Mart Yorum Yaz
30 NİSAN 2006 PAZAR 23:40 Marco Melandri ve Anneler Günü
Motor sporları ile hayatta işim olmaz;
ancak "davete icabet adettendir" diyerek bugün
İstanbul Park Pisti'nde gerçekleşen Moto GP 2006’yı izlemeye gittim.
Daha yerlerimize oturalı beş dakka olmamıştı ki
"ne zaman bitecek?" diye sızlanmaya başladım.
Kuranderde kalmıştık: alttan, üstten, sağdan, soldan.
Sadece biz değil tüm 7. tribün; ancak herkesler halinden memnun görünüyordu.
Bunun üzerine ilgi alanıma girmeyen hiçbir organizasyona
bundan sonra katılmama hususunda kendime söz verdim.
Aksi halde olumsuz şartlara katlanmak bünyemde kanserojen etki yapıyor.
Neyse efendim, vardığımızda yarışın başlamasına daha iki saat olduğu için
boş boş düşünmeye çokça vaktim oldu.Yarış başladıktan sonra da vaktim olacaktı;
çünkü 10 dakka bir önümüzden 3-5 saniye için geçecek
9-10 tane motorlubisiklet için totoyu donduruyorduk..
Bildiğin ToTo işte, içinden oyuncak çıkan yumurta.
Ne diyordum?...düşünmek!
Hayatın anlamını (demirbaş),
İstanbul Park'ın soğuk bir nisan günündeki anlamsızlığını,
anneler gününde anneme ne hediye alacağımızı,
neden evde oturma konusunda daha sert bir savunma çıkartmadığımı,
madem evde oturmayacaktım neden iki çorap üst üste giymediğimi,
pusettada bir bebeğin burada ne işi olduğunu,
bir termos çayın kaç tane OHT peptide 3 krem gücünde olabileceğini falan falan.
İçlerinden "anneler günü" konulu denemeyi seçtim:
bugüne kadar çay bardağı, gözaltı kremi, ev terliği gibi gayet yaratıcı seçimlerim olmuştu.
Anneme telefon açtım, neye ihtiyacı olduğunu sordum."Bir öpün yeter" dedi.
Annemin gözünün bozuk olduğunu söylemiş miydim?
Ablamla ikimizi tek çocuk gibi görüyor.
Bir soruyu ayrı ayrı da sorsak cevabını ikimiz üzerinden veriyor.
"Ya öpüyoruz annecim bol bol, sen söyle bir şey" dedim.Direndi.
Sanırım ablamla birlikte ona süslü pullu bir yaz çantası alıcaz.
Bazı mekanlar var ki girişinde çantanızdaki yarısı ısırılmış çikletten,
dibinde bir yudum kalmış pet şişe suya kadar ne bulurlarsa arayıp tarayıp çöpe atıyorlar.
Burada millet battaniyesi, keki, termos içinde çayı derlenip toplanıp gelmiş.
Tabii biz kolumuzun altında 4 gazete ile birlikte iki dirhem bir çekirdek...
Bu durum evden birinin başına patladı "haberin yok muydu yani, şimdi, böyle, şöyle de gelip kurulabileceğimizden" diye.
Çünkü satın aldığımız ilk kahveden sonra ikincisi için tüm standlardan "sıcak su bitti!" yanıtı aldık.
E donuyoruz nasıl olacak bu iş?
İnsan böyle havalarda avucunun içinde sıcak bir bardak tutmak istiyor.
Yarışmanın sonunda İtalyan oğlan Marco Melandri birinci oldu.
En sonra şeref turu attılar.Alkış kıyamet tabii.
Marco Melandri de geldi benim bulunduğum tribünün önünde durup "asfaltı ağlattı"
Bu noktada Cem Yılmaz ile Marco Melandri'nin ortak noktasının "ben" olduğuma kanaat getirdim.
Neyse patinaj yaparak çıkarttığı dumanların neticesinde yer görevlileri ne kadar değişik renkte bayrak varsa kaptıkları gibi
motosikletin önünde geçip adamın burnuna burnuna sallamaya başladılar.
Sonra oğlan bastığı gibi gaza şampanya fışkırtmaya gitti.
not: videolarım var, ama yarına...
28 NİSAN 2006 CUMA 16:55 Ayçiçeği
"Dün" yazısını yazdıktan sonra apar topar evden çıktım.
Maslak Toys"R" Us'a gittim.Ne o kapı süsü alıcam.
Ablam kapısına bir şeyler asmaya bayılır.
Geçtiğimiz aralık ayında, sol taraftaki süpürgeli süsü asmıştı.
Çok beğenince bir tane de bize almıştım.
Yılbaşı geçip gitti; ancak süsü kapıdan çıkarmadım.
Eve giriş çıkışımda bunu görmek çok hoşuma gidiyordu.
Ama artık yaz geldi.
Havalar düzeldi; ne zaman bu süsü görsem lahana gibi kat kat giyindiğimiz,
İstanbul'un o sert kışını hatırlıyor, moralim bozuluyordu.
Dedim ki bu sabah kendi kendime ben bunun yerine bir ayçiçeği asayım.
Peki kapıya asılası bir ayçiçeği nerede bulunur?
Vallahi bilmiyordum; ama içimden bir ses,
böyle genizden, Rutkay Aziz tadında dediki: Toys"R" Usssssssssssssssssssssssss!
Gittim, inanmazsınız orada öylece beni bekliyor.
Ayrıca geçenlerde pek fazla aktif olmayan 2. bir bankadaki hesabım için
içimden "keşke yeni bir 'matik kartı' yollasalar o zaman hesabımı kullanırdım" dedim.
Çünkü yolumun üzerinde ATM'leri var.
Birkaç gün sonra kapım çaldı, kart yollamışlar:
Dört sene sonra, başvurmadan ve bir önceki kartımın son kullanım tarihinin üzerinden en az 2-3 yıl geçmişken.
Onlara da esmiş öyle...
28 NİSAN 2006 CUMA 12:54 Dün
Dün çok indili bindili bir gündü.
Sabah, planımın dışına çıkıp "evden biri"nin iş yerine uğramam gerekince,
evrak bırakmam lazımdı, helak oldum açıkcası.
Sabah 4.Levent'e vardım ve metro ile Gayrettepe'ye gittim.
Ordan tekrar metro ile Mecidiyeköy'e geçtim.
Mesafe kısa; ancak Bahçeşehir Ekspres'in saatine yetişmem gerekiyordu; yoksa yürürdüm.
Bahçeşehir Ekspres otobüsünün yolcusu az olunca kendime oturacak yer beğenemedim.
Zaten bir dolu eşyam var.Buraya güneş vuruyor şuraya geçeyim.
Buranın da koltuk arası darmış bir arkaya geçeyim.
Ay buraya da rüzgar vuruyor en iyisi en arkaya geçeyim, yayılırım.
Ama...ama önü açık bunun;ani bir fren yapsa uçarım ben.
İlk oturduğum koltuğa geri döneyim hem şimdi orası gölgeye düşmüş...
Neyse ki ablamda sakin bir gün geçirdim.
Atahan'ı tarttık: 16 kg 700 gram (maşallah).Yanakları bir görseniz topik olmuş topik.
Çok tatlıymış.
Ablam yulaflı kurabiye ve süt ikram etti bana.Sonra Antik'de Türk kahvesi içtik.
Dönerken yanıma kurabiyelerden koydu; ancak yaparken un koymayı unuttuğu için :)
kurabiyeler biraz kırılgan olmuş.Akşam çantamdan çıkarttığımda bir torba müsliye dönmüşlerdi.
O kadar da dedi "dikkatli götür" diye.
Dönüşte Taksim ekspres'e bindim, Tüyap durağında inip biraz yürüdüm.
Sonra "evden biri" ile hemen eve dönmeyip dışarda vakit geçirmeye karar verdik.
Eve geldiğimde saat dokuz olmuştu.
Jelibom yedim, yeşil çay içtim, duş aldım ve saat onbir gibi yattım.
28 NİSAN 2006 CUMA 12:30 MotoGP
Geçen hafta sonunu böyle sessiz sakin geçirmiştik de;
bu pazar Moto GP'ye gidiyormuşuz.
27 NİSAN 2006 PERŞEMBE 00:03 Sudoku, BBC, Teksas Tommiks
İngiltere'de BBC kanalında yayınlanan "1 haftada daha zeki ol!" programı çok konuşuluyormuş.
Günlük hayatımızda yapacağımız ufak değişikler ile beynimizi daha iyi
kullanmanın altını çizen bu programda enteresan tavsiyeler yer alıyormuş.
Açıkcası haberde yer alan tavsiyeleri okuduktan sonra, çalışmalarım sonunda
"Einstein Girlversion 2006" olarak ortamlara patlamayı ummasam da
yeni aykum ile artık ayakkabılarımı bağlamaktan öte şeyler yapmayı
hayallediğimi inkar etmeyeceğim.
Benimki beni bu mevcut hali ile sıkça yarı yolda bırakıyor da...
Sözlükten hiç bilmediğimiz kelimeler seçip kullanmak,
tanımadığımız kişiler ile sohbet etmek,
alışveriş listemizi ezberlemek,
dişlerimizi diğer elimizle fırçalamak,
gözlerimiz kapalı duş almak tavsiyelerden bazıları.
Biz milletçe acayip zeki olmak için; Ayşe Arman'ın her daim yaz Dubai memleketinde
kendisine begonviller içinde havuzlu merdivenli bir ev tutmayı başarmış,
Haldun Dormen'den olma Betül Mardin'den doğma kocasında görüp de bir yazısı ile
memeleketimize kazandırdığı Sudoku'nu çözüyoruz ha gayret.
Kimmiş dişini diğer eli ile fırçalayacak?
Bu bulmaca kitapları bazı dergilerin içinden de çıkıyor.Ben kopartıp almıyorum ama.
Sudoku oynamasını bilmediğim ve öğrenmeyi de şiddetle reddettiğim için
(ki bir rivayete göre bu bile zekayı geliştiriyormuş) derginin arasında kala kalıyor.
Böylece dergim Teksas Tommiks yutmuş gibi durmaya devam ediyor.
Ne komik di'mi???
26 NİSAN 2006 ÇARŞAMBA 09:49 İnsan kıyafet, kıyafet insan
"Ne insanlar gördüm üzerlerinde kıyafet yoktu,
ne kıyafetler gördüm içinde insan yoktu!"
Bir takım insanlar da var ki
onların ne kıyafetli ne de kıyafetsiz hallerine tahammül edebiliyorum.
26 NİSAN 2006 ÇARŞAMBA 00:10
Ruhsal olarak o kadar sağlıklıyım ki kıskançlıktan çatlıyorsunuz!
İstanbul 3 milyon lalesine kavuştu.
Buluştu muydu yoksa?
"En güzel lale İstanbul'da yetişir"miş efendim.
Büyükşehir'in iddiası bu yönde.
Lale, "bize" yakışan bir çiçek değil.
İstanbul'un hikayesi biraz hardcore da ondan.
"Hardcore" ve "biraz" kendi içinde ironi oluşturmuş olsa da
yazının bu kısmına takılmayalım bir zahmet.
İstanbul'un çiçeği karanfil olabilirdi.
Hem de memeleri kukusuna, kukusu da diz kapaklarına yanaşmış kara bir çingenenin elinden.
İstanbul, Kuruçeşme sahiline sıralanmış; Reina, Sortie ve Makro Market'den ibaret değil ne yazık ki.
Şehrimiz çokça düşüp kalkan, eli yüzü yara bere içinde 5-6 yaşlarındaki bir oğlan çocuğu görünümünde.
Büyükşehir'in bu çalışmasıyla oğlanın eline bir de lale tutuşturulmuş oldu o kadar.
3 milyon lale 1 milyon dolara Hollanda'dan getirtilmiş, diyorum "evden biri"ne;
ne lüzumsuz bir harcama, kim bilir kimi zengin etti belediye, hesaplı kitaplı bu işler...
"Yaranılmaz sana" diyor "Sana, senin gibilere...",
"Bağ bahçe düzenlenmez, 'bahar geldi bir çivi çakmadılar' dersiniz,
adam lale diker '1 milyon dolar harcamış, kimi zengin etti ki acaba?' dersiniz, ne yapılsa boş yani".
Bu lale operasyonu yüzünden bir nesil daha travma geçiriyor asıl ondan haberin yok, diyorum.
"Nedenmiş o?" diyor.
Son zamanlarda sıkça karşılaşıyorum: analar babalar çocukları lalelerin arasına dikip fotoğraflamaya çalışıyor.
Çocuklar durmak istemiyor, dursunlar diye kolları "sıkıca" kavranıyor.
Mümkün olsa çocukları ayaklarından gömecekler toprağa.
Korkunç...
Her şeyden önce çocuğu sabit bir şekilde fotoğraflamaya çalışmak kuantum teorisine kafa tutmak demektir.
Çocuğun pozunu ayarlayıp tekrar makineye hamle ettiklerinde poz çoktan bozulmuş oluyor.
Madde enerji enerji de maddedir.Ne diyeyim.
Hemen hemen her çocuğun zamanında çekilmiş bir "çiçek arası" fotoğrafı vardır di'mi?
Şimdilerde lale eskiden papatya falan...
Benim yok.
Belki de o yüzden ruhsal olarak o kadar sağlıklıyım ki kıskançlıktan çatlıyorsunuz!
Teşekkürler anne.
25 NİSAN 2006 SALI 18:27 Ne yapmalı ne etmeli
Ne çok ses çıkıyor bu evden;
bilgisayarım birazdan uzaya roket fırlatacak kadar hararetli çalışıyor,
ocağın üstünde yemek var,
aspiratör kokusunu çekmekle meşgul: tar tar tar.
Yan komşumun otamatı bozuk;
sucusuydu, marketcisiydi apartman kapısını bana açtırıyor.
Yazı yazıyorum ya klavye de tıkır tıkır.
Sertab alttan alttan "Lal" diyor.
Televizyon açık; ama sesi kapalı.
TV8'de Emelce var.
Duymasam da olur; Emel hanımın görüntüsü de oldukça gürültülü.
Ne aspiratörü kapatmayı düşünüyorum,
ne bilgisayarı turn off yapıp kanapeye geçmeyi.
Sertab da iyi...
Ama yan komşumun kapısını çalıp, topuğuna sıkarsam rahatlayacak gibiyim.
25 NİSAN 2006 SALI 13:45 Engel tanımam; sıkı giyinirim
Her halükarda aşağısı estiriyordur; ama bu gene de yürüyüşe çıkmam için engel değil.
25 NİSAN 2006 SALI 11:15 Zamanla
Bağımlılığımız dünyaya.
Olabilirse eğer içsel hiçbir şey yok bizim için.
Mümkünse kaçıyoruz: ruhumuzdan, acımızdan, iç sesimizden.
Dışarıyı olabildiğince tanrısallaştırıyoruz.
İnandığımız, güvendiğimiz herkesi fark etmeden putlaştırıyoruz.
Bir de bitevi "ekleme" halindeyiz.
Söylenen hiçbir şey yeterli değil bizim için
bazen de okuduğumuz.
Ama huzur için, varmak için elenecek çok şey olduğunu göreceksiniz.
Zamanla.
24 NİSAN 2006 PAZARTESİ 11:56 Dido söylüyor:Stan
-Hesapta bir yanlışlık yapmışız, siz istifa ettiniz ama
bankamızda çalışmanız gereken kısa bir süre daha var, diyor tanımadığım o adam.
Ve ben onun nezaretinde işe geri dönüyorum.
Ardından çarşaf gibi mavili yeşilli bir deniz,
sarı bir saç tokası, beyaz bir kano, kahverengi tek bir kürek, tanımadığım bir adam daha...
Rüyamı yazmayacağım uzun uzadıya.
Takip eden birkaç günde okuyucunun balansı şaşıyormuş, şikayet geldi.
Saat çalıyor ve ben uyanıyorum.
Yaşasın!
Hayattayım.
Bismillahi Rahmani Rahim diyerek kalkıyorum yataktan,
annanem belki babannem gibi ağdalı ağdalı, "tıs"layarak.
O an yaşlı bir kadınım.
Su şişemi başıma diktikten sonra mutfağa girip alelacele kahve hazırlıyorum kendime.
İlk kez ne zaman kahve içmiştim? Hatırlamaya çalışıyorum.
Yok, olmuyor.
"Ulan!" diyorum gene kendime
"anan baban çay içer, nedir bu senin Türkiye sınırları dahilinde sürdürdüğün
Amerikan alışkanlıkların, bi iktir git!"
En çok da kendime ettiğim küfürler rahatlatıyor zaten.
Sonra "Yaşasın, hayattayım"ın yerini gene o bildik "iç sıkıntısı" alıyor.
Bu aralar iç sıkıntısı modumda +2 vaziyetindeyim.
Sebebini size tam olarak anlatamıyorum.Anlatmak istemiyorum.
Belki sonra...
Sonra-2
Günlük almam gereken bir Ahu Tuğba ve Banu Alkan dozum var.
Televizyonu açıyorum.30 dakika için iki kanal arasında zap turuna çıkıyorum.
Ahu Tuğba oğlanları üçledi, o yüzden önce ona bakıyorum.
Banu Alkan gıdısını aldırmış "ne kadar acımıştır" skorlaması yapıyorum kafamda.
Ne tuhaftır ki Ahu'nun Gökhan'ına kancayı takan "meçhul kadın"ı
şopar eski kocası ile barıştırmaya çalışan gene Ahu.
Ahu'nun son aşkı onu daha önce Gökhan'ın kullandığı Mercedes ile gezdiriyor şimdilerde.
O kadar da gözümüze gözümüze...
Evden birini arıyorum.
Dido'dan Stan'i dinliyorum, diyorum.
"Hala o şarkıyı mı dinliyorsun, geç ya, çok eski" diyor.
Sonuç bir şeye bağlanmıyor.
Bok gibiyim.
23 NİSAN 2006 PAZAR 19:50 Hayatım plasentamı yer misin?
-Hayatım, ilerde kısmet olursa plasentamızı yer misin?
-Yerim hayatım!
Nasıl da atıyor.
"Yerim tabii" der ve geçer, aman ha Duygu dırdıra başlamasın:
"Ben bu plesantayı annemin evimden getirmedim herhalde,
senin de bir parçan var bunun içinde, bana 9 ay taşıttırırsın da çocuğu,
iş plasenta yemeye geldi mi kaçarsın.
Nanakörsün işte nankör..." falan falan ve gene filan.
Her şeyden önce iştahsız bir adam "evden biri".
Yemez yani ordan biliyorum.
En az hasar ile "riskli dialogları başından savuşturma ustası" olarak
bu zorlu dialogdan da anlının akı ile çıkmış olmanın iç huzurunda
Savoy'un portakal suyuna geri döndüğünde beni bir düşüncedir aldı.
Annenin bebeğini emzirirkenki beyin dalgalarına
(bunlar annenin bebeği sahiplendiğini ifade ediyor) baba altı ay sonra yetişebiliyor.
Bir de bebeğin rahme düştüğü anda başlayan anne bebek ilişkisi;
doğumun ardından bebeğin memeyi kapması ile tavan yapıyor.
Tom Cruise, Katie Holmes'in dünyaya getireceği bebeğinin, plesantasını yiyeceğini açıklayarak
din, dil, ırk fark etmeksizin dünya insanına infial yaşatmayı başardı.
Haberin tamamını okumadan kendi kendime dedim ki:
Sonunda çözüm bulundu; baba, bebeği ile alakalı bir parçayı mideye indirerek sürecin hızlanmasına katkıda bulunacak.
"Vay be! Sen neymişsin Scientology!".
Kendisi 'Scientology Tarikatı'nın en tutturuk üyelerinden biri olmasından dolayı
bende böyle bir beklenti oluşmuştu ki haberin tamamını okuduktan sonra
yerini hayal kırıklığına bıraktı.
Tom beyler plasentayı çok besleyici olur, protein deposudur diyerek yiyecekmiş.
Haberin ardından hemen mail'ime girip Tom'a yollamak üzere
Prof.Dr.Osman Müftüoğlu'na bir günlük beslenme düzenini yazıp göndermesini tavsiye ettiğim bir mail döşendim.
Haftaya Hürriyet'de Sn.Müftüoğlu yorumunu paylaşsın da biz de öğrenelim:
Tom bu beslenme alışkanlığı ile muhtemel kaç sene daha yaşar.
Ayrıca şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki sünnet sonrası "Çüklü Pilav" ile
Türkler olarak biz olaya çoktan uyandık da besleyici değeri konusunda henüz bir fikrimiz yok.
22 NİSAN 2006 CUMARTESİ 23:30 Hafiflemek Lazım
Hafiflemek lazım.
Ben olmanın ağırlığını üzerimizden atıp;
rahatlayacağımız tenefüslere çıkmamız şart!
Mesela benim birkaç küçük kaçış yolum var:
Bazen sadece "kocam"ın (burada konumumu "kocam" kelimesi ile dolaylı yoldan
işaret etmek çok çok önemli) biricik somon balığıyım,
Bazen de bilmemkimin gülümsediği kız,
Annemin ikinci çocuğu,
Annanemin zamanında daha fazla uzamasın diye bir cuma ezanla sela arası kıbleye çevirip
başına kürekle vurduğu torunu,
Babamın Duyguş'u
Ablamın Düygü'sü
Metrocity Starbucks'ın decaf, doubleshot, nonfat, tall lattecisi
(bu siparişi her verdiğimde bardağın üstüne not almadan önce istisnasız derin bir nefes çekiliyor),
Oturduğum apartmanın ilkokula giden ve emekleyenlerden sonra gelen en genç sakini,
Allahı, bulduğu her fırsatta onunla konuşarak, en çok meşgul eden kullarından biri!
Yeniköy Börekçisi'nin suratsız, eski püskü eşofmanlı, üzümlü peksimet müdavimi
Hep gittiği marketin kasiyerine periyodik olarak:
"Çavdarlı Uno'yu ne zaman getirmeyi planlıyorsunuz?" diye soran kıl müşterisi
(Şefine kendisini duymadığımı sanarak:"Sürekli Çavdarlı Uno ekmeği soran müşteri kız var ya
Çavdarlı Uno ekmeğini ne zaman getireceksiniz diye soruyor?") vb vb vb
Kısaca karşı taraf için çoğunlukla bundan başka hiçbir şey ifade etmediğim zamanlardan faydalanıyorum zaman zaman,
işime gelmediğinde bunların arkasına saklanıyorum.
İndiriyorum ruhumdan her şeyi, gene de kimse bir şey çakmıyor.
Tavsiye ederim.
21 NİSAN 2006 CUMA 21:31 Bugün Cem Yılmaz'ı gördüm
Evden biri ile akşam yemeğini dışarıda yemeğe karar verince
ben iş çıkış saatini beklemeden evden biraz erken çıktım.
Annemle Akmerkez'de bir iki saat zaman geçiririz diyerek yola koyuldum.
Annemi evden alıp araba ile 100m bile ilerlememiştim ki
yolun kenarında Cem Yılmaz'ı gördüm !!!
Aslında bu çok geç kalınmış bir karşılaşma;
çünkü Cem Yılmaz'ın villası annemlerin evinin bir alt sokağında.
Mesela Levent Çarşı'ya yürümem gerektiğinde, kapısının önünden geçerken
"ha şimdi çıktı ha çıkacak" heyecanı yaşadığımı da inkar etmiyorum.
Garaj kapısının aralığından arabalarını kestiğimi de :)))
Annemlerin sokağının başında Maya Meridien isminde azıcık şık bir iş merkezi var.
Zannımca Cem Bey'in ofisi de burda; çünkü karşıya geçip bu binaya girdi.
Bir üst sokağa çıkıyor olmanın rahatlığı ile Ferrarisini garajda bırakıp yürümeyi tercih etmiş.
Benim açımdan çok yerinde bir karar.
Trafikten ötürü adım adım ilerlerken siyah üzerine Red Dragon baskılı ceketi ile Cem Yılmaz'ı görünce
açık açık ifade ediyorum ki annemle sevindirik olduk.
El sallayıp gülümsedik."Gülümsedik" az kalır; ağzımız kulaklarımızda.
O da bize gülümseyip selam verdi ve karşı kaldırıma geçti.
Kaldırımda daha iki üç adım atmıştı ki durdu dönüp bir kez daha baktı, tekrar gülümsedi ve selam verdi.
Biz de zaten o esnada kendisine canhıraş karşılık veriyorduk.
Bu "bis"i gene ve gene ve gene gene güzelliğime verdim.
Allahım ne yapsam bilmiyorum ki, ışıklar saçıyorum!
Sevgilerimle
İmza:
Cem Yılmaz'ın dönüp tekrar gülümsediği kız Duygu!
21 NİSAN 2006 CUMA 10:43 Benim Reklamlarım
Benim Reklamlarım güncel (Rozi Hijyenik Ped Reklamı)
not: Bu aralar ne olduysa "Ona ne hediye alsam?" bölümüne soru yağmaya başladı.
Anneler günüyle de alakasız, sevgililer için.
Cevap yazmadığımdan ötürü gayet rahatsızım; inanın bu aralar ona ayıracak vaktim pek yok (keyfim de).
Ama şunu söyleyebilirim, Adidas'ın bir serisi var: Adicolor.
Ayakkabınızı özel boya ve fırçalar ile istediğiniz renge boyayabiliyorsunuz.
Bence sizin boyadığınız bir hediye şaşırtıcı olabilir.
(Bu ürünü Taksim Tünel Adidas Mağazasında gördüm:Almak isteyenler için.)
21 NİSAN 2006 CUMA 10:43 Gülten Akın
Bir roman kadar uzun bu tümce,
-Sonra işte yaşlandım.
(Gülten Akın)
20 NİSAN 2006 PERŞEMBE 13:55 Hayatta işim olmaz Rus gelinle
Azıcık şımarabilir miyim?
E, hakkımdır.
Değişik sitelerden ayda bir iki kez mail geliyor:
"Sitenizin hiti çok yüksek'green card banner'ımızı koyun
sizin üzerinden gelen başvurulardan yüzde bilmem kaç kazanın" - binde miydi yoksa ,) -
"Biz hit bankasıyız link ekleyin siz de kazanın biz de kazanalım",
"Hiti yüksek sitelere yaptığımız bir tekliftir:'Russian bride' bannerımızı sitenize ekleyin
giriş aidatımızdan yüzde kazanın"
!!!
Biliyorsunuz zamanında bankada çalışmışlığım var,
topluyorum çıkartıyorum çıkan sonuçta attığım taş ürküttüğüm kurbağaya deymiyor.
Yoksa neden istemeyim.Ayrıca hayatta da işim olmaz "rus gelin"le.
Geçtiğimiz hafta gelen son mail ile ne alaka 'Russian bride' bannerı 'giriş aidatı' diyordum ki
bugün Mutlu Tönbekçi'nin şu yazısını okuyunca öğrendim:
Kendisine Rus gelin arayanlar bu konuda hizmet veren sitelere üye oluyorlarmış.
Üyeliğin de bir bedeli varmış, mailde kastedilen 'giriş aidatı' da oymuş.
Allahım sen akıl fikir ver şu Türk erkeklerine.
Başka milletlerden gelin alarak ülkenin sayıca kadın erkek dengesini bozuyorlar.
Sonuç olarak bu işler bana uymasa da mail yollamaya devam edebilirsiniz
acayip havaya giriyorum.Size yansıtmıyorum ama.Kendi kendime.
Öyle işte.
20 NİSAN 2006 PERŞEMBE 12:26 Aman ha içimde kalmasın!
Kuşcu Aydın'a:
Programın içinde yaptığın altın ödüllü yarışmada kırmızı dediğin o yıldız bariz şekilde pembe,
pembe dediğin ise açık pembe.Yarışmacıya "Koyu pembe mi açık pembe mi?" diye sorsan
boncukların dökülmez, kırmızı diyip durma şuna.
Nişantaşı Starbucks Barista'ya:
"Sıradan bir kişi alayım" dediğinde önümde bekleyen orta yaşlarının sonundaki o kadına rağmen
kasanın önüne ben geldim.Sen önce bana manalı manalı baktın
ardından kadının itiraz etmesi için dua etmeye başladın.
Oysa o kadın, ben sıradayken gelip önümde durdu, sona fark edip
"Pardon önünüze geçmişim" dedi.Ben de "aceleniz varsa problem değil" dedim,
"Yok yok!" dedi "Kusura bakmayın"; ama önümde durmaya devam etti.
Sonra yeni bir müşteri çağırdığında seni duydu; ama bu konuşmamızdan ötürü beklemeyi tercih etti.
Bana o öldürücü bakışları yollamak yerine "sıra sizde miydi?" diye sorabilirdin ve her şey açıklığa kavuşabilirdi.
Yoksa ben senin bildiğin o "mezarcı" müşterilerden değilim.
Derdimi yazarak anlatmak zevktir de çoğu kez sözlüye üşenirim.
Şişli Cami'nin Karşısındaki manava:
Hem benim çocukluğumu biliyorsun hem de çürük çilek koyuyorsun.
Çileklerin çürüklüğü daha koyarken belliydi.
Ben sana "çürük çilek koyma" demeye utandım da sen bana çürük çilek koymaya utanmadın.
Helal olsun!
Son bindiğim taksinin şöforüne:
100 YTL'lik banknotun olduğu ülkede 20 YTL bozuktur kardeşim.
Bunu yüzüne de söyledim;ancak buraya da yazmak istiyorum, ihtiyacı olan kullansın.
Profilo Burger King'de benle birlikte sıraya giren kadına:
Aynı anda kasaların önüne gelip yan yana durduk.
Sen bir ara sırandan çıktın ve çocuğunla birlikte menü oyuncaklarına bakmaya gittin.
Döndüğünde sıra bana gelmişti ve sen daha önce yan kasanın önünde beklemene rağmen
benim kasiyerime sipariş vermeye başladın.
Sana olmadığım kadar kaba bir şekilde "sıra benim" dedim.
Sen de bana "10 saattir bekliyorum burda sıra benim" dedin.
"Sizle aynı anda geldik oyuncak için sıranızdan çıkıp sonra benimkini almaya kalktınız" dedim
-açken babamı bile tanımam- Cevap vermedin ve ben siparişimi verdim.
Sonra düşündüm ki yoyo şeklinde zıplayan bir velet ile birlikte sıra beklemek çok zor olsa gerek.
"Çocuk durmuyor önce sipariş verebilir miyim?" deseydin sana sıramı seve seve verirdim.
Ben de kimseye tüm ömrüm boyunca her durumu artı ve eksileri ile
ilk 5 saniyede değerlendireceğime dair bir garanti vermedim.
Babamın da dediği gibi "Bazen sadece ne istediğini söylemen yeterlidir".
İletişim zor zanaat.
18 NİSAN 2006 SALI 16:30 Ah şişede lal hem de ay hilal...
Hemen hemen her genç kız gibi ben de müzik dinleyerek ders çalışırdım.
Bir dönem favorim Sertab Erener'den "Lal" idi.
Tamam kabul ediyorum!
Ders çalışmazdım, çalışıyor gibi yapardım.
Düşünsenize Sertab
"Bir bulut olsam, yüklenip yağsam, dökülsem damla damla toprağına..." derken
benim
" R=40W direnci, özindüksiyon katsayısı L=2.10(-2)-H olan bir bobin ve
sığası 50mf..." diyen başlayan bir soruyu çözebilmem ne mümkün?
Çalışma masamın başındaki yerimi aldığımda omuzum üstünde gezinen meleklerimle
aşk, hüzün, hayat ve acı gibi duygular üzerine derin bir fikir teatisinde bulunurduk.
Annem de bana çay ve simit taşırdı.
Onun içeri girmesi ile ben de dersi seslendirmeye başlardım:
"...50mf olan kondonsatör ile devre V=200sin500t(SI) olan
bir alternatif akım gerilimine bağlanırsa....hımmm!"
Amma numaracıydım.
Ben eskiden daha numaracıydım.
Şimdi öyle "bön bön" bir halim var ki hayatımı kolaylaştırmıyor.
Düşünüyorum da bunlar o zamanlar kafa yormak için gerçekten gereksiz mevzularmış.
Büyüyünce bunalıma girmek, sonra çıkmak, ilk fırsatta bi daha girmek, hayatın anlamını sorgulamak;
-hayal kırıklığı hafif kalır da hayallerimi katleden diyelim- O Neo Nazi'yi bulmak için harcayacak çokça vaktim olacakmış.
Kısacası o yaşlarda daha çok "çiçek, böcek, pembe" diyebilirmişim.
Uzun zaman sonra bugün meleklerim tekrar dile geldi:
Bir süredir izliyoruz biz sussak da iyi idare ediyorsun kendini, diyorlar.
"Kendimi idare etmek"...işte bu tüm hayat bağlarımdan gelen bir pratik.
18 NİSAN 2006 SALI 11:02 Nihayet Buldum
Bir ara yana yakıla J.LO'dan Ain't it funny arıyordum ya
buldum
:)
17 NİSAN 2006 PAZARTESİ 14:33 "hafta sonu deniz kenarında yürüyüş şapkası"
"Salıncaktan daha fazlası..." yüzünden hafta içi problem değildir de
haftasonları burnumuzun dibindeki Yeniköy'e inmek bana işkence gibi gelir.
Ama "evden biri" çalışma hayatından arta kalan hafta sonunda istediğini yapmakta serbesttir.
Serbesttir de bensiz bir şey yapmaktan nefret ettiği için (öhö öhö!)
şahsımı pazar günü yürüyüşüne ikna etmek için geçen hafta eve eli boş gelmedi.
Bana "hafta sonu deniz kenarında yürüyüş şapkası" aldı.
Hımmm!
"Özel gün özürlüsü" bir adam değildir allaha şükür.
Hiçbir şey yapamazsa süslü bir kutu içinde çikolata getirir.
Ama sıradan bir günde "esti de aldım" diyerek bir çöp bile getirmez.
Sebepsiz hediyeden pek hoşlanmaz yani.
O yüzden geçen haftaki bu atraksiyonu beni şaşırtmadı değil.
İşe yaradı mı?
Evet!
16 NİSAN 2006 PAZAR 16:55 Salıncaktan daha fazlası...
Babamla annem bizi hafta sonu Boğaz'a indirdiklerinde ben "ağlamak" isterdim.
Ama ağlamazdım.
Arabanın arka koltuğunda
beyaz üzerine yeşil tenis raketi baskılı fırfırlı eteğim,
bir erkeğinki kadar kısa kesilmiş saçlarımla uslu uslu otururdum.
O zamanlar belki altı bilemedin sekizdim.
Sevmezdim Boğaz'da arabayla dolaşmayı.
Annemle babam bizi çok sevdikleri için hep mutlu olalım isterlerdi.
O yüzden indirirlerdi "aşağı", çocuk dediğin Boğaz'ı severdi.
Yol devam ederken aklımdan geçen tek şey
bir koşu eve gidip
buzdolabından 1 litrelik SEK Süt şişesini kapıp,
baş parmağımla kırmızı folyolu kapağına basıp, bir oturuşta içmekti.
Bu hayalim gördüğüm ilk salıncak ya da tahteravalli ile son bulurdu.
Unuturdum.
Büyüdükçe unutmak için bi salıncaktan daha fazlasına ihtiyacım oldu.
15 NİSAN 2006 CUMARTESİ 21:00 Sokak Rutinleri: Karaköy
Sokak Rutinleri: Karaköy
not: yeni bir çalışma yapacağım; o yüzden sokak rutinleri yakında kalkacak.
içinden beğendiğiniz varsa şu ara bol bol izleyin.
yenisi eğlenceli olacak :)
***
Duygu yazdı ve unuttu!
Daha önce shockhaber.com'dan bahsetmiştim.
Nasıl olsa bahsettim diye unuttum herhalde, yayına başlayalı epey olmuş.
Birazdan talan edicem içeriyi.
14 NİSAN 2006 CUMA 10:17 Sokak Rutinleri:Yeniköy
Biliyor muydunuz bilmiyorum; ama dün akşam dolunay vardı.
Sonucu olarak da bugün Mars Yengeç burcuna giriyor.Bu da pek tabii bana yarıyor.
Satürn’ün 3 yılı kapsayan olumsuz etkisi de 2005'in son aylarında
doğum haritamda ikinci eve geçmesi ile son buldu.
Artık benim dönemim başlıyormuş (copy+paste edebiyatı).
Etkilerini, allah kısmet ederse, sene içinde hep beraber göreceğiz.
Moralli miyim ne?!
Sokak Rutinleri:Yeniköy
14 NİSAN 2006 CUMA 09:06 "Hezeyan, resüme..." 1000+2
İki üniversite diplomam, 3,5 yıllık bankacılık tecrübem (ki özel bankalar)
iyi kötü ingilizce, almanca dil bilgim ve bir de SPK lisansım varken;
resümemde "Satış Koçu" yazdığı için Secret Cv'nin mail adresime
"Retail Solutions BÖLGE MÜDÜRÜ arıyor" ilanı ile "MANGO Satış Danışmanı Arıyor" ilanını
aynı gün içinde yollaması sinir bozucu değil manasız:
Anahtar kelimeler hezeyanı.
İş aramaktan vazgeçip onun yerine dışarı her çıktığımda
bir kitap ya da dergi ile eve geri döndüğümü söylemiş miydim?
13 NİSAN 2006 PERŞEMBE 11:00 İki söz...
2000 kelimeyle düşünüyorum, 1000 kelime ile yazıyorum, 200 kelime ile konuşuyorum...
Ben ne yapıyorum?! Dağarcığınıza her gün iki söz
bir de bugün...
12 NİSAN 2006 ÇARŞAMBA 17:19 Öksürük tacizi...
80 yaşına da gelsem Türk erkeği beni şaşırtmaya devam edecek.
Bundan çok eminim.
Kastım belli bir eğitim seviyesinin altındaki grup.
Tivici jargonu ile ifade etmek gerekirse: C(-)3 ve D6
yerse...
Neyse,
bu grup Türk erkeği baktı ki mütecaviz iltifatlar karşısında Türk kadınının
eli armut toplamıyor, adamın kafasına kafasına veri veriyor, yeni arayışlar içine girdi.
Bunca "alternatif ruh" adamını barındırırken bu topraklar
dünyayı dumur edecek buluşlara imza atamamızı ben "tesis yetersizliği" ile açıklıyorum zaten.
Neyse-2,
Bugün fark ettim ki bu grup tarafından yeni bir laf atma şekli icat edilmiş: öksürük.
Çok güzel!
26 adım uzağınızda bir adam, mesela bakmadığı bir mağaza vitrinine doğru duruyor.
Kafası sizin geldiğiniz tarafa çevrilmiş, gözleri üzerinizde.
Siz de hem yürüyüp hem düşünüyorsunuz "madem vitrine bakmayacak niye önünde dikiliyor?!" diye.
Bunları düşünürken 26 adım bitiyor, adamın paraleline geliyorsunuz ve o da size doğru öksürüyor;
kafanıza, dekoltenize biraz daha şanslıysanız 1,5 saniye sonra geçeceğiniz o boş alana...
Diyelim ki hızlı adımlarla yürüyorsunuz; karşıdan da bu gruba mensup biri geliyor.
Yan yana düştüğünüz an gene size doğru bir: "Öhööööööööö!"
E, geber!
Ne diyim ben sana?
Öl!
Sen bir kere sosyal çöpsün öksürsen ne olacak?
Elleyemiyor ya "öksüreyim de benden ona doğru bir şey çıksın illa ki"
artık ne çıkarsa.Psikopatlığa bakar mısın?
Bir de "üçüncü şahıslara küfür" tacizi var.
Onu biliyorsunuzdur ya gene de hatırlayalım hep beraber:
Bu taciz türü için D6'ların çift şeklinde dolanması gerekiyor.
Tam sizin yanınızdan geçerken ya da arkanızdan yürürken aniden
3. bir kişiye kızmaya karar veriyorlar ve "ona" küfretmeye başlıyorlar.
...
Özellikle bu ülkede kadın olmak çok zor.
O yüzden takılmayın öyle alış verişimize, "cen cen"imize.
Bir şekilde rahatlamamız şart.
Hep de kitap okuyarak deşarj olunmuyor izin verirseniz.
12 NİSAN 2006 ÇARŞAMBA 09:31 Erkenci...
Bugün biraz erkenciyim...
11 NİSAN 2006 SALI 10:36 Mevsimlere göre içme suyu ideal sıcaklıkları
Bir içme suyunun ilkbahar mevsiminde olması gereken ideal sıcaklığı nedir?
Yazın soğuk (bazen dişleriniz donar), kışın oda sıcaklığında (kusma isteği uyandırabilir).
İlkbaharda da ılık?...Tabii ki hayır!
Eğer bir ilkbahar sabahı...güneşle uyandın mı hiç
Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç Bir his dolup içine uçuyorum sandın mı hiç...
Peki!
Baştan almak istiyorum.
Bir ilkbahar sabahı sucuyu arayıp 19lt'lik galon su isterseniz o size tüm gece boyunca
servis arabasında beklemiş bir su getirecektir ki bu
sabahın ilk ışıkları sayesinde geceden kalan soğukluğu kırılmış bir su olacaktır.
İşte bu dereceyi yakalamayı başarabilecek bir teknoloji henüz geliştirilmemiştir.
Bu gereksiz bilgiyi bir tarafınıza not edin.Lazım olabilir.
Hayat bu.Hiç belli olmaz.Yani.
10 NİSAN 2006 PAZARTESİ 21:12 Dikili ağacım ve sütunum
Yıl 1997 idi sanırım(98'de olabilir ya).
Bir pazar günü sabah saat 07:00 sularında araba kullanıyordum.
Yol, Kuruçeşme'den Ortaköy kokoreçcilerinin bulunduğu yerdeki ışıklara geldi.
Ben de sağa dönüp Princess Otel'in önünden Ulus'a çıkıcam aklımca
işte tam o ayrımda bir ağaç vardır, tam ortada...
millet, ben o ağaca çıktım!
Bakın "çarptım" demiyorum "çıktım" diyorum.
Bir pazar günü trafikte kimse beni sıkıştırmamış acayip hareketler yapmam gerekmezken,
onu bunu bırak ortada benimkinden başka araba yokken bir ağaca bindirmeyi başardım.
Adamlar, kokereçciler yani, daha dükkanı yeni açmış ortalık süpürürken, acı bir sesin sonunda
beni araba ile ağacın üstünde görünce aptal oldular.
Ortaköy kokoreçcileri sayemde o gün "neden?" sorusu ile tanıştı ve
gene ilk kez o gün bilgiye susamış bir halde birisine soru sordular: "Abla neden çarptın?"
Yalnız Einstein da "Genel Görelilik" kuramını ortaya koymak için "neden?" sorusu ile işe başlamıştı hatırlatırım.
"Utançlardan utanç beğen" bu olayın tekrarlamayacağına dair kendi kendime söz vermiştim.
Zaten kazanın sebebi de benim lakayt tavrımdı:
Bir hız dönemece geldim, bir elimle direksiyonu sağa kırıp diğer elimle vites küçültürken tosssssssss!
Olayın şokunu üzerimden attıktan sonra bir süre ortalarda
"benim de artık bir dikili ağacım var" diyerek pişkin pişkin dolandım.
Günlerden bugün, görmüş olduğunuz bu bomboş otoparkta,
arabayı park ederken yeşil sütunun paralelindeki sütuna bindirmeyi başardım.
Evet, bu bir başarıdır.
Tamponu çatlattım.
Bu olayı da ehliyetsiz kullandıklarım dahil olmak üzere 10 yılı aşan şöforlük hayatımın ikinci kara lekesi
olarak tarihe gömdüm.
Tartışmak istemiyorum.
9 NİSAN 2006 PAZAR 18:05 PETMEN (yeni video)
Atahan bu kadar barışcıl bir çocuk işte.
Spiderman kostümü içindeyken bile Petmen'i anlatabiliyor :)))
(-Bi dakka gülmeyin!)
8 NİSAN 2006 CUMARTESİ 11:40 Eski Dilde Pa
Ayak.
Eski dilde Pa.
Ayaklar vücudun en önemli uzvu; gerekirse popüler bir fetiş noktası.
Topuk kısmı, özellikle kışın, sarı renkte.
Bi'de sarı zemin üzerinde çizgi çizgi beyaz kırılmalar.
Topuklu ayakkabı giyerseniz çok kısa bir sürede baş parmağın tırnağı kat kat olur.
Eğer törpülenerek düzleştirilmezse sürülen oje kanalların arasına girer ve hiç
hoş olmayan bir görüntü ortaya çıkar.
İstemeyiz.
Bir de pedikür sorunu vardır.Bana göre sorun.
Pedikür yaptırmam, kendim yaparım.
Ayağımı birine doğru uzatmak ben de rahatsızlığa sebep oluyor.
Kadının özellikle yaz aylarında, bikiniyle olsun derin dekolteli askılılarla olsun
ortaya koymaktan çekinmediği göğüslerinden sonra en önem verdiği yeridir ayakları.
Kokabilir.
Kokarsa bu durum ikili ilişkilerde sorun yaratır.
Bu arada kadınların ayakları kokmaz.Erkeklerin ki kokar.
Bir de erkeklerimize bir avaz yetiştirilen "Türk kadını kabızdır arkadaşım yoğurtları"na inat;
kadın dediğin klozetin üzerinde uzun vakit geçirmez.
En fazla 3,5 dakika.
İnsanlık hali bu 3,5 değil de 5 dakika kalınırsa tuvalette, çıktıktan sonra bir süre
erkekle göz göze gelinmemeye dikkat edilmelidir.
Olur ha kazara gelinirse mahçup bir tebbessüm edilmemelidir.
Büyük hata!
Başlamadan biter.
Erkekler klozetin üzerinde uzun süre kalabilir; mesela babalar, tuvalete gazete ile girebilir.
Küçük büyük fark etmez, bir iz bırakılır.
Erkekliğin şanındandır.
Bu arada kadın kendi evinde bir lady iken; tuvaletine, tuvalet masası muamelesi yaparken,
umumi tuvaleti erkek umumi tuvaletini aratmayacak kadar hor kullanmaktadır.
Biz de "illa oturmayacağım sendromu" vardır (ki yerindedir) işte ortalığı batıran da o dur.
Kadınlar umumi tuvalette işini görmek için klozeti değil "çevresini" kullanır.
O yüzden bir tuvalet kabinini araladığınızda karşılaştığınız "tuvalet taşmış herhal" manzarası olağandır.
Pantolon giydiyseniz ve o gün umumi bir tuvaleti kullandıysanız eve döndüğünüzde
pantolonunuzun gitmesi gereken tek yer kirli sepetidir.Bir kez giymiş olsanız bile.
Eğer gardıroba koyarsanız paçalarından başlayan zincirleme reaksiyon tüm kıyafetleri kırıp geçirebilir.
İyi bir cumartesi geçirmeniz dileği ile.
Dyg
7 NİSAN 2006 CUMA 13:27 Linklerim...
Linkelerim ve Boyner "Alışverişin Keyifli Anları" Fotoğraf Yarışması.
Mail yoluyla tanıttığınız siteler olabiliyor ya da "Duygu bak seversin belki" dedikleriniz.
"Zuhal Olcay Forum" ve "Geleceğe Mesaj" bunlardan ikisi.
Ama bana yollanan her linki "linklerim"e koymuyorum;
çünkü bu bölüm benim ilgimi çeken sitelerden oluşuyor (ne ilginç di'mi?!)
Biliyorsunuz ben soğuk füzyon üzerine acayip çalışmalar içerisinde olan ultura yoğun bir insanım;
aynı zamanda mail kotasının free space'si %35 olan biriyim de.
O yüzden bu arkadaşlar "Niye benim yolladığım siteye yer vermedin?" diye soran mailler
atmadan önce ben açıklayım dedim.
Sevgilisaygılarımla
Dyg
7 NİSAN 2006 CUMA 13:02 Kırmızı Babetli Kız...
Bu yaz Masal Dünyasına yeni bir yıldız kazandıracağım:
Kırmızı Babetli Kız!
Yani...
Foto No.1'deki babet HOTİÇ'in resmi sitesinden indirmedir.
Foto No.2 ise benim Kapitalist Sisteme istemeye istemeye destek vererek aldığım
"Süper Alışveriş" dergisinden arak.
İki gün önce bu dergiyi Yeniköy Makro'dan satın alırken yaşadığım utançsıkıl;
Metrocity İnkilap Kitabevi'nden "Seda Magazin alsam mı?" sorunsalını sorgularken
hissettiğimden daha ağırdı.Bunlar aslında gereksiz sıkıntılar.
Sonuç olarak bu yaz kendime kırmızı ama topuktan arındırılmış bir ayakkabı almaya kararlıyım.
1. fotoğraftakinde fiyonk yok; ama dergidekinde var.
Hımmm!
Hotiç bunu yapar: ponponu koy çıkar, çiçeği tak çıkar, fiyonk var ama istersen yok.
Sanırım fiyonk isteğe bağlı bir aksesuar.
Ben fiyonksuz çıkmam abi!
(Iyyğğğ çok kötüydü...)
Bi de kapri jean olayı var; ama bunun üzerine biraz daha düşünmem gerekiyor.
5 NİSAN 2006 ÇARŞAMBA 13:01 Yaşa yavrum...
Kuşçu Aydın'ın programından:
"Yaşa yavrum, yaşa çocuğum..yaşa....ağla...ciğerlerin açılır... "
5 NİSAN 2006 ÇARŞAMBA 11:54 www.ikissyou.org
İnternet Mahir Türkiye'ye kırgınmış.
Haklı.
Adam kişisel site, e-günlük ve türevi alınmış her türlü benzerinin fikir babası iken
biz adamı sallamıyoruz.
Yok öyle "acayip laflar var bende yazıyorum çiziyorum, yeri geliyor edebiyat parçalıyorum,
Mahir son kertede kesker alakadır" lakırdıları.
Açılımlar farklı da olsa adam yaptığımız işin orjininde duruyor.
Mahir'in menejeri Yavuz Akman, "bir dakikada 50 bin, 2 günde 800 bin ziyaretçi rekorunu
elinde bulunduran www.ikissyou.org'un
Guiness Rekorlar Kitabı’na girmeye hak kazandığını, Mahir Çağrı’nın, Forbes’ın düzenlediği,
en çok tanınmışlık listesine de girmeyi başardığını" anımsatmış (2004,NTVMSNBC.com).
Bir Türk, teknolojinin iletişimin söz konusu olduğu ortamda ilk olmuş.
Mesela ben, saygımın bir ifadesi olarak, anasayfaya fotoğrafımın tam karşısına
bu palamut suratlı adamın da bir fotoğrafını koymak istiyorum.
Bu şekilde kişisel sitelerde Mahir'e saygı köşesi başlatılabilir...mi???
Yok!
Olmaz!
Her şeyden önce bu surat benim auramı bozar arkadaş.
Sonra tüm kimyam değişir.
Mahir'i her gün görmeye tahammül edebileceğimi sanmıyorum.
Ayrıca kollektif işler benim obsesifliğimi depreştiriyor.
Ardından kendimle başa çıkamaz hale geliyorum.
Obsesifliğim, obsesif kompülsife dönüştüğünde "Bir Obsesif Kompülsif Paranoyaklaşırsa" isimli kitabı yazmak için
içimde inanılmaz bir istek duyuyorum.
Allahtan sonra geçiyor.
4 NİSAN 2006 SALI 15:39 Çirkin askı yoktur; atılmayı bekleyen askı vardır
Ev dandini.
Pazar gününden beri bu eve taşındım taşınalı yapmadığım bir şeyi yapıyorum:
Gerçekten giymeyeceğim, kullanmayacağım eşyalarımı ayırıyorum.
"Şunun altına yavruağzı bir etek alırsam kullanabilirim" ya da
"ördekbaşı yeşili bir hırka ile bu atlet var ya yakar kavurur ortalığı..."
işte bu bahaneler bu bahar son buldu.
Ayırıyorum, ayıklıyorum, seviyorum, okşuyorum ve azad ediyorum.
Kadınların içi tıka basa dolu gardıroba bakıp "giyecek bir şeyim yok!" demesi
işte bu yüzdendir.Eğer ayıklamazsanız satın da alamazsınız.
Hem ayıklamayıp hem de satın almaya devam ederseniz karikatür olursunuz.
Bu ayıklama esnasında şunu fark ettim ki "çirkin askı" diye bir şey var.
Pazar akşamı şu görmüş olduğunuz askıları ayırdım, onlarla uzun uzun ne yapacağımı düşündüm.
Çalışıyorlardı; ama bir sürü ahşap ve şaffaf askım varken ben bunları görmek dahi istemiyordum.
Siz bir sürü askıyı üst üste koyunca ne kadar çok yer kapladığını hiç fark ettiniz mi?
Askı saklamak adeta delilik.
Kullanmayacağım, saklamayacağım, peki ama ben bunlar ile ne yapıcam?
Arkadaşlar, kendi evim olana kadar askı atabileceğimi bilmiyordum.
Önce fotoğrafını çektim sonra da attım.
Selametle!
4 NİSAN 2006 SALI 14:22 Ne ayıp!
LL Cool J. Feat J.LO "Control Myself"ine takıldım birkaç gündür
Bayıldım diyemem ama kulağımı tırmalamadığı kesin.
Şarkının bir yerinde JLo ile LLCool J. karşılıklı "zızızızızı zı zzzzzızızızızızızızızıızız"laşıyorlar.
Dinliyorum.
Ritime uygun, sempatik, iyi hoş.
Güzel kondurmuşlar.
Çok araştırmadım; ama ne yurt içi ne de yurt dışı basınında
"Ne ayıp canım çıkmışlar yüzümüze karşı 'zızızızızızızızızızı'lıyorlar" diyen de yok.
Olsa mutlaka duyardık.
Dün akşam klibi izlerken düşündüm de aynısını mesela Hande Yener yapmış olsaydı ne olurdu?
Şarkının çıkışını takip eden hafta Hülya Avşar mesela,
gene gülmektenölüyorum, ağzımı toparlayamıyorum,o kadar da keyfim yerinde ki edası ile
"Hande Yener'in son parçasını dinlediniz mi?" diye soran gazeteciye espiriyi patlatırdı
"Ay ne o öyle sinek yutmuş gibi.Bu arada sizin bi arkadaşınızı da fena dövicem, unuttum sanmayın"
ya da Gülşen: "Şarkıyı, sivrisineğe döndüğüm için ilk bana teklif etmişlerdi;
ancak senin vücud ölçülerinde bir kadın bunu söyleyebilir dediler.Ama ben beğenmedim.
Geri çevirdim.Gene gelsin gene geri çeviririm" diye beyanat verirdi.
Müslüm Gürses "Hande Hanımın 'zı...zı...........................zı........zı.z.............ı........zı"
eserini......Teoman kardeşimizle............................................... yapacağımız..............................
bir çalışma ile...................benim sanatıma.............uygulaycağız" derdi.
(Oh!)
Bir magazin programında mankenlerimize sorulabilirdi:
-Hande Yener "zızızız" şarkısında kaç kere "zı"lıyor.
-Vallahi ben bir kere erkek arkadaşımın suratına doğru "zızızı"lamıştım bak şimdi bile gülüyorum
-Ay benim matematiğim pek iyi değldir.
-I ve Z'yi hepsini ayrı ayrı mı sayıcaz yoksa her "zı" bir mi oluyo
-Cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923.Ben öncelikle bunu bir söyleyim de...
Uğurkan Erez:"Mankende matematik zeka olmak zorunda.Sayar benim çocuklarımın hepsi mahçup olursun sonra".
Gördüğünüz gibi bu tür bir şeyin komiğini çıkartmak bile zor oluyor.Kastırmaca bi nevi.
Biz milletçe kızmasını biliriz ya da acayip çelişiriz, kimse elimize su dökemez.
Çelik "dongi dongi" diye şarkı yapar ya da kızın teki "bana da loloyu yaparsın artık" der
her şey yolundadır da "supır star" diyor diye "hisset beni"yi farklı tonluyor diye adam asarız.
Yakışır!
3 NİSAN 2006 PAZARTESİ 11:03 Yeşil Işık Halleri:Nişantaşı
Yeşil Işık Halleri:Nişantaşı (20 Mart 2006)
1 NİSAN 2006 CUMARTESİ 15:20 Cahiller bir, ders çıkartamayanlar iki
Var böyle insanlar.
Hiç karşılaşmadıysanız bile bir film karakterinde rastlamışsınızdır:
Girdikleri hiçbir tartışmadan kendilerine ders çıkartmadan çıkanlar.
Sona eren hiçbir tartışmadan kendisine ders çıkaramamış insanlardan uzak dururum.
Size de öneririm.
Hep en baştan almanız gerekir.
Tartışıp helak olunmaların anlık boşalmalar dışında anlamı yoktur.
Siz vardır sanıp, onunla yaşamaya devam ettikçe öğreneceksiniz olmadığını.
Unutacaktır.
Ağrı eşiği yüksek olduğu için cayır cayır yanan sobaya sarılmış küçük çocuklar gibi.
Zor yani.
Not alalım:
Cahiller bir, ders çıkartamayanlar iki.
***
-artık yazarken senden "aşkım" diye bahsetmiyorum
-...
-"evden biri" diyorum
-...
-beş sene olacak toplasan sana beş kez "aşkım" diye hitap etmemişimdir
-...
-sevmiyorum o lafı
-...
-ıyyyy
-...
-gene bir yılı aşkın süre iyi kullandım yani
-...
-ya!...
-bence "evden biri" çok romantik
-!!!
31 MART 2006 CUMA 23:01 CRM'in vardığı nokta...
Garanti Bankası CRM'de tavan yapmış durumda.
Bugün "evden biri"nin iş yerindeki arkadaşına Garanti Bankası'ndan sms gelmiş:
"2 hafta sonra eşinizin doğum günü.En çok alış veriş yaptığı mağaza: İnkilap Kitabevi"
Dumur tabii.
Böyle bir sms benim hoşuma gider miydi düşünüyorum.
Sanmam.
Eğer hoşuma gitmiş olsa Savaş Özbey hakkımda yanılmamış olurdu:
"Belki de Truman Show tadında bir hayat sürmek amacı..."
Yok yani.
Öyle iç ilişkilerimize kafa kol girilmesi, yapılan muamelede CRM ile CIA'in karıştırılması
benim gibi müşterilerin hiç işine gelmez.
Açıp telefonu "Düşün kardeşim yakamızdan" falan dedirtebilir.
Ya da bu ultura alakalı yaklaşım çiftlerin başına iş açabilir.
"2 hafta sonra eşinizin doğum günü.En çok alış veriş yaptığı mağaza: Gülaylar Altın"
Sonra hatun delirebilir:
"Yok abi bana altın maltın bir #@!*! geldiği yok!".
Ne olacak ondan sonra?
CRM'in vardığı nokta müşteri menuniyeti adına "boşanma avukatı" tutmaya kadar gidecek mi?
Ya da en kötüsünden müşterilere evlilik terapisti tahsis edilebilir:
"Biz ettik terapist düzeltsin".
Yok ya!
|