tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m


 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir






Ana Sayfa


Bi'de..

NisaN1
NisaN2
NisaN3





Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah

  
    


 
duygu@bubenimhayatim.com 28 Mayıs 2008 Çarşamba 10:07 Nasıl Başaramazsınız İnsanlara yol göstermek için hayvanlara eziyet edilmesine karşıyız. Karı-Koca Yarın Aslında Dündü sayın okuyucu. Ne yaparsın işte, günlük hayatın hay huyuna takılıp, bazen de zevki ödeve tercih edebiliyorum. Ama bugün burdayım. Söz verdiğim üzere; pireler ve ben. Ne diyordum; kariyer planlama seminerlerinin meşhur pireleri, "Cam Tavan Sendromu" adı. Kendinden umudu kesmiş, nefret ettiği o aynı günü, tekrar tekrar yaşamak zorunda kalan kariyer insanlarına tünel ışığı olmak için anlatılan bir hikaye bu: Bilim insanları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiğini fark edince birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır; ama kafalarını cam tavana çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için zıplayıp durular ve başlarını cama vurmaya devam ederler. Pireler camın ne olduğunu bilmedikleri için kendilerine neyin engel olduğunu anlamakta güçlük çekerler. Kafalarını cama vura vura 30 cm'den fazla zıplayamamayı öğrenirler. 30 cm'de sabitlenen pireler ile deneyin ikinci aşamasına geçilir ve cam tavan kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte 30 cm zıplar. Cam tavan yok, daha yükseğe zıplama kapasitesi de var; ama buna cesaret edemezler. Ne oldu pire, şaşırdın mı? Senin tavan kaç santim? Kafaları cama vura vura oluşturduk kendi iç engelimizi. Bu gibi gerçekleri fark etmek için ise birkaç bilim insanının hayvanları kafeslere koyup eziyet etmesi gerekiyor. Bizim aynamız tazyikli su yemiş maymunlar, ya da ayaklarına elektirik verilmiş pireler. Bu deneyhikaye "nasıl başaramazsın"ı açıklayıcı taktirler taşıyor içinde. Acı tecrübeler zihnimizdeki iç engellere dönüşmeden, onları damıtıp yola devam etmek gerek. Peki bir soru: İnsanın yapabilitesine olan inancını ne belirler? Hayal gücünün tavan yüksekliği nedir? Bunların cevaplarını düşünürsün boş bir zamanda. Muhtemel cevaplarla ilintili bir kavram var: Atalet. Atalet ile başa çıkmayı öğrenmek gerek. Peki nedir bu atalet? İnsanın yapabileceği ve yapması gereken bir şeyi yapmaması. Ne yapman, nasıl, ne zaman ve ne şekilde yapman gerektiğini biliyorsun. Ama yapmıyorsun! Atalet temalı bir Afrika atasözü derki: "Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa ona yem olup öleceğini bilir. Afrika'da her sabah bir aslan uyanır, en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa açlıktan öleceğini bilir. Aslan ya da ceylan olmanızın önemi yok, yeter ki her sabah kalktığınızda koşmanız gerektiğini bilin." O zaman ne diyoruz: "Düşmanla karşılaştık, bizmişiz". Cam Tavan Sendromu'nun anlatıcısı Mümin Sekman'a sevgiler. Azbuz 26 Mayıs 2008 Pazartesi 21:50 Özgürlük Reloded En boş cevizi bile kırmak istiyor "Evden Biri" Kocama hayran olduğumu söylemiş miydim? Doğal filozof kendisi. Bunun çakması olur mu bilmem; ama O tam olarak organik, hormonsuz bir filozof. Evimizin son üç gündür konusu şu: Özgür müyüz? Özgürlük üzerine acayip keyifli bir geyik çevirdik. Daha başından özgür olmadığımıza karar verdik, ne yazık. Geyik de bundan sonra başladı zaten. Özgür değiliz, bir sınırı söz konusu. "Sınırı olan hiçbir şey tam bağımsız olamaz" diyor kafamın içindeki yaramaz kız. Eteğinin altına çorap giymek istemiyor. Okulda özgürlüğü şöyle öğrendik: "Benim özgürlüğümün bittiği yerde senin özgürlüğün başlar". Kısa bir süre İETT otobüsüne benzettim özgürlüğü. İçime sinmedi sonra. Ardından durakta otobüs bekleyen insanlar canlandı gözümde. 30M'yi (Beşiktaş-Mecidiyeköy) bekler gibi bekliyorlardı özgürlüğü. Hocam özgürlüğünü yaşayacak, bitecek, durağa yanaşacak ben de benimkini yaşamaya başlamak için yola koyulacağım. Benden sonra sıra İlknur'da. Mahallenin tek bisikleti özgürlük. Sırayla binip, iki tur atıyoruz. Ya ne berbat bir tanımdı bu: Benim özgürlüğümün bittiği yerde.. E seninki bitecek benimki başlayacak güzel haber gibi geliyor kulağa; ama ben de benimkini bitireceğim ki başkasınınki başlasın. "Ben yokum! Özgür olmadan daha rahatım, ne bu sünnetçi korkusu gibi..." dedirtecek kadar berbat bir tanım bu. Kelepçele beni kardeş! Bir mevzuyu iki gün boyunca tartışırsanız başka bir mevzu halini alıyor. Bunu aynısını, televizyonda, tartışma programlarında iki saatin içinde yapıyorlar. Ülkenin derdi ile başlayıp, Hasan'ın karın ağrısında nokta koyuyorlar. Bir çeşit hafta sonu oyuncağımız haline gelen özgürlük (aman dikkat, şeytan doldurur), pazar akşamı "Atalet"e dönüştü. Bu kavrama bir sıçrama yaşandı. Ordan da kariyer planlama seminerlerinin meşhur pirelerine geçiş yaptık. Pirelerden de yarın bahsederim artık. Asıl konunun fragmanını okudunuz. Bu da bir ilk sanırım. Azbuz 21 Mayıs 2008 Çarşamba 15:45 Stephen King'in Mahlası -(Gülşen Yüksel) Şöhretin geç geldiğini düşünüyor musunuz? -(Hatice Aslan) 47 yaşındayım. Her şeyin bir zamanı vardır. Siz kendinizi zamana bırakın ve durun. Durmak en büyük eylem. Önünüzdeki kahvenin tadını çıkarın Tahmin ediyorum ki Stephen King, doğru düzgün bir tane bile romanını okumadığım halde, hakkında sıkça laf ettiğim, hikayelerini anlattığım, hayat hikayesinden etkilendiğim yazarlardan biri. Geçen hafta perşembe günü (bazen tam tarih de verebiliyorum) Vatan gazetesinin kitap ekinde, Yako Igual anlatmış Stephen King'in mahlasını. Başlık ise nefis: King'in paralel evrenleri. Bu yazı da Yako'nun yazdıklarını size anlatmayı amaçlıyor. Bakalım başarabilecek miyim? Mahlasa konu olan adamımızın adı Richard Bachman. Çocukluğu muamma, gençliği hakkında bilgimiz ise bir süre sahil koruma hizmetlerinde çalışmış olduğu. Daha sonra ticaret gemilerinde denizcilik yapmış. On beş yıllık çalışma hayatının ardından eşi Claudia Inez'le New Hampshire kırlarında bir mandıra satın almış. Oğullarını altı yaşında King'vari bir kazada kaybettikten sonra bir daha da çocuk yapmamışlar. Uykusuzluk hastalığı ile cebelleşen Bachman, akşamları çiftlikte el ayak çekilince her daim kendisine eşlike eden viskisi ile birlikte birbirinden sürükleyici beş roman yazmış. 1985 yılı sonlarında kansere yenik düşene dek sürmüş romancılık hayatı. Arkasında hayal gücüne hayran bir okur kitlesi ve eşini bırakmış. Ölümünün ardından filme çekilen, TV dizisi yapılan romanları olmuş. Bachman'ın vefatının ardından dokuz yıl geçtiğinde eşi Claudia taşınmaya karar vermiş. Toplanırken bir kutunun içinde çoğu elle yazılmış, bir sürü yarım kalmış öykü ve roman bulmuş. İçlerinde en kolay toparlanabielcek olan "Düzenleyiciler" adlı romanı Bachman'ın editörü Charles Verrill'e göndermiş. İki yıllık çalışma sonunda roman Dutton yayınevi tarafından sadık okur kitlesine sunulmuş. Ölümünden bir yıl önce, 1984 senesinde, Bachman'ın "Thinner" (Falcı) romanının deneme baskısını okuyan Steve Brown adında bir kitapçı bittiğinde "yazarın ya Stephen King'in ta kendisi ya da dünyanın en iyi taklitçisi olduğunu" düşünmüş (bu ifade Steve Brown'a ait). Bunun üzerine Washington DC Meclis Kütüphanesi'nde şüphesine delil aramaya başlamış. Sonunda da çalışmalarını bir zarfa koyup King'e göndermiş. -Kitap kurtlarından korkulur- King'in iki hafta sonra Steve Brown'u araması, bu hummalı çalışmanın sonucundan pek de umutlu olmayan kitapçıyı şaşırtmış. Ahizeyi kaldırdığında duydukları King'in onu arıyor olmasından daha da şaşırtıcıymış: "Steve Brown siz misiniz? Ben Steve King (evet, kendisine kısaca Steve diyor) Tamam, Bachman olduğumu biliyorsunuz. Ben de Bachman olduğumu biliyorum. Nasıl halledeceğiz bu meseleyi? Konuşalım!" İşin ilginç tarafı; Brown, King'e gönderdiği dosyada kendisine ulaşılabilecek herhangi bir bilgiye de yer vermemiş. Amacı King'i taklitçi Bachman'a karşı uyarmakmış. Peki King mahlas kullanmayı neden tercih etmiş dersiniz? İlk eserlerini verdiği yıllarda Amerikalı yayıncılar saygın bir yazarın yılda en fazla bir roman yayınlaması gerektiğini, okuyucunun daha fazlasını kaldıramayacağını düşünüyorlarmış. (Aklıma Ahmet Altan geldi şimdi. O da bir dönem sık eser vermekle "suçlanmıştı") Bunun üzerine King de yayıncısını her yıl ikinci kitabını Bachman adı ile piyasaya sürmeye ikna etmiş. Kulağa ilginç gelecek bir başka detay ise şu: Bachman'ın Düzenleyiciler romanı ile King'in Yaratık romanını yan yana koyan dikkatli okuyucu bir şey fark etmiş. İki romanın kişileri de paralellik gösteriyor. Romanların birinde ailelerden birinin çocuğu olarak varolan karakterler diğerinde ailenin annesi ya da babası oluyor. Biri ilk romanda yaşamaya devam ederken, diğerinde korkunç biçimde can veriyor. Diğer karakterler ise iki romanda da yaşamlarına devam ediyorlar. Bachman'ın ölümünden sonra eşinin yaşadıkları ise, 3/1'ini okumaya başardığım Lisey's Story'e ilham kaynağı olmuş, ben de böyle bir iddiada bulunabilirim. Romancılıkta (ne hoyrat bir tabir bu böyle) mahlas kullanmak analitik düşünme becerisi gerektirecek bir tercih gibi görünüyor. Eğer yazar başarılı olursa okuyucuda Lunapark Etkisi yaratabilir: Çığlıklar eşliğinde sert düşüş ve sonra sert çıkış. Yako'nun Vatan gazetesinin kitap ekinde anlattığı bu hikayenin MT'nin mahlasından soyunduğu haftaya denk gelmesi ise hoş bir tesadüf olmuş. Azbuz 19 Mayıs 2008 Pazartesi 18:06 Tuğçe Baran In - Mutlu Tönbekici Out "Gazetecilerin çoğu öküz gibiydiler, kuvvetleri hakkında bir bilgileri yoktu." -Balzac Tam net bir tarih söyleyemeyeceğim, geçen seneydi sanırım. Medya dedikoduları veren bir sitenin arşiv sayfasında denk geldim: "Tuğçe Baran, Mutlu Tönbekici'dir" dedikodusuna. Dedikodu da değildi aslında, çok emin bir şekilde bilgi veriyordu site. Pakize Suda ile Engin Ardıç da çıtlatmış bu gerçeği köşelerinden, hiç rast gelmemiştim. Ekşi Sözlük'te "Mutlu Tönbekici" başlığının altında "vatan'da tugce baran karakterini yaratan kisi" diye entry bile girilmiş, yıl 2002. Cinayeti böyle işlemiş. Öyle diyor. Mutlu Tönbekici'yi biliyordum; ama bu isimle altına imzasını attığı, unutulmaz, hiçbir şey hatırlamıyordum. Vardır illa ki, ama ben bilmiyordum. O yüzden göze eziyet, dile işkence soyadlı bu köşe yazarının pek de üstünde durmadım. Nasıl olsa ben Tuğçe Baran'ı okuyordum. Tuğçe Baran'ın yokluğunu son yazdığı köşe yazısının üzerinden iki hafta geçtiğinde fark ettim. Girip bakmıştım Vatan'ın internet sayfasına, iki hafta olmuştu sırra kadem basalı. Yazılarını zevkle okuyordum, hele son zamanlarda Türkiye'nin siyasi hayatına getirdiği yorumları tam da benim anlayacağım dilden kaleme alıyordu. "Samimi dışavurumlar"dan siyasete geçiş hesapsız mı olmuştu yoksa; bu yüzden miydi kadem basmalar, bade süzmeler? Neyse ne işte! Cumartesi günü Ayşe Arman'a verdiği röportajı okuduğumda olay resmiyete kavuşmuş oldu. Mutlu Tönbekici, Tuğçe Baran'ı öldürdü! Pazar gününden itibaren de mahlası bir kenara bırakıp, kendi adı ve pek de hoşlaşmadığı soyadı ile köşe yazmaya tekrar başladı. Tuğçe Baran'ın geldiği nokta çok tatmin ediciydi; kıvamını bulmuştu, okuyucusu kemikleşmişti. Onunla aramızda güven duygusu oluşmuştu. Tuğçe Baran'ın bir mahlas olup olmadığı beni ilgilendirir miydi? Kendimi kandırılmış gibi hissediyorum! Peki isim bu kadar önemli mi? Aziz Nesin'in de 21 tane mahlası varmış. Gerçek adı Renka Bronkavi, lakabı ise Afrodit olan Banu Alkan ne yapmalı o zaman? İbrahim Tatlıses, İbrahim Tatlı olarak müzik dünyasında aynı şekilde kabul görebilir miydi? Fatma Sezen Yıldırım'a Minik Serçe denebilir miydi direkt. "Aksu"nun hiçbir etkisi olmaz mıydı yoksa? Bu cinayet itirafında tüm parçalar yerine oturmuyor. Amaç sonuca uymuyor. Mutlu Tönbekici'nin köşesinde, adının altında, "Ex Tuğçe Baran" yazıyor. Nasıl yani? TB'yi seviyordum. Bu değişiklik beni mutsuz etti açıkcası. İçimden "MT, TB'nin mirasına konmaya çalışan bir otlakçıdır" diye geçiriyorum. MT, ektiğini biçmek istiyor, anlaşıldı. Goethe ise "Ekmek, biçmek kadar zahmetli değildir" diyor. Yumurta? Tavuk? Tavuk yumurtadan?... Boşver, uğraşma! Ben sana söyleyeyim: "Biçmek" daha zahmetli. Azbuz 17 Mayıs 2008 Cumartesi 23:20 Polen Üzerine Sesli Düşünceler Polenler sarmış dört bir yanımı, baktığım her yerde hapşuruğun izi... Öyle işte. Ve böyle burnumdan içeri mutlu bir yuva kurmak için giren polenciklere (serçeyi güvercin yavrusu sanmak benzeri bir yanılgı bu) bir türlü engel olamayınca bol hapşuruklu, sık tıksırıklı bir güne dönüştü bugün. Çekirdek aile hayalleri ile genzimin derinliklerini gıdıklarken, yanlış topraklarda dolandıklarının farkındalar mıydı acaba? Hapşurduğumda ölüyorlar mıydı? Ellerim ne işe yarıyordu ayrıca; genzimin dışarı açılan kapılarını kapıyamıyorlar mıydı? Ellerim! Hayatımın hiçbir döneminde ellerim bu kadar meşgul olmamıştı; ellerimi yetersiz hissettiğimi ise hiç hatırlamıyorum. Ama öyle. Hiçbir iş görmezlerse dinlenmek için puset itiyorlar. Dinlenmek için! Hatta Nil'in bir doktoru DA (back-up'sız olmaz) anneler günü mesajında: "Gerçekten evrim varsa, nasıl oluyor da annelerin hala sadece iki eli var? Anneler gününüz kutlu olsun" diyordu. Yorgunuz ya, "gülün" istiyordu. Polenleri öyle böyle anlatıyorum; ama şu da iyice anlaşılmalıdır ki halimden çok da şikayetçi değildim. Eğer mümkün olsa "bir karım iki de çocuğum olsun" hayalleri ile avare dolanan polenlere nasihat edebilirdim. Sonuçta her şey bir evlenme ile sona eriyor. Bu konuda birkaç sefer daha düşünmekten kimse zararlı çıkmaz. Ve şurası da doğru anlaşılsın isterim: Bir süredir felsefe ile flört ediyorum diye tüm günümü Yeniköy börekçisinin bahçesinde fincan fincan çay yudumlayıp, polenler üzerine derin düşüncelere dalarak geçirmiyorum. Günümü, Yeniköy börekçisinin bahçesinde iki fincan çay, bir pet şişe su içip, polenler üzerin geyik yaparak geçiriyorum. Arçelik annelerini "ziynetlerinizi örtünüz"e uygun hale getirmeye çabalayan zihniyetin döllemeye niyetli başıboş dolanan polenleri, neden -hala- bi'tehdit olarak görmediğini çözmeye çalışıyorum. Azbuz 17 Mayıs 2008 Cumartesi 12:04 Sarılmanda Belli Kırıcan Mı Belimi... Bu aralar bunu dinliyorum: Kalbe Ben 13 Mayıs 2008 Salı 00:30 Tanrı Kötülüğe Neden İzin Verir? Kötü kapliliği görmezden gelmek beni de kötü yapar mı? Aslında mevzu ben değilim. Mevzu hep benim; ama bugün ben değilim işte. Duygu, bana kötülüğün resmini çizebilir misin? Önce sapık baba Josef Fritzl'i yok saydım. 24 yıl boyunca öz kızını evinin bodrumuna hapsedip, amele gibi çalıştırıp, köpek gibi bağlayıp, bir de koynuna girip zavallıya yedi tane çocuk doğurttuğu ara (korunmuyor; çünkü ikinci bir aile kurmak istiyor -milyon tane 'ünlem' var burda-) 19 yaşındaki öz kızı ve aynı zamanda torunun da koynuna giriyor. Koynuna giriyor sapık, adi, vahşi, kara, insan bedenin de bir şey - şeytan bile denemez, o da bir melek neticede - yüreği zift kaplı, pis ölü sevici. Ölü sevici, evet. Müdavimi olduğu genelevdeki kadınlardan "ölü" taklidi yapmalarını istiyormuş. İçimi, Vatan gazetesinin "Sapık babayı cehennem bile almayacak" başlığı biraz olsun serinletiyor; sonra peş peşe iki köşe yazısı okuyorum. Bittiğinde yok sayıyorum gene, Y O K. Fritzl'in neden olduğu hezeyan ile başa çıktığımı sandığım ara başka bir haber düşüyor baş ağrımın üstüne: Milas Sapıkları. "Sekiz yaşındaki öz oğlu B.Ö'ye tecavüz edip işkenceyle komaya sokan baba A.Ö ve birlikte yaşadığı kadın..." Sonrası mühim değil ki artık; tutuklansa, lime lime edilmiş etlerine basılan tuzlar eşeklere yalatılsa ne fayda? -Ve burda da zilyon tane soru işareti var- Çöküş. B.Ö.'nün çöküşü bu. "Atlatabilirim, taze anneyim, yüreğim kıymık kıymık, olmadı yok sayabilirim" derken dün, Hürriyet gazetesinin pazar ekinde bir haber. Bir kadın hikayesi, hayatın oyunlarından biri daha, ya da kendi cümleleri ile üzüntümü rendelemeyi tercih edersem: "Hayatım altından kalkamayacağım kadar zor bir oyun oynuyor bana. Oyun olduğunu bilsem katlanacağım ama hepsi gerçek!". Yani: Kocasının sevgilisi tarafından dokuz aylık hamile iken karnından bıçaklanıyor kadın. Doğumuna iki hafta kalan bebek ölüyor. Bunun üzerine kocası bebeğini öldüren kadınla evleniyor ve onu da hamile bırakıyor. 'Talihsiz' kadın, karnında ölmüş bebeği ile sezeryan için bir gece daha beklerken "İçimde ölmüş kızım, onunla bir gece daha geçireceğim için mutluydum" diyor. Ve en basit soru akla geliyor, soru bir kaçış yolu: Tanrı kötülüğe neden izin veriyor, o çocukların suçu ne, niçin gök yarılıp, şimşek tutan eller tarafından cezalandırılmıyor kötü 'insan'lar? 'Bütün ödevlerimi annem yapsa' Kalimerosu bu, baside indirgemek sistemi. Tüm ağaçlardan Nestle çikolata sallansın temennisi. Biz büyüdük (ve kirlendi dünya dersem hemen çarpıdan çıkın - kaçın-) ve tüm olanlardan sorumluyuz aslında. Evrende her şey zıddı ile var olabiliyor ya ancak; kötülük olunca iyiliği tanıyabiliyoruz. Ve bu zıtların oluşturduğu dünyada seçimlerimiz olmaksızın gerçekten olmak istediğimiz kişi olamıyoruz. Seçimlerimiz yaşantımızı oluşturuyor. Seçimler, bizim kara kaplı defterimiz. Bu yüzden tüm koşulların kaynak nedeni biziz. Cinayeti, tecavüzü mümkün kılan bilinci insan yarattı. Hadi ama; bir yaz günü, kulağınızın dibinde vızıldayan sineği, burduğunuz gazete ile öldürdüğünüz gün katildiniz, katildik. Engel olmamak da bilinci yaratmaya dolaylı bir katkı değil mi? Bir çeşit kelebek etkisi bu. Suçu yaratan nedeni kendimizde görmedikçe, Tanrı'nın çat kapı gelip dağıttığımızı toplamasını beklemek çocukluktan başka bir şey olmayacak. Azbuz 11 Mayıs 2008 Pazar 01:05 Konu Haricine Çıkmak; Anneler Günü "Josh Holloway'in bir gün burkulan ayak bileğime buz koyacağı umudu ile yaşıyorum" -Ben Josh Holloway, nam-ı değer Sawyer, Magnum reklamında neden dondurma yemiyor? Sizin de dikkatinizi çekmedi mi bu detay? Kırmızı elbiseli kadın yiyor, çubuğunu da yalayıp yutuyor (Aman ha dikkat et, kampanya kodunu sileceksin); ama Josh yemiyor. E biz hepimiz biliyoruz: Josh dondurmayı da çok seviyor çikolatayı da; ikisinin birleşimini ise karşı konulmaz buluyor. Peki ama neden yemiyor Allahım, neden? 2,5 milyon dolar, kırmızı elbise giymiş, Magnum yiyen bir kadının burkulan ayak bileğine buzla soğuk kompres yapsın diye mi ödendi? Magnum bunu hep yapıyor. Daha önce de yaptı. Dondurmayı erkeğe değil de kadına yediriyor. Böyle bir yaklaşımın ne kadar doğurgan olabileceği konusunda herhangi bir fikrim yok. Tek bildiğim doğurduğum ve bu yazının da 'anneler günü yazısı' olmak gibi bir gayesi olduğu. Bir sene önce, anneler gününün hamile olduğum için beni de kapsadığı sanmıştım. O zaman doğuranın anne sayıldığı yanılgısına kapılmışım. Artık başka türlü düşünüyorum. Doğruran değil bakandır anne. O yüzden bu benim ilk anneler günüm. Ben küçükken annem beni gittiği her yere taşırdı. Çünkü bırakabileceği kimsesi yoktu. Hatta babam "Leyla, Duygu'yu her yere çanta gibi taşır" derdi. Bu yüzden, annemin biricik çantası olarak, çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Bir kere, sadece bir kere, beni Melehat teyzelere bırakmıştı. Ebru ablanın annesi, Melehat teyze. Ebru abla kim mi? Siz bu bağlantıları bilmediğinizde işin tüm keyfi kaçıyor, inanın. Neyse, annem sadece bir kere beni ona bırakma gafletinde bulunmuştu ki ben üç bilemedin beş yaşında bir yavrucak olarak yeri göğü inletmiştim. İnletmişim daha doğrusu, hatırlamıyorum. Ama Melehat teyze hatırlıyor ve o günü de çok sevgi dolu bir şekilde anlatıyor hala. Beni çok sevdiği için bu onun güzel anılarından biri. Şimdilerde Nil'i çok seviyor Melehat teyze, Ebru ablayı arayıp, O Münih'te yaşıyor, Nil'in yemek yerken ağzını ne de güzel şapırdattığını anlatıyor. Ebru ablayla konuştum geçende "Annem Nil'i anlatıyor bana, havadisleri alıyorum. Ağzını çok güzel şapırdatıyormuş" dedi. Otuz yaşındaki bir insanı üç yaşından beri tanıyorsanız eğer, çocuğunun da ağzını şapırtması kilometreleri aşan bir güzel havadis haline gelebiliyor. Ben Annem beni çok güzel büyüttü. Ben kendimden çok memnunum. Şimdi benim de biz kızım var; onu, benim yetiştiğim gibi yetiştirmek istiyorum. İşin tuhaf tarafı annemin beni tam olarak nasıl yetiştirdiğini hatırlamıyorum. Geçen sordum, o da elime yazılı bir formül veremedi. Tamam çok sevdi falan ama, hepsi bu değil. Nil'i çok sevmek beni başlı başına iyi bir anne yapmıyor. Sadece çok severek doğru düzgün çocuk büyütülebilir mi ki? Aslında benim Nil'den evlat olarak fazla bir beklentim yok: Teşekkür etmeyi, izin istemeyi bilsin; büyüklere saygı, küçüklere sevgi dolu olsun, doğru sözleri yalanlarla süslemesin yeter. Bir de söylememek var tabii; eksik anlatmak. Gerçeği oluşturan detayların birini atlamak bana göre yalan söylemekle eşdeğer. O yüzden bu konuda da hassasım (Uykudan önce duasına döndü yazı). Gelgelelim yaptığım naif tariflerin altında disiplinperver görüyorum kendimi; sevgi dolu bir displinsever. Var mı böyle bir şey ya, şimdi çok ilginç geldi bu kulağıma. Tabii benim de eksiklerim çok var. Acemi birliğindeyim henüz. Aslında biraz eksik bahsettim. Aşık olduğu erkeği ya da olmak istediği kadını doğuran anne olmaktan korktum hep. Ama ne yalan söyleyim, oturup üç beş sohbet edebileceğim, büyüdüğünde, mesela benim gibi otuz yaşına geldiğinde, ortak mevzularımızın olduğu, 'benden' bir kız olsun isterim. O yüzden her ne kadar 'kendi olmasına izin vericem' diye söz versem de içimden, biraz kendime yontacağım kesin. Azbuz 9 Mayıs 2008 Cuma 10:57 Mutluluğun Takometresi Bende Cumartesi günü İstanbul Modern'in etkinlik ilanı çarptı gözümüze: Tasarım Kentleri. Sergi "dünya tasarım anlayışını değiştiren en önemli sanatçıların yapıtlarını bir araya getirerek, 19.yüzyıl ortalarından günümüze kadar tasarım tarihini yansıtıyor. Mimariden endüstriyel ürünlere, mobilyadan grafik tasarımına, modadan otomotive uzanan çok geniş bir yapıt seçkisini içeren sergide, 64 tasarımcının 109 yapıtı, 7 markanın 12 ürünü yer alıyor" diye yazıyor sitesinde. İnsan meraktan ışınlanmak ister mi? İstiyor. Bunun üzerine pazartesi günü perşembe akşamı için Nil'i bırakıp İstanbul Modern'e gitme planı yapıyoruz. Hem perşembe günleri giriş ücretsiz de. Slavoj Zizek Salı günü geldiğinde görgü arttırma aktivitesini bu kadar aceleye getirmek saçma görünüyor gözümüze. Sergi 10 Ağustos'a kadar açık ve Nil ile gitmemek için bir neden yok ortada. Ayrıca stoktaki görgümüz bizi bir süre daha idare edebilir. Madem aylar, çok aylar sonra ilk kez başbaşa dışarı çıkmaya karar vermişiz neden kafaları çekmiyoruz diye soruyoruz kendimize. Neden yolumuz düşmeyeli neredeyse 8, belki 9, yahut 10 ay olmuş olacak Beyoğlu'na gitmiyoruz? Balık Pazarın'ndan içeri dalmıyoruz? Salı günü, çarşamba akşamı Beyoğlu'na gitmeye karar veriyoruz. Çarşamba günü saat beş buçuk gibi evden çıkıyorum. Akşam onunla döneceğime göre toplu taşıma araçlarını tercih etmem lazım. Durağa vardığımda ilk gelen otobüse biniyorum, akbilimi bastıktan sonra gözüme ilişen ilk boş koltuğa yerleşiyorum. Yaklaşık bir yıl sonra otobüse biniyorum. Tek başıma. Şöyle bir kendimi yokluyorum ki ne göreyim? Mutluyum. Çantamdan kitabımı çıkarıyorum, kaldığım yeri açtığımda omzumun üzerinden kitabımı kesen adamı karşılayan paragraf şöyle başlıyor: "gösterilmez. Belli bir noktada görüntü bulanır, kamera uzaklaşır, sahne kesilir, "olayı" (cinsel organların birleşmesini, vb) asla doğrudan doğruya göremeyiz. "Normal" aşk hikayesini ya da melodramı tanımlayan bu temsil sınırının tersine, pornografi öteyi gider, "her şeyi gösterir". Gelgelelim, paradoks şuradadır ki pornografi sınırı ihlal ederken her zaman fazla ileri gider, yani "normal", pornografik olmayan bir sevişme sahnesinde gizli kalan şeyi ıskalar. Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'sında geçen o ünlü lafa bir kez daha göndermede bulunacak olursak, mutluluğun peşinden fazla hızlı koşarsan, onu sollayabilirsin, mutluluk arkada kalabilir. "Sadede" gelmek için fazla acele edersek, "işin aslı"nı gösterirsek, peşinde olduğumuz şeyi mutlaka kaybederiz." Adam yüksek bir ihtimalle işin "(cinsel organların birleşmesini, vb)" kısmında takılıyor. Takılıyor olmalı ki sırtını cama iyice yaslayıp, kafasını boynun da gerisinde tutmaya çalışarak bana bakıyor, yüzümü yakalamaya çalışıyor: Nasıl bir kadın acaba? Adam ise 30'lu yaşların ortasında, kirli saçlı, kirli sakallı, kumral ve kot pantolonla montunu takım giymiş. Üzerinde dün yediği patlıcan kızartmasının, ondan bir gece önce gittiği ocak başının, bu sabah içtiği işkembe çorbasının kokusu var. Bana bakmaya devam ediyor ve telefonum çalıyor. Sol elimle açıyorum telefonu, bir yıldır yüzük takmadığım için boş olan parmağımda alyans izi de kalmamış artık: "İstersen Taksim Burger'in önünde buluşalım, bekleme beni, biraz trafik var" diyorum. Nasıl bir kadınım acaba? Bekarım ve porno kitap okuyorum, ya da tek başına porno kitap okumak da kafi gelebilir. Kendisine Slavoj Zizek'ten bahsetsem, bu porno değil felsefe desem? Yok, ben buna şansızlık diyorum. Ama Allah'ın bana hediye mi yoksa ceza mı artık ne amaçla verdiğini bilmediğim bir "masum ifadem" var. Hani "hiç ummazdım"ın çok yakıştığı insanlar vardır ya. Ağzının tadıyla bi'kötü bile olamazsın. Bence bu şansızlık. Neyse, bulaşmıyor. Hıhlıyor, pıhlıyor, tıslıyor, arada bir kitabıma bakıyor. Sonra metroda buluşuyoruz onunla. İçersi çok kalabalık, koluna tutuyorum Taksim durağına kadar. İstiklal'de elele yürüyoruz. Birkaç dükkana, bir kitapçıya bir de Atlas'a giriyoruz. Balık Pazarı'nda yemek molası veriyoruz. Önce midye ardından kokoreç yiyoruz, iki bira içiyoruz üstüne. Bol bol boş boş konuşuyoruz. Çıkıyoruz, tünele doğru yürüyoruz. O, İtalyan dondurmacısında mola vermeme, içimi yakan kokorecin hararetini bir top dondurma ile dindirmeme izin vermiyor; çünkü hava çok soğuk. Edebiyatımı konuşturmaya niyet etsem: "Aylardan mayıs ve hava oldukça kış" diyerek gönül telinizi titretebilirim. Tünelin sonundaki o uzun taşın bir ucuna da biz ilişiyoruz. Üşüyoruz. Oturmamızla kalkmamız bir oluyor. Eskisi gibi geri dönüş yolu gözümüzde büyümüyor ama; mutluluğun peşinden koşmadığımız için olsa gerek, çok mutlu hissediyoruz kendimizi. Azbuz 7 Mayıs 2008 Çarşamba 00:05 Neşeli Ol Ki Genç Kalasın "Olay sen de bitiyorç Olay sende niye bitemiyor?ççç" (noktalar çalışmıyor) -Ben Beslenme uzmanına bir ay içinde 310 YTL bayılıp, karşılığında yeni hiçbir şey öğrenmeyince aklıma kitaplığımda duran eski bir kitap geldi. Aslında aklıma "Günaydın ya da Kelebek'te onbinyüz haftadır yayınlanan menülerden birini elime tutuşturmaya utanmıyor musunuz?" demek geldi. Diye sormak geldi. İçimden bir utanç tuttu beni. Çekingen değildim; ama çaresizdim. Bir tane 155 YTL ödedikten sonra, bir tane daha 155 YTL ödersem ağzıma tıkmaya bayıldığım o salak saçma çöplerden nasıl kurtulacağıma diar bana bir ipucu verir sandım. Kredi kartı slibinde mors alfabesi ile yazılmış gizli bir mesaj aradım. Hastaneden ayrılırken komik görünüyordum. Yiyeceğin duygusal acılara iyi geldiğini sanarak büyüdüm. Bir şekilde yatıştırmayı da başardı beni. Ama en dibe vurduğum dönemlerde birkaç ayı, her gün, 1.Levent-Ortaköy arasını yürüyerek geçirdim, Barboros Bulvarı üzerinden: Git-gel, git-gel... Bir iğne bir de ipliğe döndüm. Demek ki yanlış biliyormuşum. Yiyeceklerini seçebilen kişi basit neden sonuç ilişkileri ile de başa çıkabilir sanıyorum. Yani, kanser araştırması yapabilmek için vücuda glikoz yükleniyorsa insanın şekerden beklediği ne olabilir ki? İnsülin seviyesini hopur hopur hoplatmanın manası ne? Kızgınlığımı ve kırgınlığımı dişlerimin arasında öğütebileceğimi sandığımı, çepeçevre kemirdiğim karton kahve bardağına bakarken fark ettim; kemrilmiş kalem arkası, güneş gözlüğünün sapı, pipetin ucu... Varsa eğer boş bir terapi koltuğu şöyle bi'uzanmak istiyorum. Beslenmenin net, açık ve acımasız kuralları var: Toksan yeme! Açsan az ye! Ne var ki insan başka bakımlardan yemek yemeğe devam ettikçe her ülkenin ulusal sorunu haline gelen 'zayıflamaya' bir çözüm bulunması zor görünüyor. İşte en başta bahsettiğim kitap da olaya bu açıdan, duygudal açıdan, yaklaşıyor. Fazla Kilolarınızdan Kurtulun Yeme Bozukluklarının Psikolojik Tedavisi -Ye Ye Sendromu Diyeti- Doreen L. Virtune- Kitabın kapağını çevirince gördüm, 2002 yılında okumuşum; demek ki 24 yaşındaymışım o zaman. Kitap, insanın beslenme alışkanlıklarını belirleyen duygusal sebeplere değiniyor. Sorun burada çünkü; yoksa, artık herkes ne yemesi gerektiğini ezbere biliyor. Beş çeşit yeme bozukluğu sıralamış Virtune: -Aşırıya kaçanlar -Duygusal tatmin için yiyenler -Kendini tatmin için yiyenler -Stresten dolayı yiyenler -Kilosu arttıkça yiyenler Hangi kategoriye girdiğinizi tesbit ettiğinizde yazar da size eğiliminizin üstesinden gelmenin yollarından ve uygun menü alternatiflerinden bahsediyor. Beslenme uzmanım yemem gerekenleri altın suyuna batırılmış bir kağıda da yazsaydı, bir takım alışkanlıklardan vazgeçmek benim işim. Bu açıdan baktığım zaman altı sene sonra elime aldığım bu kitapta ben gene iyi niyet gördüm. Cebimden çıkanın karşılığını verme hevesi var yazarın. Ama gene de kuş kondurmuyor işte. Birkaç kilo vermek hayatın tüm zorluklarını ortadan kaldırmasada, tansiyon ve şeker riskini savuşturabilir diye düşünüyorum. Azbuz 5 Mayıs 2008 Pazartesi 12:11 Boğaz'a Düşen Arabadan Nasıl Çıkılır? Sıkıcı bir pazartesiyi serinletmek için: "Yıllar boyunca ne kadar çok arabanın Boğaz'a düşüşünü, yolcuların derin suların içinde dönüşü olmayan yere gidişini duydum, okudum, gördüm! İçinde bağrışan çocukların, kavga eden sevgililerin, her şeyi alaya alan sarhoşların, acele evine dönen kocaların, yeni arabanın frenini deneyen gençlerin, dalgın sürücülerin, intihar meraklısı kederlilerin, karanlıkta gözleri iyi göremeyen amcaların rıhtımda çay içtikten sonra vitesi geriye değil ileriye takan dalgın ile arkadaşlarının, eski defterdarlardan Şefik ile güzel sekreterinin, gemi sayarak Boğaz'ı seyreden polislerin, fabrikasının arabasını izinsiz alıp gezmeye çıkan acemi şoförle ailesinin, uzak bir akrabanızın tanıdğı naylon çorap imalatçısının, aynı renk yağmurluk giyen bayanla oğlunun, ünlü Beyoğlu haydutu ile sevgilisinin ve Boğaz Köprüsü'nü ilk defa gören Konyalı ailenin bulunduğu araba suya düşünce, hemen taş gibi batmaz da, bir an sanki suyun üzerinde durur.... Boğaz'ın derinliklerine inen arabadakilere artık kapıların açılmayacağını, çünkü arabanın içine dolan suların basıncının kapıların açılmasına mani olacağını hatırlatmak isterim. Pek çok arabanın suya düştüğü bir dönemin ince düşünceli gazetelerden biri aynı bilgiyi okurlarına aktarmak gibi akıllıca bir iş yapmış, iyi çizilmiş resimlerle açıklanmış küçük bir rehber yayınlamıştı: Boğaz'a Düşen Arabadan Nasıl Çıkılır? 1.) Hiç paniğe kapılmayın. Pencerelerinizi kapayarak suların arabanızın içine iyice dolmasını bekleyin. Kapıların düğmelerini açın. Kimse yerinden kıpırdamasın. 2.) Araba Boğaz'ın derinlerine doğru inmeye devam ediyorsa el frenini çekin. 3.) Sular arabanızı tamamen doldurmak üzereyken tavanda sıkışan son bir karış havayı ciğerlerinize iyice çekin, kapıları yavaşça açın ve telaşlanmadan arabadan çıkın. Son anda, inşallah yağmurluğunuz el freninin çekeceğine takılmaz da su yüzeyine çıkabilirsiniz, diye 4. maddeyi eklemek isterdim ben. Eğer yüzme biliyorsanız, yukarıya, denizin yüzeyine varmışsanız ve mevsim yazsa Boğaz'ın ve hayatın ne kadar güzel olduğunu hemen fark edeceksiniz." Orhan Pamuk ~ Öteki Renkler Azbuz 1 Mayıs 2008 Perşembe 13:45 Ve Dilber Dudağı Ve Vezir Parmağı Vatan gazetesinden Zeynep Bakır'ın "Cep telefonu kullanmadan koca bir hafta nasıl geçer?" denemesi yaptığını okudum geçen hafta. Kabul etmek konusunda daha fazla direnmeyeceğim. İki örnek benim için kafi, sizi bilmem. Ortamın minimum 1 yıl maksimum 3 yıl önünden gidiyorum. Tek eksiğim ankesörlü telefonun ahizesi kulağımda foto vermemek sanırım, ya da Teşvikiye Yargıcı'nın önüne bir fanus koyuverseydim eski donlar için ne olurdu ki? En fazla belediye kaldırır götürürdü. Ama şu yazıyı Tuna Kılınç'tan önce akıl edemedikten sonra.. Anlaşılan kadı kızıyım. Azbuz DEVAM...