WwW . Bu Benim Hayatim . CoM

	
	


"HOŞÇAKAL" IN TARİHÇESİ 
						
Telefonu kapatırken 'hoşçakalı' tercih etmem.
Buna rağmen az önce ki telefon konuşmasını istemdışı olarak 'hoşçakal' diyerek sonlandırdım. 
Oysa "görüşürüz" diyecektim. 
Açıkcası bu kelimeyi tercih etmiş olmak beni şaşırttı, bir anlam veremedim. 
Kısmetse kendisi ile pek çok defa daha telefonda, yüz yüze görüşecektik,
ne alaka 'hoşçakal' ??? 

Bu lafa kafayı takıp, bi'de üzerine yazı yazmaya kalkmam 
unuttuğumu sandığım 'hoşçakal'ın tarihçesi ile ilgiliydi. 
"Evden biri" ile aşkımızın başında, 
o birbirimizi anlama-tanıma karın ağrılarının yaşandığı dönemlerde, 
ben onunla bolca kavga ederdim. 
Ben ederdim; çünkü kendisi panik olmuş, çıldırmış zamanlarımda beni tanımamazlığa gelirdi. 
Zekice bir yaklaşım.

Bu tür tartışma anlarında (genelde ben) yüz yüze ya da telefonda olalım, 
porotokol gereği onu "bi'terk ederdim". 
'Hoşçakal' bu anların parola kelimesiydi ve bunu ikimiz de bilirdik. 
İşte demin telefonu kapatırken söylediğim, gereksiz ve yersiz 'Hoşçakal' bana o günleri hatırlattı. 

Mesela tartışmalarımız sonuca ulaşamadığında, muallakta kaldığımızda yani,
telefonu her zaman ki gibi değil de:
-HOŞÇAKAL!
-HOŞÇAKAL! diyerek kapatırsak telefonu,
iki tarafı da alırdı bir telaş: "Acaba gerçekten bitti mi?" diye.
Çünkü 'hoşçakal'ı kullanmadan bir şekilde konuşma sonlanırsa;
her ne kadar bir gece evvel kurtarılamaz bir ilişkinin tarafları da olsak, 
uykumuzu aldıktan sonra herşeyin kaldığı yerden devam edeceğine daha çok inanırdık, bilirdik;
ama bir 'Hoşçakal' o büyüyü bozardı ve uykusuz geceler kaldığı yerden devam ederdi. 

"Hoşçakal" yemiş taraf o gece cesaretliyse ilerleyen saatlerde diğerinin telefonunu çaldırır; 
konuşma "Yarın seni ararım" diyene kadar kadar devam ederdi. 
Eğer iki tarafında cesareti yok ise sabaha Allah kerim... 

Kokular, şarkılar anıları çağırır sanardım; meğerse bende kelimlerle eşleşmiş... 
Bu kadar çok kafasıyla konuşan biri için bu durum olağan. 

Hoşçakal acıdır, ekşidir, tuzludur ne derseniz deyin ama asla 'tatlı' değildir. 
O yüzden hemen geçiştirilmelidir; beraberindeki anılar acilen geldikleri yere geri yollanmalıdır. 
Sinemada "Hoşçakal"lı filimlerin arasına 'parça' alınmalıdır.
Çocukların duygusal gelişimini engellememesi için RTÜK içinde 'Hoşçakal' kelimesi geçen filimlerin 
televizyonda gösterimini yasaklamalıdır...


Nedense yazımın geldiği bu noktada bugüne kadar hiç yazmak zorunda kalmadığım kelimeler 
kafamın içinde uçuşmaya başladı ve sizinle paylaşmak için inanılmaz bir istek oluştu içimde:
Kalörifer 
Java 
Karbüratör 
Buji 
Riziko 
falan filan...
 
İşime gelmeyen konuları geçiştirmekte üstüme yoktur!    
         
        




KAPALI HAVUZ DURUM DEĞERLENDİRMESİ


Bilindik bir şeydir ki spor salonları karşı cinsten yeni arkadaşlar edinmek için uygun mekanlardır.
Mesela ben “evden biri” ile fitness salonunda tanışmıştım.
Yerin iki kat altında spor yapmaktan içimize fenalık geldiği için, 
geçtiğimiz kış kapalı havuza üye olduk.
İtiraf etmeliyim ki benim için yüzmek, spor adına değişik bir deneyim oldu.

Eğer havuza sevgili bulmak için gidiyorsanız baştan ben söyleyim boşuna masrafa girmeyin, 
takı kursuna gitseniz şansınız daha yüksek derim. 
Kapalı havuzların yaş ortalaması en iyi ihtimalle 60’tır.
Çünkü bir çok yaşı ilerlemiş kişiye doktoru, kaplıca yerine geçer diyerek kapalı havuzu önermiştir.
İlk gittiğiniz gün üzerinizde Speedo mayonuz, Derya Büyükuncu havalarında içeri girersiniz.
Havuzun kenarında kafam kadar varisli bacakları, üstüne iki beden büyük gelen derisi ile 
esneme hareketleri yapan yaşlı teyzeleri; göbeği kılla kaplı amcaları gördüğünüzde 
ılık suya onlarla birlikte girme fikri iki dakika kadar kanınızı dondurur. 
“Gidiş-geliş saatlerimi değiştiririm,  belki rastlaşmayız” deseniz bile nafile.
Her saat dilimine en iyi ihtimalle üç yaşlı teyze ile iki yaşlı amca düşmektedir.

Aynı havuzda zaman zaman  kreş çocuklarına da yüzme dersi verilir.
Bu konuya hiç girmeyip bir cümle ile üzerinden geçmeyi uygun görüyorum:
Büyük resme baktığınızda havuzlar, birçok nesili aynı zamanda ağırlayan mekanlardır. 

"Hiç genç yok mu?" diyeceksiniz, tabii ki var.
Bizim gibi yolunu şaşırmış birkaç çift,  eşofman yerine mayo ile şansının açılacağını düşünen 
üç beş tane yalnız kızımız ve yüzme hocaları. Genç bir yüzme hocasını kendini ne zaman iyi hisseder?
Tabii ki mesai saatlerinde.
Erkek üyelerden umudu kalmamış  bekar bayanlar “stil” öğrenmek için ders alırken  
iltifatları ile hocaları Kara Murat ilan ederler.

Yüzme sporunun kanayan yarası boş kulvar bulma sorundur. 
Bir kulvarda iki kişi karşılıklı olarak yüzersiniz; tabii ki ortam dar gelir ve 
kulvar partnerinize kafa kol girmek durumunda kalırsınız. 
Çarptığınız an sanki yolda yürüryormuş edası ile dönüp "Pardon!" demek istersiniz, 
bu sefer su yutarsınız; mideniz altüst olur.Biraz daha şansızsanız hem partneriniz 
hem de komşu kulvardaki kişi dev kulaçlar atarak havuzda “Titanic Etkisi” yaratır.
Yüzenlerin oluşturduğu dalgalar içinde siz de stil yüzmeye çalışırsınız ki gereksiz bir çabadır. 

Havuz çevresinde oyalanmak fitness salonunda iki hareket arası mola vermek kadar kolay değildir. 
Yüzmesi biten  “sudan çıkmış balık “ hesabı ortalarda dolaşacağına soluğu soyunma odasında alır.
Zaten sanılanın aksine ıslak bir kişi kendini seksi değil savunmasız  hisseder.
Havuzda hiç arkadaş edinilmez diyemem, edinilir.Her üye hemcinsi ile arkadaşlık eder.

Soyunma odasında "Dar alanda kısa paslaşmalar" hesabı çevik vücut hareketleri ile işinizi görmeniz gerekir.
Ortamda çamaşırları ile dolananların yanı sıra  kapının açılıp kapanmasına aldırmadan orta yerde giyinen tipler de vardır. 
Genelde bunlar zayıftır.
Genelde diyorum, zayıf olup kabini kullanmayı tercih edenler de yok değildir. 
Duştan çıkar çıkmaz alel acele çamaşırlarını giyip ortalığa dökülürler.
Siz de hayret edersiniz “Aynı aceleyi neden kalan parçaları giymekte göstermedi?” diye.
Bunun üzerine benim gibi onların yerine utanan bir grup kadın, bakmamak için kafamızı neremize sokacağımızı şaşırırız.
 
Velhasıl kelam  kapalı havuz koca, sevgili, “her neyse işte”, bulmak için uygun bir ortam
değildir.Ayrıca spor yapacaksanız, motivasyonunuzu arttırmak adına 
yaş ortalamasının en fazla 35 olduğu bir dalı seçmenizi tavsiye ederim.
Bu anlattıklarımdan sonra paranızı ve vaktinizi daha efektif biçimde değerlendireceğinize inanıyorum






		
PAZAR GÜNÜ 3M SENDROMU                     
		
Bugün günlerden pazar, aşkım bir an boş bulunup: "Hadi markete gidelim" dedi.
Evde ağıza atılacak bir lokma yok yani, ben de kalan 2 adet sosis ile sosisli makarna yapmayı planlıyordum.
Nasıl panik bir ifade ile baktıysam, "Ok! Şimdi hatırladım bizim alışveriş günümüz pazartesiydi" dedi.
Ondan sonra gazeteye okumaya devam etti.

Henüz pazar günleri büyük bir süpermarkete gidip alış-veriş yapacak kadar şuurumu kaybetmedim.
Bir iki kez hata yapmış olabilirim; ama ben de insanım.

Çalışanların alış-veriş için sadece pazar günlerinin olduğuna inanmak güç.
Zaten markete gelen bir grup bayan makyaj yapmış, saçı fönlü ve 
iki kilo domates bir kilo salatalık almak için gayet şık sayılır.
Ben Migros'u kullanıyor olmama rağmen süslü bayan olayında Makro Market'i tek geçiyorum.
Şimdi mağzanın dış kaplamasında bir takım figürler var:
Şık bayanlar market arabası sürüyor yanlarında bir kadeh kırmızı şarap, topuklu ayakkabılar...
Sonuçta Makro ya da Migros farketmiyor, bayanlarımız tedbili kıyafet olmalıymış 
hangi cins makarna alacaklarına karar veremiyorlar; 
Ama sor, vakti yok.
Kısacası haftanın her günü 21:00'e 22:00'ye kadar açık olan bu marketlerden 
sadece haftasonu alış-veriş yapılmasını anlamıyorum.  
çok rahat bir şekilde bu grubu tembellikle suçlayabilirim.

Ayrıca tatil gününü alış-veriş merkezinde ya da markette geçirmeyi 
sosyal aktivite olarak adlandıran bir toplumun
neden bugün bu noktada olduğunu tartışmak abesle iştigaldir.

Bir örnek çözelim. 
Günlerden pazartesi, saat 08:20 civarı, iki iş arkadaşı mesai başlamadan önce haftasonu hakkında sohbet ediyor:
 
-Haftasonu ne yaptınız?
-Cumartesi günü Metrocitydeydik, pazar günü de Migros'a gittik alış veriş falan... 

Yılda 4 kişiye 1 kitap düştüğü bir ülkede ben şimdi "Ne yaptın, sorusuna bu cevabı verirken 
utanmadın mı?" desem kimse anlamaz, buna da tamam!

Bu arada sakın, sakın kimse bana "Peki sen ne önerirsin?" diye bir soruyu sorma cesareti göstermesin. 
Kimseye bir şey işaret etmek zorunda değilim, herkes kendi çözümünü üretmekle sorumlu. 
Nedir bu "Biri bizi kurtarsın" sendromu yahu?
Herkes en fazla kendini kurtarabilir, bunu çağırıştıran bir deyim de vardır ki: 
Herkes kendi kapısının önünü süpüsün.
Anladınız mı? 
Kapı önü diyor. 
Kapının önü,
aklının önü... 
Süpür işte bir yerleri yeter ki harekete geç.








ÖTANAZI...NAZIDEN DE ÖTE!
 
Ötanazi latince de güzel ölüm anlamına geliyor.
Bende yarattığı hissiyat ise: uygulayan ya da kendisine uygulanmasını isteyen kişi için "Naziden de öte biri" 
anlamını ihtiva ediyor.Bu noktadan sonra doğaçlama devam ediyorum ve sesli düşünüyorum: 

-İnsan doğmaya karar verebiliyor mu ki ölmeye karar verebilsin, 
-Doğmaya karar veremedim bırak ölmeye karar vereyim, 
-Ya kardeşim beden benim acı benim düş yakamdan, 
-O kadar bencilsin ki yokluğumda hissedeceğin duygulardan korkuna benim için bedeli ne olursa olsun "devam" diyorsun, 
-Aynı durumda sen olsan ben böyle yapar mıydım? 

Bir varsayım ile devam etmek istiyorum:
Diyelim ki ben, ötanazi hakkını kullanmak istediğini defalarca ifade eden bir hastayı vazgeçirmek için görevlendirildim. 
Güzel bir konuşma yapıyorum, sessizce beni dinliyor ve konuşmam bittiğinde bana diyor ki: 
"Şimdi özel bir an ve eğer şu anda elimi tutarsan tuttuğun süre içinde çektiğim acının aynısını hissedeceksin 
ve neden ötanazi hakkımı kullanmak istediğimi anlayacaksın". 
O eli tutabilecek kadar cesaretli davranabilir miyim? 

Başka bir açıdan bakacak olursam:
Ben ki diş taşını temizletirken ayılıp bayılan insan biliyorum; 
ne akla hizmet ölmek isteyecek kadar acı çeken bir kişinin yaşama hakkını kendi kendime tartışıyorum.

Bir ara Migrosda, reyonların arasında, tepeden sarkan panolar vardı; 
üzerinde "şu anda seçim yapmak üzeresiniz" yazıyordu.
Ben ne anlatıyorum kardeşim!
 
 
 
 	

SERTAP ERENER BİZDEN BAHSEDIYOR!

"Demir'le Ruh İkiziyiz!
Demir ile hayatta o kadar çok ortak noktamız var ki...
Bizim birbirimize söyleyecek lafımız, anlatacak derdimiz hiç bitmiyor.
Bazen restoranda yemek yerken çiftler görürüm, hiç konuşmazlar.
İnanamam! 
Lafınız bittiyse yan yana durmamak gerek.
Biz hiçbir zaman susmadık Demir'le.
Ruh ikizi denir ya, belki de gerçekten bunu yaşıyoruz.
Aşk dediğin şey gerçekten ölmüyor; ama onunla buluşmak önemli."

Cık cık cık! 
Geveze bir insansanız bundan çıkartılmaması gerekecek 
kadar ciddi bir sonuç...
Oysa Sertap Erener'i böyle bariz hatalar yapmayacak kadar 'farkında' bir insan sanardım.
Beşer şaşar...


Aslında Sertap Hanım bizden bahsediyor; çünkü o lokantadaki çift biziz :p
Şaka bir yana dışarıdan aşkımla beni izleyen biri birbirimizi sevmediğimizden şüphelenecek 
kadar olayı ileri boyutlara taşıyabilir.

Özellikle dışarıda çok konuşmayız, genelde el ele de tutuşmayız.
Tutuşursak kısa sürede sıkılır, bırakırız.
Galiba dışarıdaki hareketlilik dikkatimizi dağıtıyor.
Eğer konuşmaya başladıysak da yaklaşık 10 dakika içinde tartışacağız demektir 
(Kastettiğim büyük bir kavga değil, 
misal önümüzde yürüyenin kazağına ben güzel derim o çirkin der,
karşımızda oturan çift için ben kadın adamın metresi derim aşkım 
ne ard niyetlisin! onlar kesin evlidir der, gibi...).

Başkalarının yanında da öyle ballı börek değilizdir;
hatta zaman zaman birbirimize kıl konuştuğumuz bile olur;
ama yalnız kaldığımızda çenemiz açılır, aşkımız sere serpe ortadadır.
Büyük resimde ikimizde halimizden, ilişkimizden çok ama çok memnunuzdur.
Hatta periyodik olarak "birbirimizi bulamasak ne olacaktı" diye sorarız.
Sonra sarılır sarılırız.

Sonuç olarak Sertap Hanım gittiği iki üç lokantada 
gördüğü dört beş çiftten bu sonuca ulaşıyorsa problem var demektir.
Rastlaştığı insanlar, kendisi kadar konuşkan değilse karşısındakinin ruh eşi olmaması dışında 
en azından beş altı tane farklı sebebi olabilir.

Yoksa ona göre ruh eşi testi şöyle yapılmalı:
ben çok konuşuyorum, sevgilimde buna karşılık güzel onay cümleleri kuruyor ya da 
o da benim kadar çok konuşuyor, evet biz ruh eşiyiz!...
Eminim ki bunu demek istemedi.
Demir Demirkan'ın kendisinin ruh eşi olduğuna karar verme noktasında 
en azından bir tane daha delili vardır;
ancak bu şekilde ifade ettiğinde eksik ve yanlış bir mesaj veriyor.
Bu da nacizane benim fikrim.


 







    





Anasayfa
Arşiv
Pano
Videolarım
Sohbet
Shockhaber
kumhavuzu
derKİ
b.hayat
compir
A
Z
$ehir turu