tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

"Affet, Unut ve Daha Çok Sarelle Ye" Dedi Kavanoz

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir






Ana Sayfa


Bi'de..

AralıK1
AralıK2
AralıK3





Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah

  
    


duygu@bubenimhayatim.com 31 Ocak 2008 Perşembe 01:30 Var Mısın? Yok Musun? Artist Misin? 'Varım' diyoooooooorrrr. Böyle diyor Acun. Acun'un tek Mali'lik tarafı bu, tek taşkınlığı: Ya da 'Yokum' diyoooooorrrrrrrrr... Ki kendisi sakin bir insan ve "Türk televizyonları" adı verilen bu tuhaf beyaz camdan İstanbul toprakları Kenan Işık'tan sonra sakin sessiz yarışma sunan, yarışmacısından rol çalmayan, izleyicisinin kucağına oturmayan bir de Acun'u tanıdı. Yedi Bela Acun Çok konuşulan, pek bi'izlenen "Var Mısın Yok Musun?" adlı yarışma programını ben de takip ediyorum. Malum bu yarışmayı izlerken pek çok şeyi bir arada yapmak mümkün: Başka kanalda film izleyebilirsiniz, sup yapıp dönebilirsiniz, makinedeki çamaşırları asabilirsiniz... E daha ne olsun? Yarışma yirmi tane kutunun açılması üzerine kurulu iken beklentim bu işin yirmi dakikada hal olması değil pek tabii. Ben de makul bir izleyiciyim. Bu, praymtaym, şeyırtaym, reytin reklam rantı ve daha adını bilediğimiz bir yığın sebep yüzünden sürsün sürsün de bir saat sürsün en fazla. Böyle umabilir "Var mısın yok musun?" camiasına yabancı biri. Ama yok! Her yarışma ortalama iki, iki buçuk saat filan sürüyor. Olasılık Hesapları İçin Beyin Gerekiyor En baştan söyleyelim bu bir yarışma değil nazarımda. Zar atmaca bir nevi. Bir de şans ve olasılıktan bahsedebiliriz. Ortada bir yarışma olmayınca, "yarışmacı" sıfatındaki kişiler de yeni bir Titan oluşumu için kolları sıvıyor. Vakit bol, şartlar müsait; rekabet yok, ciddi bir stres yok, kendini ispatlamak zorunda olduğun bir mevzu yok ortada, kazanan seninkinden de bir parça alıp götürmüyor nasıl olsa. O yüzden herkes herkesi çok seviyor. Herkesin önünde bir kutu birbirine güzelleme döşüyor. Kutu açmadan önce uğurlu donlar giyiliyor, tavşan kuyrukları öpülüyor, stüdyo tavaf ediliyor... Kutu açmak, açtırmak deyip geçemiyorsun, ciddi bir "yaratıcı iç gücü" gerektiriyor. Ayrıca izleyiciler içinde bir de yaşlı hanım teyze var, yarışmanın anneannesi (bu ne demekse?), eli öpülüyor onun da, helallik alınıyor. Ortam gayet akrabaperver anlayacağınız; Çipuraların soğuktan şoka girip öldüğü bir coğrafyada sımsıcak ilişkiler kuruluyor. Saatler yarışmacıların oyunculuğu ile doldurulurken Acun nerede konuşması gerektiğini bilen, doğru zamanda sahneden çekilen başarılı bir sunucu. Yalnız da değil ayrıca bir de Hamdi Bey var, sponsor Teknosa firmasının hesaplarının bulunduğu Akbank'da memur. Olasılıklar üzerinden bir ortalama alıp, teklif sunuyor yarışmacıya, kutusundan vazgeçirmeye çalışıyor. Hamdi Bey'in Acun'un "iç sesi" olduğu konuşuluyor şurda burda. Bir çeşit Mr. Hayde Ms. Jackle ya da iyi polis kötü polis işte. Bu, hiçbir şey bilmene gerek kalmadan, oyunculuğunu samimiyetin marifeti ile sahneleyerek 500.000 YTL kazanma olasılığı üzerine kurulu bir çeşit Hisseli Harikalar Kumpanyası. Salladığında ses gelmeyen bir kutu gibi; ama bu onun sıcak olmasına engel değil. BBG evi kadar sahici, "Kutumu açın Cenk Bey" kadar Telekutu; hem yeni hem eski bir format bu. Yarışma dendiğinde "Kim 500 milyar ister"i, yarışma sunucusu dendiğinde de Çarkıfelek Çıkmazı'ndan Mali Bey'i tek geçen bir televizyon halkıyız. "Var Mısın? Yok Musun? Artist Misin?" ise bizim için yeni bir karışım. Azbuz 28 Ocak 2008 Pazartesi 22:35 Carrie: Hello Lover Efsane dizi Sex and The City'nin sinema filmi nihayet mayıs ayında vizyona giriyor. Film proje aşamasındayken Carrie ile Samantha, yani Sarah Jessica Parker ile Kim Cattrall, anlaşamayınca izleyici olarak hevesimiz askıya alınmıştı. Çünkü ikisi de bu film iş yaparsa benim sayemde iş yapar inadına tutuşup bu inatlarına uygun ücret talep etmişler. Sonuçta sulh olmuşlar işte, nasıl olduklarının bir önemi yok. Lafı uzatmayayım, fragmanı izleyelim. Çekimler, kamera arkası falan... 24 Ocak 2008 Perşembe 16:50 Tavuk Suyuna Çorba Tadında Kişisel Gelişim: İyi Ünlü Kimdir, Kötü Ünlü Kimdir? Yemeği yemek, iyiliği iyilik, hikayeyi de hikaye olarak severim. Bu sebeple "Tavuk Suyuna Çorba 12 - Yüreğinizi ısıtacak 1888 öykü daha-" kitap serilerine en şaşalı dönemlerinde bile itibar etmedim. Oysa edebiyat iyidir, iyilik de iyi bir şeydir. Deniz Akkaya, Mümin Sekman'ın "Her Şey Seninle Başlar" isimli kitabını okurken görülüyor. "Ey tavuk! İyilik iyi bir şeydir" serisi yerini zamanla kişisel gelişim kitaplarına bıraktı. Burdan oraya geçildi bir şekilde. Bu kötü bir şey değil. Şimdilerde kişisel gelişim de tahtını "Sosyal Başarı"ya devretmeye hazırlanıyor (Tüm bu süreçte Tanrı sizi "Secret"lasın). Ve fakat ben, kişisel gelişimin bir kitapla (iki ya da üç kitap da olabilir bu) gerçekleşeceğine inanmıyorum. "Kişisel" ve "gelişim" kelimeleri yan yana durduğunda kafada çelişki uyandırıyor zaten. Bir tartışmada "Ben bunu kişisel algıladım ama.." diyerek itiraz eden bi'kimse "kişisel"i hakaret sayıyor demektir, ya da kişiselden anladığı evinin salonunda iç çamaşırlarıyla dolaşmak da olabilir, ben nerden bileyim? O yüzden "Sosyal Başarı "kulağa daha sosyal geliyor ve sosyal olarak gelişmek kişisel olarak gelişmekten daha az komplekse sokuyor insanı. "Hep beraber" babında. Bu kısım, gördüğünüz üzere kendi içinde biraz karışık ve kitap sayfalarından rehberlik beklemek biraz iyimserlik gibi görünüyor. 'İnsanı geliştiren başına gelen felaketler ve o felaketlerden kurtulmaya çalışırken karşılaştığı engellerdir' dersem mutlu sona biraz daha yaklaşmış oluruz. Nacizane fikrim bu. Gene de bu düşünce kimseyi Mümin Sekman okumaktan alıkoymamalı ama. Bakalım Mümin Bey, elini attığı her işi kurutan Deniz Akkaya'ya ne kadar yardımcı olabilecek. İnanın bu da bir ölçüdür, hem de hiç hafife alınmayacak bir ölçü. İstinye Park - Caffé Nero - Tavuk Suyu Çorba, 4 YTL Ama kişi dilerse tüm bu karmaşadan Caffé Nero'da tavuk suyuna çorba içerek de kurtulabilir. Kavanozdan sonra kase de konuşmaya başladı anlayacağınız. Neyse, işin mutfağına dönelim: "Böylesi Teşvikiye Saray'da bile önüme konmadı" dersem inanır mısınız? Bir de iyilik var tabii. Bu iyilik mevzu biraz kafamı karıştıyor. Bildiğiniz üzere aslında ben kötü bir insanım. "İyilik" kötü bir insanın kafasını, iyi bir insana nazaran daha fazla meşgul ediyor. (Günlük, pratik bilgiler işte!) Son zamanlarda fırsatladıkça seyrettiğim, seyrettikçe ruhumun ferahladığını hissettiğim magazin programları bana, "İyi ünlü kimdir?" sorusunu sordurmayı başardı. Öncelikle itiraf etmek isterim ki tüm ünlü kişiler bana kötü gibi geliyor. Onlar da bu durumun farkında olmalılar ki, iyi görünmek için fast food kadar hızlı; iyilikleri ile ihya ettikleri kişilerin sardırıp hemen eve götürebilecekleri kadar "take away" laflar ediyorlar. "Bende yalan yok" temalı image Biriktirdiğim gözlemler ve ardından onlarla yaptığım değerlendirmeler sonucunda hapçık haline getirdiğim kanaatimi sizinle paylaşmak istiyorum. Paylaşayım ki siz de magazin programı izlediğinizde iyi ünlü kim kötü ünlü kim hemen seçiverin. "İyi ünlü" magazin muhabiri ve kameramanlarını "Aman dikkat! Düşeceksiniz.." diyerek uyaran kişidir. Oldu mu? Bundan daha net, daha pratik ve hemen orada, ağızdan çıktığı anda sorgulamasız "iyi niyet" ile bağdaştırılan bir uyarı daha ben bilmiyorum. Zaten genelde de magazin muhabirlerine kötü davranırım. Neyse canlar, şimdi birinin gidip, Nil'in kırk mevlüdünden artan çikolataları bitirmesi gerekiyor. Hadi Nil, okuyucularıma "baş baş" yap bakalım. Azbuz 22 Ocak 2008 Salı 13:01 Bilim Haddini Biliyor Mu? Her anne nette, benim gibi, kahve içmek için geçerli bir sebep aramaya koyulmaz. Bazısının bebeği emmez neden arar, bazısınınki koliktir bi'çare arar, bazısının ikisi birdendir kendine gelmek için bi'tur atar. Mesela ben bunlardan biri olsam ve Sayın Dandul'un Akşam gazetesine verdiği röportaja rast gelsem ölmek isterdim herhalde: "Bebek emmiyorsa sorumlusu annedir". İnsanın soyadının söylemine etkisi bu olsa gerek! (Soyada nazire yapmak aslında ilkokulda bırakılması gereken kötü bir alışkanlıktır) Sayın Dandul memenin önemli bir özelliği olduğunu söylüyor: Bebek dünyaya geldiğinde ilk annenin memesi ile buluşuyor, onun için ilk nesne annesinin memesi oluyor. Psikanalitik ekole göre meme ve süt bebek için anneyi ifade ediyor. Konuya paralel image-1 Peki, emme içgüdüsü ile dünyaya gelen bir bebek annesinin memesini neden reddeder? İlk altı ayı siyah-beyaz olarak algılayan bebek için iyi anne-kötü anne, iyi göğüs-kötü göğüs vardır, diyor Sayın Dandul: "Annelerin bebeklerini emzirmek istememesinde bilinçdışı süreçler var ve nedenler kadından kadına değişiyor". İşte bu noktada anneliği kayıp olarak gören, hamileliği, doğumu, emzirmeyi bir deformasyon olarak algılayan; bebeği, özgürlüğünün kısıtlanması sanan anneler farkında olmadan memelerini bozuyorlarmış. Bu sefer bebek için bozuk meme = kötü anne oluyormuş. Sonucunda da "Ben emmiyorum kardeşim" diyebiliyormuş bebek. Anlayacağınız "Meme benim hakkım. Çatlasan da patlasan da emerim" diyen bebek de var bu işi gurur yapan da; ikisine de kulak asmayıp doğduğu gün biberonu dayayan anneler ise konu dışı. Ve korkulu rüya kolik. Sayın Dandul bu konuda da fikrini beyan etmiş. Ama önce kolik nedir onu bir anlamak lazım. Kolik bir hastalık değil ve bebeğe zarar vermiyor. Nedensiz ağlama diyelim. Anne karnındaki ortamı, sesleri arayan ve bulamayan bazı bebeklerin hayata alışma süreci, şekli. 'Bazı bebeklerin' diyorum, çünkü bebekler arasında kolik oranı %10, bazı kaynaklara göre de %30. Kolikli bebekler için müzisyen Buzuki Osman albüm bile yapmış. Anne karnındaki seslere benzer seslerden oluşuyor. Ayrıca Kolikli bebeklerin ebeveynleri internette buluşuyor; birbirlerine destek oluyorlar filan. Çünkü bu durum akla ilk "Ben iyi anne/baba değil miyim?" sorusunu getiriyor. Çok fena. Konuyla alakalı image-2 Sayın Dandul kolik hakkındaki düşüncelerini "İlişki yoksa Kolik de yok" şeklinde özetliyor: "Bebeklerde gaz sancısının (kolik) mide-bağırsak problemlerinden kaynaklandığı düşünülür, fakat çıkış noktası bebeğin anneyle kurduğu ilişkidir. Anne gergin olduğunda ve emzirme deneyimi keyifle yaşanmadığında; anne bebeğini tedirgin tutar ve bebek de bunu hisseder. Bir an önce karnını doyurup, memeden çekilmek ister. O yüzden hızlı hızlı emer ve dolayısıyla hava yutar. Bu, gaz olarak karşımıza çıkabilir. İngiltere'de yapılan bir araştırmada 5 yıl boyunca anne-babası olmayan çocuklar gözlenmiş ve bu çocuklarda kolik sorununa rastlanmamış. Yani, ilişki yoksa kolik de yok diyebiliriz..." Eminönün'de Halil İbrahim Sofrası var, kebapçı. Şimdi onu hatırladım: Buyurun dostlar buyurun.. Emmeyen ya da Kolikli bir bebeğin annesi anahtar kelimeler hezeyanı sonucu internette Sayın Dandul'un röportajı ile buluşuyor. Sorunun kaynağının kendi bilinçaltı olduğu iddiası ile burun buruna geliyor. Zaten burnundan soluyor... Bir de bebeğin onu kötü anne olarak algıladığını öğreniyor. Hele Kolik araştırmaları sonucu Dandul'a bağlandıysanız akla gelen ilk çözüm "Cami bahçesi mi bırakalım?" oluyor. Hani ilişki yoksa Kolik de yok ya. Anne olmama rağmen bir anne böyle bir durumda ne hisseder tam olarak kestiremiyorum. Ben olsam direkt major depresyondaydım o kadar söyleyim. Memesini vemek istesin ya da istemesin, bebeği haklarının farkında olsun ya da olmasın, sonuçta ortada perişan bir anne var. O yüzden düşünmeden edemiyorum: Bilim, bir anne karşısında yeterince haddini biliyor mu? Azbuz 18 Ocak 2008 Cuma 15:05 Türk Telekom Özelleştirilmişti Di'mi? Bir "Mp3 İndirme Hikayesi"dir "Evden biri" ADSL'e Mart 2004'te abone oldu. Ona "Tüm gün interneti ne yapayım, Superonline'dan bağlanıyoruz ya!" demiştim Durumum, televizyonun icadı için "İnsanlar televizyonu ne yapsın?!" diyen o salak adamınkine benziyormuş, bu tahlili de 2005 yılının şubat ayında yapmıştım. TTNet'in bedava mp3 reklamını izleyince heveslendim. Siteye girip bir, iki tane mp3 de ben indireyim dedim. Düşüncem ADSL abone numaramı girince şarkı indirebileceğim yolundaydı. Neden böyle düşündüğümü şimdi bile anlayabilmiş değilim. Şarkı adının yanındaki "indir" linkini tıkladığımda bi'pop-up ekran açıldı, burada iki seçenek vardı: ADSL abonesi iseniz ttnetmuzik.com'a üye olmak ve giriş yapmak için tıklayın. Değilseniz ADSL'e abone olmak için başka bir tık tık'a geçin. Ben ilkini seçtim. Böylece ttmüzik.com'da oturum açacağım sayfaya ulaştım. Ama oturumu açamadım, çünkü TTMüzik sitesine üye değildim. Sayfanın sonunda benim gibi ziyaretçiler için konmuş "Üye olmak için tıklayın" linkini dürttüm. Yeni bir sayfa açıldı. Burada ttmail.com uzantılı e.posta adresimi yazarak ttmüzik.com'a üye olacağım bir alan vardı. Ancak bende ttmail.com uzantılı bir e.posta adresi yoktu. Bunun üzerine ADSL destek hattını aradım. Güzel Saçlar Durumu anlattım, bana ttmail.com uzantılı e.posta adresi almam için lazım olan kullanıcı adı ve şifremi verdiler. ADSL abone no, kullanıcı ad ve şifre ile ttmail.com'a girdim. "Yeni ttmail hesabı" linkini tıklayarak elimdeki bilgilerle bir e.posta hesabı açtım. Açtığım bu e.posta hesabı ile tekrar ttmüzik.com sitesine girdim. Şarkımı seçtim, açılan sayfadan ttmail.com uzantılı e.posta adresimi kullanacağım linki seçtim. Buradan "üye olmak için tıklayın" linkine tıkladım ve ttmail.com uzantılı e.posta adresimi yazdım. E.posta hesabıma dönüp, gönderilen geçici şifreyi aldım ve tekrar ttmüzik.com sitesindeki indirmek istediğim mp3'ü seçtim. Buradan e.posta adresi ve şifre yazacağım linki seçtim. Yazdım. Şifre değişikliği istedi. Değiştirdim. Sonra ne oldu tam hatırlamıyorum. Başa dönüp tekrar indirmek istediğim şarkıyı seçmem gerekti. Güncel bilgiler ile üye girişi yapıp mp3'ü indirdim. İndirdiğim şarkıyı Musicmatch Jukebox'da dinlemek istedim. Olmadı, Windiws Media Player 10 lazımmış. Bendeki Media Player'a baktım. 10'muş. İyi. Dinledim. Burak Kut güzel söylüyor: "...Kanasın dünyam, yansın oldu olacak Günahlar kavrulsun, aleviyle.." filan. Mp3 çalara aktardım, çalmadı. Meğerse formatı wma'ymış. Oldu. Reklamda hopla, zıpla, mp3 indir gibi geyet rahat ve kolay bir işe çağrı yapılıyor. Ancak pratikte durum o kadar kolay değil. Şabanoğlu Şaban'ın devlet dairesinde, masa masa gezmesine benziyor: "Bu masa değil, o masa, sonra şu masa ve şimdi de beriki masa.. Aldın mı evrağı? Peki, o zaman bugün git yarın gel!". Bu arada Nil için kaç kez yerimden kalktığımı yazının arasına serpiştirmedim. Bir kullanıcı olarak bu beni bağlar, sizi değil. E.postalar, şifreler, abone numaraları, kullanıcı adları vesaire vesaire vesaire. ADSL abone numaram, telefon numaram, IP numaram arasında bi'güvenlik denetimi yapıp hizmet sunan TTNET sitesi fikri için henüz erken herhalde. Azbuz 15 Ocak 2008 Salı 14:20 9 Ayda Gelen 9 Ayda Gider Lohusa giyinmez, örtünür. Burada giyinmekten kasıt modadır, eski kıyafetlerindir ya da indirimde, Koton'dan siyah kumaş pantolon almakla eş değer bir kadın hareketidir. Doğumdan sonra hiçbir ek çabaya gerek duymadan 10 günde 12 kilo kadar verip buna rağmen 6 aylık hamileyken giyebildiğiniz bir pantolonu basenlerden geçiremiyorsanız bu ancak soğuk füzyon ile açıklanabilir veyahut sebebi çok basittir: Doğum yapmak için genleşen basenler ancak sonbahara doğru toparlanacaktır. Almanların dediği gibi: 9 ayda gelen 9 ayda gider. Yeni üstler için GAP'in %50 indirimden faydalandım Giyinebilen lohusaların durumu ise ne metabolizma hızı ne vücut yapısı ne de deniz seviyesinin altında herhangi bir sebeple açıklanabilir. Açıklanamaz. Atlanan lohusalık dönemi ne zaman, nasıl ve ne ile telafi edilir onu da bilmiyorum. O yüzden burayı geçiyoruz. Bu dönem ben çok terliyorum. Çok ısınıyorum ve zor üşüyorum. Bir de basenlerin geri hızlı hareketini bekliyorum. Böyle olunca ne oluyor: Siyah eşofman altı ile ince, V yaka, düğmeli, uzun kollu üstleri; gene ince, ağzı burnu istediğim tarafa çekilebilen atletlerle ile harmanlıyorum ve buradan bir "armoni" elde ediyorum Ardından bu isimle bir çiçek dükkanı açıp, metresli evli erkeklere çiçek satarak zengin oluyorum. Sonuç: Sıkıldım! Normal şartlar altında giymek istemeyeceğim ne varsa sahip olmak istiyorum. Mesela bir Yargıcı kadını olmak istiyorum. Bu saatten sonra kırmızı kar da yağabilir, bilmem anlatabiliyor muyum? Lohusalığı da savuşturduktan sonra karşıma çıkan her uzun kollu, V yaka üst ile birlikte ben de bugünleri hatırlayacağım. Tıpkı Müslüm Gürses'in "İhtiyacım var" şarkısını söylediği banka reklamını her izlediğimde kendimi bir minübüsün içinde bulmam gibi. Azbuz 13 Ocak 2008 Pazar 13:59 Dr.Oetker Gerçekten Doktor Mu? Mesaj gönder linki ile gelen bir takım mesajlara cevap yazmam veya "Neden?" diye sormam lazım geliyor. E.posta adresi yazılı olmadığı için soramıyorum. Anlayacağınız iyi niyetin eseri olan "mesaj gönder" sisteminin zamanla boku çıktı. O yüzden kaldırıyorum, dileyen e.posta göndersin. Diğer taraftan illa da cevap göndericem, neden diye sorucam dersem Kriweb allem eder kallem eder bana yardım eder. Üç yıllık hukukumuzun sonunda bunu anladım. Bazen algı aklın önüne geçebiliyor çok sevgili internet dostları. İyi pazarlar. 12 Ocak 2008 Cumartesi 12:59 Recep İvedik "Bu ne saçma hayat, bu ne dingil hayat ya, bu ne kopuk hayat, bu ne manyak yaşam tarzı ya, bu ne bohem ya!" 10 Ocak 2008 Perşembe 18:46 Tarkan'dan Devam: ...Anılarla gönülleri hoş tutmalı Avutabilmeli Kapalı otoparkta, park ettiğim yerden geri çıkmak için geri vitese takmam gerektiğini hatırladım, ancak geriye bakmayı unuttum! Arabanın tamponunu, bagajı güzelce ortalayıp ortamdaki sütunlardan birine gömdüm. Ne kadarlık hasar olduğunu bilmiyorum, cumartesi günü Sanayi'de belli olur. Artık çok sıkıldım bu işten, araya adam koymayı düşünüyorum! Azbuz 9 Ocak 2008 Çarşamba 12:18 Oyun Çorabı Nil iki buçuk aylık. Bebek alışverişi benim için yeni dünya. O kadar yeni ki bir bebek bezi ya da alt silme mendili aldığımda alışveriş yapmış gibi hissediyorum, tatmin duygusu yaşıyorum. Bir gün gelecek ekmek almakla bebek bezi almak asında bir fark kalmayacak, biliyorum. Nil'in yattığında elleri kolları hareket halinde. Bu hareketliliği kendini oyalama çalışmasına çevirmek için dün ona oyun çorabı aldım: Sassy, Happy Feet Rattles (13 YTL). Çorabın ucundaki arabaların içinde çıngırak var, ayaklarını oynattıça ötüyor. Yattığı yerde ayaklarını yakalamaya başladığında bunlarla sanırım daha çok eğlenecek. Eskiden biz de bileği ponponlu soket çorap giyerdik. Benim pembe bi'tane vardı, çok havalıydı. Şimdi o günleri hatırladım. Seksenler... Vay be! Azbuz 8 Ocak 2008 Salı 10:54 Hayat Kurtaran Uyarılar-15 "Duygu, lütfen Nil'i 125 Mbps data transferinin arasına koyma!" "Evden biri", zıngırdacı içindeki Nil'i laptop ile wireless modem arasına koyduğum için beni uyarıyor. Azbuz 7 Ocak 2008 Pazartesi 19:52 Tarkan Söylüyor: Unutmamalı... Sevgiyle Anmalı.. İstanbul'un ilk karı yağdı. Aslında bunun ilk kar olduğundan çok da emin değilim. Eylül-kasım ayları arasında da bir kar yağışı hatırlıyorum sanki, sulu. Gene de emin olamıyorum ama. Görüyor musunuz, 29 yıldır bana hizmet veren şu beynim basit bir mevsim yağışının altından bile kalkamıyor. Son zamanlarda hatırlamam gereken hiçbir şeyi hatırlanması gereken yer ve zamanda hatırlayamıyorum. Hatırlayamamak ve sonra da unutmak; aynı kabdan su içen iki köpek gibi. Bahsettiğim unutmak, şirin şeker bir hikayeler silsilesi değil. "Ay benim şu unutkanlıklarımı yazsan Broadway'de müzikal komedi olarak sahnelenebilir" diyemiyorum ne yazık ki; çünkü bu unutmalar soğuk duş etkisi yapacak sonuçlara varıyor. Misal geçen gün arabanın anahtarını bagaj kilidinin üzerinde unutup eve gelmişim. Yokluğunu, Nil'i kontrole götüreceğim günden bir gece önce aşyalarımı toparlarken fark ettim. Vakit gece yarısı ve ben anahtarı bulamıyorum. "En son ne yaptın?" oyunu oynuyorum kendi kendime, kısa bir süre sonra da donup kalıyorum. Anahtar arabanın üzerinde olmalı! Gerçek bir "üzerinde" durumu bu. "Evden biri" otoparka gidiyor ve anahtarı bagaj kilidinden çıkarıp getiriyor. Bi'hesap yapıyorum neredeyse 30 saattir orada. Karnıma hiç böyle bir sancı girmemişti. Ruhsatı da arka cama koli bandı ile de yapıştırmış olsam şanslı günündeki bi'hırsıza torunlarına da anlatacağı şahane bir anı vermiş olucam. Alınacak üç parça eşya için not tutmayı gereksiz görüyorum. Dışarı çıktığımda lazım olanlar dışında ne varsa toplayıp getiriyorum. Not tutuyorum, bu sefer de evden çıkarken kağıdı yanıma almayı unutuyorum. Doğum günlerini hatırlıyorum ama aramayı unutuyorum. Vitaminlerimi içmeyi unutuyorum ya da içiyorum, içtiğimi unutup bir daha içiyorum. Gittiğim alışveriş merkezlerinin otoparklarında arabayı bulamıyorum. Yapacaklarım, söyleyeceklerim bazen giyeceklerim bile!!! Hatırlayamamak, unutmak kaybetmeye de sebep malum. Hafızası ile övünen ben, bana yakışmayan günler geçiriyorum anlayacağınız. Tipik loğusa emareleri bunlar. "Geçecek, hepimize oldu" diyorlar, ama bu olup biteni gurur meselesi yapmama engel değil. "Evden biri"ne "Kız bana!" diyorum, gülüyor. Azarlanmak unutmama engel olabilir diye düşünüyorum. Anneme telefon açıp "Bana mukayet ol! diyorum. Dışarı çıkacaksak eğer, önce onu tembihliyorum: "Bana soru sor!": Duygu anahatarı aldın mı?, Otopark kartı yanında mı? Çantana yedek bez koydun mu? Alınacaklar listen tamam mı? Bak eve dönücez yapacağın, alacağın bir şeyler daha kaldı mı? Anlayacağınız göz-kulak kategorisine giriyorum şu aralar. Giller takvimim ve ajandam hep gözümün önünde, not defterim üzerine iliştirilmiş bir kalemle masa üstünde, eş dost da tembihli. Bu da başka bir dönem diyorum kendime. Elimden bundan fazlası gelmiyor. Azbuz Yeni fotoğraf çalışmamın adı Keyif Verici Maddeler. 3 Ocak 2008 Perşembe 11:00 Kitap Şezlongu Geçen gün gittiğim D&R'da rastladım bu kitap şezlonguna. İlginç bir hediye olabilir. Yemeklerini yemek kitabına bakarak yapanlara, yemek yerken kitap okuyanlara, öğrencilere (kitap karşınızda, defter önünüzde), kitap tutmaktan eli yorulanlara.. Bir çeşit kitap okutturucu da denebilir aslında. Fiyatı 24 YTL. Azbuz 2 Ocak 2008 Salı 14:00 Bir Fil Ne Kadar Rejim Yaparsa Yapsın Zürafaya Benzeyemez -"Galiba Bu Yeni Yıl Yazısı Oldu" Yazısı- Nevadalı bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre 2008 yılı hedefleri arasına ince bir silüete sahip olmayı da ekleyen insanların sayısı dünya nüfusunun yüzde altmış dokuzunu oluşturuyormuş (Bu da başka bir araştırma). Yüzde vermeye ve genelleme yapmaya bayılan tek Türk olarak bir takım eksikleri olan tek Türk de benim. Mesela bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak çok eğlenceli, ayrıca zengin de gösteriyor. Ama aslında hepimiz biliyoruz ki bu çok yanlış bir şey. Çünkü bir insan bir girizgahı sallamaya niyetlendiyse dünya nüfusunun ne kadar olduğunu ve bunun kadın erkek oranını araştırmalı önce. Sonra kadın nüfusun içinden, ince bir silüete sahip olmayı isteyecek yaş gurubundaki kadınların sayısını bulmalı. Daha sonra diyet yaşının 13'e indiği haberini hatırlayarak bu sayıya dokuz ekleyip bin ile çarpmalı. Çıkan sonuç gene yüzde altmış dokuz ise bir koşu gidip Sayısal oynamalı. 2008'de zengin de olmak istiyorum. İşte Size Oldukça Formunda Bir Kadın Hepimizin derdi ince bir silüet, selülit ve pek tabii selüloz (bir çeşit karbonhidrat). 18 yy'dan bu yana kah sırttan sıktırmalı ipli korselerle olsun kah günümüzde diyetlerle olsun ince bir vücuda sahip olmanın çok şeye sahip olmakla eş değer olduğuna inanıyoruz O çok şeyin içini de siz doldurun. Keza din, dil, ırk fark etmeksizin dünya insanının gündemi ince silüet. Bakınız Bridget Jones'un Günlüğü filminin yakaladığı başarı ve konuyla alkalı diğer kaynaklar: “Fransız Kadınlar Niçin Kilo Almaz?” “Japon Kadınlar Hem Şişmanlamaz Hem De Yaşlanmaz. O yüzden kadın dergileri ve gazetelerin bize iyi vakit geçirtmeyi hedefleyen şen şakrak ekleri sürekli ince süliet nedenleri sıralar: 1) Aniden beliren bir düğün daveti için 10 günlük mucize diyet. 2) Kendi gelinliğinize sığmanız için gerekli olan son 1 ay diyeti. 3) Yeni ayrıldığınız sevgilinizi pişman etmek için şok ayrılık diyeti. 4) 14 Şubat Sevgililer Günü diyeti. 5) Kurban ve Şeker Bayramı sonrası diyeti 6) Yılbaşı sonrası patyalayan kadar yedim, pişmanım diyeti 7) Yaza merhaba diyeti 8) 1 Temmuz Kabatoj Bayramı özel diyeti 9) Kış gardırobunun içine girme diyeti 10) Doğum sonrası kilolarından kurtulma diyeti (Buna "anneyim ama seksiyim diyeti" de denebilir) 11) Yeni yıl da yeni bir insan olma diyeti vesaire vesaire vesaire Diyetin adı ne olursa olsun ince silüetten kasıt 90-60-90 ise bu beden ölçüsüne dünyada 40 000 kadından 1'i sahip. Kötü haber mi? Değil. Çünkü bahsi geçen bu model, boya göre sağlıklı ağırlığın yüzde on beş altında olmak demek. Tıp bu orana anoreksiya nevroza diyor. Tıp diyor ben değil. Adını ister sağlıklı beslenme, ister detoks, ister de yaşam şeklini değiştirmek koyalım sonuçta arzulanan, arzulanan bir bedene sahip olmak. Peki cennetteki hurilerin (çıplak ve) balık etli olarak tasvir edilmesine ne diyeceksiniz? Bu, bir grup erkek, zayıflamaya kafayı takmış kadınlar, Mango ve Zara mağazalarının stilistleri için cehennem demek! Dünyaca ünlü San Diego Hayvanat Bahçesi'nde ağaca kazınmış bir atasözünü hatırlatarak noktalamak istiyorum bu ince silüet mevzunu: Bir Fil Ne Kadar Rejim Yaparsa Yapsın Zürafaya Benzeyemez. İyi Seneler Azbuz DEVAM...