30 NİSAN 2005 CUMARTESİ 09:43
Günaydın herkese!
Aşkımın çalıştığı şirket futbol müsabakası düzenledi. O da bugün saat 11:00 de maç yapacak,
ben de izleyeceğim. Maç sebebi ile erken kalktıp kahvaltımızı yaptık ki rahatça koşabilsin.
Maçı izledikten sonra İko ile buluşmayı planlıyorum. Ardından ne yapacağımı bilemem.
Ama akşam annemde yemek yiyeceğim. Hava kötü.
Sinir..
29 NİSAN 2005 CUMA19:30
Sabah kahvaltısı ile duruyorum.Açlıktan ölmek üzereyim.
Baharatlı patates ve salata yiyeceğim.Patatesin tarifi sağlıklı yiyecekler bölümünde,
yapması çok basit ve kızartmadan daha sağlıklı.
29 NİSAN 2005 CUMA 14:30
Bugün biraz geç kalktım saat 10:00' a geliyordu...
Saat 07:30 gibi kalkmak tercihimdir.
Bugün sitemle ilgileneceğim bir arada yüzmeye giderim; genel olarak evdeyim.
Biliyorsunuz spor yapmam lazım.
28 NİSAN 2005 PERŞEMBE
Bu aralar günlerim biraz yoğun geçiyor. Bürokratik bir iki işlemimiz var da...
Aşkımla sabahın 8'inde çıktık.Şimdi girdim içeri.
Kafamda sitemin güncellenmesi gereken bölümleri ile dolaştım durdum sokaklarda.
Yorgunum çok.Bir ara annemle buluştum.
Biliyorsunuz ben annemle ve ablamla takılıyorum genelde.
Arkadaşlarım çalıştığı için onlarla ya akşam iş çıkışı ya da haftasonu görüşebiliyoruz.
Anneme dönüyorum:
Annemin bir gözünün beyazı yok:((((
kıpkırmız olmuş.
Aslında bugün benimle buluşmaya pek yanaşmamasından anlamalıydım.
Metrocity'de buluştuk geldi ki kırmızı bir fonda kahverengi
bir top, gözü...
Ne oldum biliyor musunuz?
İlk tepkim: Anne ne yaptın gözüne???
(çocuğunu azarlar gibi)
Gülüyor...
Çıldırtır bu kadın insanı
"acımıyor ki" diyor,
nasıl yaa?
Uyumuş uyanmış aynaya bakana kadar fark etmemiş...
Benden öncede doktora gitmiş zaten.
Bunun olma sebepleri:
şeker,
tansiyon,
stres,
sebepsiz...
çoktan seçmeli yani.
Tansiyonu iyiymiş, "dün akşam erken yattım zaten" diyor.
öldürmek için yapıyor beni biliyorum.
Anne ne alakası var, diyorum farkına varmadan bir şey yapmış olabilir misin?
Yok her zamanki gibi uyudum diyor.
Çok üzüldüm çok.
27 NİSAN 2005 ÇARŞAMBA
Sol üst köşede görüldüğü üzere dün saçlarımın rengini değiştirdim.
Bu da dün akşamüstü çekilmiş bir fotoğraf.
Hatırlarsanız kuaförüm saçlarımı bana haber vermeden bir hayli sarı yapmıştı ve ben de ona küsmüştüm.
Bunun üzerine aynı gün biraz daha koyulaştırmıştı;ancak yine de civciv sarısına yakındı.
Saçları koyu olup inatla sarışın görünmeye çalışanları anlamakta zorlanırken yaşadığım bir hayli ironik.
Tenim açık ama kaşlarım koyu renk yani o kadar saçma bir durum ki sarışın görüntüm.
O yüzden saçımı yaklaşık 1 ay kadar toplu kullandım.
Görmeye tahammül edemiyordum.
Belki de baş ağrılarımın sebebi buydu.
Neyse geçen sefer suratımı 'dökmem'den ve salondan jet hızı ile çıkmamadan anlamış
olsa gerek; dün gittiğimde bana saç rengimle ilgili yanıldığını itiraf etti
ve uygun bir fiyatla yukarıdaki saç rengime kavuştum.
Kışa doğru daha da koyulaştıracağım...
Sonuç olarak şu anda içinde bulunduğum ruh hali
ödünç verdiğim tişörtümün geri gelmesi gibi bir şey...
ASİL KADIN OLAMADIM
Asil kadınlara bazen çok özeniyorum. Özeniyorum da peki kim bu asil kadınlar:
-Az konuşurlar.
Bense özellikle kızgınsam boğula boğula konuşurum, karşı tarafı da boğarım:
virgül,noktalı virgül, iki nokta üstüste tekrar virgül...
Kurduğum cümleye bir türlü nokta koyamam.
-Giyimde pastel tonları ve genelde tek renk kıyafetleri tercih ederler.
Belimden düşmek üzere bir pantolon, tişört, spor ayakkabı vazgeçilmez üçlümdür.
Özellikle siyah rengi severim.
-Hep sakindirler.
Çok hiperaktif olduğum söylenemez; ama onlar kadar soğuk kanlı değilim.
-Tepkilerini kontrol altında tutmak onlar için çocuk oyuncağıdır.
'Suratımı dökmem' ile ünlüyümdür.
Ne hissettiğim ve az sonra ne hissedeceğim yüzümden okunur.
Yani pokerci suratı yoktur bende...
-Eşlerine inanılmaz bir saygı duyarlar.
Aşkıma saygı duyarım tabii; ama utanarak söylüyorum nadiren saygısızlık yaptığım da oluyor.
Aramızdaki azıcık yaş farkına yorup şimdilik hoş görüyor!...
Yalnız asil kadınlar bu saygıyı ‘için için’ duymazlar.
Nasıl beceriyorlar bilmem ama markette bir kilo domates seçerken bile
bu yüzlerinden okunabilir.
-Gerekmedikçe olaylara müdahele etmezler.
Müdahele etmezsem dünyanın sonu gelecekmiş sanırım ya müdahele ederim
ya da etmemek için kendimi çok zor tutarım.
Bu 'tutma' durumu dışarıdan da net olarak anlaşıldığı için “ hadi söyle ne diyeceksin” diyerek
müdaheleye teşvik edildiğim de olmuştur.
-Müdahele ettiklerinde ise çevredekiler (özellikle kocası) açar ağızını dinler
‘acaba ne yorum getirecek’ diye.
Kırk yılın bir başı konuştuğu içinde kırılmasın diye onun dediği olur.
-Bu kadınların çocukları arsız değildir.
Mağazalarda, marketlerde onları zor durumda bırakmazlar.
Ben daha o mertebeye ulaşmadım.
-Bu kadın tipi lokmalarını küçük küçük alır, dudağının ucuyla uzun uzun çiğner.
Yemekte cola değil su içer. Özel bir gün ise kocaman bardağın dibinde bir
parmak kırmzı şarap tercih eder onu da bitiremez. Hoş yemeğini de bitiremez.
Tabakta bir parça yemek kalması asalettendir.
Bense yemeğimi hızlı hızlı yerim, diyet kolasız yaşayamam, şaraptan pek hoşlanmam.
Midye tava ile biraya bayılırım. 'Tabakta yemek kalmasın arkandan ağlar'
diye büyütüldüğümün de altını çizerim.
-Bu kadınların ortak hastalığı kansızlıktır.
Doktorları onları kansız bulmuş ve kan yapsın diye bir takım haplar yazmıştır.
Yemek yeneceği zaman ortaya çıkan bu haplar ile birlikte hep aynı cümle kurulur:
“Ay çok üşüyorum doktora gittim kansızsın" dedi.
Hiç üşümem, taşa koşsan giderim :)))
-Çantalarını hep haminnine tarzında kollarına takarlar (tabii ki pahalı çanta kullanırlar).
Aksi gerekmedikçe sırt çantasından şaşmam.
-Ufacıcık, kemikli suratları vardır ve bu suratlara pahalı, kocaman gözlükler takarlar.
Yüzüm çok büyük değil; ama yanaklarım köfte gibidir.
Tek tip gözlük kullanmam: büyük, küçük, yuvarlak…
Canım o gün hangisini isterse onu takarım.
-Tırnakları kısadır, bakımlıdır ya parlatıcı sürerler ya da direkt ojesizdir.
Benimkiler ayda bir manikür yüzü gördüğü için ayda sadece 1 hafta bakımlıdır.
-Genelde düz ayakkabı giyerler, yaz ise ayak bileklerini gösteren pantolonlar tercih ederler.
Bu arada ayak bilekleri incedir.
Burada nereden tesadüf ettiyse benzeşiyoruz.
-Saçları öyle beline kadar değil kulak memesi hizzasından biraz uzun ve düzdür.
Onları da enselerinde toplarlar.
Benimkiler belime kadardır ve kuaföre gittiğim her seferinde azıcık
kesmesi için kendisini ikna etmeye çalışırım.
Saçlarım pırasa gibi düzdür, Julia Roberts'ın ki gibi olmasını isterdim doğrusu…
-Kocaları onlara pahalı arabalar almıştır.
Bahsettiğim otomobillerin yanında benim kullandığımın esamesi okunmaz.
-Bu bayanlar gün içinde çocuklarını ya okula götürüyordur ya getiriyordur veya okul çıkışı çocuk bir sosyal aktivite içinde
bulunsun diye ya üye oldukları kulübe gidiyorlardır ya da dönüyorlardır.
Bu git-gel, al-ver aralarında asil hanımlarımız alışveriş merkezlerinde vakit geçirirler,
hiç okumayacakları bestseller kitapları, Marks &Spencer’dan evde giyecekleri gündelik kıyafetlerini alırlar
(tüm bu esnada gözlükleri gözündedir).
-Eğer çocukları liseden mezun olduysa mutlaka İngiltere'ye yollarlar.
Çocuğun İngiltere’de para avcısı okulların birinde okuyor olmasına asil hanımımızın
kraliyet ailesine dahil olması gözüyle bakılır.
Liste, saymak istersek daha devam eder.
Tüm bu artistik patinajların gerçek aseletin simgeleri olmadığını bilsem de:
Slow motion haraket eden, acelesi olmayan bu kontrollü hanımlara kıl olduğum kadar itiraf etmeliyim,
zaman zaman özenirim de...
Geçen geceydi aşkım gene 'kumam' olarak adlandırdığım NBA TV'nin başında heyecanla maç izliyordu ki
dönüp bineceği treni kaçırmış bir yolcu edasıyla: "Ben, o asil kadınlardan değilim" dedim.
İlgileneceğini hiç tahmin etmemiştim; ama kafasını bana çevirdi, kısa bir süre baktı, gülümsedi:
"Sen gel bakiiim buraya" dedi.
Bunun üzerine yanına gitmek yerine banyodaki aynaya koştum, amacım surat ifademi yakalamaktı.
Sipariş bir ilgi istediğimde bunu ona karşı kullanabilirdim; ama ben aynaya yetişene kadar 'formül' bozulmuştu.
DÜŞÜN ŞU SÜSÜLÜ ERGENLERİN YAKASINDAN!
Bugün sabah saatlerinde boş olan,müdavimlerinin deyimi ile,
cadde! öğlene doğru hareketlendi.
Bir sürü hatun da cadde/podyum üzerinde turlamaya başladı.
Gerçekten helal olsun, bu kadar bakımlı olmak da
bir mesai gerektirir ve benim her türlü emeğe saygım sonsuz.
Bu görüntüler bende "Ne olacak bu gençlerimizin hali?"
başlıklı köşe yazılarını hatırlattı.
Özellikle bayan köşe yazarlarımız bu konuda yazı yazmaya bayılıyor:
Genç kızlar çok süsülüymüş, o yaşın "duru" bir güzelliği varmış,
bu kadar süslenen 30-40 yaşına geldiğinde ne yapacakmış....
Sanane!
Kimse orta yaşını uzun bir zaman önce geçmiş,
sen ve senin gibi yazarlara neden hip-hopcı gibi
giyindiğini soruyor mu? Ayrıca sadece köşe yazarları da
değil benim gezdiğim yerlerden midir bilinmez
m2'ye 10 tane eşofmanlı ya da
kot-beyaz tişörtlü abla! düşüyor.
Demek ki değişmiş...
Dediklerinden şu anlaşılıyor ki
eskiden insanlar 30 yaşına kadar çocuk gibi görünür;
30 yaşından sonra birden nasıl oluyor ise kadınlığını keşfedermiş:
Kırmız oje, ince çorap, etek, topuklu ayakkabılar
(o zamanın "kadın gibi görünme" anlayışı ne ise artık)...
Neyi anlamıyorum biliyor musunuz:
Neden biri de çıkıp "Peki kardeşim sen 50 yaşındasın ama hala
18'lik gibi görünmek için var gücünle uğraşıyorsun sana ne diyelim " demiyor?...
Peki demesinler de benim kendilerine bir kaç tane sorum var:
Nerede senin Kifidis'den alınmış üzeri hava delikli ultura ortapedik ayakkabın,
nerede ailenin gençleri için işlediğin kanaviçen,
nerede el emeği göz nuru ördüğün hırkan,
nerede uzak-yakın gözlüğün...
Kim taktırdı sana hem numaralı hem renkli lensleri,
kim giydirdi düşük bel D&G jean'i,
nereden çıktı bu asker pantolonu,
ne alaka eşofmanının altına giydiğin puma marka spor ayakkabı?...
Sen bahsettiğin gibi mi görünüyorsun?
Hayır!Savunduğun fikrin tam tersini uyguluyorsun???
Yani aynayı karşı tarafa çevirdiğimizde işin şekli değişebilir.
Kısacası "Sen bu yaşta niye süsleniyorsun.İleride yapacaksın o işleri" diyen
"ileri"nin de iddia ettiği kurallar çerçevesinde hareket etmesi gerekir.
Yirmili yaşlarında bir yazarın 18'lik gibi görünen 45'liklerden yakındığını:
"Ne olacak bu annelerimizin hali?" dediğini ne okudum ne duydum,
bilen beri gelsin...
Konuya el atıyorum, bu böyle olmaz...
Kim bu süslenen ergenlerimizn hakkını koruyacak ayol!
Kızların vakitleri mi var ki?
Bundan sonra kural değişti :
Ergenlerimiz 30 yaşına kadar süsün ve bakımın dibine vuracak
ve bu yaştan sonra da kendilerini eleştiren hatunlar gibi
ortalarda "genç kız" kıyafetleri ile dolanacak .
Bundan sonra kimsede süslü genç kızlarımız hakkında
"Biz geleceğimizi bunlara mı emanet ediyoruz" temalı
kıskançlık krizi yazıları yazamasın efendim,
dönsün bir ne yaptığına baksın.
Rahat bırakın şu gençlerin canım,
olmuyor,
ayıp oluyor...
INSERT:5 PARÇADAN FAZLASI KURTARMAZ ABULA! (Ne bakmıştınız?)
Kasiyer dediğin dönüp bakmaz müşteriye.
Bu konuda Nazi eğitimi almıştır.
Eğer express kasa kasiyeri ise sepetinize bakabilir en fazla
ve yılların tecrübesi ile 5 parçadan fazla
bir sepet olup olmadığını şıp diye anlar.
Dün annemle Migros'da turuncu bir sepet kolumda
express kasa sırasına dahil olduk.Tam beş parçamız var.
Son anda kasanın yanında duran cikletlerden bir kutusunu
sepete attım, etti mi sana altı.
Sıra bize geldi ve kasiyer hanım bana dönüp:
Beş parçadan fazla değil di'mi, dedi.
Benim çikleti almam, sıranın bize gelmesi ve
hatunun sepeti sorgulaması toplam 3 saniyede felan oldu.
Sen express kasa olayının kompedanı mısın be kardeşim?
Bu ne meslek aşkı, bir anda nasıl anladın 6'ya çıktığımızı?
Kasiyer hanıma altıladığımızı söylerken çektiğim sıkıntıyı,
bir de 1999 senesi Amerika vizesi alırken çekmiştim.
Böyle bir sorgulama bir de Law&Order dizisinde oluyor.
Peki!
Express kasa, normal kasa fark etmez;
bu insanlar ne olursa ya da ne alırsak dönüp şöyle bir
manalı manalı bakar?
Kasiyer erkek;
domates bip!
süt bip!
maydonoz bip!
hazır çorba bip!
gazete bip!
orkid biiiiip!
ha baktı ha bakacak,
hareketleri deminki seriliğinden çok uzak,
yumoş bip!
ve aşağıdan yukarı doğru bir baş hareketi ile baktı bile.
Kafasında ürün ile müşteriyi bir match etti.
Sonra seni de kasadan bir geçirdi:
müşteri bip!
Kasiyer erkek/kadın;
uno kepek ekmeği bip!
dove şampuan bip!
kanat paket bip!
cola bip!
aseton bip!
4'lü kalem pil bip!
prezervatif biiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiip!
hele müşteri kadın kasiyer erkekse adam koptu,
o andan sonra kendine gelmesi mümkün değil.
Hem işi şimdi iki kat zor.
Bir suratına dönüp bakacak bir de sol parmağına.
Ama önce düşünmesi lazım: benim solum onun sağı mıydı,
benim solum kime göre sağda kalıyordu,
acaba hangi çeşidini aldı?
Prezervatiften kişilik testi bile yapılabilir.
Tropikal meyveler (bunu nerene yiyeceksin?),
eğer her şeyin satıldığı bir hiper marketteyseniz
çamaşır (bu ona olur mu ki?),
tava tencere (dur bende bundan eve bir tane alayım?),
pahalı bir içki (millet açlıktan kırılıyor sen bir içkiye ver 50-60 YTL, zıkkım iç)
gibi örneklerin dibine vurabiliriz.
"İşidir kişinin aynası"ndan sonra,
"Alış-verişidir kişinin aynası" desek pek yerinde bir laf etmiş oluruz.
Sonuçta kasiyerler doğal toplum bilimcilerdir.
Tarafımızdan hak ettikeri saygıyı görmeleri taraftarıyım.
Saygılarımla
SAYIKLAMALAR:"BAZEN KENDİMİ TANIMAKTA ZORLANIYORUM" HALLERİ
Bu cümle tepkilerini sürekli kontrol altında tutan bir insanın
zaman zaman patlaması sonucu kendisi için yaptığı
bir yorum gibi duruyor.
Tanımlamam litaretüre göre doğru mu bilemem;
ama benim lügatımda durum bu.
Ne kadar mantıklı davranmaya çalışsanız da,
lafını şimdi etmeye değmez diye düşünüp
bazı mevzuları atlasanızda, doğru zamanda konuşmak kadar
susmak da iyidir deseniz, denmesi engellenen laflar, mevzular
hiç beklemediğiniz bir anda kapınızı çalıyor ve bir istifra gibi
ağızınıdan dökülüveriyor.Kaçışı yok yani,
zaman zaman beyniniz bazen kontrolünüz dışında hareket ediyor.
Sonuç olarak zamanında susan ya da hoş karşılayan
fisrt lady'den eser kalmıyor.Öncesinde gösterdiğiniz çabalar
feza da hoş bir seda olarak kalıyor.
"Kendimi tanımakta zorlandığım" anların ertesinde kendimi
b.k gibi hissederim.Sanki haneye tecavüz, hırsızlık, dolandırıcılık
gibi yüz kızartıcı bir suçtan yargılanıyorum ve
avukat olan babam bile beni kurtaramıyor...
Bir daha olmayacak derim , yeminler ederim, ilişkileri örselediğin
bir kenara kendine yakışmıyor derim;
ama 6 ay sonra bir benzerinin yaşanmasına engel olamam.
Hiçbir şeyi içinde tutmayan, duygularını rahatça ifade eden
biri gibi görünsemde (ben öyle sanıyorum, belki de öyle değil)
sıklıkla konuşmam.
Karşımdakinin bana gelip "ne oluyor?" demesini beklerim
veya "bir şeye ihtiyacın var mı?".
Oysa insanlar sizin içinizdeki Türkan Şoray'ı farkedemeyecek kadar
yoğun olabiliyor.Hayat serüvenine kapılıp gidebiliyorlar.
İşte bu noktada yaşadığınız rahatsızlığı ifade ederken
ne söylediğinden öte nasıl söylediğin önemlidir.
Mevzunda seni dünyanın en haklı insanı ilan edip başına taç taksınlar;
eğer sen çizme boyunun yukarsını görücem diye
tutturduysan dar ağacından beri gelemezsin.
Erteleme,
fark edilmesini bekleme,
delirme,
delirtme,
pişman olma !
Başka bir açıdan "Susumak ya da konuşmak işte bütün mesele bu!"
son olarak başka bir versiyonu ile "Sakin bir şekilde konuşmak
ya da canavara dönüşmek" işte bütün mesele bu.
Seç beğen al!
|