duygu@bubenimhayatim.com
29 Nisan 2008 Çarşamba 13:20
Ich bin terliksi
-Baban bebekle aşağı indi
Karşı komşumuzun 2,5 yaşındaki kızı,
beni beklemeden Nil'i alıp kapının önüne inen "Evden Biri"ni haber veriyor.
Komşuluk gerekli bir şey di'mi?
Böyle öğrettiler bize.
Altımız komşu, karşımız, yanımız, üstümüz komşu.
Gerekli olan hiçbir şey bu kadar çok bulunmaz etrafta.
Ama komşu için bu kural geçerli değil.
Komşu gerekli ve çok bulunan bi'nimet-i cevher.
Akşamüstleri kızımla aperatif bir şeyler alıyoruz
Medeniyetin ölçüsü nüfusun apartman yaşamına oranı mıydı?
Olabilir.
Okudum ben bunu bir yerde de kaynak gösteremiyorum pat diye.
Bana göre yerimiz dar, yenimiz de dar ve medeniyet hikaye.
Sefer tası gibi yaşıyoruz:
Yukarıdaki düdük makarnaya, aşağıdaki cacığa, yandaki muşmulaya komşu,
bu menüye de medeniyet diyerek alıp başımızın üzerine koyuyoruz.
Ben koymuyorum da koymayanı dövüyorlar.
Komşuyu sevmek bir medeniyet ölçüsü.
Medeniyetin göğüs ölçüsü apartman yaşamı, bel ölçüsü komşu sevgisi.
Ben sevemiyorum komşu falan.
"İnsan" ben de kaşıntı yapıyor.
Öyle çok çabuk ballı çörek olamamanın karın ağrısı hepsi.
Bi'sevsem şıp diye, bir hoşlaşsam şu sabah kahvesi işinden,
terliğimi ayağıma geçirdiğimle şapada şupada bi'iniversem komşuya
bi'elimde anahtarlık bi'elimde cep telefonu.
O zaman bu "dan dun"lar gözüme hiç batmayacak.
İnanıyorum bunun böyle olacağına.
Apartman yaşamı ile komşu sevgisi etkileşime girince ortaya "gürültü" çıkıyor.
Gürültü, medeniyetin basen ölçüsü.
"Medeni insanlar gürültüyü sever" buradan varılacak bir sonuç olabilir mi?
Biber hayattır ya.
"Ama Duygu, gürültü kötü bişidiiiir."
Bir karar verin artık, kimden yanasınız?
Medeniyet üzerinden devam etmek istiyorum.
Her gün mobilyaların yerini değiştiren komşuların ben çok medeni olduğunu düşünüyorum.
Yani öyle bir medeniyet ölçüsü ki bu
homeart çalışmalar fışkırıyor kapı kollarından,
her ay eve üçer beşer giriyor Maison Françaisler öyle bir hummalı, cüzamlı bir çalışma.
Akıllara zarar bir yer değiştirme, kabuk değiştirme,
bahara uyanma, UYANDIRMA harekatı.
Sonra sesini akord eden bir komşu kızı.
Her akşam saat 20:00 gibi.
Kim istemez ki ?
Akord işte!
Medeniyetin bundan başka ölçüsü de vardır diyenin alnını karışlarım.
Sonra terlik.
Hem de topuklu terlik.
Evin içinde çorapla gezmek köylülük elametidir.
Bilmeyen öğrensin.
Artık evler duvardan duvara yolluk döşeli mi ki terliksiz geziyorsunuz.
Parke denen bir şey var ve bu da üzerinde bir hanımefendi gibi
terlikle gezinmeyi gerektiriyor.
Ondan sonra "bu çorapların altı neden çabuk aşınıyor" diye hayıflanmayın.
Ve hemen size bir Sudoku sorusu:
Terlik giymeyen insana ne denir?
Terliksi.
Hani tek hücreli ya o hesap.
Azbuz
29 Nisan 2008 Salı 00:10
Kefen Parası / Bıçak Sırtı
Bıçak Sırtı dizisine bir kere olsun fokuslanamadım; ama son bölümünü izliyorum
ve bilmem kaç bölümdür yayında olan bu dizinin hikayesini
sadece sonunu izleyerek çözmüş bulunmaktayım:
Çocuğa asıl babasının kim olduğu açıklamaca.
Suyundan da koy kontenjanında adamın karısını da kapmaca
sonra topunu birden terk etmece.
Dizi budur.
Nejat İşler dizide kendisini oynamıştır.
Yalnız araya reklam girdiğinde biraz afallıyorum.
Eğer bir bardak su almaya mutfağa kadar gittiysem döndüğünde
dizi devam ediyor sanıyorum ve
Nejat İşler'in bu sefer de düğünden kız kaçırdığına şahit oluyorum.
"Peki bu kimin karısı ve bir çocuğu daha mı var yoksa?"
dizinin sadece son bölümünü izleyen bir seyirciyi gerecek türden sorular.
Sonra ekranın sağ alt köşesinde beliriveriyor:
Mavi.
Jeans.
Miş.
Bir ara içim geçiyor ve bir bakıyorum ki
Mehmet Günsür üstü açık bir otomobille işe gidiyor, saçları efil efil.
Hayır.
Bu, şampuan.
Gözümün günlük gazeteye kaymasını fırsat bildiklerinde
oğlanı başka bir aile ile kahvaltı ederken buluyorum.
O kadın da kim - gerçek annesi mi yoksa?
Sofrada, baba koltuğunda alakasız biri oturuyor.
İçime doğmuş olacak bir kız kardeş çıkıyor karşımıza
Hepsi hayır.
Çikolatalı krema.
Sonra reklamlar bitiyor, dizi kaldığı yerden devam ediyor.
Şirazesinden fırlamış bir "dünyalığını yapma hikayesi" bu!
Karar verdim, iyiki de bitmiş.
Azbuz
28 Nisan 2008 Pazartesi 12:54
Diyet Üzerine Bir Zeyilname
"Duygu Hanım tebrikler!
Bir ayın sonunda hedeflediğimiz 2 kiloyu vermişsiniz" dedi.
"Süt durumunuz ne alemde? Azalma falan olmadı di'mi?"
"Yok, iyi" dedim. Kafamı sallayıp gülümsüyordum ve
"Vallahi gereksiz birşeyler yemedim" benzeri bir yemini
yeni etmiş gibi düşünceli görünüyordum.
. . .
Merhaba,
Ben Duygu Yılmaz Okutan.
29 yaşındayım, 6 aylık anneyim
ve bir aydır diyetisyen eşliğinde besleniyorum.
"Doğum yapalı beş ay oldu, şimdi doğumdan iki hafta sonraki kilomun üç kilo üzerindeyim;
kilo alma eğilimim de devam ediyor" şikayeti ile başvurdum kendisine.
Hayatımda ilk kez bir beslenme uzmanının kapısını çaldım anlayacağınız.
Sütümün "volüme"ünü azaltmadan,
ayda en fazla iki kilo verdirecek bir beslenme listesi hazırladı bana.
Doğum yaptığım hastanenin beslenme bölüm şefi ve
altı yaşında bir kız çocuk annesi.
E beni o anlamasın da kim anlasın di'mi efendim?
İlk görüşmede zaten pek bir şey düşünmüyordum ve beklemiyordum.
Kafamın içi bomboştu.
Konuşturdu, tarttı, çıkardı, topladı beni.
Ve elime bir menü tutuşturdu o kadar. Bu kadar. Hepsi bu.
Hediyesi 155 YTL. Dilersen altı taksit.
Sigorta, beslenme uzmanı harcamanızı karşılamıyor, ne yazık.
"Sen güp güp götür pastayı poaçayı, sonra gel bana %70'ini öde, de!
Pışııııık..." diyor. Bu yüzden %100'ünü bilerek gittim kapısına.
Arkamda sigorta yoksa, önümde taksit var canına yandığımın, dedim.
Bir ay içinde iki muayene (155x2) ve bir kontrol geçirdik kendisi ile.
Sonuç: Eksi iki kilo ve kocaman bir hayal kırıklığı.
Diyetisyene gitmek, diyetisyen eşliğinde beslenmek
gizli bir anlam içeriyormuş gibi görünebilir.
Gizli saklı hiçbir şey yok.
Herşey çok Akdenizsel bir anlam içeriyor.
İster emzir bebeğini, ister süt sağ koca bir inekten;
eğer günde 4 porsiyon mevye yersen
günlük süt, peynir, yoğurt ihtiyacını ihmal etmezsen;
sebze ve proteinini de 8 yemek kaşığı+4 köfte büyüklüğü ölçülerini aşmadan karşılarsan,
rafine edilmiş şerkerden de uzak durursan her şey kendiliğinden çözülüveriyor.
Sır bu: Sır yok.
İnsan kendine sürekli olarak bu işin irade ve
kararlılık meselesi olduğunu hatırlatmaya çalışıyor aslında.
Bu genellikle de işe yarıyor, çünkü doğru.
Ama bazen de işe yaramıyor işte.
O zaman para tuzaklarının kapısını tıklatıyorsunuz.
Tuzaklara yakalanılmıyor yani;
siz tuzakların peşine düşüyorsunuz.
Emziren bir annenin tuzak peşinde koşacak hali yoktu.
O yüzden bugüne kadar belki de ilk yapılması gereken işi en sona bıraktım:
Diyetisyene danıştım.
O da bana beni gösterdi bilerek ya da bilmiyerek.
Bugüne kadar sürülecek, içilecek, yapıştırılacak, koşulacak, akapuntur kontenjanından
iğne batırılacak pek çok yöntemi denemiş olan bana demiş oldu ki
"İşte yemen gerekenler işte iraden, ya herro ya merro".
"E peki Gülben Ergen radyo dalgaları ile şey etmiş" yan çizmelerime
"Cüzdanınızı boşaltmak isterseniz Duygu Hanım, neden olmasın" dedi.
"Varsa buna ayıracak bütçeniz moral olur belki;
ama bu yöntemlerin uzun vadede yarar/zararları henüz tesbit edilemedi."
(Belki her akşam, düzenli olarak Bay J'yi dinlersem, karın kaslarımı çalıştırabilirim.)
Sanmıştımki kendisinin ayrıca bir güzellik merkezi falan vardır.
Ben böyle atlayınca o da saplar, hastasından bir çeşit "rivera" çıkarır diye düşünmüştüm.
Böylece sisteme olan kinimi bileylerdim, ne güzel.
Ama o da olmadı.
Beni yeniden, yeni bir iki kilo için,
aynı menü ve aynı irade ile başbaşa bıraktı.
Azbuz
24 Nisan 2008 Perşembe 21:36
Bir Limonata Hikayesi
23 Nisan çarşamba, İstanbul çok sıcak.
Soluklanmak için The Hause Cafe'nin rahat koltuklarına gömüldük.
Sipariş ettiğimiz o çok meşhur limonatalarının gelmesini bekliyoruz.
Dilimlenmiş yeşil elma, iyi fikir.
İçinden siyah üzüm de çıktı.
Önce o bitirdi.
Sonra da ben.
22 Nisan 2008 Salı 15:02
Geniş Açıdan Sawyer
Beyaz, "Ben de Lostçuyum" diyince Şebnem Ferah hemen sordu:
"Peki Jack'in babasının adı ne?"
"..."
Beyaz böylelikle Lost fanatikleri tarafından sonsuz ayıplandı.
E benim de ezberimde yok ki Jack'in babasının adı.
Bunca zamandır Lost izliyorum, kendimi fanatikten sayıyorum ve bilmiyorum.
Aslında Lost fanatikliğinin bir takım kriterleri var:
İnternette dolanan Lost seviye tesbit sınavlarına katılmak,
yeni sezonu Dizimax'i beklemeden netten indirmek,
indirilen videoyu televizyondan keyifle izleyebilmek için
Darty'ye Ogatech DVD oynatıcı sipariş etmek
(İnternetten indirilen videoları bi'bu sorunsuz oynatıyormuş);
satır aralarını okumak, var olduğu iddia edilen, gizli mesajları takip etmek
sözlüklere dizi hakkında entryler döşemek,
yahut da gidişatla ilgili yeni teoriler üretmek,
Lost sezon partisi düzenleyip arkadaşlarla eyleşmek filan.
Benjamin
Ben Lost'u yalnız izlemeyi ve hakkında pek konuşmamayı tercih ediyorum.
Teorilere, acabalara kulak asmadan, yeni sezonun peşinden koşmadan
Dizimax önüme ne koyarsa onu izliyorum.
Dizinin bize sunduğu erkekler arasından seçimimi de yaptım:
"Jack mi, Sawyer mı? Dilersen Sayid de şurada duruyor."
Ben, Benjamin diyorum.
Hani şu psikolojik yarılma yaşamış olan arkadaş.
Değil tabii.
Her ne kadar sarışın, kumral erkekler tipim olmasada
tercihimi Sawyer'dan yana kullanalı uzun zaman oldu.
Cuma günü Sawyer'ın Beyaz Şov'a çıkacağını okuduğumda da
televizyon karşısındaki yerimi erkenden aldım.
"Evden biri" çok beklersin gece on iki den önce çıkmaz, dediğinde saat on falandı.
Gerçekten saat on ikide programa katıldı Sawyer.
Beyaz Şov'da merdivenlerden inerken öğrendim
gerçek adının Josh Holloway olduğunu.
Yapımcılar dizi, dizi gibi durmasın diyerek jenerik bile yapmazken;
Beyaz Şov'da koltukta oturan Sawyer, Lost'a dair gerçeklik duygumu altüst etti.
Yavaş yavaş izledim programı.
Sawyer'a, acele etmeden, "dane dane" baktım.
Güzellik böyle bir şey işte:
Sana hiçbir iyiliği dokunmasada çok iyiliğini gördüğünü sanabilirsin baktığında.
Bir de çok sattıran sadakat duygusu var tabii.
Josh'ın karısına duyduğu sadakatten bahsediyorum.
Hastasıymış karısının.
Artık burası kesinleşti, bir erkeği çekici kılan iki unsur var:
İlişkisi olması bir, ilişkisine sadık olması iki.
Ertesi gün internette Sawyer'ın eşinin fotoğraflarına baktım ve gözlerime inanamadım:
Belli bir yaştan sonra her insan suratından sorumludur. Tamam.
Ama bu çok erken. Çok.
Kadınlar Sawyer'a hayran Sawyer da karısına.
O zaman insan soruyor:
Tek başına kaşı gözü mü insanı çekici kılan?
Değil işte.
Bakıyorum fotoğrafa, kesinlikle değil.
Duruş da önemli.
Duruş önemli.
İçim ferahlıyor.
Azbuz
18 Nisan 2008 Cuma 00:06
Barbar Türkler!
"Yamuk Bakmak"
İstersen Bi'Tavır, Dilersen Bir Kitap Adı
Tuzak (Breakdown) diye bir film var. 1997 yılında çevrildi.
Başrolünde Kurt Russell oynuyor.
Evli bir çift çölü geçmeye çalışırken araçları bozulur.
Yoldan geçen bir tır sürücüsü durup, yardım teklif eder.
En yakın kasabaya bırakacak sözde. Kurt Russell ne yapar?
Hadi bi'tahmin edin.
Karısını tır sürcüsü ile birlikte gönderir.
Canı gibi sevdiği, erkeklik elameti dört çekerini
çölün ortasında bırakmaya gönlü razı olmaz çünkü.
Film de zaten bu noktada başlar.
Yalnız bir kadının tanımadığı bir adam ile aynı araç içinde
gerçekleştirdiği kısa bir yolculuk.
Tuzak, televizyonda sıkça döner.
Soluksuz temposuna defalarca yakalanmışızdır.
"Bu kez boşver" demeyiz, oturur seyrederiz birlikte.
Ve O, her seferinde, -kadının tıra bindip gözden kayboldoğu,
Kurt Russell'ın caAanım jipinin başında kaldığı o sahnede-
"Oha!" der. İnanamaz. Gözlerine, akla, mantığa, basiretine adamın...
Hangi ülke vatandaşı olduğunuzun bir önemi kalır mı o zaman?
Kimse inanmaz.
Bir süredir Pippa'yı düşünüyorum. Onun ne düşündüğünü anlamaya çalışıyorum.
Pek çok unvan maçına çıktık bu hayatta.
En az bir tanesi için de hazırlanıyoruzdur kesin. Sessiz sessiz.
Hiçbirimiz ideal denen, hayal denen, barış, sevgi denen şeye yabancı değiliz.
Ama bir insanın, otostop gibi "Rus ruleti" sayılır bir yöntem ile
hayatının kafa toplarından birine çıkması anlaşılır iş değil.
Pippa'nın dünya üzerinde benim bilmediğim saklı bir toprağın yemişini yediğini,
suyunu içtiğini, havasını soluduğunu düşünüyorum, sanırım böyle olmuş.
Yoksa hepimiz doğru olanı seçebiliyoruz da O, bizim bilmediğimiz bir şeyi daha biliyordu belki,
ya da bildiğini sanıyordu 'Gelin Yolculuğu'na çıkmaya karar verdiğinde.
"Gelin Yolculuğu" İtalya’dan İsrail’e otostop marifeti ile gerçekleşen ve
dünyaya barış mesajı vermeyi amaçlayan bir gezi. Sanatçı Pippa'nın son eseri.
Pippa bu gezi esnasında Türk şoför tarafından tecavüze uğradı ve öldürüldü.
Hiçbir şey onun öldürülmesini haklı gösteremez.
Bu bir vahşettir. O adamın vahşeti.
Ne var ki vahşi bir adam ve maceraperest bir kadın yüzünden gene Barbar Türk olduk.
Kulaktan kulağa, fısır fısır hakkımızda konuşuluyor.
"Burada Türkleri suçlamak doğru olmaz" beyanatları ile suçlanıyoruz.
Ülkemizde ceryan eden bu olay tüm dünyada büyük nefret uyandırdı.
Şoför Karataş'ın yakınları da sessizliğe büründü; polis, ailenin adresini gizlemeyi tercih etti.
Toplumsal tutarsızlığımızsa doğum lekesi gibi bir şey.
Hala peşinden gideceğimiz, sahipleneceğimiz olayları seçmekte zorlanıyoruz.
Barbar Türklüğümüz ortaya çıkmasın, 'sakın ha biri bunu dillendirmesin' diye
nerede, kime karşı, kimin için pankart açacağımızı, slogan atacağımızı şaşıyoruz!
Pippa'nın cenaze işlemleri ile ilgilenen şirketin Dolapdere'deki merkezinde toplanan
ÖDP ve Mor Çatı üyeleri "Pippa Bacca'nın barış mücadelesini yaşatacağız" yazılı flamalar taşıdılar.
Utanç duygusu bizde mübalağ olarak vücud buluyor.
Bir tür suçluluk atkarımı da söz konusu, genlerle devam ediyor.
Barbar Türk, Barbar Conan çeşit çeşit...
Diğer taraftan, insan ömrü ile kısa bir süre önce, Almanya'da bir evde
halı üzerinde oynayan küçük bebeği, ailesini -Türkleri işte! Bizi işte!- yakmaya kalktıklarında
-Yaktıklarında- sustuk. Pankart falan açmadık.
Flama taşımadık, slogan atmadık.
-Ben, mümkün olsaydı, "Hepimiz Türküz, Hepimiz Gurbetçiyiz"i tercih ederdim-
"Yangına bir kaçak sebep olmuş olabilir "dedi Alman Hükümeti.
İnandık. Sonra bir kundaklama daha. Hükümetin tavrı benzer.
"Peki" dedik.
Dünya başımıza gelen bu işe nefret kusmadı. Dikkat!
Şüpheleri dillendirmekten, hissettiğimizi söylemekten kaçtık.
Aman ha o çok duyarlı Avrupa ülkelerinin boyası dökülmesin.
Tuzak filminin devamı çekilse,
Kurt Russell'ın karısını kaçıran şoför ve suça karışan arkadaşları mahkemede yargılansa,
hakim hafifletici sebepler bulabilir miydi acaba?
Ya da olayda ihmal var gerekçesi ile ceza indirime gider miydi?
İşte bu gibi ihtimalleri de sadece bir Barbar Türk düşünür!
Azbuz
15 Nisan 2008 Salı 13:28
Don, Bu Don, Bidon
T-Box, "Yeni sezonda eski donunuzu getirin, Yeni T_BOX'I Götürün!
(Hemde 1 YTL indirimle)" kampanyası başlatmış.
Akmerkez T-Box dükkanına bir de fanus koymuşlar eski donlar için,
üzerinde "Dönüşüm muhteşem olacak" yazıyor.
"Ben bunu bir yerden hatırlıyorum,
ben bunu tanıyorum, nerede okumuştum bunu?" diye sayıklarken...
Buldum!
Ben yazmıştım!
Bunun bir gün başıma geleceğini biliyordum.
Demek ki süre üç yılmış.
Üç yıl boyunca durmaksızın blog tutan bir insan,
bu sürenin sonunda yazdıklarına yabancılaşmaya başlıyormuş.
Ya da sıradan bir unutkanlık sorunu da olabilir bu;
her şeye yüksek sebepler biçmeye lüzum yok.
Tarih _ 30 Temmuz 2007 Pazartesi
Saat _ 01:20
Başlık _ Küresel Isınmanın Çantayla İmtihanı
" ... Kazananlardan birini, hep kazananı, tesbit etmiş olduk galiba.
Bunun üzerine ilham perisi gelse beni kaşısa,
mesela ben de şehrin muhtelif yerlerine don kutuları koysam,
herkesten artık kullanmadığı donlarını bu kutulara bırakmasını istesem,
sonra bir tasarımcı ile anlaşıp bu donların lastiğinden "çevreye duyarlı" saç tokaları üretsem,
tanesini 10 YTL'ye satmaya kalksam bu kadınların hepsi cin kesilir di'mi?
Kesilir, evet! " diye bitirmişim yazıyı.
Kuruş çıkmaz, zırnık koklatmaz babında.
Neyse işte.
Fanusun üzerinde "Dönüşüm muhteşem olacak" yazsa da,
T-box Genel Müdürü Doğan Kaşıkçı
"Eski donları yıkayıp satacağız gibi bir durum söz konusu değil tabii ki.
Toplanan eski donlar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Katı Atık Toplama Merkezleri’ne gidecek.
Toplama sonrası bu işi onlara devredeceğiz." diyor.
Fikir, T-box takımının bir parçası olan Rafineri Reklam Ajansı ile yapılan
bir beyin fırtınasının sonucunda ortaya çıkmış.
Bir reklam ajansı ve işinin ehli ekbin berisinde 6 aylık hamile bir kadın!
-hatırlayın, o dönem hamileydim-
Hem de beyninin bir kısmı "out of office" olmuş.
Temel mantık beyaz eşya kampanyaları ile aynı olsa da
(Eski buzdolabını getirene Arçelik'ten nofrost buzdolabı 250 YTL indirimle)
don benim fikrimdi. Benim, benim, benim (omuzlarım inip inip kalkıyor,
mızıktım mızıkıcam, tam bir şımarık çocuk oldum).
Yaratıcı bir insan mıyım, fırlama mıyım,
zırvalıklardan mı besleniyorum, kafam çere çöpe mi çalışıyor çözemedim.
Bu, beynimi yükte hafif pahada ağır gösterme egzersizi de değil.
Gerçekten karıştım.
Azbuz
14 Nisan 2008 Pazartesi 13:49
Şehirle Başımız Belada
Gene de Şehrinden, Sokaklarından Vazgeçmeyen Kadın: Ben
Doğru! Çok ama çok sinirliydim bu hafta sonu şehre
ve hala öyleyim.
Yeniköy'e yeni kaldırım taşları döşediler.
A4 sayfa kadar temiz, pürüzsüz, berrak, kocaman;
tam da bebek arabası gezdirmelik taşlar,
bir annenin ağzının suyunu akıtacak kadar lezzetli taşlar;
"Benim puset kaymak gibi akar gider buralarda" diyeceğiniz taşlardan işte.
Cumartesi sabahı, deniz kenarı rüzgarlı diyerek,
yalıların bulunduğu caddeden seyirtmeye niyetlenmişti ki
200 metre sonra benim tansiyonu düştü.
Yalıların garajlarına sığmayan tüm otomobiller,
buna hizmetlilerin mütevazi dört tekerlileri de dahil,
A4 sayfaların üzerinde yerini almıştı.
İyi de, Belediye sağ olsun, tekerlekli arabaları düşünmüş
(otomobil demedim, dikkat!), yol boyunca rampalar yapmıştı.
Laf mı?
İnsandan da, puset içinde bebeden de mühim dört çekelerin,
iki bin motorların hepsi bu rampaları kaldırma çıkma bahanesi olarak kullanmış
ve kullandığı yerde de kontağı kapamıştı.
Biz de cumartesi sabahını domuzlara yedirmeyeceğiz inadı ile
tansiyonu, siniri, tentiki kendimize sakladık. Susakaldık.
On tekerlek dönüşünde bir kez caddeye inerek rampaları kapamış,
kaldırımları işgal etmiş insan kıymetlisi otomobillerin yanından geçeyazdık.
Düşeyazdık, kalayazdık, belerekaldık...
Edebiyatçı olduk kahrımızdan; ama vatanseverdik de, direndik.
Aynı gün.
Akşamüstü Nispetiye Caddesi'ne gittik. Eskiden çokça arşınladığımız ve
başımıza neler geleceğini çok da iyi bildiğimiz Akmerkez'in az berisine.
Nispetiye Caddesi.
Kaldırım namına ne var orada?
Hiç!
Koca bir hiç!
Ve birileri de o koca hiçin üzerine park etmiş.
Niyetimiz çokça anı biriktirdiğimiz bu semtte, bir aşağı iki yukarı yürümek,
Bebek yokuşunun başındaki Mercan'da -bir buçuk sene oldu mu yemeyeli?-
kokereç ile midye tava gümletmek, duble ayrandan fırt üstüne fırt çekmek;
varsa üzerine ince belliden çay içmek. Dönüşte kafelerden birine konuşlanmak,
bir dilim çikolatalı pastayı bölüşmek, sevgilisinin otomobili ile gurur duyan küçük kızlarla dalga geçmek,
"Peki şunun ikinci eli ne kadardır?" sorularımla Onu bunaltmak felan,
sıradan bir parti aktivite daha, günün ikinci yarısı.
"Zehir saçan otobüsler ne zaman kalkacak?" bu yazının ana sorularında biri.
Korna!
Korna ne zaman çalınır?
Bu da ikinci soru.
Ama siz istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.
Kolay gelsin!
Korna ne zaman çalınır?
Trafik ışığı kırmızıdan yeşile döndüğünde, görme engelli sürücüleri ikaz için.
Görmeyen bir insanın otomobilin sürücü koltuğunda ne aradığının ise bir önemi yok.
Sen kornaya bas. Bas basabildiğin kadar. Vatandaşlık görevini yerine getir.
Eve git, karına, babana kim varsa anlat
"Bugün görme engelli bir vatandaşımıza yardım ettim."
"Ne yaptın?"
"Kornaya bastım!"
Mercan işte bu yokuşta, tam da ışıkların orada.
"Nil bunca korna sesine nasıl uyanmadı?" cevabını merak etmediğimiz bir soru. Henüz.
Pusetle olmaz, olamaz bir yer Nispetiye.
Kangurudan ne beklersin?
Bir saat.
Sadece Nispetiye mi?
Sadece egzoz dumanı, korna sesi, olmayan kaldırımlar mı?
Şehir, (anne ol, kadın ol, erkek ol tek başına ya da bir aile ol) bizim değil mi?
Çocukların sokakta büyüme hakkı yok mu?
Bir annenin bebeği ile sokakta gezmesi lüks mü?
Pardon!
Lüks dediğin bir alışveriş merkezine otomobilinle gidip,
otoparkında pusetini bagajından çıkarıp, güvenlikten geçtikten sonra,
hiç değişmeyen 22 derece sıcaklıkta esmeyen, kokmayan, emzirme odalı,
alt değiştirme tablalı bu suni yaşam ortamında
bir ileri bir geri, rampa, otomobil, kaldırım düşünmeden puset itmek mi?
Biri kadınları "AVM Anneleri"ne mi dönüştürmek istiyor?
Tüm bunları yazarken gülüyorum artık, kaldırım mühendisi olmak istiyorum.
Şimdi acı kısma gelelim.
Şimdi gülmüyorum.
Bu şehirde puset itmiş her anne en az bir kez düşünmüştür engellileri.
Tekerlekli sandalye ile yaşama katılan -KATILAMAYAN- engelliler.
Engelliler bu şehirde eve hapis.
AVM Hayatı diye küçümsediğimiz hayattan da mahrum bir ev hapsi onlarınki.
Şimdi acıyor keyfim. Keyfimin canı yanıyor.
Nil kısmetse büyür sağlıklı sıhatli;
elinden tutuğum gibi İstiklal'de bir bir kafede,
kitapçıda ya da Terkos Pasajı'nda aldık soluğu diyelim.
Bazen de bir ihtimal akla gelir, kaçamazsın:
Ya...
Bu şehirde puset itmiş her annenin canı yanar.
Gene de bugüne kadar hiç fark etmemiş olmaktan iyidir.
Azbuz
9 Nisan 2008 Çarşamba 23:09
İnanç Nasıl Geri Döner Ve Cevap Verir?
" Hayatımın havası böyle"
-Ben
Dokuz yaşındaydım.
Allah'ın erkek olduğunu sanıyordum.
Bu yanılgı benim suçum değildi.
Sezercik geceleri "Allah baba" diye başlıyordu duaya.
O da benim yaşımdaydı, televizyona da çıkıyordu, yanlış biliyor olamazdı
(Hatırlayalım: Sezercik Aslan Parçası, Sezercik Küçük Mücahit, Sezercik Gıcık Çocuk...)
Tabiki yanlış bir bakıştı bu;
çocukluk şevkatli bir haşmete ihtiyaç duyarken, büyük bir patron sunuluyordu.
Ama asıl önemli olan bu değildi.
Espiriyi de Allah yaratmıştı ve en çok çocukların hallerine gülüyordu.
Otuz sene boyunca ateist olarak yaşayan Dr. Francis Collins'in
"imana geldiğini" okuyunca hatırladım dokuz yaşımı.
O da inanmaya "Allah baba" seviyesinden başlamamıştır umarım.
İstese de başlayamaz zaten; -dahi- kendisi bir üstün insan.
Hani o hoş bir aksesuar gibi duran DNA var ya?
(Koçak Gold Binbir Gece'yi sunar)
İşte onun şifresini çözerek tüm bilim dünyasını donuna işeten kimse kendisi.
(Şimdi Cem Yılmaz olsa, o da böyle taktim ederdi Dr. Francis Collins'i)
Bilim dünyasına tebelleş olmuş bir tartışma konusudur bu:
Bilim insanları ve Tanrı.
Bizim anlayamayacağımız bir sürü kelime ve devrik cümlelerle münazara edilmiş hep;
demin baktım internetten, öyle.
Buradan bize bir şey çıkmıyor:
Tanrı ihtiyacı ile doğuyoruz işte.
Onu bize veriyorlar.
Onu aradığımızı kavrayamadan alıyoruz.
Sonra hayat mücadelesi falan.
Sıradan inananlar olarak gömülüyoruz.
O yüzden en başarılı inanların öncesinde ateist olanlardan çıktığını sanıyorum.
"Onu aradığını kavramak" kısımda bize takıyorlar.
Alınmaca gücenmece yok!
-Bu çok inkredıbıl tesbitlerim horgörünüzü hortlatmış olabilir,
fark edemeyecek kadar mevzunun dibindeyim.
Eğer öyleyse sokun horgörünüzü kınına. Bu günlük.-
İnsan genini çözmenin kendisine Tanrı'nın eserini görme fırsatı verdiğini söylemiş Collins.
"Bilimsel gelişmeler insanı Tanrı'ya daha çok yaklaştırıyor...
Keşfettiğim şey öyle bir şeydi ki, bu bilgiye daha önce
hiçbir insan sahip olamamıştı. Fakat Tanrı onu her zaman biliyordu" demiş.
İnsanın ağlayası geliyor.
Tek kelime ile romantik, iki kelime ile imana gelme hikayesi bu aslında.
Collins bir de Kelime-i Şahadet getirse,
tam bizim istediğimiz gibi mutlu sonla bitecek "Onu aradığını kavramak" macerası;
fakat kendisi Katolik mi, Protestan mı yoksa Museviliği mi tercih etmiş, o bilgi eksik haberde.
Hevesimiz kursağımızda düğüm düğüm.
Fonda "Ne güzel komşumuzdun sen Malcolm X" çalıyor.
Biri, uzayda ezan sesi duyunca müslüman olan Neil Armstrong'un hikayesini Collins'e hatırlatmalı.
Bilimse, uzay da bilim; ben öyle biliyorum.
Azbuz
8 Nisan 2008 Salı 12:50
Anladığı Farz Edilen Özne Olarak Nil
Nil'in doğumundan sonra ailemizin ilk gerçek aktivitesi diyebiliriz buna:
Pazar günü Sakıp Sabancı Müzesi'ni (S|M|M) ziyaret ettik.
"Louvre koleksiyonlarından başyapıtlarla -
İslam Sanatının 3 Başkenti; İstanbul, Isfahan, Delhi" sergisini gezdik.
Nil'in de ilk müze ziyareti oldu bu.
Nil Duygu beş buçuk aylık bir bebek.
Dortladığı yeri dahi henüz bilmediği için,
Bir Pazar Günü Aktivitesi:
Top Havuzu / Jetonlu Oyuncaklar / Salıncak / Müze Gezisi,
arasından seçim yapma şansı (zevki?) yok.
Beş aylık kontrolünde tesadüf eseri dokuz günlük bir bebeği
yakından gördüğü için ciddi kafa karışıklığı yaşadı.
Bebeğin ağlamaya başlaması ile birlikte korktu
ve o da musluklarını açmaktan çekinmedi.
EmEm bile onu sakinleştirmeye yetmedi.
O yüzden "Bak bu kardeş" aktivitesi bizim için henüz erken,
e tüm seçenekler de Nil'e aynı uzaklıkta olunca
S|M|M'ye gidelim, dedik.
Uykusu geldi derken şaka yapmıyordum
"Evden biri" bir saatlik bu aktiviteyi siz bize üç saat yazın,
diyerek olayın çok da kolay olmayacağı öngörüsünde bulundu.
Ben de mühim olan iç güzelliğimiz, dedim ona, moral aşıladım bir şekilde.
-Hemşireyim-
Otoparktan köşke giden yolda,
o muhteşem manzarada her S|M|M ziyaretçisi gibi, fotoğraf çekmekten geri durmadık.
İçeri girdiğimizde ise bizi bir pet şişe krizi bekliyordu.
Yarısı içilmiş pet şişe ile içeri giremeyeceğimiz söylendi.
Çantama koysam da, çantanın fermuarını çeksem de olmuyormuş.
Camekan içindeki çinilere pet şişe ile saldıracağımız,
ya da köşkün ziyarete açık bölümlerinden birinde,
17. yy'dan kalma antika bir koltuğu temizlemeye kalkışmamız ihtimallerine karşılık
pet şişemi vestiyere bıraktım.
Görevli üzerine adımı soyadımı yazarken saydım.
Sekiz tane daha vestiyere bırakılmış pet şişe vardı.
"Siz pet şişeler konusunda hassas olabilirsiniz ama biz de hassasız o zaman"
hareketine ben de katılmış oldum bu şekilde.
Vestiyer görevlisi teslimat esnasında bana eşlik eden güvenlik görevlisine
"Artık şişe koyacak yerimiz kalmadı" diyince
aslında onun da bu pet şişe işinden çok sıkıldığını anladım.
Koca vestiyer, nasıl yer kalmaz?
Suyu çantamıza koyamadık işte.
Gezi esnasında bir kere EmEm için yer aradık.
Koca köşkte emzirmek isteyen bir anne,
güvenlik görevlisi ile birlikte asönsörde düğmesi özel bir anahtar ile çalışan -2. kata inip,
buz gibi "Revir ve Bebek Bakım Odası"na geçiyor.
Görevli emzirme odasının ayaküstü bir yerde olmamasını "Bebekli ziyeretçimiz pek olmuyor"
gerekçesi ile açıkladı.
Isının düşük olması antikalar ve tarihi eserler için şart olabilir;
ancak emzirdiğin oda buz kesmiş olmamalı.
Bu odanın bakımsızlığı ise köşkün ihtişamı arasında kaynadı gitti.
Görevliler nazik insanlardı sonuçta.
Zaten günün felsefesi de mühim olan iç güzellik.
Ne var ki ben illa da bebek bakım odası diye tutturmamıştım.
Bir kuytu bulmuştum kendime "Burada emzire bilir miyim?" demiştim kadın görevliye,
o da "Burada, çapraz açıda kameralar var rahatsız olursunuz?" demişti.
"Yok rahatsız olmam" demek beni rahatsız edeceği için kat kat aşağılarda
dötüm donarak emzirdim Nil'i.
İşim bitip eserlerin yanına indikten 20 dakika sonra altını değiştirmem gerekti.
Döndükten 25 dakika sonra da uykusu geldi.
Nasıl olduğunu anlamadım, aktivitemiz 2 saatten uzun sürdü.
Çıkmadan önce müzenin dükkanından alışveriş yaptık.
Nil'e o günün anısına ilk kağıttan kitabını satın aldım.
Adı, Ben Kitap.
Bu bir seri aslında: Ben Picasso, Ben Rodin, Ben Tekerlek...
Önce Ben Picasso'yu almaya niyetlenmiştim.
Sonra bebeğimiz çocuk olduğunda önce kitabın ne menem bir şey olduğunu öğrensin
ardından Picasso kimmiş öğrenir diyerek tercihimi değiştirdim.
Aslında Nil'in ilk kitabı bezdendi.
Konusu ise bebek pandanın ormanda geçirdiği bir gün.
İkinci bez kitabı ise bir kaplanı anlatıyor.
Kaplanı tanıyalım gibi bir şey.
Burdan direkt papirusa ya da hiyeroglife atlayamayacağımıza göre
(kitabın konusu bunlar ya da biliyor musunuz ilk kütüphane İ.Ö. 4.yy'da
Eski Yunanlılar tarafından kurulmuş)
Ben Kitap okunmak için uzun bir süre daha rafta sırasını bekleyecek.
Azbuz
5 Nisan 2008 Cumartesi 23:20
Dondurmayı Yalayamamak
" Ayakkabıların onları giyen kadından daha değerli olmasına
şaka diyorsun demek? "
-Ben
Dün akşamüstü İstinye Park'ın otoparkından direkt yemek katına çıktığımda,
ilk anda bir şeylerin ters gittiğini sandım.
Sahipsiz bir çanta, kenarda duran bir torba...
Fısıltı gazetesi senelerdir
"Bu hafta alışveriş merkezlerine gitmeyin, bomba konacakmış" diye sayıklar durur.
O gün bugün olabilir miydi acaba?
"Öyle olsa içeri almazlardı ki"diye sağlama yaparken
işaret eden parmaya değil de işaret ettiği noktaya odaklanmanın doğru olacağına karar verdim.
- Ortada bir parmak olmalı mı illa -
Kalabalığın yarattığı uğultuyu takip etmenin de bir faydası olmayacaktı anlaşılan;
bir çember gibi.
Ve Hülya Avşar oradaydı.
Ortak yemek katındaki masalardan birine ilişmiş, Burger King'ten aldığı dondurmasını tutuyordu.
Herkes onu izliyordu; içindeki fotoğraf sanatçısını
kameralı cep telefonları sayesinde keşfetmiş Türk halkı da bu anı ölümsüzleştiriyordu bir yandan.
Hülya Avşar'ın başına dikilmiş hayranlığını dile getiren adam da
krem rengi takım elbisesi ile en az H.A. kadar dikkat çekiciydi.
Lüks kafe ve restorantları ile ünlü İstiney Park'da
yemek katında takılan H.A görüntüsü ister istemez sempatikti.
Ki birkaç hafta önce Feraye Tanyolaç da H.A.'ın kızıyla,
pek de makul sayılmayan fiyatları ile ünlü Günaydın kasabında atıştırıyordu.
H.A ise Häagen-Dazs'ın değil, Burger King'in külah dondurmasını tercih etmişti.
Adamın konuşması uzadıkça dondurma akmaya,
yudumlayarak değil de yalayarak kurtarılacak bir kıvama gelmeye başladı.
İfadesini bozmadan dinledi H.A.
Dondurma eridi.
Şöhret, böyle bir şey işte;
küçük dozlar halinde alınırsa faydalı olabilir.
Aksi halde insan dondurmasını yalama fırsatı bile bulamayabilir.
Azbuz
3 Nisan 2008 Perşembe 13:01
Düşünüyorum, Öyleyse WC'deyim
Bir bedene sahip olmak ve her gün aynı kafayı gezdirip durmak
aslında kolay dayanılır bir şey değil.
Koca bir bebeğin esiri gibi onu her gün besliyor, gezdiriyor,
uyutuyor ve tuvalete götürüyoruz.
İşte tam da bu noktada yaşadığımız hassasiyet bugünün konusu:
Tuvalet ihtiyacı.
Sindirim sistemimizin faaliyetleri o kadar doğal, gerekli
ve doğru ki; ama, diye sorabiliriz
nasıl bir suç işlemiş olabilir ki ondan utanç duymadan bahsedemiyoruz?
Montaigne'in felsefesi ise insanın kendiyle barışık olması gerektiğini vurguluyor:
"En büyük kabalık insanın kendi varlığını hor görmesidir."
Banyomda duran Süper Alışveriş ve OK! dergileri
Birleşmiş Milletler'in 2008'i tuvalet yılı ilan etmesi ile anlam kazandı.
19 Kasım Dünya Tuvalet Günü'nde Dünya Tuvalet Örgütü'nün (WTO) kurucusu Jack Sim,
nam-ı değer Tuvalet Baba, herkesi mücadeleye çağırdı:
"Dünya daha iyi tuvaletleri hak ediyor."
Dünyada her dört kişiden birinin gidecek sağlıklı bir tuvaleti yok.
Sıhhi olmayan tuvaletler yılda iki milyon çocuğun hayatına mal oluyor.
Birçok ülkede tuvalet konusunun yıllarca ihmal edilmesinin sebebi de
tuvalet ihtiyacının bir tabu olarak görülmesi.
Bu tabu kırılamadığı için problemin çözülmesi mümkün olmuyor.
BM de 2008'i tuvalet yılı ilan ederek tuvalet tabusunu aşındırmaya çalışıyor.
Bizde de manzara pek iç açıcı değil.
Alışveriş merkezlerinin tuvaletleri durumu biraz olsun kurtarsa bile;
sokakta, umumi bir tuvalette, tuvalet kağıdı bulmak çölde su bulmaktan daha imkansız.
Kokudan durulmayan bu ortamlarda ağzından nefes alan bir insanın
hıyarcıklı vebaya yakalanmamak için
pantolonunun paçalarını sıyırmaktan başka çaresi yok.
Sorunun kaynağı, her iş kolunda olduğu gibi,
burada da çalışacak kaliteli eleman bulamamak aslında.
İnsanlar tuvalette çalışmayı gurur meselesi yapıyor.
Bu noktada tuvaletlerin efendisi Mustafa Soydan'ı hatırlıyoruz.
Kendisi bir tuvaletperver.
İstanbul'un en ünlü tuvaleti olan Beşiktaş'taki Altun Tuvalet'in sahibi.
Dükkanı 20 yıldır faaliyet gösteriyor.
20 yılın ardından Mustafa Bey'in haber değeri var hala.
Bu, durumumuzu özetliyor aslında.
Sıhhi tuvaletler tuvalet ihtiyacının bir yüzü.
Diğer yüzü ise bizi sükunete kavuşturacak düşünceler.
Yani, güzel bir tuvaletimiz olabilir, ama -Epikuros'a göre-
asıl istediğimiz bu tuvalette, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.
Bunun için tuvaletteyken moda ya da dedikodu dergileri yerine
epik şiirler okumak faydalı olabilir.
Azbuz
1 Nisan 2008 Salı 01:24
Aysun Kayacı'ya Kızmak
" Tanımlar istiyorlar sizden sonra aynı tanımlarla canınıza okumak için.
Tanımlarınız yoksa bu sefer konuşturamıyorlar sizi.
Tanımlar vermeyen insanlar saçmalar diyorlar.
Saçmalarla uğraşamayız, kimseye saçmalama hürriyeti veremeyiz.
Tanımlar verince herkes, daha önce kendisi için kazılmış çukura düşüyor."
~ Oğuz Atay / Tutunamayanlar
Aysun Kayacı, Diyanet İşleri'ne
"Çobanla aynı kefeye konmam caiz midir?" diye sorunca
Türkiye de Hindistan yüzünü göstermekten geri durmadı.
Aysun Kayacı: Ördek dudaklı, 36 beden, sarışın,
genç, bekar, manken, salak.
Buddha: Yaşlı, şişman, kel, bilge.
İnsanları bu şekilde etiketledikten sonra
burunlarını dışarı çıkarmalarına izin vermiyoruz.
Hindistan'da bilinen bir
"İstediğin kadar 'Çok okudum, pek de çalıştım' diye parçala kendini,
Parya doğdun Parya öleceksin" hikayesi bu.
Aysun Kayacı'nın "derya gibi malumatlı bir genç" olup olmamasının ne önemi var?
Çok kullanılan "Aç adamdan seçmen olmaz" sözü
bu soruya işaret etmiyor mu zaten?
Hemen herkes bir dönem düşünmedi mi bu soruyu sanki.
Peki, yazın ortasında bir torba kömüre oy satın alanlar
seçmeni kantarın kefesine Kayacı'dan önce koymuş olmadı mı?
"Oy, seçmen, siyaset... Bunlar erkek işidir!" demeden
bu meşhur soruyu rahatça sorduğu için Kayacı'nın,
eskisine göre ne olduğunu bilmediğim bir üstünlüğü var artık.
Azbuz
DEVAM...