tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

İnsan Düşünerek Sorunlarını Yoktan Var Edebilir

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa

Mart1
Mart2
Mart3




Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?

Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah


  
    


30 Nisan 2007 Pazartesi 12:53 "Ne Kestin Koç Ne Yedin Hiç" Kariyer Günleri Cumhurbaşkanı adayı belli olduktan sonra seçim sürecine olan ilgim azalmaya başladı. Öncesinde bir hevesle alırdım elime gazeteyi. Her gün bir aday adayının smokinli fotoğrafına yer verilirdi haberde. Bu iş için kes+yapıştır formülü uygulanırdı. Yaratıcı faaliyetleri on kaplan gücünde olan basınımız bir tane smokinli erkek fotoğrafına her gün bir aday adayının kafasını yapıştırarak haberin görselini sunardı. Ben de sabahları bi'merak gazeteye 'bakardım' (okuyanı da bulunur) 'bugün smokine kimi monte etmişler' diye. Görsel, bir yazının her şeyi. İçinde fotoğraf olan bir yazı ile fotoğrafsız bir yazının okunma oranını karşılaştırmak dahi gereksiz. Şimdi ben size Sezen Aksu ile ilgili bir yazı yazsam mesela, illaki afili bir fotoğrafını iliştirmem lazım kıyıya köşeye bir yere. Sonuçta fotoğraf algımızı pekiştiriyor. İşin fotoğrafı bir tarafa Başbakanımızın joker hakkı Abdullah Gül'ün kariyerindeki gelişmeleri kendisi adına endişe verici buluyorum. Olaya bakışım tamamen İK çerçevesinde. Tahmin ediyorum ki siyasete; Başbakan olamayanın yerine bir süre-idareten Başbakan, Cumhurbaşkanı adayı olamayanın yerine bir süre-iadereten Cumhurbaşkanı adayı olmak için atılmadı. Diğer taraftan içten de istediği desteği alamıyor. "Köşkte türbanlı förstıvıl leydi olur mu ki.." tartışmaları daha başlamadan eşinin zamanında türban yüzünden T.C.'yi AHİM'e şikayet ettiği gündeme geldi. Peki Cem Uzan'a ne demeli? Ailesi Motorola'yı dolandırdığı için Kırmızı Bülten ile aranan, kendisi de zamanında Türkiye'yi dolandırmış Cem Uzan görüşme için randevu vermedi Gül'e. Soruyorum size: Yerinde olmayı kim ister?.. Çekilse çekilemiyor, devam etse yol nereye?... Nenelerimizin deyimi ile
"Ne Kestin Koç Ne Yedin Hiç" tadında bir kariyer onunkisi. Aday belli olduktan sonra gündem de bir hayli coştu; güneşli günlerde uzun yürüyüşler falan. Beni bilen bilir, korkarım tantanadan.. Bol tantanın az icraata sebep olacağı endişesine kapılırım tez elden. Şimdi böyle iyi hoş; çalıyoruz oynuyoruz, kendi aramızda nüfus sayımı yapıyoruz filan... Misal ben OY kullanmaktan yanayım, ne yalan söyleyim! İş OY'a gelince ne olacağını merak ediyorum asıl. %70 olarak sandık başına vardığımızda (Risk 1: İnşallah kimse üşenmeyecek) aynı Ankara'da İstanbul'da olduğu gibi ortak hareket edebilecek mi milyonlar; şimdilerde oyunu %31'lere yükselttiği konuşulan iktidar partisine %70 olarak rakip bir %35 çıkarabilecek miyiz mesela (Risk 2: Birlik Sorunu) Yürünür yani bi'üç beş kilometre daha, vatandaşın bacakları açılır. 28 Nisan 2007 Cumartesi 16:20 "Başına Kodunu Koyacaksın..." 27 Nisan 2007 Cuma 10:00 Proje İnsanı: Duygu Yılmaz Okutan Ve El İnsafa Gel İkinci Kadın! Bir ara Melissa P. sendromuna girip erotik kitap yazmaya kalkmıştım; ancak beni 16'lık gibi gösterecek bir mahlas bulamadığım için girişimim yarım kaldı. Oysa kitap isimlerim bile hazırdı. Başka bir gün tekstil işine girmeye karar verdim; bubenimhayatim.com tişörtleri yapıp satacaktım. İşin peşini neden bıraktığımı şimdi tam hatırlayamadım. İnternet projelerim hortlar zaman zaman. Site isimleri bile hazır, bir "Hadi"ye bakıyor. Daha çok yeni bilimkurgu yazarı olmaya karar verdim; aralara da masal kitabı attırmayı planlıyorum, şu an için öylece duruyor. Ve dün sabah, daha çok taze "Ben 'beyanat danışmanı' olmalıyım" dedim. Aldatılan, boşanan "ünlü kadınlarına" nasıl beyanat verecekleri konusunda danışmanlık hizmeti sunucam. Bunu onlar için değil kendim için yapıcam; çünkü röportajlarını okuduktan sonra gazeteyi ısırmak istiyorum. T.Karadağlı'nın eşi sayın A.Balkan dün Vatan Gazetesine verdiği röportajda şöyle demiş: "Ben kimseyi suçlamak istemiyorum ama ben her şeyin bir adabı olduğunu düşünüyorum. Evli bir erkekle birlikte olmanın bile bir adabı var... Ben fiziksel olarak çok bitkin bir durumdayım. Rekabet edemeyecek bir durumdayım. Karşımdaki insan ise daha serbest bir kadındı. Haksız bir rekabet oldu. Kadın kadını daha iyi anlar. İnsan ’yazık ya bu kadına yeni doğum yaptı’der ama demedi. Evli adamla birlikte olmak çok kötü bir şeydir.." Ve selam verdi! Ben 28 yaşında, üçbuçuk yıldır evli bir kimseyim (umarım yeriniz rahattır, temele indik çünkü) hayatı ilmek ilmek çözdüm gibi bir iddiam yok. Hele söylenen her sözde mana arayarak saçı başı yolan bir kimse hiç değilim. Ama "makuliyet" diye bir şey vardır; yoksa da böyle bir kelime, şu andan itibaren mevcuttur (TDK Polisi beni tutuklamadan tez elden kelimeye sahip çıkın). Şuur vardır bir kere. Şuuru yerinde olmayan herkesin evine kapanmasını tavsiye ediyorum. Çıkmayın bir süre; röportaj hele hiç vermeyin. Bizim ünlü örnek kadınlarımızın en büyük sıkıntısı "mağdur" hallerini koruyamamaları zaten. Konuştukları zaman ortalık hızla bir kasaba sirkine dönüşüyor. A.Balkan "Evli bir erkek ile birlikte olmanın bir adabı vardır" diyor mesela, ben de ateş çemberinin içinden bir at geçmişcesine, hayret içersinde gazeteye bakakalıyorum. Yeni çıkmış bir kitap ismi gibi: Evli Bir Erkekle Birlikte Olmanın Adabı. Yazarı tez elden "Herkes Bunu Konuşuyor"a konuk olabilir di'mi.. Okurun merakını dillendiriyor gazeteci "O nasıl bir adap?" diye soruyor. "İnsan ’yazık ya bu kadına yeni doğum yaptı’ der ama demedi" diye cevaplıyor. Bunun üzerine düşünmeye başlıyorum: Neden birlikte kuaföre gitmiyorlar, Sosa'da Somon Salata yemiyorlar, Ender Saraç'ta detokslanmıyorlar kadın kadına diye. Şuursuzluk işte böyle çok kolay sirayet eden bir virüs. Adab diyor, rekabet diyor, ikinci kadından merhamet umuyor, kendisini insafa davet ediyor.. Tam manasıyla bir Kalimero Sendromu. Sirk kafasının içinde aslında. Düğünden bir gece önce, eski sevgilisi bir haber sipikeri ile otelde yakalanan eşinin kendisini şaşırtmasına izin veriyor.Hala. Ve meselenin bir "eşit şartlar" sorunu olduğunu sanıyor. "İkinci kadın ile rekabet" diye bir şeye inanıyor ve rekabet edebilseydi kazanacağını sanıyor. Kazanmak?! Buradan "kazanmak" ya da "kaybetmek" bir gibi bir sonuca varılamaz. Dava ADAMladır ve mümkünse "terk etmek" vardır; bir şekilde terk edilemiyorsa (olabilir ve sıklıkla karşılaşılır) "uzlaşma" vardır "anlaşma" vardır. Var mıdır ya da?.. Hepsi o kadar kötü değil: Benim bu beyanattaki favori cümlem "Evli adamla birlikte olmak çok kötü bir şeydir!"DİR. Birazdan www.evliyiz.biz domainini satın alıyorum ve ana sayfasına büyük kırmızı harfler ile: BU SİTEYE ERİŞİM MAHKEME KARARI İLE ENGELLENMİŞTİR yazıyorum! (Başarılı bir gündem hicvi) EVLİ ADAMLA BİRLİKTE OLMAK ÇOK KÖTÜ BİR ŞEYDİR! yazıyorum.Yazıcam. Mükemmel ve el değmemiş... Kafamın içinde bir tesbih gibi çekip duruyorum bu cümleyi. 26 Nisan 2007 Perşembe 14:03 Kaptanın Seyir Defteri II: Helga, Bangkok, Sanal Kart ve Yeni Bir Gezegen Üç haftalık Almanya gezimizin ardından artık inanıyorum ki cehenneme giden yol Almanların suratından düşen bin parça ile döşeli. Almanlar yaşlı, yabani, suratsız ve kaba insanlar; ama kendi aralarında oldukça şakacı ve güler yüzlüler, tanışmamış olsalar bile. Görüntü aldatıcı olabilir, eminim birbirlerinin yarallı parmaklarından da uzak duruyorlardır. Buradan çıkan sonuç: Yabacılardan hoşlanmıyorlar! Tabii biz bu yabancı düşmanlığını bir dönemin sabun çalışmalarından da biliyoruz. Şaşırmak vakit kaybı. Düseldorf Duvarın yıkılması, 3 milyonu aşkın Türk (ki Türkler onların sırtlarını kurtardı), şimdilerde Polonya ve Ruslarla süren yabancı entegrasyonuna ayak diremek adına her türden yabancıyı da reddediyorlar. Misal "Ay em e turist Helga! Huuu!" cümlesi durumunuzu zora sokmaktan başka hiçbir işe yaramıyor; diğer taraftan Almanca konuşmamanız da aynı "muamele kapısına" çıkıyor: Kendini sınır polisi ilan eden bir H&M kasiyeri aniden pasaport soruyor, İngilizce soruduğunuz bir soruya Almanca cevap veriliyor, sanal kredi kartı ile bilet aldıysanız illaki o kartı "görmek" istiyorlar falan filan işte. Aynı zamanda kendileri gibi yaşlı, sarışın ve nobran olmayan insanları uluorta parmak ile göstermeler, Türkçe fonetiğe kulakları aşina olduğu için Türkçe konuştuğunuzda dönüp bir bakmalar vs vs. Almanya gezisinin en güzel yanı burada yaşayan Türk arkaba ve tanışları görmek ve onlarla birlikte güzel vakit geçirmekten ibarettir. Çünkü Almanya'nın ve Almanların "turist" için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Soest Zaten kendileri de Almanya'ya turistik bir gezi yapılmasına anlam veremiyorlar; çünkü Almanya turistik bir ülke değil! Tabii bunun üzerine 15 gün boyunca kendisini beni gezdirmeye adamış ve her seferinde benden "AAA çok güzel bir yer" cümlesini işitmiş Figen "Nasıl ya??" diyebilir. Olaya açıklık getirecek örnek cümle şudur: Bangkok Almanya'dan daha turistiktir! Kastım seks turizmi değil; kendine özgü kültürü, sizi keşfe çağıran kokuları ve renkleri, geleni içine çeken rayihası ve bir alışveriş cenneti olması ile bu cümle anlamını son harfine kadar hak etmektedir. Peki Tayland, Almanya'nın sosyo-ekonomik şartları ile yarışabilir mi? Demek istediğimin anlaşıldığını kabul ederek devam ediyorum: Diğer taraftan nobranlığını çalışkanlığı ile açıklayan Almanların da çoğu tembel. İşsizlik ücretini alıp bir şekilde hayatlarını devam ettirebiliyorlar ve yavaş yavaş iyi işleri de başarılı yabancılara kaptırıyorlar. Bunun üzerine kendilerinden daha lüks hayat süren yabancılara karşı bir tepki doğuyor ve bu tepkiyi "tüm yabancılar" olarak genelleyebiliyorlar. Düseldorf Şimdilerde Ruslara takılmış vaziyetteler. İkinci Dünya Savaşından sonra bir çok Alman, Rusya'ya göç etmek zorunda kalmış. Bir süre sonra "Alman Rusu" denen bir tabiyet doğmuş. Bugün bir Rus Almanya'ya yerleşebiliyor ve devlet bu kişiye maddi destek sağlıyor. Ev yaptıracak diyelim, alacağı arsanın yarı parasını devlet ödüyor. Bunun üzerine bir Rus ortalama bir Alman'dan daha iyi evde oturuyor, daha iyi şartlarda yaşıyor. Böyle olunca "Nereden çıktı bu Ruslar" sendromu doğuyor. Yahudisiydi, Berlin Duvarıydı, Türküydü, Rusuydu, turistiydi derken.. Sıtkı sıyrılmış Almanlara müjdeli haber dünyanın 200 trilyon km uzağından geldi: Güneş sisteminin dışında, insanın yaşamasına uygun bir gezegen keşfedilmiş. Sıcaklığı 0-40 derece ve yarıçapı da dünyadan 1,5 kat büyük, efil efil anlayacağınız. Almanya sadece Almanlar olarak bu yeni gezegene taşınabilir ve sanırım biz de bununla yaşayabiliriz. 25 Nisan 2007 Çarşamba 13:36 Ordan Burdan Şurdan Almanya Fotoğrafları Benim kadar üşengeç bir insan daha tanıdınız mı? Onca fotoğraf elim deymiyor, tüm fotoğraflar bana aynı gibi geliyor; "evden biri"ne, "Ya biz dön dolaş aynı şeyleri mi çektik, ben siteye ne koyucam?" diyorum, "Kimse çektiğimiz 'binlerce'(evet yalnış okumadınız) fotoğrafı görmüyor ki sen ne koyarsan o, o yüzde kimseye hepsi aynı gelmeyecek, yani Duyguuu.." diyor. Fotoğrafların bir kısmını kendisi çektiği için "hepsi aynı" hayıflanmalarıma bir başka bozuluyor. İkna olup yatıyorum. Sabah olunca CD'leri elime alıp, bilgisayarın başına geçiyorum ve tekrar: Hepsi aynı! Bir oturuşta 4 top dondurma yiyebiliyorum; ama yavaş yavaş ağzımda ıstarak ve Münih'de birileri de birilerini çekiyor Münih'de yaşayan Ebru Ablanın kızı Beliz: Hadi bir afacan bak :)) Stuttgart'dan Münih'e giden tren Figen ile birlikte sabah kahvaltısı; ben direkt gömülmüşüm, ama o önce Alper'in tabağını düzenliyor :)) Ardından alışverişe.. (Dortmund) Gene bir Münih fotoğrafı. ben böyle üst üste, kat kat.. Almanlar tişört ile dolanmaya başlamış ve pek çoğu bu 'havadan korkar halimize' anlam veremedi. Soğuktu ama ya! Soest Rewe market, tablo gibi sebzeler işte.. 24 Nisan 2007 Pazartesi 12:48 Cumhurbaşkanı Adayımı Açıklıyorum Bizi bilgilendirmek yerine şaşırtmayı kendisine görev edinmiş Başbakanımız en geç yarın Cumhurbaşkanı adayını açıklayacak. Ve biz de çok şaşıracağız, "A-aa!" diyeceğiz ve hayat kaldığı yerden devam edecek. Tüm kamuoyunun aksine ben kendisinin Cumhurbaşkanı adayını kesinlikle merak etmiyorum ve bu ülkede olup biten, söylenen söylenmeyen hiçbir şey beni şaşırtmıyor; beni şaşırtacak bir kişi varsa o da "evden biri"dir. O kadar. Bazen sözlerine kahroladabiliyorum ve şaşırma duygum ile kahrolma duygum zaman zaman birbirine karışıyor; ama şikayetçi değilim. Cumhurbaşkanlığı seçimi magazin haberleri kadar ilgi görmeye başlayınca fark ettim ki ben, kendi Cumhurbaşkanı adayımı açıklamakta geç bile kalmışım. Tabii bu konu üzerinde çokça düşündüm; sanat, sosyete, magazin dünyasından ünlülerin isimleri kafamın içinde bir oraya bir buraya podyum yürüyüşü yapıp durdu. Bir türlü içime sinecek ismi bulamayınca adayı uzakta değil yakında aramak gerektiğine karar verdim. Ve kısa bir beyin zıngırdamasından sonra adayımı belirledim. Adayım, ablamın biricik oğlu benim canım yeğenim sevgili Atahan Erel! Kendisi dört yaşında, bu burumda kanunda bir takım düzenlemeler yapmak gerekecek; ancak harcanacak çabalar boşa gitmeyecektir, sizi temin ederim: Her şeyden önce kendisi lafını sözünü dinleten bir gençtir. Bir araya gelip hep bir ağızdan konuştuğumuzda oluşan gürültüyü "Herkessss Susssuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuun" diyerek yatıştırmakta ustadır. Lafını budaktan sakınmaz, sizin hakkınızda ne düşünüyorsa pat diye söyler: "Aptal" gibi. Diğer taraftan asabi de bir gençtir; öyle sırtına vur lokmasını al yapmazsınız, o bir sizin sırtınıza vurursa nereden geldiğinizi şaşırabilirsiniz, eli ağırdır. Ayrıca çok fena "kötü bakar". İçinde bir değil üç kahraman vardır; "gizlidir" demedim farkındaysanız. Açık aşikar kahramandır kendisi; kahramanlığın utanılacak değil övünülecek bir şey olduğuna inanmaktadır. Evlenmeyi kesinlikle düşünmeyip, annesi ile yaşlanacağı için "Köşkte türban" ihtimali bile söz konusu değildir. Aikido'da ustadır; size bir "Lotus Çiçeği" yapar aklınız durur. Böyle dötü havada (yesin teyzesi onu) yere çömeliyor, ardından annesi "pıt" diyor (Lotus çiçeğinin tomurcuğu pıtlamış) bunun üzerine Lotus hayata uyanıyor, elleri böle kuş kanadı gibi döne döne... İngilizce de biliyor: Car diyor, Rain diyor. Ve kadına saygılı: Annesi anlattı, kızlar Barbie bebekleri ile oğlanların kafasına kafasına giriştiğinde eli kalkmamış çocuğun. E daha ne olsun. Bugün olmazsa yarın.. Ben Atahanımı bu makama en uygun kişi olarak görüyorum. Tartışmalar bitsin artık! 22 Nisan 2007 Pazar 15:05 Katil Denizanaları Dün hava oldukça güzeldi. Belki iki aydır, yürümeyi kaldırımlarında öğrendiğim Nişantaş'ına inmemiştim. Bu "inme" tabiri de, benim hesaplayabildiğim kadarıyla, 20 sene boyunca Şişli'de oturmamızdan kaynaklanır. Bilen bilir, Şişli'yi Osmanbey-Nişantaş'ına bağlayan Halaskargazi Caddesi'nin bir eğimi vardır. Bu sebeple Şişli'de oturan bir insan Nişantaş'ına "iner". Şimdilerde Tarabya'da ikamet edip, 1.Levent'de annemlerin evinde yaşamımı sürdürsemde lokasyon fark etmeden ne zaman istersem Nişantaşı'na "inerim". Hava ılık ılık içimize dolunca annemle birlikte soluğu Abdi İpekçi Caddesi'nin kaldırım üstü kafelerinden birinde aldık. Ötemizde berimizde çokçokçok zayıf kadınlar, "Vogue'un kapağından fırlamış gibiydi yav!" densin diye kendini paralamış kadınlar, haminninem gibi taşıdıkları çantaları ve kaşık gibi suratlarına 10 beden büyük gelen gözlükleri ile ısmarladığı yemeğin 4/3'ünü tabakta bırakarak beni asaletlerine inandıran kadınlar (bunların hepsi bir kadın ve durum tam anlamıyla Ajan Smith'in The Matrix Reloaded'da virüs halini almasına benziyor) kısacası bizim muhite sonradan kondurulanlarla çevrelenmişti. Her zaman yaptığımız gibi bir simidi kemirip, Teşvikiye Cafe'de bol sütlü bir Nescafe de içebilirdik; ancak ben 2 kap salataya 60 milyon lira bayılma konusunda kararlıydım. Ayrıca tepemizde bizi yiyecekmiş gibi konuşlanan ağacın dalları arasından kapiçinomuza düşecek sinek böcek ihtimali 3 haftalık bir tatilden yeni dönmüş olmama rağmen inatla "monoton" addettiğim hayatıma renk katıyordu, keyfim yerindeydi ve kimse bana ellemesindi. Diz dize oturduğumuz ve güzel oldukları kadar küstah da olan bu kadınlar, aynı zamanda çok da başarılıydı! Neyi başardıkları konusunda en ufak bir fikrim yok ve fakat 15 dakikanın sonunda anlattıkları ile bir başarı klasiklemesi olduklarına birbirlerini, biz de dahil olmak üzere en basitinden 2 masa insanı ikna edebiliyorlardı ve bu da bir başarıydı. Bacaklarımızdaki "yürüme zonklaması" geçene kadar kendilerini dinledikten sonra, anneme bilimkurgu yazarı olmak istediğimden bahsettim. Annem de "Tamam" dedi. Anne tarafından onaylanan alt beynim sayesinde huzur ile bir kez daha kucaklaştım. Ardından henüz kaleme almadığım ama konusu hazır olan ilk hikayemden bahsettim. Adı "Katil Denizanaları". Denizanası beyni olmayan bir canlı, ama benim denizanalarımın beyni var, hatta öldürmeye programlılar. Hikayem Tarabya sahilinde geçiyor. Sahil yolunda, sebebi anlaşılamayan şekilde, direksiyon hakimiyetini kaybederek yoldan çıkan otomobiller dikkat çekmeye başlıyor. Önce yıllardır bitmeyen İSKİ atık su çalışmalarının sahil yolunda sebep olduğu Camel Trophy ortamı gerekçe gösteriliyor; ama bir süre sonra otomobil camlarındaki sümüksü sıvı ve sürücülerin yanan retinaları dikkatli gözlerden kaçmıyor. Hikayemin başrolünde, olayı araştıran polis rolünde, Menderes Utku var. Buna bir nevi Camel Trophy etkisi de denebilir. Hikayemden sinema filmi yapılırsa onu beyaz perdeye döndürecek olan "Katil Denizanaları" filmi olacak, bunu da buraya yazıyorum. Ayrıca hikayenin uzaylılarla da bağlantısı var, bu da akıllara zarar bir etki yapıyor. Mevzuyu daha fazla açık edip sonra Savaş Ay gibi "hokkabaz" olmak istemiyorum millet. Anneme hikayemin detaylarını anlattıktan sonra fark ettim ki yan masadaki kalabalık artık sessizdi. Hesabı isteyip, apar topar kalktılar. Bunun üzerine ne düşüneceğimi tam olarak kestiremedim; ancak çocuk masalları yazmaya da bir yeteneğim olduğunu hissediyorum. Bir nesil benim masallarımla büyüyebilir ve bu çok ilginç olabilir. 20 Nisan 2007 Cuma 12:31 Veronica Boşanmak İstiyor Şimdi bana sorsanız "Berlusconi’nin hareminden haberdar mısın?" diye, "Hııı, fotoğraflarını gördüm" derim. Çapkınlığıyla ünlü İtalya eski Başbakanı, 70’lik Berlusconi’nin beş kızla eğlenirken görüntülenmesi ülkesinde oldukça ses getirdi. Aslında haberin kendisi de olayın "zararsız" bir aktivite olduğuna işaret ediyor: "Eğlenirken". Buna rağmen eşi Veronica "Yetti gari" demek için eski başkanın 70 yaşına gelmesini beklemiş olacak ki Sardunya’daki özel villasının bahçesinde, "Elim Sende" oynayan Berlusconi'yi boşama kararı almış. Veronica istese bir 70 yıl daha yaşamayacağı kesin olan kocasının kulağını çekip, olan biteni unutabilir; zararsız bir "gözüm gönlüm" vakası çünkü.. Adam eve girip hoşça vakit geçireceğine bahçesindeki banka kurulup "Benim dizim kaç kız çeker" denemesi yapıyor, iki ağaç arası yürüyüşe çıkıyor felan. Gerçek bir çapkınlıkta olaylar böyle mi vuku buluyor? Mimli çapkınımız Erdal Acar'ı ele alalım: Siz hiç kendisini beş kızı yürüyüşe çıkartırken gördünüz mü ya da ne bileyin üçünü beşini dizine oturttuğunu? Zaten o yüzden eşi de kendisini bir türlü boşayamıyor! Güneşli bir günde hoşça vakit geçirmiş Berlusconi; hani kalabalık olsun, ses olsun, eğlenelim, coşalım hadisesi. Mesela bankta, sol tarafta oturan beyaz eşofmanlı kıza dikkat ettiniz mi? Artık ne kadar sıkıldıysa bu "Heidi" simülasyonundan (Hayddiiii, Haydiiii...Heyli Befinng Güveaa) baymış vaziyette.. Olay öyle zararsız bir 70 yaş aktivitesi. Berlusconi’de "Görüntü var ses yok", "Laf var icraat yok" kısaca: Eş dost alışverişte görsün.. Basit bir 'Bahara Merhaba' partisinden boşanmaya gidilmez, çekersin kulağını olur biter Veronica, ben sana yuvanı bozma derim. Diğer taraftan Berlusconi bizim Başbakanımızın da kankisi, zamanında kızının düğününe bile üşenmedi kalktı geldi. Hatırlayan bilir. Bunun üzerine "Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyim" diyenler çıkacaktır, onu da zaman gösterecek. 19 Nisan 2007 Perşembe 15:17 Kaptanın Seyir Defteri I: Buyrun! Ausgang Efendim! Almanya güzel bir ülke. Aslında buna Soest, Münih, Stuttgart, Dortmund ve Düseldorf'un bir kısmını görerek karar vermek ne kadar doğru olur bilinmez. Belki küresel ısınmanın etkisiyle her daim tepemizde parıldayan güneş ülke hakkında olumlu izlenimler edinmemize yardımcı olmuş olabilir. Diğer taraftan aynı güneş "bizim karşılaştığımız Almanlar" için aynı hisleri beslememize yardımcı olmadı mesela. Sonuçta güneş dediğinde alevden bir top, kimse sihirli bir deynek olduğunu iddia etmiyor. Burdaki Duygu'yu bulun İlk gün saat 06:00 civarı Stuttgart'a indik, kar diz boyu ve benim ayağımda süet adidaslar. Tabii bunun üzerine tatili, yeni bir ülkeyi, sabahın 6'sını unutup; acilen bir bot almam gerekliliği üzerine yoğunlaştım. Diğer taraftan ayakkabı almak benim için bir ritüel, yani öylesine, hemen, idareten, şartlardan dolayı bir ayakkabı almak fikri beni gerdi. Ayakkabılarımın hikayesi genelde aşk hikayesine benzer: Yolda görürüp vurulurum, rüyama girer dükkan dükkan ararım falan filan.. İşte böyle kendi iç dünyamda ordan oraya salınırken "evden biri" "Burda ingilizce tek bir kelime yok" dedi. Bu esnada havaalanından bizi şehire götürecek tren bozması SBAHN'ın girişinde bilet makinesinin başındayız. 'Nasıl olacak bu iş?..' derken burnu havalarda bir Türk geldi, bilet almaya, ağzını açmıyor ama. "Evden biri" kendisi ile Türkçe konuşmaya başlayınca çok bozuldu tabii, o kaş ve bıyıkla anlaşılmayacağını sanıyordu herhalde, neyse; kendisi lütfenden bilet almamıza yardım etti. Bu arada bileti alıyorsun bir Allah'ın kulu kontrol etmiyor, öyle.. Neyse2, otele en yakın durakta indik, çıkışı bulmaya çalışıyoruz ki iç güdülerimiz ve benim lisede Almanca görmüş olmamın etkisi ile Ausgang'ın "Çıkış" olduğuna karar verdik. Bu arada bir dili 10 yılı aşkın süre kullanmazsan kesin unutuyorsun, bu kesin! Ausgang, Exit yazmayan tabela yani Çıkış gerçekten çıkışmış. Çıktık: Çıktık ki karşımda bir fırın :) Hemen yürüyen merdivenlerin başında, hediye gibi. Durmadık girdik, kasiyer de Türk :) Ay çok alemler vallahi. Hem fırın hem de şehirin içinde bir lokma kar olmaması keyfimi yerine getirdi de sabahın yedisinden öğlenin ikisine kadar odanın boşalması için şehir merkezinde turlayıp çay üstüne çay içmiş olmamız beni fazla germedi. Not > Stuttgart fotolarının olduğu CD'yi bulamadım, Şimdilik Düseldorf fotosu ile idare edin, sonra.. Not-2 > Yeni oylamama katılın :)) 18 Nisan 2007 Çarşamba 12:17 Elimi yaladı! Koklamalıyım.. "Evden biri"nin kuzenin küçük oglu Alper, gittiğimiz hayvanat bahçesinde keçi (keçi di'mi?) besliyor. Önce 1 Euro ile makineden yem kutusu almanız gerekiyor. Öyle kafanıza göre fındık fıstıkla beslemek yok! 17 Nisan 2007 Salı 17:57 Amma Yaptın Goethe! Bir geldim ki İclal Aydın ile Tuna Kiremitçi boşanmış. Gitmeden önce dedikodusu çıkmıştı da doğrulayan bulunamamıştı. Üç haftanın sonunda olay neticelenmiş, iki taraf için de hayırlısı olsun. Evli biri olarak bu aldatma, boşanma hadiseleri beni x2 geriyor, malumunuz; hemen kendi evliliğimi skorlamaya kalkışıyorum (kompleks yapı), evden birinin başına bela oluyorum: "E sen ne düşünüyorsun gamzeliler hakkında" diyorum, "Hidayet'in maçı var, saati kurup sabaha karşı kalkmam lazım" diyor, yuvarlanıp gidiyoruz işte. Neyse, beni bir kenara bırakalım. Haberi okuduktan sonra şöyle bi'sağa sola baktım da; bir taraf olayla dalga geçiyor, diğer taraf da dalga geçmenin ne kadar ayıp ve boşa harcanan bir efor olduğunu savunuyor ve beni bir düşüncedir alıyor: Birbirine aşık, en azından öyle olduğunu iddia eden, bir çift neden bu kadar tepki toplar? En başından beri yakalarını bırakmadık. Boşanacaklarını tahmin eden pek çok kişi (15-55 yaş arası nüfusun %89'u) kendilerini ilişki doktoru ilan etti. Oysa böyle bir tahminde bulunmak için ne Güzin Abla ne de Şenay Düdek olmaya gerek var.. Herkes adı gibi bilir: Suçu olmayan bir kadının ahını almayacaksın ve mutsuz bir yuvanın üzerine mutlu bir yuva kuramazsın. Ondan sonra debelen dur: "Ben evlenmek istememiştim ki, onun için Sapanca'ya bi'giderken bi'de dönerken hüngür hüngür ağlarım...". Selpak uzatabiliriz kendisine, elimizden ancak bu gelir... Diyorum ya sonuçta aşktan, sevgiden bahsediyoruz. Bu bir borç alacak ilişkisi, ya da banka hortumlama davası değil ki.. Neden bu kadar kıl olduk kendilerine? Kerem ile Aslı'yı, Ferhat ile Şirin'i el oğlu demeden Romeo ve Juliet'i bağrına basan bizler değil miyiz? Galiba sorun 'bizim aşkımız sizin aşkınızı döver'den, 'biz sizden daha iyi severiz', 'biz bu işin kitabını yazarız', 'her birinizi katlar bi'kenara koyarız' tavrından kaynaklanıyor. Bugüne kadar kimse bize meydan okumamıştı; aşkını, acısını kendi içinde yaşamış: 'Biz bir aşk yaşarız siz de nerden geldiğinizi şaşırırsınız' dememişti dolaylı yoldan. Duruşlarındaki bu meydan okuma hoşumuza gitmedi galiba. Bizim bildiğimiz aşkılar kendi içlerinde, kendi işlerine bakarken çok süper aşık olduğunu iddia eden bu çift, bu gamzeli insanların hikayesi bize aşk dışında her şeyi çağırıştırdı. Mimledik kendilerini. Belki de kusur bu ilişkinin kendisiydi, ekstradan bir hataya gerek yoktu! Goethe: "Boşanma için hiçbir sebep yeterli olmaz" demiş. Tabii ki 1500'lü yılların ikinci yarısından günümüze çok şey değişti.. O yüzden şimdi rahmetli Goethe'ye "Amma yaptın!" diyoruz. 16 Nisan 2007 Pazartesi 12:01 Ciddi meraktayım 25 Mart Çarşamba, saat 15:00'de S'nek TV'de yayınlanan ZamaZingo isimli programda ne oldu? Bubenimhayatim.com için ne dendi? Ben yoktum, izleyemedim; izleyen bir arkadaştan durumu anlatan iki satır mail bekliyorum. Ciddi meraktayım.. 14 Nisan 2007 Cumartesi 19:35 Geldim Alışveriş yaptım Fotoğraf çektim Vidolar da tamamdır... Gözlem! O eksik olur mu.. Neyse işte, 3 hafta Almanya'da; Şuturtgart, Münçhin, Zost, Dortmund, Düseldorf'u gezdim, geldim Dünyanın en pahalı tren tarifesinin kazazedesiyim Türkiye'de kvak yok E ağlayın ne diyeyim... Bu arada Sinek TV'de 25 Mart'ta bubenimhayatim.com'dan bahsedilmiş, Ortalık dağılıp gitmiş.. Yeni okurlarıma selam ederim Siz birkaç fotoya bakın Ben birazdan gelirim... 21 Mart 2007 Çarşamba 23:37 Naber?.. Son zamanlarda sitemi güncellemek kadar bana manasız gelen bir şey yok! Tek derdim İETT garajına komşu bir evimin olması, daha doğrusu olsaydı keşke ya da Karayolları arazisine de komşu olabilirdi. O zaman ben de tividen açık arttırmaları son nefes izlerdim. Şimdilerde site güncellemek yerine babamın dava dilekçelerini yazıyorum: Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi Dosya no: 2005/3435 DAVACI: Ahmet Mehmet Veli Hasan Hüseyin.. . . . Onun yarım saatte yazacağı bir sayfayı ben 10 dakkada yazıp veriyorum; makbule geçiyor, Makbule de bu arada bize çay demliyor. İşte bu raddedeyim cemaat.. Ben yazı yazdığım zaman, babamın dava dilekçelerini yani, babam beni acayip bilgisayarcı sanıyor. Sonra ben durumu abartıp, kendimi Ordinayus Prof Doç Dr Duygu Y. O. gibi hissediyorum. . . . Bazen ben de sizin gibi eski yazılarıma bakıyorum: "Yav ne de güzel yazmışım..." diyorum kendime. Gene yazarım, acelem ne, nereye koşuyorum diyorum sonra. 1000 yazıyı bulduğumda bana daha büyük bir klavye vermeyecekler ya.. Ama varsa bir süpriziniz çıtlatın kulağıma, o zaman her gün 1 yazı! Aynen Genç Parti hesabı: Mazot 1 YTL olacak! Ezilenler Bakkal Açacak! falan.. . . . Hayatı doldurmak, onu daha da bir anlamlandırmak için harcanana çabalar bazı durumlarda daha büyük boşluklara sebep olmuyor mu?.. O zaman kesileceğini anladığında lezzeti azalan koyundan ne farkı kalıyor hayatın?. Bazen öylece durmak lazım. Bir süreliğine burda olmayacağım. Beni merak etmeyin, olur mu?.. Duygu DEVAM...