OCAK
28 ŞUBAT 2006 SALI 10:03 Dırdıra Son Hız Yemeğe Dur Kız!
Diyet dünyasında iki ülkenin kadını saç başa saç başa durumunda:
“Fransız Kadınlar Niçin Kilo Almaz?”
“Japon Kadınlar Hem Şişmanlamaz Hem De Yaşlanmaz”
Gördün mü?
Bi nevi “benim kadınım senin kadınını döver hesabı”…
Bu yarışa hali hazırda katılmamış olamamız Abdi İpekçi Caddesi’ni mesken tutmuş,
üç büyük şehirde temsilcilikleri bulunan, 34 Beden Şallı Tarikatı üyelerine haksızlıktır.
Kendileri Türk kadınını temsil ediyor değil.
Doğru.
Yalnız çabaları Türk kadınını temsil etmeye yetecek kadar bol!
Aynı hızla “Mor Göz Kadın Sığınma Evlerinin Yaygınlaşması” için çalışsalar
dünya basınını ayağa kaldıracak başarılar gösterecekleri kesin.
Göstermek!...
Aslında içinde “göstermek” fiili bulunan bir soru önergesine
“peki!” cevabı verecekleri kesin de...faydalanmada geç kaldık.
Ama diyorum ya emeğe saygım sonsuz.
Açtıkları bu yolda, kurdukları ilkede, gösterdikleri amaçta,
hiç durmadan yüreyecekelerine and içmişler bi kere.
Manavın en kırmızı domatesi, en parlak elması hesabı,
tezgahın önündekiler kontenjanından bir kitap da
“bizim Türk kadınlarımızın yöntemleri” üzerine yazılmalı:
“Acıkmayan Ah Şu Çılgın Türkler”,
“Dırdıra Son Hız Yemeğe Dur Kız!” gibi.Gibim.
Bu yarışta biz de varız, cicozlamayız...
27 ŞUBAT 2006 PAZARTESİ 11:10 Pazar gününün kayıp nesliyiz...
Pazar günlerinden nefret ediyorum.
Cumartesiyi de sevmiyorum: pazara gebe.
Cuma iyidir cuma...
Pazar gününün kayıp nesiliyiz biz.
Yeni jenerasyonunun pazar günü ile ilgili ileride anlatacağı, bize nazaran,
güzel anıları olacağı kesin: "Sinemaya giderdik annemlerle, ardından yemek yerdik,
kitapçıda vakit geçirip, eve döndüğümüzde izlemek için güzel DVD'ler alırdık,
arkadaşlarımla buluşurdum, spor yapardım, harika brunchlar vardı o zamanlar Rumeli Hisarı'nda..."
Pazar gününün sasık tadı,
piyano başında bir Rıza Silahlıpoda,
Kutumu Açar Mısınız Cenk Koray (Allah rahmet eylesin),
Pazar 87-88-89 serisinden ileri gelmezdi.
Pazar günü, cuma akşamı ile başlayan şartlı tahliyenin son günüydü.
Hafta içi yaşamamız, eğlenmemiz okunmaz kurallarla yasaklanmışken;
özgürlüğümüz cuma günü okul çıkışı başlar, pazar günleri son bulurdu.
Ve o son günde gene hapis idin.
Bu ne çelişki Allahım...
Bu günde tüm dükkanlar kapalı olur, kimseler dışarı çıkmaz, çıkamazdı.
Yani sosyalleşebildiğin toplasan çarpsan 1,5 günün vardı.
Pazartesi günü okul olduğu için annem pazar günü ne pahasına olursa olsun beni yıkar,
çıktıktan sonra kafamı havlunun içine sıkıştırıp öyle bir kurulamaya başlardı ki
benle işi bittiğinde E.T. hesabı başka bir boyuttan evimize ışınlandığımı sanardım,
her şey ve herkes bir o kadar yabancı gelirdi bana.
İyi kafa yapardı yani bakma... :)
Şimdilerde pazar gününün cumartesiden farkı yok.
Ama benim yeni bir karın ağrım var o da akşam!
Gündüze ölüp bitmiyorum, hatta gece ile aram daha iyi iken;
ruh halim, psikolojim, sinir sistemim akşamdan geceye geçerken iflas ediyor.
Her şey ve gene herkes bana basmaya başlıyor.
Koca ev toplanıp ağzımın içine giriyor, şişiyorum.
Bir an evvel yatıp bu işkenceye bir son vermek istiyorum; ama yatmak da istemiyorum.
Beyaz'ın sapığına döndüm anlayacağınız...
24 ŞUBAT 2006 CUMA 14:10 Ramada Plaza...
Pangaltı'nın girişinde başlayıp, Harbiye'ye uzanan Ramada Plaza'yı ve
lobisine açılmış Gloria jean's Coffees'yi görünce hepsinin bir arada
o geniş cadde üzerinde yarattığı Avrupa şehri havasını fotoğraflayım dedim.
Ama bakıyorum da bu hissiyatı fotoğrafa taşıma konusunda pek başarılı olduğum söylenemez.
24 ŞUBAT 2006 CUMA 13:30 Global Ekonomi ve Moldovyalı Kadınlar...
Kadınlarla geçinmek zordur.
Bu aralar kendime iş bakınıyorum.
Bakınırken de düşünüyorum.
Bankacılık gibi kadınların istilasına uğramış bir meslekte
patronumun(!) erkek olması % kaç ihtimaldir?
Azdır.
Kadınlarla çalışmak çok zordur; çünkü kadınlar problemlidir.
Evde çözemediği sorunları vardır.
Çocuğu büyükse dersini çalışmıyor, sözünü dinelemiyor,
uyuşturucu kullandığından şüphelendiği başka çocuklar ile arkadaşlık ediyordur.
Küçükse eğer bakıcıya ya da yuvaya bırakıp işe geliyor olmanın vicdan azabı içindedir.
Öğlen yemeği için yakındaki alış veriş merkezinin foodcourt'una gittiğinde gördüğü "çalışmayan anne ve yavrusu"
fotoğrafları onu iyice zıvanadan çıkartmaktadır.
Millet öğle yemeğine çıkar rahatlar; bu döndüğünde sinir küpüdür.
Kocasının cebi akşamları vakitli vakitsiz çalmaktadır.Adam onu iş yerinden biri ile aldatıyordur.
Aldatmıyorsa bile tüm belirtiler başka kadın olarak algılanır tarafından.
Kendinden emin değildir.
Çünkü o ne tam bir anne, ne tam bir eş ne de tam bir kadındır kendine.
Hepsi yarım pörçüktür.
Bekarsa eğer, kendisini yatak partneri olarak kullanan o adamla problemleri vardır.E haliyle.
Annesi evlen evlen diye baskı yapmaktadır.
Biyolojik saat hızla ilerlemektedir.
Onu bu gibi p.zevenklere mahkum eden eski sevgili unutulamamıştır.
Travmatik bir durumdur.
Kadın milleti evinde bir sorunu olduğunu düşünmekten hoşlanmaz.
Sorun dediğin dışarda olur.
İşte bunu diyebilmek, böyle düşünebilmek için iş yerinde problem çıkartmaya başlar.
Birisine ya da birilerine kafayı takar.
Savaş başlatır alenen.
Karşı taraf nedenini niçinini çözemez.
Dengesizce davranışlarını "kariyer hırsı" olarak adlandırır.
Oysa bir kadının terfi edebileceği son nokta "evinin kadını" olmaktır.
Oturup kalktığı yerde iş hayatından, yaşadığı sorunlardan bahseder.
Etrafa verilen mesaj: "Evde değil işte problemlerim var"dır.
Zaman ilerledikçe buna kendi de inanır.Yazık.
Diğer bir taraftan dünya kadınlarına "ayakları üzerinde durmak" olarak lanse edilen
"çalışan kadın" rolü aslında eve ikinci bir maaşın girmesi zorunluluğundan doğmuştur.
Birileri dinamik ekonomi gereği ihtiyacımız olmayan şeyleri
olmazlarsa yaşayamazmışız gibi beyinlerimize pompoladıktan sonra fiyatlarını ivedi bir biçimde arttırmıştır.
Aynı birilerinin takım arkadaşları mikro ve makro ekonominin içine etmiştir.
Kendi canımızdan öte koştuğumuz çocuklarımızı anneleri olarak biz değil;
bugüne kadar bir lokma ekmeğini bile yemediğimiz Moldovyalı kadınlar büyütmektedir.
"Kimin evine ikinci bir maaş girecek hadi bakalım!" yarışında kadınlar kendilerini ortalara attırmaya
başladığından beri erkekler arasında işsizlik oranı hızlı bir artış göstermiştir.
Dengesizlik, dengesizlik, dengesizlik...
İşte size evimin salonundan sunduğum iş hayatında kadının yeri, global ekonomi, işsizlik
ve Moldovyalı kadınlar panoraması.
Afiyetle...
23 ŞUBAT 2006 PERŞEMBE 12:53 Bugün...
Bugünden sonra yağmur yağacakmış, pazartesi gününde kadar.
Bu güzel havanın tadını çıkartacağım.
Tavsiye ederim.
23 ŞUBAT 2006 PERŞEMBE 11:26 Siz nasıl beklersiniz?...
-Hayatım geç gelicem ben...
-Hıı...
-Ne yaptın bugün?
-Siteyle uğraştım.
-...
-Bi şey diyo musun?
-Yok!
-Öpüldün
-Ok!
Aşkım bu hafta eve hep geç geldi.
Dün akşam geldiğinde bu gece için de geç geleceğini söyledi.
Önden.
Siz geç gelecek olan sevgilinizi nasıl bekliyorsunuz bilmem ama
ben aynı fotoğraftaki gibi bekliyorum:
Açık tivi karşısında bilgisayar başında.
Yani beni pek etkilemez öyle eve geç gelen koca senaryoları..
Okunacak, bakılacak, sörf tahtası altımda ora bura sürtecek tonla yer varken
herhalde en son yakınacağım şey eve geç gelen bir aşkım olabilir.
Dün akşam gerçekleşen bu "gecikicem" telefonunun ardından
içimdeki, bir türlü uyanamamış, Ahu Tuğba dayak yemiş it misali çömeldiği dip köşesinden bana baktı.
Sonra ben derin düşüncelere daldım:
Banu Alkan'da olup da benim muhteviyatımda bulunmayan nedir allah aşkına?
Hiçbir zaman Cosmokadını olamayacağım galiba.
Derginin imajını bozarım gerekçesi ile ofislerinin önünde simit bile sattırmazlar bana.
Oysa flörting kadınları bize bu gibi durumlarda saten gecelik giymiş 900'lü ses tonu öneriyor,
333 dudağının altına otrişli bir terlik de olabilir...
Yoksa evlilik dediğin restorasyon görmemiş eski konak
ışıkları geç saate kadar açık plazaların arasında nasıl ayakta kalacak?...
Bu tür konularda, pek çok konuda olduğu gibi, aksiyon alamayacak kadar kendimle meşgulum.
Bir arkadaşımın dediğine göre sadece kendimi dinliyormuşum,
bi kere de "içinde bir şehir var senin" demişti.
Sen de yazmaya başlasana demiştim.
Gülüp geçmişti.
Olabilir.
Doğrudur.
Aslında bende herkes gibi kaybetme fiilinden korkarım.
Ama bölemem kendimi.
İddiasız bir hayat benimkisi.
Anlayacağınız ben bir çelişkiler yumağıyım.
Pireli bir sokak kedisinin dikkatini çekemeyecek kadar da sıradanım.
İç dünyama hastayım.
Orada mutlu mesut yaşarım.
Hadi bana bir iyilik yapın!
Bu son dörtlüğü bulduğunuz ilk kenefin duvarına yazın.
İnanın
buraya değil oraya daha çok yakışır :)))
22 ŞUBAT 2006 ÇARŞAMBA 15:22 Bir tespit...
Bilmiyorum, biliyor musunuz?
Sadece bir kişinin çalıştığı ailelerde beyaz peynir, cola, kahve, domates-salatalık, süt gibi
yiyecek içecekler kısa sürede bitiyor.
Bu da sık sık alış veriş yapma gerekliliği doğuruyor.
"Ya ben bunu daha 2 gün önce almamış mıydım?" diye sorsanız da kendinize
gidip tıpış tıpış...
Eğer kadın da çalışırsa domates, salatalık ve peynir vs hemen bitmiyor;
bu sefer hazır yemekler, iş için gerekli kıyafet ve aksesuarlara
tonlarca para harcanıyor.
Bunu, bu hafta 2 kez alışveriş yaptığım halde
demin evde 2 adet domates kalmış olduğunu gördüğümde anladım.
Apla bi selpak alsağna...
22 ŞUBAT 2006 ÇARŞAMBA 10:50 Bildi...
20 Şubat'da sorduğum "bura nere?" fotoğrafı için bir tane tahmin geldi:
daria___cevahirin önündeki bina..
cevahirin idari binası mı orası acaba.. ne kadar şık değil mi
O da bildi... :)
21 ŞUBAT 2006 SALI 00:10 Bu öylesine bir serzenişti...
adalet beklentimiz
ilahi adalete olan güvenimiz
sağ sağlim
allahın izni ile
kısmetse
şeytan kulağına kurşun
söylemlerimiz
onlar bir türlü dolduramadığımız
ruhumuzun asansör boşlukları...
ve her tökezlediğimizde
ayağa kalkmak için
kullandığımız
insanlık hallerinin
en komiği
öfke!
"iyilik yap iyilik bul kim kazanmış kötülükten" isimli şarkının eşliğinde
ona rağmen
kendi küçülmüşlerimizle büyüttüğümüz küçüklerimiz
karın boşluğumuzun
büyük bir kısmını dolduran
4 metre uzunluğundaki
biricik kalın barsağımız
kıvrıla kıvrıla
kendini bozmadan
nasıl dertop olup
karın arka duvarına asılı kalmışsa;
işte aynı nizam
intizam ile
içimize yer etmiş
suçluluk duygusu...
neden
kimden
niçin
neye istinaden
sorularına yanıt aramadan
sessiz bir kabulleniş bizimkisi
suçluyuz
sorumluyuz
eksiksiz tam bir inkardan
mahrumuz
tüm parmaklarımız
bir suçluya ait olmanın talihsizliğinde
ve
gün
bugün olunca
dün olmayan çizgiler eklenmiş
avuçlarımıza
bazen
öylece donup kalmak
bizim için
yaşamaktı
bir ümit sahnelediğimiz
"gene de güçlüyüm" gösterlerimizin
farkına varamadılar
izlenmemenin yarattığı
kırgınlıkla
döndük yuvamıza
oysa bizim yerimize
kolejli bir kız olsa
onu
kim
ne ile üzebilirdi ki?
bu öylesine bir serzenişti...
beni affedin!
20 ŞUBAT 2006 PAZARTESİ 18:25 Bura nere?...
Slanzelo, siteye yeni fotoğraflar koymamadan şikayet etmiş.
Haklı olabilir.
Ben size kendi fotoğrafımı değil de başka bir fotoğraf göstereyim.
Burası neresi?
Minnacık bir ipucu: İstanbul Avrupa Yakası'ndan bir kare...
20 ŞUBAT 2006 PAZARTESİ 13:08
Cumartesi günü evliliğimiz uçurumun eşiğinden döndü!...
Elimde Troy Light Beer, bara 2 ayak uzaklığında dikilirken
en son Roxy'e ne zaman geldiğimizi düşündüm.
Bekardık, sarhoştuk, aşıktık birbirimize deliler gibi...
evliliği aklımızın ucundan geçirmeyerek
adrenaline elimizden gelen yardımı yapıyorduk.
Apaçık bir flörttü bu, her an kapıyı çarpıp gidebilirdi birimiz,
aşık olabilirdi bir başkasına diğerimiz.
Uçurumun eşiğinde kıçımızı sallayarak dans ediyorduk ve bu çok eğlenceliydi.
Haftanın her gecesi bir gece klübünde geçirilebilirdi,
dans edilebilirdi, kokularımız karşılıklı içimize çekilebilirdi,
"Kim kesiyor benim aşkımı bakiim!" edası ile etraf kolaçan edilebilirdi.
Geçen cumartesi akşamı Roxy'de ayak üstü sallanırken bunları düşünüyordum.
Düşünüyorduk.
Dışardan bakan, aşkımızı vısıldaştığımızı sanabilirdi;
oysa biz ağız ağıza vermiş aşkı anlatıyorduk birbirimize.
Parmağımda tek taşım vardı, alyansımı takmamıştım yani, o da takmayı unutmuştu!
Her şey çocukça bir mantık içinde kalıbına uygundu.
E, bira da içiyorduk?...
Bu tür yerlerin bekarken zevkli olduğuna kanaat getirmiştik.
Kızacak bir şey yoktu bunda, farkındalık ilk kez keyfimizi kaçırmamıştı.
Biz bunları konuşurken durmasına inat zaman ilerlemeye;
bi bira bir bira daha derken, Dj 90'lardan çalmaya başladı.
Keyifleniyor muyduk ne?
Az önce "Oh be bi tabure bulduk!" diye sevinirken
tuttuğum gibi kolundan aşkımı, bulabildiğim ilk boş alana,
taburenin iki adım yanına savurttum.
O çok ünlü Raymond & Debra Barone dansını yapmaya başladık karşılıklı.
Ben Robert Barone'dan da bir iki figür attırdım ortaya.
Roxy'den çıkarken, çok peşin hükümlü bir çift olduğumuza karar verdik.
18 ŞUBAT 2006 CUMARTESİ 15:08 Radikal ve Re-Radikal Kararlar...
Hayatım hakkında bazı radikal ve re-radikal kararlar aldım:
1-Köpek al (kanaat getirdim; aşkımdan daha fazla tüy dökemez)
2-Kazı Kazan oynamaya başla.
1 milyonluk Kazı Kazan mı yoksa 500 binlik Kazı Kazan mı oynayacağına
adamın başına dikilmeden önce karar ver.
Bunu neyle kazısam acaba diye aranmamak için Kazı Kazan bedeli olan demir parayı
Kazı Kazanı kazıdıktan sonra taktim et.
3-Tuhaf tuhaf insanlar keşfet, kendilerine soru-mailleri at,
cevaplarını sitede yayınla, ahali ile birlikte eğlen.
4-Eve yakın bulursan eğer bir işe gir.
Eski işinle ilgili doğru düzgün iki kelime anı bile yazmamış olabilirsin.
Olsun! Yeni işinde başına gelenleri kaleme al.
İş arkadaşların tarafından net aleminde keşfedilmemeye çalış
(Yaş ortalaması 40 olan bir departmanda işbaşı yap).
5-Tez elden kaş almayı öğren (ne be yaa her seferinde 10 YTL)
6-"Ben işte olsam ve evde sana bir şey olsa seni arayıp bulamasam, telefon açıp
'Kapımızı tıklar mısınız?' diye ricada bulunacağım bir komşumuz bile yok.
Şu asosyalliğine azıcık sosyallik katabilir misin?" şeklinde nazik bir ricada bulunan aşkıma istinaden
karşı komşuya kek yapıp çaya git.Giderken bebişine bir oyuncak götür
(hatırlarsınız geçen ağustos da kombi maceram sırasında tanışmıştık).
7-Oyuncak al (bu kararlar arasında en radikali)
8-Nihat Doğan ağzını aşkına ezberletmeye çalış(kadınım, kadınıma, benim o, namusum).
Gözlerinin Seda Sayan göz büyüklüğüne ulaşması için ayna karşısında egzersizlere başla.
Oturup kalktığın yerde "Aşkım çok kısknaç napicez ayol.." diye diye söylen
(Çok eğleniyor görünüyorlar, deneyelim bakalım ne olacak).
9-Nişantaşı'nda dışı Amerikan içi Çin sosyoelitlere omuz ata ata yürü.
10-Kendine bir mahlas bul.16 yaşında, özgür yetişmiş genç bir kız olduğunu söyle.
Bununla "abaza dünya erkekleri"nin kitapçılara akın etmelerini sağlayacak
"Limonata Eşliğinde Lolitalı Seks" isimli bir kitap yaz.Paranın gözüne vur.
Burdan kazandığın parayı kenara at ve asıl yazmak istediğin kitap için gönül rahatlığı ile eve kapan.
11-Olur ha para suyunu çekerse arada "Yusufçuklu Bir Gecede Yusufçuk Nasıl da Kaçtı İçime ",
"Bir Jinekoloğun Masasında Sesli Düşünceler" isimli kitaplar yazarak eksiği tamamla.
17 $UBAT 2006 CUMA 22:41 Ölürsem haberiniz olur...
Normal beden kitle indeksi 18.5-24.9 arası kabul ediliyor.
Benim BKİ'im 24.6
sınırdayım yani.
Bu yüzden diyet yapıyorum biliyorsunuz.
Sağlıklı beslenme konusunda onlarca site, bir dolu kitap,
x2 kadar da gazete dergi hatim edip; bir de değişen doğruları
(patates kızartması kanser yapar -senelerce-
patates kızartması kanser yapmaz -10 gün önce-
günde en az 1 saat spor yapmazsanız zayıflayamazsınız -hep-
haftada 3 gün 45 dakkadan fazla spor yaşlanmayı hızlandırır -yeni-)
bünyeme kattım onca sene, yani o biçim donanımlıyım.
Bu son yaptığım diyet gerçekten biraz sıkı.
Ama iştahımı, özellikle tatlı ihtiyacımı acayip kesti.
Neyse, bugün tivi de program yapan ve "dilerseniz bana maille de ulaşabilirsiniz" diyen
uzman bir diyetisyene mail attım (bunu neden yaptım bilmiyorum, asosyal özelliğimi kayıp mı ediyorum yoksa???):
"Nasıl beslenmem gerektiğini biliyorum ama ben son günlerde şu şekilde besleniyorum
(bu kısım da ne yediğimi anlatıyorum) ve bunu yapmazsam kilo veremiyorum.
Birkaç kilo daha verdikten sonra günlük 1200 kalorilik bir diyete başlayacağım.
Ama şimdilik durumum bu, bana
'madem bu diyeti yapıcam diyorsun bari şunu atlama ya da bunu illa tüket' diyebileceğiniz ne var?"
dedim bana aynen şöyle bir yanıt yazmış:
" Duygu Hanım merhaba,
Sizin bu sıkıntılı durumunuz beni çok üzdü. Sizin diyet önerisine değil
hemen bir hastaneye başvurmanız ve doktor-beslenme uzmanı işbirliği ile
doğru yolu bulmak için tetkik ve tedaviye ihtiyacınız var. Bu beslenme
sizde başka hastalıkların oluşmasına zemin hazırlar.
Saygılar "
Ya nasıl üzüldüm biliyor musunuz?
Kırıldım!
Tanımadığım bir insana yemek ile ilgili bir konuda niye kırıldım ki?
İşte...
Kırıldım.
Kırgınım.
Murat Topoğluna'da gitmiştim; kan tahlillerimi, tiroid kontrollerimi
falan da yaptırmıştım, bir sakatlık olmadığını da biliyorum ama...
Her lafa söze takan ben, dertsiz başıma dert açıyorum, ciddiyim....
Kırıldım.
Yarın ölecekmiş gibi hissediyorum.
17 $UBAT 2006 CUMA 12:25 Çelik ve Alien Hakkında...
Sema Denker'in Buket Saygı ile yaptığı şu röportajda Buket'in lohusa sendromunu hakkında
"Çelik böyle bir şeye inanmıyordu. Kadınların bunu koz olarak kullandıklarını söylüyordu" demesine
(eğer bu doğru ise) yani Çelik'e çok kızdım. Yeni doğum yapmış eşinden sebep ne olursa olsun
yangından mal kaçırır gibi, apar topar boşanması zaten ayrı bir hırtoluk...
Çelik sonradan çıkıp "Buket yanlış ifade etmiş" dese bile bu şekilde düşünen pek çok erkek olduğu aşikar, biliyoruz.
Evli ya da bekar sitenin erkeklerine sormak istiyorum (bari onları kazanalım) bir insan düşünün ki:
Karnının içinde Alien hesabı bir canlı büyütmeye, taşımaya başlıyor.
Bunu yapabilmek adına vücudunun içindeki tüm organlar oraya buraya kaçışıyor, bebeğe yer açmak için,
sonra kadın neredeyse 10-11 ay boyunca aylık periyodunu yaşayamıyor.
Sonra bebeğini doğuruyor ki o hele de normal doğum ise bu başlı başına bir olay.
Sezeryanda ise kesilip biçiliyor ve doğum sonrası dikişleri ile uğraşıyor, eğilip doğrulamıyor.
Sonrasında göğüslerinden süt gelebilmesi için hormonların vücud içinde horon tepmesi gerekiyor.
Bebek dışarı çıktığına göre organların eski yerlerine geri dönmesi de lazım di'mi?
Anne tüm bunlarla uğraşırken diğer taraftan bakıma muhtaç bir bebiş ve onun sorumluluğu.
Bilmediğim için sayamadığım bir sürü şey daha...
Şimdi adamın teki kalkıp kadınların bunu koz olarak kullandıklarını söylüyor.
Söylemiyor ya da içinden geçiriyor.Söyleyenler de var...
Bunun bir tanesi bile bir erkeğin başına gelse ortalığı yıkar.
Hayatları boyunca bir sünnetlerini bir de askerliklerini unutamamış cinsten bahsediyorum ben, huuu!
Herkes aklını başına toplasın, saçmalamasın, yeni doğum yapmış karısına sahip çıksın!
"İyi günde kötü günde" dediğimizde kastedilen "kötü"
markete yumurta arabasının uğramaması ve o pazar günü kahvaltıyı sucuklu yumurtasız geçirmek değildir.
Allah senin de tependen baksın Çelik!
16 $UBAT 2006 PERŞEMBE 15:18 Shockhaber.com
Çalıştığım dönem nette sörf benim için
gazeteler->itiraf.com->mail hesabım->shockhaber.com arasında gidip gelmekten ibaretti ve
bu bana yetiyordu, şimdi şaşırıyorum mesela...
Bir süredir Shockhaber.com kapalıydı.
Ama yarın açılıyormuş, eski performansını bekmememin hakkım olduğunu düşünüyorum.
Nedense?!
O mu?
Aşkımın şeker kavanozu, neredeyse 35 yaşına merdiven dayamış bir şeker çocuk o.
Canım benim...
p.s. Haydar Dümen'li Vajinismus
15 $UBAT 2006 CARSAMBA 11:00 Severim seni...
Bakıyorum da KanalD'ye Sabah Sabah Seda Sayan'ın olması gereken saatte belgesel var,
konusu da sualtı dünyası.
Rahmetli dedeme benzeyen bir balık dalgıcın elinden bir şeyler atıştırıyor.
Dalgıçta ona "Du bakayım burnunda ne var? A pıt kalmış " yapıyor Kubi hesabı.
Demek ki gene karştırmış ortalığı Seda, aslında Seda'da da suç yok,
stüdyoya gelen izleyicilere mukayyet olamıyor ki...
E, oradaki hatundan üçünü beşini toplayıp hamama götürürsen, sırtını üfeletirsen kameralar eşliğinde;
iki gün sonra stüdyoya geldiğinizde de lafını dinletemezsin bacım,
benden söylemesi...
Hinlik yapıp olayın danışıklı dövüş olduğunu da ileri sürebilirim.
Seda arada bir 'haftaiçi sabah uykusu uyuyayım canım, onun tadı başka' dediğinde kankileri cozutuyor;
RTÜK de sağ olsun G noktası kadar hasas!
Onu takip eden günlerde de KanalD'de sabahın 10'unda izleyicisini sualtının şaşırtıcı dünyası hakkında
bilgilendirmeyi bir borç biliyor.
KanalD'nin böyle günlerde kaybı büyük, o yüzden Seda'ya eşeğin kulağına su kaçırmamasını salık veririm.
Aman ha bacım severim seni...
Tikkat!
15 $UBAT 2006 CARSAMBA 00:10 Pompalayanları pompalama vaktidir...
Diyetimin 9. günüde 3 kilo verdim.Çorbamı da içtim, kabağımı da yedim.
Nette dolanırken bugün şu haberi okuyunca; araştırmak istedim.
Daha doğrusu bakmak.
Milletçe takılıyız ya bakmaya.
Nasıl göründüklerini merak ettim hanım kızların.
Kızların diyorum; çünkü ekranlarda, gazete/dergilerde, nette
anoreksiya, diyet, bulumia ve benzeri konularından ne zaman bahsedilse
ortalığı bayan görüntüleri basıyor.Utanç verici... inanın geyik yapacak halim bile yok.
Ne yapmaya çalışıyorlar bize yahu?...
İdeal(!) olana uymaya çalışanlar arasında telef olanları saymazsak (neden saymıyorsak)
bu işten birileri zengin çıkıyor.
Zengin ve göbekli.
Kime ve neye göre ideal olduğu şaibeli bir ölçü var ki ne istediğini
bilemeyen özellikle bir grup genci parmağında oynatıyor.
Akıllı olsalardı da oyuncak olmasalardı mı desek,
doğal seleksiyona inanıp (inanmak zorunda kalıp) bu tür pompalamalara karşı ne istediğini
bilen yaşamaya devam edecek mi desek (abarttığımın farkındayım)
ne desek?...
Ortaya yeni kavramlar atılacak, sağlıksız da olsa birileri bazı trendler belirleyecek
başka birileri de ona uyacak, uymaya çalışacak ve yaşam bu şekilde akıp gidecek şehirde.
Akıllı olmak lazım...
14 $UBAT 2006 SALI 09:00 Sizi Şöyle Alayım ...
Zamanında Güner Ümit'i boşuna harcadık milletçe, hep beraber...
Bak 60'ına merdiven dayadı adam, Bodrum'a yerleşip evinin bahçesinde tavuktu,
taze baklagildi yetiştireceğine; 'Yenilen Pehlivan Güreşe Doymaz' hesabı
ekranlardan bize doğru bize doğru taruz tazelemeye devam ediyor.
Sn Ümit, istediği kadar derdim yok uzun havalarında programına konuk etsin,
ağzımıza da etse Malibey, Caner triballerinde kendisini baştacı etmemize kıl zannımca.
Haklı.
Malibey'de hak etmediğinin bilincinde, kıçını sallayarak ciddi(!) para kazanabilmeyi başarmış
ülkenin tek erkeği olarak cukkaladığı her kuruşu, haydan gelen huya gider klişesi ile
tek kollu canavara mahkum.
Hatırlayan bilir, Sn Ümit zamanında çok konuşan=çok hata yapar eşitliğinden,
daha tivilerimiz Halkalı Eski Çöplüğü'ne dönmeden önce "Kızılbaş" deme
gafletinde bulunmuştu da yandı gülüm keten helva...
Ali Şan'ı Edebiyat Dünyası'na kazandıran "Erkekliğin Kitabı" adlı baş yapıttan sonra
Demet Akbağ'ın Neo-Darwinist teorinin, ki kendisi Darwinizm'e yapılan bir yama olarak anılmaktadır,
türevini alarak Beyaz'ın programında ortaya attığı
"İzleyici doğal seleksiyona uğrayarak mı insana dönüşür, dönüşmüştür, dönüşecektir?" hipotezine
ben de bir katkıda bulunmak istiyorum:İnsan mı izleyiciden izleyici mi insandan çıkmadır?
Sn Akbağ "ara geçiş formları"nı kullanmaya tenezzül etmeden
deney yapıp "faydalı mutasyon" örneği oluşturmaya bile gerek görmeden
çokatadanak ifade ettiği "İzleyici olmuşsunuz da insan olamamışsınız" sonucu
bilim dünyasında kendine ne çapta yer bulur bilmem;
ama benim gözümde kendisi bir çırpıda Sn Ümit ile Malibey'in arasında bir yere konuşlanmayı başarmıştır.
13 $UBAT 2006 PAZARTESİ 16:18 Başla derim ben...
Saat 11.00'den beri dip köşe ev temizliyorum.
Aklandım, paklandım ve şimdi oturdum bilgisayarın başına.
" sweetsoft___hayat çok kısa insanın iser bu hayattan sadece bir dem huzur...
ben nedendir bilmiyorum ben bu siteyi açtığımda mulu oluyorum.başarılar " demiş.
Tüm yorgunluğum gitti bitti desem abartmış olur muyum?
Yok!
Oysa daria'yı belki de yazmaktan soğutan "yazıyorsan yaşamıyorsun” lafı
ben ve benim gibiler için "yazmıyorsan yaşamıyorsun" şeklinde vücud bulmuştur.
İyi de olmuştur.
Bi düşün, tekrar başla derim ben...
13 $UBAT 2006 PAZARTESİ 00:09 Bir ucundan tutar mısınız?...
Evimi merak edenler var.
Kendilerine tebessümlerimi yolluyorum.
Evim yılın üç bilemediniz beş gününü tozsuz geçirir.
Allaha şükür aşkımla benim toza allerjimiz yoktur.
Toz aldığımda mesela 10 dakka sonra tekrar toz olduğu için
çok önce vazgeçtim bu eylemden.
Yerler pistir.
Düşen saçlarım ve tozlar imam nikahı ile hayatlarını birleştirmişlerdir.
Yani evimiz abuk sabuk çiftlere yardım ve yataklık yapmakla meşguldür.
Bi de kahve lekeleri vardır yerde...damlalar.
O kadar CIS: Maimi izliyorum; dökülme ile damla izini birbirinden ayırt edebiliyorum artık.
Çok değiştim ben...
Dudak payı nedir bilmem.
Bugüne kadar anlamış olmanız lazım gelir ki biraz aç gözlüyüm.
Ağzına kadar doldururum içecekleri bardağa ve elimi o kulbuna takıp
sallaya silkeleye dolanırım evin içinde, ilk yudumu alana kadar büyük bir tehtit altındadır
halılarım, taşlar, koltuk, üstüm.
Çok tehlikeli bir kimseyim ben!
Masa örtüsü kullanmaktan hoşlanmam.
Geçmiş tarihli gazeteler serilidir oraya buraya,
üzerinde yemek yeriz, meyve de yeriz...sonra bisküvi.
İnşaat işçileri yemek molası için bizim eve gelmiş gibi bir durum söz konusudur anlayacağınız.
Eğer ütüyü çıkartmışsam ortaya, yani o aşamayı geçebilmişsem, 10 makine
çamaşırı "gık!" demeden ütülerim; ama kimse bana "elektirik süpürgesi" demesin.
Ömrümü törpüleyen bir iştir ortalık süpürmek, sinir oluyorum yaaa.
Hele yer paspaslamak; yani kessen kanım akmaz o dakka... o kadar!
Ama bir esnaf lokantasında bulaşıkçı olsam kaderime kahretmem, severim bulaşık yıkamayı.
İşin diğer tarafında ise bir sürü eski tarihli gazete, okunmayı bekleyen ya da yarım kalmış veya
hali hazırda okuduğum oraya buraya serpilmiş kitaplar ve aşkımın artık neremize koyacağımı şaşırdığım CD'leri ve
her biri en az kafam kadar ağır olan işle ilgili kitapları ayrıca dergileri...
Ama,
bakın ama ...
çok sık havlu, nevresim takımı değiştiririm, küvet, klozet, evye ovarım.
Bunları çok sık yaparım.
Bardakları "gırç gırç" sesi çıkartarak yıkarım, sıcak suyla
ve yeşillikleri sirkeli suda bekletirim...yemeden önce.
Çorba, çay, kahveyi tatlı su ile hazırlarım.
Mutlaka poşette ekmek alırım, çavdar.
Misafir geleceği zaman ise iş içinden çıkılmaz bir hal alır.
Ekstra efor harcarım hazırlık aşamasında,
her şeyden önce evi baştan aşağı silip süpürmem gerek, ondan sonra...
Yapmadıklarım kısmını umursamıyormuşum gibi sayıp dökmeme rağmen rahatsızım bu durumdan, bu durumumdan.
Konu benim için derin anlayacağınız.
Bir ucundan da siz tutun istedim.
12 $UBAT 2006 PAZAR 22:58 Ocak Top3...
Her ay; eğer üşenmezsem sağ tarafa, bir önceki ay yazdığım,
sonradan da severek okuduğum üç yazımın linkini koyacağım.
Hatta ocak ayı için koydum bile bkz. Ocak 1-2-3.
12 $UBAT 2006 PAZAR 21:30 Hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız...
2 Şubat notumdan sonra gelen toplam 52 adet "Ona Ne Hediye Alsam?"
sorusuna bire bir cevap veremediğim için kusura bakmayın.
Tarih her ne kadar 12 Şubat bile olsa bence geç kalınmış sayılmaz.
Ortaya karışığa buyrun...
10 $UBAT 2006 CUMA 13:00 SG HEDİYE ÖNERİSİ
Sevgililer gününe az kaldı; sevgilinizle (eşinizle) ilginç bir tanışma hikayeniz varsa
bana mail atın "Bu Sayfa Senin'e koyarım, sayfayı da elimden geldiğince süslerim...
Sonra siz sevgilinizi bilgisayarın başına oturtur, yazınızı okutursunuz.
Hoş bir süpriz olabilir.
Başımın etini yiyorsunuz ya ona ne hediye alsam diye, alın size öneri...
10 $UBAT 2006 CUMA 12:20 TIRSMI$ VAZIYETTEYIM
Zamanında siteye koyduğum anketle ' Biz Kimiz?' sorusunun yanıtını bulmaya çalışmıştım.
Anketi ziyaretçilerin yarısı doldurmuştu ve çıkan sonuca göre biz, 29 yaş ortalamasında
evli çoğunlukta, erkek kadın eşit sayılabilir bir grubuz.
Süreç içinde profilde ufak da olsa oynamalar olmuştur.
En başından beri ses çıkarmayı, dahil olmayı pek sevmeyen bubenimhayatim.com okuyucusu var.
Ses çıkartanlarla da zaman zaman kapışıyoruz ya neyse :))) Olur böyle şeyler.
Öyle ki geçen gün " 1 yıl oldu" yazdım, artık elinize süpriz verememe bozulmuş olmanızdan mıdır
nedir bilinmez "hayırlısı olsun", " nice seneler" gibi beylik bir mesaj/mail/pano yazısı bile gelmedi.
Bu durumu kişisel siteler içinde en yaşlı ziyaretçi profiline sahip olmama bağlıyorum.
Olabilir... diyorum ya yaşlısınız, evlisiniz ve canınızdan bezmiş vaziyettesiniz.
Diğer taraftan Hıncal Uluç'lu Altın Tarak-Uzun Saç-Fakir Aile Hikayeli Sevgililer Günümüz yaklaştıkça
Google da bana 15'likleri yollamaya tüm hızı ile devam ediyor;
"Sefgilime..." diye başlayan 'Ona Ne Hediye Alsam?' maillerinin sayısı her geçen gün artıyor.
Bununla birlikte 2 Şubat'da yazdığım "Bugün gelenler de dahil bundan sonra yollayacağınız
Sevgililer Günü(hediye?) mail/mesajlara yanıt vereceğimin bir garantisi yok" yazımın
atlandığı belki de araya kaynayıp okunamadığı ortaya çıkıyor.
Bir taraftan evli barklı, sessiz sedasız öneri bile istemeyen eskiler
(onlar sitenin demirbaşları, bir şey demeselerde benim düşünmem lazım),
diğer taraftan " sevgiler gününe çok az kaldı ahanda yalvarıyom nnolur yardım et!"
mailleri atan yeniler, bu bölümü siteye koyduğum için sorumluluk, suçluluk, vicdan azabı duyan
şapşallamış bir ben.
Eğer bir şeyler yapmazsam www.bmw.de başına gelenin bir çeşidi benim başıma gelebilir.
Google abi bana " açtın bir bölüm sürü ile adam yolluyoz niye ilgilenmiyon çoluk çocuğunan"
diyerek search aleminden beni afaroz edebilir.
Kısacası tırsmış vaziyetteyim....
p.s. daria, yapmaya başladın mı?
9 $UBAT 2006 PER$EMBE 00:15 Senin sorun ne?...
Tanrı bizi dinler.
Yarattığı onca canlıya ve oluşturdukları anonim sese rağmen önce bizi duyar.
Bizi dinlemeyi sever çünkü.
Ben de en çok Tanrı ile konuşmayı severim.
Bu durum dialogdan çok bir monolog gibi görünse de göze, aslı öyle değildir.
Tanrı ile konuşmak için, filmler sağ olsun,
"gece, odam, yatağım ve geceliğim" malzeme listesi şart koşulmuştur bir kere...
buna inat ben, mesela Burger King'de tavuklu salata siparişi vermiş,
kasa önünde yemeğimi beklerken konuşmayı tercih ederim onunla.
Zaten yatarken de pijama giyerim.
Veya Nişantaşı'nın darkalabalık kaldırımlarında 40 numara ayaklarıma yer bulmaya çalışırken
bir bacağı yok, koltuk değnekli 14 yaşlarında bir erkek çocuğun
"hızlı hızlı" yürümeye çalışmasını görünce başlarım lafa.
İsyana dönüşmemesine özen göstererek, pek çok kez sohbetimizi başlatmış
çoğunlukla da bitirmiş; ama hiçbir zaman lafın arasına sıkıştırılmamış 'Neden?' sorusuna
hep "Vallahi meraktan" yarıcümlesi eşlik eder.
Korkarım.
Tanrı bizi dinler ve sorularımızı mutlaka cevaplandırır.
Şiddetle tavsiye edilen bir gerçek vardır ki:
O Tanrıdır ve cevabı ne zaman isterse o zaman verecektir.
O, bu gücünü kullandıkça sorularına cevap bekleyenlerin içinden
şiir yazanlar olur, şarkı söyleyenler, resim yapanları vardır mesela,
özlem duyduğu hayatların içinde olmak için rol kesebilecek kabiliyettekiler aktör olur,
yazı yazar kimisi...
Herkesin Tanrıya bir sorusu vardır mutlaka
ya sormuştur zamanında ya da sorulmayı bekleyen...
8 $UBAT 2006 CARSAMBA 12:23 SIKINTIDAYIM...
Biliyor musunuz bilmem ama(bayılıyorum yazılarıma böyle başlamaya bir de
" bilenler bilir, öyle olması da kuvvetle muhtemeldir "e hastayım)
beynimin içinde bir karınca ailesi yaşıyor.
Kalabalıklar.
Çok(!) köklü, soylu soplu, kıskançlık uyandıracak türden asil, çalışkan
en büyük büyük büyük babaları İngiliz Kraliyet Ailesi'nin beş çaylarında
çay sürahisi tutucusunun, eğer bir gün tutamazsa adına, backup'ıymış.
Her şeyin yolunda gittiği günlerde sürahi tutucuyu elinde kumaş peçete ile beklermiş;
sürahinin kuğu boynu gibi uzanan döktürgecinden olur ha bir damla çay halıyla
aşk etmeye yeltenirse havada yakalamak için.
Evet, çaktınız... Büyük büyük büyük babaları karınca değil insanmış!
Ona " büyük büyük büyük baba" demelerinin sebebi çok eskilerden bir gün yolda
başı önüne eğik adımlarını sayarak yürürken tam da adımının önünde duran
" büyük büyük baba"yı ezmemek için kenardan geçmesiymiş.
"Biz şimdi var isek onun sayesinde" diyerek dolambaçlı bir yoldan soylarını
Kraliyet Sarayı'na kadar dayandırmayı başarmışlar.İlginç.
Karınca dediğin çalışkan bir hayvan, kendi ağırlığının bilmem kaç kat
fazlasını omuzlar götürür, "ık!" bile demez bilirsiniz.
İşte bu aile beynimin içinde kelimeleri, lafları, olmuşları, olacakları
ordan alıp oraya koymaya yerlerini karıştırmaya "Bil bakalım nerde?" oynamaya bayılır.
Bu hesaptan kelli sebep oldukları dağınıklık sonrası yapılan her yanlış,
girilen her buhranda bol bol tıkınarak (kafama kızıp) bedenimi ödüllendirmeyi adet edinmişimdir
(b.k boğazlılığıma süpersoylu bir açıklama getirdim,
siz sizinki için kılı kırk yarmaya devam edin).
Araya hava mualefetinin de girmesi ile baktım iş içinden çıkılmaz bir hal alacak
-belki de almıştır- bunun üzerine zamanında aldığı her kilonun her gramını hak etmiş,
yemek yeme noktasında hiç bir engel tanımayan;
buna burun estetiği sonrası gözünü açamazken (doktor kısa bir sürede olsa sıvı beslenmesini önermişti)
dönerleri ekmeğin yumuşak içine tıkıp tıkıp, ki tahmin ederseniz ağzından nefes alıyor aynı zamanda,
yemeyi başarmış bu esnada boğulma tehlikesi atlatmış, obez psikolojisinin gurusu,
gastronomi alanında sanal kürsü sahibi, diyet kraliçesi ablama sordum
"Ay ben en yapsam çok şiştim bu ara..."
Gene bu insan aldığı gibi verir kilolarını.Şu anda yanılmıyorsam 55 kilo.
Çok kilo alıp diyet yaptığında (en son doğum kiloları için yapmıştı) 10-15 kilo falan verir.
Diyet gerekliliğinde kendi yazdığı eski listesini uygular.
Aynısını bana da yazdı, şimdi onu uyguluyorum.
İlla da merak ediyorum diyen gitsin sorsun;
ama sorumluluk kabul edilmez, diyorum ya bu diyet listesi sanatçının kendi özgün çalışmasının bir ürünü.
Bunca şeyi bilin diye yazıyorum, bugün dördüncü gün, sıkıntıdayım...
7 $UBAT 2006 SALI 19:00 Aikido & Detoksu olan varsa payla$sin bir zahmet...
"Aikido nedir? Ne menem bir şeydir?" diyenler,
buyrun ablamın Aikido Hocası ile yaptığı röportaja...(havalı bir tipmiş yav)
Pazar günü Balçiçek Pamir'in Detoks ile ilgili yazısını okudum,
onun da detoks programına katılmış arkadaşından öğrendiğine göre:
"İstatistiklere göre 40-45 yaşındaki bir kişinin
bağırsağında 6 cm kalınlığında bir plak bulunuyormuş.
Plak ne mi demek? Üç yaşında beri yediğimiz her şeyin birleşimi.
Yani diğer değişle kalıntılar, toksinler.Bu plak yaş ilerledikçe yararlı besinlerin bize
ulaşmasını engellemeye başlıyormuş
(laf aramızda kanser hastalığının en önemli sebeplerinden
biri olarak bu plaklar gösteriliyormuş).
Detoks programlarında bu plağı vücuttan atıyorlar.Yani bir hafta boyunca sıvı
tüketmenin sebebi bu (bir hafta boyunca meyve suyu içiliyor).
Sıvı tüketmeden önce bağırsaklar temizleniyormuş...
Uzun lafın kısası bir haftada bağırsaklar yeni doğmuş bebek bağırsağı haline geliyor,
zehirli plak vücuttan atılıyor.Ve gelelim en önemli mevzuya.En az 6-7 kilo veriliyor.
İddiaya göre vücuttan atılan plak en az 5 kilo..."
6 cm kalınlığında, 5 kilo ağırlığındaki bu plak vücuttan atılırken
yaşanan ilginç tuvalet deneyimlerini merak etmiyor değilim(cahilliğime verin).
Düşünüyorum taşınıyorum aklım almıyor.
Kimse de beni "koyu sarı renkte bir sıvı" geyiği ile kandırmaya çalışmasın,
merak kediyi öldürür biliyorum; ama merak etmeden de duramıyorum.
Detoksu olan varsa paylaşsın bir zahmet,
fazla da uçmayalım yalnız...
7 $UBAT 2006 SALI 00:14 bubenimhayatim.com 1 ya$inda...
Hadi tay tay...
6 $UBAT 2006 PAZARTESI 13:19 Cilekli Milk Shake...
" Yeryüzü bir buruşmalar tarihiydi,
çocuklar rüzgar görmemiş çöller gibi pürüzsüz yüzlerle doğuyor,
fırtınadan sonraki engebeli çöller gibi,
insan yüzlerine her gün altımilyar buruşma ekleniyordu.
Bedeviler çöl tepelerini soluk soluğa aşıyor,
insanlar buruşmadan buruşmaya yürekleri koparak geçiyordu. "
( Tahir Musa Ceylan, İçi Yoksul)
Bu satırları okuduktan sonra aklıma bir çırpıda Nükhet Duru geliyor.
Benden, bizden önce de yaşadığını şiddetle inkar eden, dıştan manik içten depresif ruh hali
ve her daim kulaklarda çınlar şen kahkahalar...sahte.
Seksi değil, genç de değil, gergin ve şişik yoksa sadece mi şişik?...cilde hapsedilmiş
orta yaşı geçkin bir hanım benim için.
Yaz kış dinlemez her ayın ilk çarşambası Ajda Pekkan ile el ele tutuşup
çilekli milk shake içemeye giderlermiş, pipete dikkat etmelerini tavsiye ediyorum...
5 $UBAT 2006 PAZAR 01:33 Birkaç foto...
Geçtiğimiz salı günüydü sanırım, 1.Levent Akmerkez yolu üzeri, "çek çek" tezahüratlarıma dayanamayıp,
benim için benim Tarkan'ımı fotoğrafladı aşkım, sağ olsun... sağ klik "save picture as"a açıktır :)
Libby Rees'in Oprah Winfrey gülümsemesini ekledim, merak edip, görmek isteyenler için.
Yanılmıyorsam bugüne kadar gördüğüm en güzel tuzluk karabiberlik, Macrocenter 15 YTL.
3 $UBAT 2006 CUMA 19:47 10 numero...
Yargıcı Aksesuarları, kıyafetleri gibi, %50 indirime girmiş.
Montunuza, eteğinize, kumaş çantanıza iliştirmeniz için çok güzel iğneleri de var
hatırlatmadan geçemeyeceğim, erkeklere, sevgililer günü gerekçesi ile :)
Gene sevgililer günü için daria'nın bir önerisi var :
"sevgililerine oscar heykelcigi yaptirsinlar..detayli bilgi icin günaydın
gazetesinde cikan minik ilanlari takip etsinler. "dünyanın en iyi sevgilisi
Duygu xxxxxxx" seklinde yazi yazdırıp,25 YTL odeyip gunun anlam ve onemine uygun
sembolik bi hediye sahibi olabilirler."
Bence de 10 numero bir hediye olur :))
Bu arada annemlerdeyim, elektirikler kesik ve saat 21:00'de Barbaros Şansal'ın
Habertürk'deki "Top'lu İğne" isimli programı başlayacak; gündüz de 10 saat gitti gelmedi.
Tam her şey yoluna girdi dedik, o ara saat 18:00 civrıydı, gene kesildi.
Gündüz kendimi Nişantaşı Remzi'ye vurmuştum.
Hayatta satın almayacağım kitaplar okumuştum.
Ama şimdi...
Bak onca yazdım, sildim, yazdım gene gelmedi elektirikler.
Laptop'ında şarjı denen bir şey var yahu,
buramıza kadar geldi Boğaziçi Elektirik Dağıtım, boğazımıza kadar yani...
3 $UBAT 2006 CUMA 03:00 ARANA ARANA...
Sözde özenti Mashattan'a 3km uzakta oturup -geçen gün- iş görüşmesi için
arana arana Ankara yolu üzerinde faaliyet gösteren bir leasing firmasından aranınca
ve sanki çok zenginmişiz gibi "Kusura kalmayın çok uzaktasınız"
gerekçesi ile görüşmeye gitmeyince bu gece
bu yazı (Çalışan Kadını Anlama Çalışmaları) çıktı...
2 $UBAT 2006 PERSEMBE 12:36 Yagmur dinsin...
Orada da yazdım ama burada da söylemekte sakınca görmüyorum:
Bugün gelenler de dahil bundan sonra yollayacağınız Sevgililer Günü(hediye?)
mail/mesajlara yanıt vereceğimin bir garantisi yok.
Aklıma çok güzel bir şey gelir ya da yolda görürüm, seve seve paylaşırım da
bir süre şu yağmur bi dinsin.
Acaba Ona Ne Hediye Alsam? bölümü güncel...
2 $UBAT 2006 PERSEMBE 12:36 Ayakkabilarini baglamayi ögrenememis biri...
Kendimden, lazım olduğunda (ne münasebetle lazım oluyorsa artık)
yerine koyacak bir kelime bulamayıp, "yazan" diye bahsettmeye başladığım
yaklaşık bir yıl öncesinde Giorgio Manganelli'nin
"Niçin Yazıyorum?" başlıklı yazısını henüz okumamıştım.
Geçtiğimiz pazar günü okuduğum kitapta
Giorgio Manganelli ile bebe aspirini boyutlarında,
azıcık, tefecik de olsa ortak bakış açımızı keşfettiğimde biraz da utandım.
Hanımının kıyafetleri ile yakalanmış köle İzavra gibi hissettim kendimi
böyle bir tesadüf hakkım değildi.
Giorgio Manganelli, "Ayakkabılarımı bağlayamıyor muydum?
Öyleyse kitaplar yazacaktım ben de" demiş.
Devamından alıntılar yapmak istiyorum:
"...Ayakkabılarını bağlamayı öğrenen kişi, ruhbilimcilerin 'gerçekleştirilmiş' dedikleri bir
yaşam sürmeyi hak eder...çünkü değerlendirmenin dışında kalmak çok önemli bir niteliktir.
...deliyi yargılamanın olanaksızlığı, ayakkabılarını bağlamayı beceremeyen herkesi büyüler;
ama deli kendi kendini bile yargılayamaz bu da başka bir sorun...
...zamanla 'yazan kişi', bir 'yazar' olur: iki sözcük yerine bir sözcük, bunun yararlarını
görmüyor değilim, ancak 'yazan biri'nin, 'yazar'a dönüşmesinin pek kolay olmadığını
kabul etmeliyim;çünkü yazar ahlak bakımından kuşkulu şeyler yapan biridir, üstelik bunları
sistemli bir biçimde, mesleği gereği yapar.
...(yazısının son paragrafında)Bu satırları yazdım.Öyleyse 'yazan biri'yim.
Daha doğrusu, ayakkabılarını bağlamayı öğrenememiş biri.Ayakkabılarımı bağlamayı öğrendim mi peki?
Korkarım hayır".
1 $UBAT 2006 CARSAMBA 01:13 Benim Sezen'im bitti!...
Artık Sezen Aksu dinleyemiyorum,
ablamla da konuştuk bunu,
çok önceden bitti bizim için Sezen dönemi.
Bir dinleyici olarak bitirmeye hakkım olduğunu düşünüyorum, ya da
diğer bir açıdan her sanatçının başına gelebilir bu.
Kısık kısık bakan gözleri, soslanmış kelimeleri, Tansaş Köfte dudakları,
falloş olmuş "Ben aşk kadınıyım her ağaç dibinde eşimi ararım" söylemleri
(bu şekilde söylenen tüm tanışlar)ve veya buğulu olduğu iddia edilen sesi
zevk değil acı veriyor bana.
Mevcut sevgilisi ile nasıl tanıştığı her sorulduğunda güle öle anlattığı
"Tez elden bana bir sevgili buluna!" sipariş geyikleri komik değil benim için.
Kolonisi ile kurduğu Ev Cumhuriyeti, girenin popçu çıktığı efsaneleri,
ikili koltuk üzerinde gerçekleşen tadımlık kestirmelerin ardından
bi nevi bitevi pop-up mesaj edasında
"Yandım Allah hayat kaçıyor kalkın kovalıyoruz" çokuzunbidoluyaşam obezliği,
diva, über, megaüber, divamegaüberötesi sıfatıyla
olanlardan ve oldurulanlardan haberizmiş,
haberliymiş de ilgisizmiş,
"Sanat için mi insan; insan için mi sanat" yeni sorunsalının uzun zamandır sahibi,
bakışlardaki lüzumsuz "karşında oturduğuma bakma, aslında ben sadece sevdiklerimi severim" lekesi (evet bu bir leke)
ve bunların üzerinden şekillenen Sezenvari insanlık halleri kafamın içinde bir yere varamıyor,
bir yerde oturamıyor akıllı uslu, boş boş dolanıyor.
İşte bu öyle bir şey ki
biri yanımdan "Beni yak kendini yak her şeyi yak"ı mırıldanarak geçse
ya da "Ben sende tutuklu kaldım, kendi hayatımdan çaldım" dese
1inci dereceden 1inci sınıf bir katil olabilirim.An meselesi.
Seneler önce milletin kafasını gözünü çivileyen o manyak heriften sonra
Türkiye'nin 2nci seri katilliğine Playboy adına soyunabilirim.
Ayrıca hangi kendini bilmez demiş fakir ülkelerden seri katil çıkmaz diye.
Yeni gelen her neslin, neslinin geçip gittiğini fark etmeyen bir takım old generation'ın
geçici ya da süregelen bir Sezen dönemi olacaktır ama ardından bitecektir.
Bi de Seden Gürel sorunsalı var; Aksu mayası tutmamış bir GürelaykuT pörtletilmişi ve
son günlerin keremcemkanemicisi, ne yapsa boş kısaca.
Olmadı, olmayacak... ama denemek için harcayacak boş vakti ve boş vakitlerini
finanse edecek parası mevcut.
-sonradan- pi es:
Bu yazıyı Aksu, Beyaz Şova konuk olduktan sonra yazmıştım.
Programa telefonla bağlanan hayranlarının büyük coşkusu,
Beyaz'ın mutluluğu, stüdyodaki izleyicilerin heyecanı...
Ve onların, hepimizin karşısında PUT gibi oturan bi'Aksu...
Gözlerindeki "Burda olduğuma bakma!
Ben sadece sevdiklerimi severim (Ev Cumhuriyeti'ni kastediyor)" lekesi!
Beni siz yarattınız beklentisi değil benimkisi...
içtenlik ve seviliyor olmayı umursamak az biraz...
O gün 'bitti' dedim 'benim S.Aksu'm bitti!'
03/11/2006
|