir türlü sığamadığımız 140 metre karelik evimizin yolunu tuttuk. 16 Şubat 2007 Cuma 11:03 C Kuşağı Her şey X Kuşağı ile başladı. 1965-1980 yılları arasında doğan her insan yavrusuna Generation X dendi: Teknoloji ile arası iyi, müdanasız ve radikal.. Çeşitli ekonomik krizlerin ve sosyal sancıların ortasına doğdukları için bu kuşağa "kayıp kuşak" bile deniliyor. Ardınan Y kuşağı, generation youth, yani "Genç Nesil" geldi: 1980 ve sonrası doğumlular, kazanmadan tüketen, alışveriş gurusu, marka tutkunu bir "Bana şunu da al" kuşağı. Diğer tarftan İK toplantılarında Y kuşağının iş dünyasına yeni bir şekil vermeye başladığı da konuşuluyor. Her kuşakta olduğu gibi Y kuşağı için de tartışmalar sürüyor. 2003 yılı ve sonrası doğumlulara, henüz rahimlere düşmemişlere de Z kuşağı, zero generation (next generation) dendi: Sadakat, inanç, geleneklere bağlılık düşük, özgürlük, bencillik ve açık sözlülük ise belirgin özellikler olacağı öngörülüyor. Yalnızlık tehlikesi ile karşı karşıya olacakları sanılıyor. C kuşağı ise çok yeni bir kavram değil. Bundan yaklaşık on iki yıl önce, 1988-1993 yılları arasında doğan ve tüketimi (consumer) temsil eden gençlerin oluşturduğu bir jenerasyondu. Artık zaman değişti, bir süredir C'nin temsil ettiği şey content, yani "içerik". C kuşağı tüketicinin oluşturduğu bir içerik fırtınası. Peki bu trendi tetikleyen ne? Birincisi sahip oldukları yaratıcılık, ikincisi içerik oluşturan araçların elde edilebilirliği, üçüncüsü de statü ve adiyet kaygısı. Artık kullanıcılar (tüketiciler) dinlemeyi, oynamayı, pasif bir şekilde tüketmeyi istemek yerine onları üretme ve paylaşma yarışına girdi. Mesela bloglar, canınız ne zaman isterse birkaç kısa adımla fikirlerinizi paylaşabiliyorsunuz ya da ne bileyim fotoğraflar... Profesyonel dijital fotoğrafçılık bir süredir sadece profesyonellerin işi değil. Telefonunuzun melodisi mesela, kendiniz besteleyebiliyorsunuz. Bilgisayar oyunu yazanlar, sevdikleri şarkılara animasyon klipler çekenler, cep telefonları ile gerçekleşen kısa film yarışmaları ve You Tube'un önlenemez yükselişi.. Diğer taraftan tüm bu çabalar için C kuşağının para dışında motiv faktörleri var: Statü ve adiyet kaygısıyla hareket ediyorlar, yaratıcı kimlikleri ile ön plana çıkmak istiyorlar. Bunun sonucunda Wikipedia'nın daha radikal verisyonu citizendium.com gibi oluşumlar hayata geçebiliyor Ve OMD Türkiye Genel Müdürü Ivan Jones soruyor: "Tüketicinin tükettiği içerik için tüketici ile rekabet etmeye hazır mıyız?" Bu soru "Markalar C jenerasyonu ile rekabet etmeli mi?" sorusunu da akla getiriyor. Tüketici ile rekabet zaman kaybı! Marka tüketicinin yaratıcılığını ve özgünlüğünü tehtit olarak görmeyip, ona içerik yaratmaya ve dağıtmaya yarayan araçlar sağladığında ve oluşturduğu içeriği sergileme ihtiyacını kabul ettiğinde, hatta ürün ve hizmet tasarımına tüketicisini de dahil ettiğinde gerçek anlamda bir "kazan-kazan" ilişkisi söz konusu olacaktır. 15 Şubat 2007 Perşembe 10:25 Matematik Gösterisi 13 Şubat 2007 Salı 14:25 Geri Sayım Başladı Sevgililer günü için geri sayım başladı. Hello Kitty kızlarımız tek boynuzlu pembe bir atın üzerinde sevgilisi ile buluşmaya hazır mı? Peki ya yalnız olanlar...Sizler de bunalıma girmeye hazır mısınız? Böyle günlerde yaşanan depresyonun tadı da bir başkadır; çünkü Amerika'dan ithal bir bunalımdır bu. Yatağa uzanmış konsepte uygun şekilde darlanırken kendinizi Beverly Hills 90210'dan fırlamış gibi hissedebilirsiniz. Bu sevgililer günü atraksiyonları bana karikatür gibi geliyor; çünkü mumu kaşar niyetine rendeleyecek insanlara "Al bak badegül kokulu mum bu, yakalım da Casablanca çevirelim" diyebiliyoruz ya da ne bileyim, hayatında şalgam suyundan başka içki tanımayan adam ile Öküzgözü içmeye kalkıyoruz; "Bu köpek öldüren şarabı mı?" diyerek paniğe kapıldığı anda da nasıl sakinleştireceğimizi şaşırıyoruz... Olmazsa olmaz mutlaka bi'boxer hediye edip balkabağını at arabasına çevirmeye kalkıyoruz ki kendisi öküz mesela... Bir de peluş kalp kutu olayı var. İllaki bir tane edinip aldığımız ne varsa içine dolduruyoruz, öyle daha zengin gösteriyor çünkü, ya da hediyelerimize daha da bir anlam yüklüyor sanki. Sonra tüm mağaza sahipleri vitrinlerine mesaj yazıp bizi kutlamaya kalkıyor: "Bu Sevgililer Günü'nde küçüklerimizin gözlerinden, büyüklerimizin ellerinden ve yaşıtlarımızın da yanaklarından öperiz.Haydi alışverişe!" Bunun üzerine içeri girip kalp şeklinde bir yastık satın alıyoruz, yanlarından kol çıkanlarını da yaptılar bunların, üzerinde seni seviyorum yazıyor, bizim yerimize o söylüyor yani, ya da biz bir kere söylüyoruz verirken, yıl boyunca da sevgilimiz kendi başına okuyor öyle. Bu şekilde iş gücünden senede 100 adam/gün kazanç sağlamış oluyoruz. Sonra tasarruf ettiğimiz bu sürede Dünya'nın uydusu Ay'mış tekrardan keşfediyoruz filan. Bu tür özel günler garip bir antidepresan etki de yapıyor insan üzerinde. Kalp dediğin ürkünç bir organ mesela, şöyle yumruğun şeklinde; buna rağmen birbirine dönük iki soru işaretinden muteber olduğuna çok önceden inandırmışlar bizi. Lisede Biyoloji derslerimize de Saint Valentine giriyormuş mesela. Bir alemsiniz elma şekerleri... Sevgililer Günü için geri sayım başladı. POS'lar trafikten hararet yapmış vaziyette, kasa yanı paket yapma elemanları artık bir tane bile fiyonk lülelemek istemiyor. Sevgililer Günü şaka olacak kadar ciddiye alınıyor memlekette. Öyle ki 14 Şubat günü olur da yolda izde sıkışsanız, bi'teşaşür etmeniz icap etse Mc Donald's bile rezervasyon soracak halde.. Ve bir haftadır sizden bana doğru sorular yağıyor "Sevgilimize ne alalım?" diye. Sevgilinize hediye seçmekle uğraşmayın gonca güller, ona tek bir soru sorun sadece; çünkü şimdilerde pek çok kişi bu soruya cevap vermenin hevesinde: "150 bin dolara siyah bir gece..Ne dersin?.." 9 Şubat 2007 Cuma 17:22 Asiye ve Ben (Gerçek Bir "Asiye -benden- Nasıl Kurtulur" Hikayesi ) Temizlik yapmak ruhumda onanmaz yaralar açtığı için yardımcı bir hanımla anlaştım. Sessiz sakin bir kadına benziyor, öyle laf sohbet aranmıyor, tam benlik. Ayrıca çok fazla Türkçe de bilmiyor. Hayır, Moldovyalı değil, Mardinli. Biraz Türkçe konuşabiliyor; ama misal günleri bilmiyor. Kendisine bir sonra ne zaman geleceğini anlatmak için Giller -köpekli- takvimimi kullanıyorum ben de, randevumuzu ona takvim üzerinden, "sahneleyerek" anlatıyorum ... Şaşkın gözlerle bana bakıyor, bildiği üç beş Türkçe cümle varsa onu da unutuyor. Bu şaşkınlığa oyunculuğumun sebep olduğunu düşünerek daha da bir coşuyorum: eller kollar, nidalar falan... Yüz ifadesinden emin olamayınca da adımı, adresimi ve tarihi bir kağıda yazıp veriyorum, eve gittiğinde eşi durumu ona izzah eder herhalde. Berdel ile evlenmiş; ancak dört tane çocuk yaptıklarına göre aralarında bi'kontak mevcuttur diye düşünüyorum ya da kağıdı kaybeder yolda izde bir yerde, manyağın teki de bizim evi basar falan ... Ama olsun ben kendisini tuttum, konuşmuyor, her tür riske razıyım. Diğer taraftan yabancı birinin evde dip köşe dolanması sinirlerimi geriyor, istediği kadar sessiz sakin olsun. Bu zamana kadar direnmemin sebebi de buydu zaten. Temizlik yapmanın vereceği rahatsızlık, evde aile dışından birinin bulunmasının vereceği rahatsızlığı geçtiği için uyanan duygularımı pek ciddiye almamaya çalışıyorum. Ancak pazar gününden itibaren "cuma günü o hanım gelecek" sendromuna girdim. Bunun üzerine dün akşam rüyamda onu gördüm: Kendisine ziyan boyutunda iyi davranıp, şirinlik yaptıkça; o Türkçe bilmeyen kadın bülbül gibi şakımaya, atom karınca gibi çalışan kadın işleri sermeye başlıyor... Ağzında da bi'çiklet, bana lak lak yapıyor falan, "Ya benim bilgisayarda işim vardı..." filan diyorum, oralı olmuyor. İnanmazsınız kanter içinde uyandım, gayet sulu sepken. Baktım "evden biri" tam da evden çıkacak rüyamı anlattım ayaküstü; bana "Duygu rahat bırak kadını, temizliğini yapsın gitsin olur mu?" dedi, böyle deliyi başından savuşturur gibi. Çok bozuldum. Deli filan değilim ben, yaratıcı bir kimseyim, oldukça krıyativf... Neyse işte, sonra geldi bu hanım, direkt başladı işe... sonra ben onun çok ayakta kaldığını düşünüp çay falan yaptım akşam üstü, yemin billah oturttum koltuğa, "İstemezzzğ İstemezzzzğ vallayiğ İstemezzzzğ" diye tutturdu; ama elimden kurtulamadı, kek falan da ikram ettim.. Öyle yani, bir yere bağlanmayacak, hayat bu ve ben işte... 8 Şubat 2007 Perşembe 11:26 2 ( İki ) Krypton gezegenindenim! Kendime bir tane nick edindim. Cinsiyetimi muhatabıma göre değiştiririm: Kadına erkek, erkeğe kadın dilliyim. Net aleminde orası burası fark etmez, kapıyı çalmadan girerim! Seni, Perihan Mağden+Armağan Çağlayan+Yıldız Tilbe+Pınar Altuğ+Bülent Ersoy transformasyonundan doğma yepyeni bir dille eleştiririm! İnternet üzerinde yazılıp çizilen ne varsa beni memnun etmek için kaleme alındığını bilirim! Ancak çok zor beğenirim!... Sizi eleştirdiysem çok şanslısınız derim. Eleştiri yapıtlarımı mail'e dökerken dilbilgisine dikkat etmek zorunda değilim; klavyemden fışkıran bu kelimelere hata değil de 'yeni form' demeyi tercih ederim Bilgi değil fikir ihtiva eden pasajları severim. Olur da yazınızı beğenirsem bana tapının isterim. Bugüne kadar okuduğum her tür dökümanı üst üste koysan boyumu geçemez ancak ben senden çok daha fazlasını bilirim... Bu şiiri! çok önce, sinirimi zıplatan bir mail sonrası çalakalem yazmıştım. Sitesi olanlar bu profile hiç yabancı değildir. Böyle mütecaviz tipler dolanıyor net aleminde ve mutlaka içeri paldır küldür dalıveriyor, Barda hesabı... ... Bubenimhayatim.com'un ilk aylarında, özellikle adı dergi ve gazetelerde iyi kötü duyulmaya başladığında, zor günler yaşadım. Aslında başkasının "hadi leeen!" diyerek basıp geçeceği laflara fazlasıyla kafayı taktım. Üzerinden toplasan çarpsan iki sene geçti ve pek çok şey ne çabuk değişti. İyiki de değişti. Adaptasyonda sorun yaşamayan bir milletiz aslında. Şimdi herhangi bir sitede, site sahibinin ayakkabısını ya da yediği bir tabak "ilginç" yemeğin fotoğrafını gören ziyaretçi "Sen kendini ne sanıyorsun! Özel hayat denen bir şey var! Silkelen ve kendine gel!" mesajları atmıyor mesela. bubenimhayatim.com bugün iki yaşında. Okuduğu bir yazımın ardından beni daha fazla "görmek" isteyen bir insanın koşa koşa fotoğraf albümüme gittiği günler yaşıyorum. Keyfim yerinde ve rahatım. bubenimhayatim.com iki yaşında. Doğuma yüklenen o ihtimam bugün nedense bana biraz yabancı göründü. Perihan Mağden'in tekrar Radikal'de yazmaya başlaması daha heyecan verici geliyor galiba. bubenimhayatim.com iki yaşında. Burayı seviyorum ve her gün "Bakalım Duygu n'yapıyor?" diyen insanlara bi'yakınlık hissediyorum, bu ne kadar umrunuz olur umrum değil açıkcası; ben en çok kendimi seviyorum. Bu kadar! Bitti! Yazarım gene. Görüşürüz. Selam söyle. Gel bi'kere daha öpiiim. Dikkatli git. Oldu. Konuşuruz onu sonra. Hı-hı. Tamam Öpüldün. Hadi. Byee... 7 Şubat 2007 Çarşamba 14:15 Pek Bi'Mühim Mevzu: Bergüzar Korel Nasıl Bakıyor? Yalçın Küçük, pazar günleri SKY Türk'de Gürkan Hacır ile birlikte "Kalemler ve Kılıçlar" adıyla bir program yapıyor. Sayın Küçük, hep bir azarlama halinde olsa da, sesi yüksek perdeden çıksa da gergin değil keyifli bir programdır Kalemler ve Kılıçlar. Eğer daha önce hiç izlemediyseniz bu pazar günü kaçırmamanızı tavsiye ederim. Geçen hafta pazar günü arkadaşlarımıza kahvaltıya gittik, bizim de sohbetimiz bir hayli keyifliydi. Bir o günün akşamı izlemeyi atlamışım, onda da Yalçın Küçük'e Binbir Gece dizisi sorulmuş; bunun üzerine "Ben o kızı da gördüm. İşte 150 bin dolar falan... O kız erkeklere inek gibi bakmaktan başka ne yapıyor ki! Böyle inek gibi bakıyor." demiş. Bergüzar Korel Şehrazat rolünü vücut diliyle, kimyasıyla bana göre çok da kötü canlandırmıyor; ama oyunculuk bir bütünse eğer, şunu da itiraf etmeliyim ki kendisi ne zaman önüme düşse yanıtını aradığım bir soruydu bu: O ne biçim bakış öyle?! Hatta bakışları konusunda rol yapmadığını düşünmeye başladım. Sonucunda bunun rol mü değil mi anlaşılması için kendisini yeni bir dizide izlemek gerektiğine karar verdim. Orada da durum değişmiyorsa evet, bu oyunculuk adına bir "defo"dur diyebiliriz. Diğer taraftan sorgusuz sualsiz onaylara da yüceltmelere de tepkiliyim. En başından beri pek de içimize sinmeyen bu bakışların hakiki oyunculuk olduğunu iddia edenler oldu. Magazinin her siyah saçlı aktiristi Türkan Sultan'a benzetme hevesi de malum; bu durum Külkedisi masalına döndü zaten (bu ara masallardan gidiyorum): Ellerinde camdan bir ayakkabı şehirdeki bütün evleri dolanıyor gibiler, bakalım kime uyacak...Oysa Türkan Sultan kanlı canlı ayakta, sanatını da icra ediyor, eee..? Eğer Bergüzar Hanım'ın yerinde olsaydım, bu lafın üzerine kendimi yatağa yüzü koyun bırakmış, şu saatlerde (hala) ağlıyor olurdum; rahatladıktan sonra da bunun üzerinde serinkanlılıkla düşünürdüm. Yalçın Küçük'ün donanımı malum; bu mevzuyu da bir erkek olarak, 'izleyici' sıfatı ile değerlendirip, fikrini dürüstçe ifade etmiştir.. İnsan dediğin ölçüp biçip, dürüstçe düşünen birinin itirazları ile nefret ve kıskançlıkla hareket eden birinin itirazlarını hep bir tutar. Tutmamak lazım! 5 Şubat 2007 Pazartesi 00:05 Tuna Kiremitçi ve Yeşil Kadife Ceket Kasım 2005: Günü gelse de gitsem diyerek delirdiğim bir görüşme için kendime yeşil kadife bir ceket satın aldım. "Olmuş" görünmek istiyordum, ciddiye alınmak istiyordum ve bunun için konfeksiyondan medet umacak kadar çaresiz hissediyordum kendimi. İçine mavi bir gömlek, altına lacivert kot pantolon ve siyah ayakkabılar; çok da yanılmamıştım, bunların hepsini aynı gün giyersem gerçekten bir şeye benziyordum. Görüşme tarihine daha iki hafta varken bindiğim metro vagonunda Tuna Kiretmçi'yi gördüm. Daha doğrusu reklam panosunda "A.Ş.K Neyin Kısaltması?" adlı kitabının afişini. Yeşil kadife ceketi, mavi gömleği, kirli sakalı ile T.K bana, hayır bana da değil, sol tarafta uzakta bir noktaya bakıyordu işte. Kahroldum! Kadife ceketi İclal Aydın'dan önce satın almıştım; ama Tuna Kiremitçi benden önce giymişti. Kombinasyonu kendisinden evvel akıl ettiğime dair elimde hiçbir kanıt yoktu ve zaman geçtikçe afiş popüler oluyordu. Herkes yeşil ceketli+mavi gömlekli ve gözlüklü T.K.'nın karizmasından bahsediyordu. Bir süre sonra İclalA, ceketi seçen kişi olduğunu itiraf ederek karizmanın mimarına da dikkat çekmeyi ihmal etmeyecekti. Ceketten nefret ediyordum, İclalA ile aynı ceketi tercih etmiş olmaktan dolayı kendimden de nefret ediyordum. Görüşmeye bu kombinasyon ile gidersem kötü bir "yazar" taklidi olarak akılda kalacaktım. İkinci bir alışveriş yapmam için gerekli olan finansal kaynak ise benden katar katar uzaktaydı. Bunun üzerine günü geldiğinde çaresiz, dişi T.K. olarak düştüm yollara. Gerçek hayatta işler böyle yürüyor hanımlar beyler. Bana bu "yeşil kadife ceket hikayesi"ni hatırlatan ise, bir süredir Vatan Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapan Tuna Kremitçi'nin birkaç gün önce köşesindeki fotoğrafını değiştirmesidir. Daha ikinci maaşını yeni almışken T.K., bu iş için özel olarak çektirdiği belli fotoğrafını kaldırıp, yerine neden 2005 yılında popüler olmuş yeşil kadife ceketli fotoğrafını koydu dersiniz? Tabii karar onun değil gazete yönetiminin de olabilir. Öyle olsa bile bu daha mı iyi sayılır sizce?! Tuna Kiremitçi'nin asıl işi aşk romanları yazmak. Köşe yazarlığı ise yazma işinin çok başka bir boyutu. Gözlüğünü çıkarıp "fırlama köşeci" pozu verdiği siyah beyaz fotoğrafı ile iki dünya arasına bir set çekmek istemiş olabilir. Ama o fotoğrafı ile köşe yazarından çok bir reklamcıyı andırıyor bana göre. Neyse, yazılarını okuyanlar bilir T.K. bırak set çekmeyi, iki dünya arasına sıkışıp kalmış vaziyette: Ne Hürriyet Pazar'da tam sayfa edebiyat döktüren usta yazar Ahmet Altan gibi kalem oynatabiliyor ne de Tuğçe Baran gibi günlük hadiseler arasında kıvrak hareketlerle dolanabiliyor. Ne yapmaya, ne yazmaya çalıştığını bir okuru olarak ben de tam manası ile çözebilmiş değilim. İşte bu arada derede durumundan kaynaklanan irtifa kaybını da zamanında çok konuşulmuş, çok "sattırmış" bir fotoğrafı ile geri kazanmaya çalışıyor kanımca. Fotoğraf değişikliği T.K.'ya ne getirir bilemem; belki de köşe yazarı olmak için iyi bir nedeni yoktur, kimbilir?.. 2 Şubat 2007 Cuma 14:00 3.3 Yılı Neremize Koyalım? Bir gün şu bilim adamlarından birine kafa kol giricem; yakındır okursunuz 3.sayfa haberlerinde (Yüzüme mozaik, olmadı gözüme siyah bant istiyorum). İşleri güçleri bizi uzun yaşatmak. Önce bi'sorsana "İstiyor musun?" diye! Yakındır ateşe vericem bütün nar tarlalarını da zaten! Bu ruh halini nasıl anlatsam size?... Everybody Loves Raymond dizisinde Raymond'ın karısı Debra 'akşama ne yemek yapsam' diye üç çocuğun karmaşası içinde koştururken, Raymond'ın annesi Marrie'nin bir tepsi lazanya ile içeri girmesi gibi: İstedim mi ki??? Türk insanının ömrü 3.3 yıl uzamış: 1990'da bir kişinin 67.9 yıl olan ömrü, 2004 yılında 3.3 yıl artarak 71.2 yıla çıkmış. Erkekler ortalama 68.8, kadınlar ise 73.6 yıl yaşıyormuş. Cefa çekmek de yarıyor olabilir. Bu, kağıt üzerinde sevindirici bir haber; ama yaşam kaygılandırır insanı. Hayat sizin, ben karışamam da muhabbet olsun diye soruyorum: Türkiye gibi bir ülkede, ne yapalım bu fazladan 3.3 yılı?... Vazgeçtim muhabbetten de, yanıt yazmaya kalkmayın sakın: Del Del Del. Cevaplansın diye sormuyorum, üzerinde düşünelim istiyorum (üst düzey bilinç). Türk insanı bu, 'yalan' dünyada gün doldurmanın derdinde. Tarım toplumundan geldiğimize de bakmayın; çift sürmekten hoşlanmaz, hasatı bekleyemez tipleriz aslında, sabırsızız.. Ahiret günü gelsin istiyoruz, mahşer kalabalığı istiyoruz, Hac kıyafetleri üzerimizde birbirimizi parmak ile gösterip gülmek istiyoruz. Ölüm işte:Biricik fırsat eşitliği. Sen gel şimdi bu adama 3.3 yılı anlat! Düşünüyorum, neremize koyalım, ne yapalım bu fazladan süreyi: Jüri-yarışmacı kavgalarında SMS marifeti ile 3.3 yıl daha taraf tutabiliriz mesela; belki Bülent Ersoy da bu sürede sıfır bedene kavuşur ve Buzda Dans'a yarışmacı olarak katılır. Çok sevdim bu fikri! Birileri insan ömrünü uzatmaya çabalıyor da sonucunda laçka olmuş ruh halimiz için de çalışan var mı peki? Yok! Psikiyatrist dediğin de zaten terzi misali; bilim adamları gibi bir araya gelip insanlığa hizmet etmeleri mümkün görünmüyor. Sonuçta iyilik olsun diyerek yapılan bilimsel çalışmalar bireysel sıkıntılar olarak geri dönüyor, ben öyle anladım. DEVAM...