31 Ocak 2007 Çarşamba 09:13
Show Night Club
Bi'arkadaşımdan DVD/VCD kesip-biçme programı öğrendim.
Bunun üzerine arşivimdeki Kaç Para Kaç VCD'sinden bi'sahne kestim.
İnternet'te sansür de kapımızdayken, videonun başına akıllı işaretlerden koydum;
sonra "bunda olumsuz örnek var" diyerek başıma ekşimeyin.
Kabul edin, kareografide çok yaratıcı çalışılmış.
Buna paralel olarak eski yazılarımdan birini de hatırlayalım isterim:
Ayrıca "İdeal striptiz şovu nasıl olmalıdır?" isimli bir kitap da yazmayı planlıyorum.
Bu sefer hızlı hareket edip ilk paragrafı kurdum bile:
İdeal bir striptiz şovu, seyircisini kösnüyete boğar; ama tatmin etmez.
Çünkü tatmin duygusu striptizin doğasına aykırıdır.
İyi bir striptizci şovu ile büyük bir beklenti yaratır ve bu beklentiyi hayal kırıklığı ile karşılıksız bırakır.
Sonra kendini affettirmek için yeni bir vaatte bulunur.Bu döngünün kırılmadığı şov iyi bir şovdur."
. . .
Taner Birsel
diğer videolarım
28 Ocak 2007 Pazar 21:41
Modern Bir "Hansel ile Gretel Masalı": Martha Stewart
Tematik kanallarda tematik tematik takılıyorum bir süredir.
Bugün de, gazetede Microsoft'un "ecesi" Bill Gates'in Davos'taki konuşmasında:
"5 yıl sonra bugün TV dediğimiz şeye güleceğiz, TV programlarının yerini internet alacak.
Gençler şimdiden Youtube'un başında video seyrediyor" dediğini okudum.
Ardından sayılı günler çabuk geçer telaşı içinde Show Plus'ın karşısında buldum kendimi.
O esnada da Martha Stewart kurdeleden fiyonk nasıl düğümlenir onu gösteriyordu.
Martha Stewart Amerikalıların şık yaşam gurusu:
Zeytinyağı ile nar ekşisi karıştırılıp bebek rokaların üzerine nasıl dökülür,
tişört butik işi nasıl katlanır, top kekin üzerine krema nasıl sürülür,
şlafgut çarşaf nasıl dürülür, çerçeveye fotoğraf nasıl yerleştirilir benzeri
pek çok "bilgiyi" en cool tavrı ile anlatıp duruyor programında.
Sadece bununla da kalmıyor:
Kokteyle giderken nasıl bir elbise tercih etmeliyiz,
halının rengi ile çay fincanının uyumu nasıl yakalanır,
perdeden artan kumaşla terliğimizi de kaplasak yakaladığımız armoninin
değeri kaç ONS ile ifade edilir, sıcak kahve höpürdetmeden nasıl içilir gibi
püf noktaları da aktaran, zerafet kumkuması bir kadın kendisi.
Takipçilerine kast atlamadan kast atlamanın inceliklerini de dikte ettiriyor anlayacağınız.
M.S şimdilerde Türk televizyonundan bizim Ayşe teyzelere de sesleniyor.
Hepitopu anlattıkları, verdiği bir dolu "püf noktası" ev işi denen işkenceden
zerre kadar çakmayan bir Türk gencinin bile üç beş level altında, bırak Ayşe teyzeyi...
O yüzden ben de bir dönem TRT-4'de yayınlanan
"Yetişkinler İçin Okuma Yazma Öğretimi" programını izler gibi izliyorum M.S.'yi:
"Ali topu tut" tadında.Bildiğin şeyi bi'daha öğrenmenin dayanılmaz hafifliği işte...
Hayatını idame ettirmek için bizim gibi
kafasını çalıştırmak zorunda olmayan Amerikan halkı ise,
M.S.'nin pek bi'dahiyane önerileri karşısında küçük dilini yuttu,
kendisini kendisine idol ilan etti filan.
Durum böyle olunca da M.S'nin de yatağından taşmış bir nehir gibi
gürüldemesi kaçınılmaz oldu. Bir süre sonra stüdyo ortamında hazırladığı
salata sosunu şişeleyip satmaya, çarşaflara M.S. etiketi yapıştırmaya,
peçeteye adını vermeye, duş bonesi üretmeye falan başladı ve paraya para demedi.
Bu yoldan kazandığı paralar ile hisse senetleri aldı ve
bir sonraki adımda da başına büyük işler açtı.
Şöyle ki: M.S.'nin adı 2004 yılında adı bir "insider trading" işine karıştı.
Portföyünde bulunan bir ilaç şirketinin hisselerini, düşmeden bir gün önce,
tanesi $60'dan sattı ve skandal o gün patlak verdi.
M.S. hapse girdi.
Bunun üzerine "Martha bizi diskoya götür" tezahüratları yerini
"Hiç ummazdım"lara bıraktı.
Biz düz vatandaşlar, din-dil-ırk farkı gözetmeksizin,
yaşam boyu hata yapmamaya çabalayalım; bu "medya şeysi" dediğimiz figürlerin
kusurları ün kazanmalarına yardım etsin.
Olacak iş mi bu?!
Aynı Hansel ile Gretel masalında olduğu gibi,
önce iyice bir besleyip semirtelim onları ve ilk fırsatta da pişirip yemeğe kalkalım.
Ama gene de "cadı"nın midesine inmeden "eve dönmenin" bir yolunu buldu Martha;
bulduki yıl 2007 ve Forbes Dergisi'nin eğlence dünyasının en zengin kadınlarını sıralmasına
650 milyon dolarlık serveti ile üçüncü sıradan girdi.
Şimdilerde Türk halkı da Hülya Avşar'ın dönüş yolunu bulup bulamayacağını merak ediyor;
zira kesip yememiz an meselesi (üç nokta)
25 Ocak 2007 Perşembe 17:41
Asude ile Buluştuk!
Çok ani oldu.
Asude ile 2005 yılından beri ara ara maillleşiyorduk zaten,
tipik kızsal yazışmalar işte: Nişantaşı'ndaki alternatif mağazalar hangileri gibi
ya da panodaki sohbet muhabbet malum.
Birkaç günlüğüne İstanbul'a gelmiş ve hadi görüşelim dedik.
Çok komiktik yalnız,
Nişantaşı Yargıcı'nın önünde buluştuk.
Birbirimizi aynı anda tanıdık falan, sarıldık, öptüştük..
Ben onunla buluşacağım diye süsülendim: Mavi köpek küpelerimi taktım filan :)
Teşvikiye Cafe'ye gittik;önden bir kahve içtik.
Tam da öğle yemeği saatinde içeri 10-15 kişi aynı anda girdi, küçük de bir yer...
Bunun üzerine Asude "Burası niye delirdi ki şimdi" dedi.
Ben çok güldüm.
Çok espirili bir insanmış, vallahi mailleşirken anlamamıştım.
Böyle ağzımız kulaklarımızda sohbet ettik.
Sonra yemek yedik.Ben ayda iki kere kola içme hakkımın ikincisini de bugün kullandım.
Zaten ay da bitti sayılır :))
Öyle işte...
Bi'de ayrılırken söz verdi, bana Reiki gönderecek :)
24 Ocak 2007 Çarşamba 09:00
Hadi Biraz Eğlenelim!
Bunu neden yapıyorum bilmiyorum...
Bir takım havalar ile yazılar yazıyorum, ardından böyle videolar çekiyorum;
hatta çekmekle kalmayıp bi'de sizinle de paylaşıyorum.
Neyse sıcak içecek severler,
bu video ciddi bir tavsiye niteliğindedir.
Gerçekten mutfağınızda böyle bir üretim bandı kurarsanız,
benim gibi seri şekilde sıcak içecek içebilirsiniz.
Sıcak İçecek Üretim Bandı
Şöyle bir 40 yaşıma geldiğimde "Yazın hayatı budur, şudur ve ayrıca odur" diye beyanatlar
verirken aniden bu videoları burnuma dayayacaklar, böyle de bir maymun durumu işte.
Siz gene de beni okumaya devam edersiniz ama di'mi?..
Zaten kitaplarımı serastreçfilmletmiyeceğim...
Söz!
not:
"Ve her zaman tuz, karabiber kullanıyorsunuz"
Nasıl ya...
karabiber çayı
21 Ocak 2007 Pazar 15:30
Çok Konuşan Çok Utanır
Kadın-erkek ilişkisi evlilik ile boyut değiştirir.
Aynı evin içinde "yaşam savaşı" verirken, işler biraz daha kolaylaşsın adına;
sınırlar revize edilir, bir takım yeni alışkanlıklar edinilir, biraz daha genleşilir.
Geçen gün "evden biri" ile Kanyon'a, Little Children'ı izlemeye gittik.
Filmden -gene- bir başka yazıda bahsederim
(bu arada bir mevzunun etinden, sütünden ve yününden nasıl faydalanılır öğrenin),
asıl ben size başka bir şey sormak istiyorum:
Evli bir kadın ömrü boyunca kocasının önünde kaç kez utanır???
Filmin başlamasını beklerken:
-(Ben) Geçen gün bu filmden yola çıkarak bir şeyler yazdım ben
-(evden biri) . . .
-(Ben) Yani televizyonda olan biten, gazeteye çıkan her haberden
her filmden, her diziden, öyle çok etkileniyoruz ki;
misal iki gün sonra mavi gözlü, at binen bi'patron kapımızı çalacak,
"150 bin dolara bir geceye ne dersin? Rengini de sen seçeceksin.."
diyecekmiş gibi gergin ve tetikteyiz.Her ev kadınının cevabı şimdiden hazır yani.
-(evden biri) . . .
-(Ben) Akıllı uslu hayatımızı yaşarken herkes herkesten her şeyi bekler hale geldi.
-(evden biri) . . .
-(Ben) Sonra şey de oldu...Seneler dahi geçse kocasına bile güvenemiyor insan.
Yani mesela azgın teke çıktı ya:Gaza gelmeyelim arkadaşlar!Bizler sıradan hayatlar yaşan düz vatandaşız!
Dejenere olmuş bir grubun içinde yaşananlardan bize ne? diyemiyoruz.
Demek lazım, ben dedim mesela..Ehe ehe..
-(evden biri) . . .
-(Ben) Konuşsana ya!
-(evden biri)Kaç dakka var?
-(Ben) Mesela ben diyorum:Bunlar film, bunlar dejenere hayatlar, bizim başımıza gelmez...
Ama sen beni aldatıyormuşsun mesela ya da 50 yaşına gelince azgın teke oluyormuşsun.
Rezalete bak!
-(evden biri). . .
-(Ben)Tabii...Büyük konuşmamak lazım.Her şey insanlar için...
Bak ostropozda başıma iş açmaya kalkma ha!
-(evden biri)Kısırlaştırırsın beni o zaman!!!
-(Ben)??!!??..??!?!............
-(evden biri) Ayrıca şuna da Ostropoz diyip durma!
Ostropoz kemik erimesi, senin bahsettiğin Andropoz!
-(Ben) Biliyorum da...
Biliyorum da ben ne oldum siz biliyor musunuz?
Yani "üç toynaklı at fosili buldum" diyerek elinde bir kemik parçası,
gazetecilere poz verip, günlerce kamuoyunu meşgul eden Erksin hanımdan sonra;
ben de "yerin dibinde yeni yaşam formları keşfettim" diyerek kendimi şöyle bir attırabilirdim ortalığa,
öyle bir "derinlemesine" çalışmaydı benimkisi de.
Bu diyaloğun ardından günü susarak tamamladığım için
düşünmeye, durup düşünmeye, de fırsatım oldu ve uykuya dalmadan önce Goethe'yi sevgiyle andım:
"Zıt özellikler daha içten bir birleşmeyi mümkün kılar".
İyi pazarlar!
19 Ocak 2007 Cuma 09:27
DerKi 20.Sayı Çıktı!
Yeni sayıdan kısa kısa :
20.Sayının başyazısı Prof. Dr. Hüsnü Can Başer’in kaleminden:
İyi ve Kötü
“Başarılı şairlerini, müzisyenlerini, edebiyatçılarını, sanatçılarını,
sporcularını ve bilim adamlarını “toplum değeri” kabul eden medeni toplumlar
onları el üstünde tutarlar ve ürün vermeyi sürdürmeleri için her türlü önlemi alırlar.
Medeni olmayan toplumlarda ise bunun tam tersi olur.
O nadir değerler azınlık kabul edilir ve sürekli hırpalanır."
Efsane dizi Lost, Türkiye’de çekilse başrollerde kimler oynardı ve dizide neler yaşanırdı?
Hasan “Sonsuz” Çeliktaş’ın kaleminden tüm Lost fanatiklerine…
Kadın Modelleri:İki erkek birbirinin göbeğine bakıp eğlenirlerken,
iki kadın kusurlarını asla söylemezler!
Kadınların en büyük düşmanı kendileridir! Çisel Onat’tan.
Ünlüler ve Arızaları:Ünlü olup da, kötü huyları olan o kadar çok adam var ki.
Kimisi alkolik, kimisi kumarbaz, kimisi başlı başına bir suç makinesi.
Metin Under yazdı.
Stresle Başbaşa Çıkmak:
“Oysa ki karşılaştığımız sorunlara, bizleri düşünmeye sevk eden ders araçları olarak baksak,
çok daha mı stresli oluruz...” Elif Oktav’ın yazısı.
Hayatımın Kadınısın:
Bu yazı Uğur Yücel’in çekeceği filmlerine finans bulmakta hiçbir zorluk yaşamamasına
dua edilerek yazılmıştır.Gülseren Karaçizmeli’den.
Galiba Bize Rahat Batıyor!
“Bir ilişkiye girerken, kadınlar, erkeklerin değişeceği,
erkeklerse kadınların değişmeyeceği umudunu taşırlar.Genellikle de tersi olur.” Salim Koç’un kaleminden…
Ben 20. sayıya yetişemedim.Ama başka bir çalışma yaptım.
Zevkle okuyacağınızı düşünüyorum; yayınlandığında ayrıca haber vericem.
17 Ocak 2007 Çarşamba 12:10
Duygu:Peçetelerle Başım Dertte
Peçeteler:Duygu ile Başımız Dertte
Peçetelerle bir takım sorunlar yaşıyorum.
Aslında "bir" sorun yaşıyorum.
Dışarıda yemek yerken, kahve içerken tepsimize konan peçetelerden bahsediyorum.
Karnımı doyurmaya başlamadan önce üzerlerine bir şey dökülmemesi için onları masada,
güven içinde olacakaları bir noktaya koyuyorum.
Eğer "evden biri"nin ayrı tepsisi varsa, onun tepsisindeki peçeteleri de
alıp benimkiler ile birleştiriyorum.
"Evden biri" yemek yerken peçeteye ihtiyaç duyarsa (ki kaçınılmaz)
tek tek taktim ediyorum (genelde peçete arttırmaya çalışıyorum).
Aslında artmasına pek memnun olduğum söylenemez.
Burada bir ikilem yaşıyorum, ya da siz ayrıca, bir tutarsızlıktan bahsedebilirsiniz.
Çantamda ayrıca selpak bulunduğu için,
artan peçeteleri yanıma alıp almama konusunda her seferinde bir tereddüt yaşıyorum.
Çünkü çantanın içinde duran peçeler çantanın içindeki pisliği üzerine
çekmek dışında hiçbir işe yaramıyor.
Haftada bir ya da iki kere çanta temizliği yapıyorum;
Üzeri çeşit çeşit logolu (veya logosuz),
marka baskılı bir tomar peçete bana bakıyor ben peçetelere bakıyorum.
Üzerlerinde bariz bir leke olmadığı için
ziyan etmemeye çalışarak bu pis peçeteler ile ne yapacağımı düşünmeye başlıyorum.
Çok kusuruz bir hayat yaşıyormuşcasına
en büyük derdimi bir tomar peçete ilan edebiliyorum (olabiliyor).
Her seferinde olay gününe günlerine geri dönüp "keşke yanıma almasaydım" diyorum.
Bunun üzerine elimde uçları azıcık ıslatılmış peçeteler evde kirli,
tozlu bir yer aramaya başlıyorum ve
temizlik yapmaktan hoşlanmayan bir insan olarak bulmam hiç zor olmuyor.
Olur da bulamazsam bu sefer küçük bir torbanın içine koyup
pis yer bulduğumda kullanmak üzere saklıyorum.
İçi selak dolu torbanın masa üzerindeki görüntüsü beni rahatsız ediyor.
Mutfağa girip çıktıkça masaya bakmamaya çalışıyorum.
İçimden 'keşke yere bir şeyler dökülse' diye geçiriyorum
Bir süre sonra bu “sorunlu” peçeteleri illa ki kullanmam gerekiyor
ve bu sefer de mutlu oluyorum.
16 Ocak 2007 Salı 11:39
Everybody Loves Raymond
Raymond küçük kızı Ally ile "çocuk nasıl olur" hakkında konuşmak zorunda kalır,
ama olay düşündüğünden farklı gelişir:
"Tanrı neden bizi buraya koydu?", dölyatağı ve ilahi izdiham.
14 Ocak 2007 Pazar 13:30
Müjdemi İsterim!
Nur Topu Gibi Bir "Tribal Enfeksiyon"umuz Daha Oldu!
Tutku Çemberi (Little Children) başrollerini
Kate Winslet(Sarah) ile Patrick Wilson'un (Todd) paylaştığı bir vizyon filmi.
Little Children dün gösterime girdi ve ben henüz izleme fırsatı bulmadım.
Ancak birkaç gündür önüme hakkında yazılmış yorumlar düşüyor.
Özellikle Winslet'in oyunculuğu ve Oscar'a aday olması gerektiğinden dem vuruluyor.
Film aynı zamanda üç dalda Altın Küre'ye aday:
En iyi film, en iyi senaryo, en iyi kadın oyuncu.
Little Children Fragman
Konusuna gelince:
"Todd bir 'ev erkeği'dir. Karısı Kathy dışında mahallenin bütün ev kadınları
bu yakışıklı koca için deli olmaktadırlar.
Sarah ise kocası Richard'la olan evliliği kötü giden eski bir feministtir.
Banliyöde Todd'la tanışmaya cesaret eden tek ev kadını odur.
Parkta çocuklarını gezdirirken arkadaş olan Todd ve Sarah arasında tutkulu bir ilişki başlar."
Eeee....
Kısa bir tespit yapıp çekileceğim.
Filmi izledikten sonra,
nasıl izlediğimi anlattığım bir "bugün ne yaptım" yazısı da yazarım ayrıca.
Biz sıradan Türk insanı, sıradan Türk aileleri,
akşam yemeği için Tarhana çorbası kaynatıp, Ayşe Kadın pişiren bizler;
seyrettiğimiz her filmin, Televole Cumhuriyeti'nde yaşanan her sansasyonun ardından;
dönüp bir kendi hayatımıza bakıyoruz ve aynı "ahval ve şerait"
(onun yerine "gidişat ve koşullar" diyelim mi -diyelim-)
içinde olduğumuzu sanıyoruz.
Evin hizmetlisi ile kaçan zenginler,
daha kaprissiz/masrafsız diye Rus kadınların peşinde koşan erkekler;
evliliğinde 30 seneye vardığı gün Orhan Pamuk ekolüne takılıp "Yeni Hayat" peşinde koşanlar,
yaşlı kadın-genç erkek /genç kadın-yaşlı erkek; evli kadın-yakışıklı serseri kombinasyonları ile
evli+çocuksuz kadını risk olarak gören evli+çocuksuz kadınlar ve
evli+çocuklu olduğu için evli+çocuksuz kadını da ayrıca risk olarak gören diğer ilginç tipler...
Ve en sonunda Akmerkez Macro'dan salı akşamı için 2 parça soslu dana biftek(4,75 YTL)
alması gereken Türk kadının yeni kabusu, tüm dengelerin eşitlendiği yeni bir senaryo:
Evli+Çocuklu Erkek ile Evli+Çocuklu Kadın!
Yani "E şıkkı:Hepsi" diyoruz.
-tekrar-
Sıradan hayatın içinde sıkıntıdan patlayan Türk kadını, müjdemi isterim:
Little Children vizyona girdi.
Artık üzerine kafa yoracağın, her sakallıyı deden sanacağın,
nur topu gibi bir karın ağrın, kalp spazmın, endişe yumağın, tribal enfeksiyonun oldu.
Ya da biz küçükken annemin dilinden hiç düşürmediği gibi:
"Film o film!"
13 Ocak 2007 Cumartesi 17:00
e gardirop ve Benim olsun Isterim
Fırsatladıkça eğlenelim, coşalım diye: e.gardırop
Ve kadınların klasik "Benim Olsun İsterim" çılgınlığı...
13 Ocak 2007 Cumartesi 16:27
Bülent K. ve bubenimhayatim.com
...bubenimhayatim.com'a kendi adima çok begendigim 'sex and the city' dizisine ait
internette türkçe içerik ararken tesadüfen rastlamistim.
Genelde bayanlarin ragbet ettigi düsünülse de
ben bir erkek olarak o dizinin kendi dünyasi içinde çok anlamli mesajlar içerdigini düsünüyorum.
Her neyse bubenimhayatim.com da hayata dair anlattigin detaylar ve
bunlari samimi bir dogallikla paylasiyor olman beni etkiledi sanirim.
1970-80 arasi fransiz filmleri vardir.
(eskiden nadiren de olsa sinemalara düserdi,
simdi film festivallerinde bile görmek mümkün olmuyor)
Bunlar hiçbir ögretici olma çabasi içermeyen daha çok bir günün hikayesi seklinde geçen filmlerdi.
evdeki esyalar, alisveris, siradanlikla tutku arasinda gidip gelen iliskiler,
az konusma bol sigara dumani, konyak ve kahvenin yogun sekilde tüketildigi kafeler,
yiginla kitap dolu tavana kadar kütüphaneler, kahve rengi ve bordo karisimi filmler..
Bir yerde bubenimhayatim.com'da bu dogal havayi yakaladigimi düsünüyorum.
Keyifle okumaya devam ediyorum..
Bülent K.
Bülent K. bubenimhayatim.com okuru ve azbuz'dan da siteye üye oldu.
Kendisine teşekkür mesaji gönderince, o da düşüncelerini paylaştı.
Çok hoşuma gitti, kendisinden izin de alarak, mesajin bir kısmına burda yer vermek istedim.
11 Ocak 2007 Çarşamba 23:05
Konuk Yazar:Şebnem
Konuk Yazar bölümünde Şebnem var!
Kendisi konuktan ziyade "ev sahibi" sayılabilecek birkaç kişiden biri.
Bunun sebebi süre ve devamlılık:1 yıldan fazla oldu burda.
Bu ilk yazısı:
"Bir Yaşam"
11 Ocak 2007 Çarşamba 13:10
"Evden Biri", İş Hayatı ve Ben
"Bir yazarın üzerinde çalıştığı bir kitabı bitirmesi,
küçük bir çocuğu evinin arka bahçesine götürüp vurması gibidir"
-Truman Capote-
Birazdan bahsediceklerimin T.Capote ile bir alakası yok.
En azından ben öyle olduğunu sanıyorum.
Bu, sadece içime çok sinmiş bir tanımlamadır, paylaşmak istedim.
. . .
"Evden biri"nin bir takım özelliklerine hayranım ve
kendisine hayran olduğum için de kendime hayret ediyorum.
Çünkü onun hayran olduğum özellikleri aynı zamanda
anlaşmazlıklarımızın da temelini oluşturan olaylara sebep olmaktadır.
Hangi yönlerine hayran olduğumdan çok kısa bahsetmek isterim:
Sanal tuğla deposu vardır.
Bunları olaylar ve insanların arasına ustalıkla örer.
Hiçbir insanı ve olayı başka hiçbir olay ve insanla birbirine karıştırmaz.
Her mevzuyu kendi içinde kendi şartları ve ikliminde değerlendirir.
İsterse kendisini çok başarılı bir şekilde izole eder;
benden, senden, her şey ve herkesten.
Eğer bir süre kimseyle konuşmak istemiyorsa,
öyle benim yaptığım gibi basit ve ucuz yöntemlere başvurmaz;
odaya kapanmaz, Tarabya'da uzun ve yalnız yürüyüşlere çıkmaz.
Hayatına öylece devam eder, sadece kendisine ulaşılmasına izin vermez.
Soru sorarsın cevap vermez, dikkatini çekmek için inişli çıkışlı
bir ses tonuyla derdini anlatırsın seni duymaz, sürekli aynı şeyi söyleyerek
ya da omzunu, kolunu, bacağını dürterek konuşursun
(şöyle döner de bi'bakar belki diye) rahatsız olmaz.
Bakmaz, cevap vermez, etkilenmez; okuduğu ya da izlediği şeye devam eder.
Bi'de kafasını çok başarılı bir biçimde organize eder.
İş ve özel hayatı birbirine karıştırmaz.
Eğer bir iş yaparken bir kişiyi ya da olayı düşünmemesi gerekiyorsa, bitmiştir.
Mesela itiraf etmese de tahmin ediyorum ki ofisten içeri girdiği an da
kafasında "Duygu" odasının ışıklarını kapıyor ve gece olup
(akşam demedim farkındaysanız) turnikeden geçtiği anda tekrar yakıyor.
Kısacası pek çok insanın meditasyon, şu, bu ve o teknikler ile
"oooommmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm" sesi eşliğinde
gerçekleştirmeye çalıştığı "üst beyin terbiyesi" kendisinin hamurunda var,
neredeyse bir refleks gibi.
Çok şanslı tabii.
Yalnız aylardır yoğun bir tempo ile çalışıyor ve sistemi teklemeye başladı.
Şöyle ki: Dün dışarda işlerim bittikten sonra annemlere gittim.
Gitmeden önce ve gittikten sonra kendisi ile iki kere telefonda konuştuk.
Annemlerde olduğumu biliyordu ve beni (zaten yolunun üstü) annemlerden alacaktı.
Saat gece yarısına geliyordu ki aradı:
(Evden Biri):Duygu sana kötü bir haberim var.Ben eve geldim.Kapıyı açıyorum
(Ben):Nasıl ya!
(Evden Biri):Annende olduğunu unuttum ya!
(Ben):Yav iki kere konuştuk, kendin de benim annemde olduğum ile ilgili cümle kurdun.
Nasıl unuttun beni!
(Evden Biri):Unuttum ya!
(Ben):E gel al bari...
(Evden Biri): Tamam!
Yalnız "yazılım"ı nasıl dağıttıysa artık, şu bağlantıyı dahi kuramamış:
"İşten çıkayım artık ---> Eve gidicem ---> Ev=Duygu --->
Ve gerçekten/bu sefer/bu gece Ev=Duygu mu??? "
Bu bir ay içinde ikinci kez oluyor.
Öncekinde de kendisini aradım ve annemlerde olduğumu,
işten çıkarken beni de almasını istediğimi söyledim.
Gece yarısı oldu ve gene arayıp
"Ben eve geldim, sen evde yoksun, annendeydin di'mi?" dedi, gülüyordu da.
Bu arada fonda da NBA TV sesi.
Yani öyle bir "şaşırmış" ki, eve geliyor kapıyı çalıyor ben açamıyorum pek tabii ve
anahtarıyla kapıyı açıyor (bu sene de 5 ya da 9 kere yaptığı bir şeydir).
Işıkları açıyor, tiviyi açıyor, NBA Tv'yi buluyor (belki önceden üstünü de değiştirmiştir),
sonra beni arıyor "Hayretlere gark ettim ki evde yoksun.Seni annen de unutmuşum" tepkisi verebiliyor.
Buna Türk dizi jargonun da "Oldu! Gözlerim doldu" deniyor.
O yüzden bu sefer eve girmeden beni aradı.
Diğer taraftan düşünüyorum taşınıyorum "bu 'unutmadan' bir kazancı var mı?" diye.
Yok yani!
Eve gidiyor, çıkıyor beni alıyor ve tekrar eve gidiyor.
Kendisi için üzülüyorum.
Çok yorgun.
. . .
Şimdi düşündüm de T.Capote'un çok da başarılı bir tanım yaptığı söylenemez.
9 Ocak 2007 Salı 14:21
Zara İndirim Şenlikleri / Hello Kitty Kızları
'Sıradan' kelimesi bana hep sempatik gelmiştir.
Bence sıradan şeyler iyidir;
bahsettiğim şeyin 'sıradanlık' kavramı ile bir alakası yok aslında:
Şaşadan, yüksek sesten, yanıp sönen panolardan,
kısacası aldan puldan çekinmişimdir hep.
"Boş teneke çok ses yapar" derler ya!
Ve 'çok' ve 'en iyi' ve 'kusursuz' ve
'en'lere sarılıp sarmalanan her şeye şüphe ile yaklaşırım.
Zara bayram ertesi indirime girdi.
Benim de indirimden, Nişantaşı'nda dolanırken kazara haberim oldu.
İçeri adımımı attığımda akşam üstü sularıydı;
olaya sabah saatlerinde uyanan pek çok kadının aksine ben,
"Zara Şeytan Taşlama Ritüeli"ne geç kalmış bile sayılabilirdim.
D&G
Abartmayım ama, hesaplayabildiğim kadarıyla metre kareye 8 tane
Hello Kitty Kızı düşmekteydi;kazaklar, pantolonlar havalarda uçuşmaktaydı.
Kabinlerin önünde uzun kuyruklar vardı ve satış görevlisi
kabinleri terk ederken içeride kıyafet bırakılmaması konusunda
sert uyarısını yılmadan tekrarlamaktaydı.
Belki bu şekilde daha az yorulacaktı;
ancak gün sonuna doğru sesinin kısılacağı da kesindi.
2007'nin ilk Zara indirimi daha öncekiler gibi
duygusal dünyamda bir hezeyana daha sebep oldu.
Hello Kitty kızlarını gördükçe kendimden şüphe etmeye başladım:
Ben nasıl giyiniyordum? Benim tarzım neydi? Daha süslü olsam ne değişirdi?
Mary Kate ve Ashley Olsen ikizleri NYC'de dolanırken
Türkiye'de Olsen İkizleri'ne benzemeye çalışan kaç tane kadın vardı?
Ne kadar takıp takıştırırsam o kadar kar mıydı?
Klasik bir 49 yaş pişmanlığı muhtemel ne gibi konuları içerirdi?
Neden burnu açık kahverengi topuklu ayakkabı ile yeşil muz çorap giymemiştim?
Benim de Claire's mağazasından almam gereken aksesuarlar var mıydı?
Ya da düğünde takılanlar ne işe yarardı?
Bakımlı olmak ne meramdı?
Onca süslü hatunun içinde kot pantolon, kahverengi sweatshirt,
spor ayakkabı ile dolanırken kafam neden bu kadar çabuk karışmıştı?
Zara da bana uygun beden pantolon bulunmaz mıydı?
oysa sadece bir iki tane boğazlı kazak ve
belki bir tane de W&B tişörtü almak için dalmıştım dükkana.
Bakım=Süs müydü?
Temiz bir kıyafet, temiz bir beden, mis gibi kokan bir insanın da
"bakım"lı sayıldığı günleri ne çabuk unutmuştum, unutmuştuk!
Yaşadığım baş dönmesi sonucu gözlerimi Zara Men bölümünde,
jeanlerinin bulunduğu rafın önünde açtım.
Benim gibi birkaç tane kadın daha, erkeklerin öldürücü bakışlarına aldırmadan
[Yahu bari bizim reyona bulaşmayında gönlümüzce alışveriş yapalım,
bak benim beğendiğim kotu kaptı!Hay bin kunduz!]
kotları evirip çevirip, "olur/olmaz" değerlendirmesi yaptılar ayaküstü.
Hatta beğendiklerini alıp, kadın reyonundaki kabinlerin yolunu tutular.
Mantıklıydı!
Sonuç olarak "Bakımlı Kadın Kimdir, Nasıl Bir Şeydir?" sorusuna
verilecek tek bir cevap yok!
O yüzden kadınlar, mağazalarda hemcinslerini "Ne giymiş? Hımm! Çok sıradan/bakımsız!"
bakışlarıyla süzmeden önce bunu bi'hatırlasınlar..
8 Ocak 2007 Pazartesi 18:10
Kedi Fotoğrafları Çıksın Ortaya
Elinizde hiç kedi fotoğrafı var mı?
Yazın, tatilde çekilmiş ya da Cihangir'de turlarken rastladığınız...
Öyle sallapati de olmasın hani;güzelinden, şirininden, estetik de olsun tabii.
Bir yarışma var:
Ben köpeklisini bekliyorum :)))
Katılmak isterseniz şurayı tıklayabilirsiniz
7 Ocak 2007 Pazar 23:00
Konuk Yazar Var
Konuk Yazar:
Savurgan'dan "Geçti"
7 Ocak 2007 Pazar 17:40
Vakit Nakittir ve Nakitte İyi Birşeydir!
İşte size dün akşamdan bir kare:
Yemek masasının yamacına konuşlanmış çalışıyorum.
Perçemlerimden "öğğğ!" gelmiş, sumo güreşçileri gibi tepemde toplamışım;
bir taraftan da 7 günü tamamladığım halde geçmeyen grip illeti!
Selpak ile silip süpürdüklerimin haricinde 1 kiloya yakınını da yutmuşumdur.
-Sakın "ıyyğ"lamayın bana!
Bugüne kadar hiç mümük yutmadığınızı söylemeyeceksiniz di'mi?-
"Evden biri" de elinde makine gündelik hayatımızı "ölümsüzleştirip" duruyor.
İlk 10 "klik"e kadar objektife poz veriyorum, komik suratlar yapıyorum,
her çekimden sonra "bakiim bakiiim" diyorum;
ama sonra aynen yukarıda gördüğünüz gibi işte...
Diğer bir konuda bubenimhayatim.azbuz.com'a üyeliklerle ilgili:
Kısa sürede 10 kişi oldu.Beni de bir üyeden sayıyor, o zaman 9 kişi.
Bunun üzerine duygularıma hakim olmayıp "hoşgeldin" mesajları falan yazıyorum.
O yüzden mesaj kutunuzu kontrol etmeyi ihmal etmeyin.
Neyse benim biraz işim var; onları halledene kadar akın akın gelen sizleri
eli boş göndermek istemiyorum.
(hatta gitmeyin bir yere, yorum yazın, ben de yoruma yorum yazayım falan,
maksat lakırdı olsun, eğlenelim!)
-azbuz'a kaydettiğim videolarıma bi'bakın dilerseniz
(gece boyunca 1-2 tane daha aktarmayı planlıyorum)
-Tuğçe'nin bana hediye olarak yolladığı JPG Fincana bi'gözatın :)
(azbuz da bir sürü foto klasör oluşturmak mümkün;
o yüzden hediyeleriniz ya da burada yer almasını istediğiniz fotoları
mail ile gönderebilrisiniz:yani bubenimhayatim.com foto albümü
Başka fotolar da var.
-Varsa elinizde bir şeyler Konuk Yazar'a atın...
Ben (zannedersem) 23:00'e kadar burdayım.
Bi'de söylemeden geçemeyeceğim:
Zara indirim günleri bünyemde başka bir hezeyana daha sebep oldu;
onu da bugün/yarın yazarım.
5 Ocak 2007 Cuma 11:35
Her Telden Son Günler#2
"İstanbul Modern Sanat Müzesi, ikinci uluslararası sergisi ‘Venedik-İstanbul’ ile
51. Uluslararası Venedik Bienali’nden bir seçkiyi İstanbul’a getirdi.
Sergi, 28 Ocak 2007’ye kadar izlenebilir."
"Joana Vasconcelos - Gelin"
İstanbul Modern'deki “Venedik-İstanbul” sergisi,
Venedik Bienali'nin 110 yıllık tarihinde bir ilke imza atıyor.
Bienalin en önemli parçaları ilk kez Venedik sınırları dışında bir arada görülebilecek.
Sergi 2 Şubat'a kadar uzatıldı.
[Gelecek Program:
İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, 17 Şubat-13 Mayıs 2007 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan
"Magnum Fotoğrafları İle Türkiye" adlı sergisiyle, dünyanın en önemli fotoğraf ajanslarının başında yer alan
Magnum Photos’nun 60. kuruluş yıldönümünü kutluyor.
Bu, Magnum Photos’nun ülkemizde gerçekleşen ilk sergisi.
Aralarında Henri Cartier-Bresson ve Robert Capa gibi fotoğraf sanatının efsane isimlerini de barındıran
dünya çapında tanınmış fotoğrafçısından seçme yapıtları bir araya getiriyor]
Sen Paradan Bahset:
İstanbul Modern her Perşembe günü; özel programlarla, daha uzun saatlerle (10:00-20:00),
ücretsiz olarak kapılarını tüm ziyaretçilere açıyor.
Bu da ayda 4 kez ücretsiz İstanbul Modern demek.
(Bunu da Marshall Boya'nın Katkıları ile yapabiliyor)
Sahi zaman da giriş ücret 7YTL
Pazartesi günleri kapalı ve diğer günler ziyaret saatleri 10:00-18:00
Görüntülü CV Dönemi Başlıyor
"Görüntülü CV Dönemi Başlıyor" (Hürriyet İK Başlık)
2005 yılında, haksız rekabeti önlemek için, cv'ye foto eklenmesin diye
Nicola Persico ile Dan Silverman kendini paralamıyor muydu?
Ben de zamanında, bir başvuru formunda, kişisel bilgiler alanında
"kilo" kısmını boş bıraktığım için etkili ve yetkili bir kişi tarafından
dobilik addedilmemiş miydim???
Fotosuz CV uygulamasına karşın,
videolu başvurular işverenler tarafından olumlu karşılanıyormuş.
Eyvallah!
Şöyle ince bellisinden...
Kariyer danışmanlık hizmeti veren ştiler de bu işe dahil olmuş.
İş arayanlara, "ideal" bir videonun nasıl olması gerektiğini anlatıyorlarmış:
-2 dak. uzun olmamalı
-Filmin başında isim, doğum tarihi,ev adresi verilmeli
-Eğitim bilgileri olmalı
-Mesleki deneyim anlatılmalı
-Görüşmeye gider gibi giyinmeli
-Fon iyi seçilmeli
(Dağınık yatak olmamalı mesela)
Görüntülü özgeçmiş izlemek için
youtube'a girip "job, work, jobless" gibi kelimelerle arama yapmak gerekiyor.
Şöyle bir tane var mesela.
Fotosuz Cv gibi buna da bir yasak gelene kadar özellikle;
reklam/pazarlama/eğlence alanında iş arayanların elini çabuk tutması gerekiyor kanımca...
Avukatları Seviyorum
Ankara Barosu avukatlarından Metin İlkay Çimen,
THY'nin 31 Aralık günü İstanbul-Ankara uçağının 2 saati aşkın süre rötar yaptığını
ve kendsinin bundan zarar gördüğünü belirterek dava açmış.
Bilet bedeli olan 81 YTL'lik manevi tazminat talep etmiş.
Yargıç'da Çimen'i haklı bularak davanın kabul edilmesi gerektiğine hükmetmiş.
Çimen 81 YTL'lik dava için mahkeme masrafları ile birlikte 311 YTL ödemiş.
Avukatları seviyorum...
5 Ocak 2007 Cuma 08:54
Madem Burdan Başladık, Burdan Devam Edelim
Esin___Merhaba. Şu SPK sınavı eşliğinde ümidini yitirmiş arkadaş ile alakalı yazdıklarınız dikkatimi çekti.
Bahanelere sığınıp elini taşın altına koymakdan kaçınmak kimi nereye götürür ki?
Zor da olsa sevdiği bir işten ekmek yemek için zaman kaybetmemiş kaç insan var?
Yaşamadan bilemiyorsun, bünyenin katlanamadığı bir hayat tarzına
sadece aylık sabit bir gelir ve güven duygusu için katlanmak ne zor,
ne anlamsız, ne büyük zaman kaybı. Zararın neresinden dönülse kar di mi?
Elini gecikmeli de olsa taşın altına koyanlardanım ordan biliyorum.
Belki benim gibi beceremez siz de elinize yüzünüze bulaştırırsınız,
ama insan gene de pişman olmuyor.
Çünkü para kazanamasanız da asıl amaçdan sapmamış oluyorsunuz;
günün önemli bir kısmını nefret ettiğiniz bir yerde değil,
sevdiğiniz, zevk aldığınız bir yerde geçiriyorsunuz.
Yani kendiniz için bişiyler yapıyorsunuz, var mı ötesi?
Varsa biri söylesin, çünkü o durumda ben büyük bir hata yapıyorum demektir.
Duygu__dün gece uyumaya çalışırken ne düşündüm biliyor musun Esin,
aslında boşa harcanmış zaman diye bir şey yok, sadece ertelemeler var
bankada çalıştığım dönemde edindiğim tecrübeyi inkar etmek nankörlük olur.
Bi'de iş hayatı karşıma "evden biri"ni çıkarttı :)
Yazının ana fikri "çocuğunuzun yeteneğini keşfedin ve ona destek olun"
Öyle işte...
Esin__Elbette, çocuk yetiştirmek çok zor, önemli olan onda hayallerini gerçekleştirmek yerine malzemeye uygun davranmak.
Ama yillar sonra o çocuk kazik kadar olup da ailesine
"bak ben harika bir ressam olacaktim, sizin yüzünüzden bankada çalişiyom" derse o çok daha acı.
Nerde bu arkada?yn kişiliği, pastel boyalarla çöpe mi gitti?
Duygu__o zaman şöyle diyelim mi:
malzemeye uygun davranmamiş ve kendi hayalleri için
çocuğu deneme tahtasina çevirmiş olsa bile bir ebevyn;
gene de öyle bir çocuk yetiştirmeli ki
bir yetişkin olduğunda, geç kaldığını düşünmeden,
"konforlu bir U dönüşü" aramadan, hayatının kontrolünü eline alabilsin,
kendi yolunu çizsin, hayallerinin pe?inden koşsun Esin...
Esin__Amin :))
Duygu__:))
4 Ocak 2007 Perşembe 14:41
Uzun Ama Rahat Bir Yazı
okudum adam olamadım__Spk nın bu zımbırtı sınavlarına girme hevesiyle
kendimi netin uçsuz bucaksız düzlüklerine attım neymiş kariyermiş yerim o kariyeri ben ee nolcak
kariyer yapınca başım göğemi ercek bu yaştan sonra öss ye girermiş gibi
dersmi çalışcam yoksa gözlerim kancanağına dönene kadar işlemlerin arasında
kim olduğumu unutana dek kafamı patlatacağım çevremde birsürü okumamış halk tabiriyle
köşe diye nitelendirdiğim insan varken acaba ben yanlış yerdenmi başladım
keşke hiç okumasaydım keşke ilkokulda babam beni biryerlere çırak olarak verseydi
keşke kız olsaydım diye düşünmeden edemedim
buarada keşke şu linklerin çalışsaydı dicem ama boşver ben ümidimi çoktan kaybettim.
[Sitenin pano bölümüne yazılmış bir serzeniş,
istifra, "ah vah!" artık siz ne ad verirseniz...
Yazacağım yorumun panoda kalmasını istemedim açıkcası;
tıklayıp bakan var, bakmayan var...]
Sevgili Okudum Adam Olamadım,
Belli ki bu paragrafı keyifsiz bir anında kaleme almışsın.
Sorumluluk ve zorunluluk insanın canını fena sıkar, bilirim.
Ülkemizin en büyük problemosu olan iş,
işsizlik, sevmediğin işlerde saçını süpürge etmeler,
mutsuz hayatlar, büyük oranda ailemizin suçudur.
Bana göre ebevynin çocuğuna karşı tek bir sorumluluğu vardır:
O da yeteneğini küçük yaşta keşfetmek!
Bu yetenek ailenin forsuna yakışsın yakışmasın çocuğu o yönde
desteklemek ve elinden geldiğince imkan sunmak.
Bu, çocuğa yapılabilecek en büyük kıyak, verilebilecek en şaşalı mirastır.
Çocuğun ahlakı bile kendiliğinden yola girer, uğraşmana gerek kalmaz, inanmazsınız.
Bana göre herkes doktor, mühendis, avukat, iktisatçı vb vs vb olmak zorunda değildir.
Gayet tabii bir sosisçi dükkanının başında da durulabilir.
Diyeceksin ki bu devirde sevdiğin işi yaparak ev geçindirmek mümkün mü?
Evet mümkündür!
Eğer en başından beri herkes evladını yeteneği doğrultusunda yetiştirebilseydi,
şimdikinden daha fazla iş kolu olurdu, 3.Dünya Ülkesi de olmazdık
ve evet heykel yumurarak, karete yaparak, eve kapanıp yazı yazarak da ailemizi geçindirebilirdik.
Bunu imkan sağlayan bir sosyo-eko sistemin içinde yer alırdık daha doğrusu.
Peki her şey için çok mu geç?
Bence değil! Bir keresinde de şöyle yazmıştım:
"Sabah kalkacaksın beş karış suratla,
üçüncü elbiseye ihtiyacın olduğunu kabul ettiğin için
devam etmek zorunda kaldığın işine eşek gibi gideceksin,
keşiş olmayı akıl edemediğin için 75 kişi kapasiteli belediye otobüsüne
arka kapıdan 175. kişi olarak binip akbilini ön tarafa uzatmalarını rica edeceksin..."
Biliyor musun bilmem; ilkokul 4 ya da 5'e giderken bir yazım
Hürriyet Gazetesi'nin okur mektupları köşesinde yayınlanmıştı.
Dönüp dolaşıp bunu söylerim; söylerim, çünkü hayret ederim.
O yaşta bir çocuk gazete okuyormuş,
okuduğu gazetede bi'okur mektupları köşesi olduğunu fark etmiş.
Bir süre bu köşeyi takip ettikten sonra, haftada birkaç sefer
masanın başına geçip, kendine konu belirleyip yazılar yazmış.
Ve bunları posta yolu ile gazeteye gönderip durmuş.
Ve bir gün yolladığı yazılardan biri gazetede yayınlanmış.
Sene 1987 ya da 1988!
Bugünkü gibi kitabevleri, internet, acayip fırlama tivi kanalları yok.
Bir gazete, yazmaya yeteneği olan bir kız çocuğu ve eve yakın bir PTT var o kadar.
Ama ne oldu? Sor bi!
Önce bankacılık, ardından işletme okudum, 3,5 yıl bankada çalıştım ve bir gün istifa ettim.
Bunu yaparken beni bekleyen çil çil yeşillerde yoktu ayrıca.
Sonrasında gayet dikkatli yaşamam, yaşamamız gerekti, gerekiyor.
Biliyor musun o yazının çıktığı günün gazetesi de elimde yok.
Atılmış gitmiş.
Ve benim eğilimim zamanında böylesine ampül gibi parlarken bankacı olmuşum:
[Düzenli bir maaşı olsun, garantisi olsun, güzel güzel gitsin gelsin]
Kaybettiğim zamana bakar mısın?
Kimseyi suçlamıyorum, tarafsız bir analiz benim bu yaptığım,
"Aman ha 'içeriden' açık vermeyim" telaşı olmadan...
O yüzden sorana derim "Kanforlu bir U dönüşü arama".
Bir yerden başlamak gerek.
pi es:
Evet baktım spk'nın linkler kırık, kırılmış daha doğrusu;
ama kökleri sabit, onlar çalışıyor, ordan aradığına ulaş...
Neyse, "Armut piş ağzıma düş" taraftarı değiliz.
Gene de bir boş vakitte nereye taşınmışlar bakar, güncellerim.
:))
3 Ocak 2007 Çarşamba 14:23
Elimizde "Onun beni sevmesini sevdim" Kalmamış,
Yerine "Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim" Versek??
Türk halkı bu sefer iki bayramı bir arada yaşadı:
Bir taraftan dipfirizleri kurban eti ile doldurarak senelik protein ihtiyacını
garantiye almış olmanın mutluluğu; diğer taraftan bayram şekeri babında
tümcelerini bizlere hediye etmeyi uygun bularak,
Hürriyet Gazetesi ile el ele vermiş "suskun kadın" FerayeT röportajı!
Mutluluğumuzu kelimeler ile tarif etmek güç!
Ama ben gene de bi'denemek istiyorum...
Yılbaşı ile bayramın el-ense-tokat ilerleyişi ve
perşembe ile cumanın tatile dahil edilmemesi ile birlikte nükseden
Kalimero Sendromu yüzünden ("Bu haksızlık amaaaaa!...")
bir takım gelişmeleri atlamış olanlara önbilgi:
FerayeT, 1 Ocak 2007 sabahı, Hürriyet Gazetesinde yayınlanan röportajı ile
sucuklu yumurta kahvaltımıza bir güneş gibi doğdu.
Bugüne kadar neden sustuğunu, yasak ilişki olarak başlayan ve sonrasında
bir bebiş ile taçlandırılan bu "karma/kargaşa" hakkında
ne düşündüğünü Hürriyet Gazetesine anlattı.
İyi has anlattı da ben bir soruya verdiği cevaba takıldım kaldım:
-(SemaD)Gizli bir ilişki yaşamak incitmedi mi sizi?
-(FerayeT) Bakın ben Kaya’yı çok sevdim.Onun beni sevmesini sevdim...
Bu "Onun beni sevmesini sevdim" dayanağı yeni değildir.
Takip edebildiğim kadarıyla çıkış noktası Mali Bey ile Nefise Karatay ayrılığıdır.
Sonrasında Ebru Yaşar, Özlem Yıldız, Demet Şener, Lerzan Mutlu gibi
daha pek çok ünlü tarafından gerekli görüldüğünde kullanılmıştır.
Zaten röportajlarda kullanmak için bellenmiş joker cümleler vardır:
"Akşamaları DVD izleyip, popcorn yiyoruz" (Seviyeli bir birliktelik içerisindeyiz)
ya da "Ben erkeğimin ayağını da yıkarım, Geyşası olurum"
(Muamelenin her türlüsü mevcuttur) gibi...
Ama bu "Onun beni sevmesini sevdim"in durumu biraz daha farklı.
"Ya senin bu yaptığın iş mi şimdi?" sorusuna verilen standart bir cevaptır.
Kendi halinde, normal ilişkilerde ise durum farklılık gösterir.Şöyle ki:
-(Duygu) "Evden biri", ben senin beni sevmeni sevdim
-(Evden Biri) Öyle mi? Boşanıyoruz o zaman!
Bizde olay böyle gelişirdi muhtemelen;
ama bir başkası bu tümcenin altında el ele diz dize fotoğraf bile veriyor, ilginç!
İlginç; çünkü bu partnerine bir tür hakarettir, işi başından savmaktır, sorumluluğu üstünden atmaktır,
nazikçe "Ben seni sevmiyorum;beni senden daha başarılı sevebilen birine gitmem de an meselesi" demektir.
Onun yerine "Sevgilimi, kulakları patates cipsine benzediği için seviyorum.
Ayrıca kulaklarını kemirdiğimde 'Deli misin, n'yapıyorsun?' demeden sadece gülümsediği için de..."
demek bile daha mantıklı, romatik ve sevgi doludur bana göre.
Narsizmin geldiği son nokta bir birlikteliğin temelini oluşturur mu, oluşturmalı mı?...
"Yok, illa bu lafı kullanıcam" diyenlere, kastettikleri şeyle tamamen alakasız,
bir Yılmaz Erdoğan dizesi tavsiye ediyorum:
"Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim"
Nasıl olsa IQ'ları aradaki farkı algılamalarına müsade etmeyecektir.
1 Ocak 2007 Pazartesi 21:40
Ayın 1'i Pazartesi Sendromu
Sırf ocak ayının 1'i pazartesi gününe denk geldiği için şu an burdayım.
İşte görün beni!
Tanıyın!
Ne kadar takıntılı bir insanım...
Oysa söyleyecek bir lafım olmadığında yazmıyorum biliyorsunuz.
Ayrıca bayram, tatildeyiz ve hastayım da (grip).
Hepsi bir arada iken klavyenin başında ne işim var Allah aşkına???
Burada bir iki satır bir şeyler tıkırdattığım esnada,
"evden biri" de kapıya gelen çocuklar için aldığım
bayram şekerlerinden tırtıklamakla meşgul, gözü tivi'de...
Birazdan çay ya da kahve ister şimdi.
O istemeden ben "Hastayım, n'oooolur bi'kahve yap bana"yı patlatıcam
Ehe ehe...
Ama kahvesini ve sütünü kendim ayarlıycam;
yoksa hazırladıkları ya çok sütlü oluyor ya da çok sert.
Sonrasında yapması gereken benim başlattığım ketıl "tık"layınca
karışımı sıcak su ile tamamlayıp bardağımı,
uzandığım üçlü koltuğun yanında duran 20 YTL'lik İkea sehpasına,
oradan da 5 YTL'ye aldığım Paşabahçe bardak altlığının üzerine koymak, hepsi o kadar!
Ve bu yazı da bu kadar!
Kaynak:Kesip Saklanası Yazılar Serisi #1
DEVAM...