tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

Bir İnsanla Diğeri Arasında Çok Az Fark Vardır;
Ama Olan O Az da Çok Önemlidir

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa

Mart1
Mart2
Mart3




Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah


  
    


31 Mayıs 2007 Perşembe 15:00 Jinekoloğumuz Neden Erkek Olmalı Hello! Çok önemli bir konu hakkında ahkam kesme niyeti ile bilgisayarın başına kuruldum: Jinekoloğumuz neden erkek olmalı. Bu konuda sizi aydınlatmayı amaçlıyorum. Diğer taraftan işiniz benim aydınlatmama kaldıysa size Oooooooooooooooooo, diyorum. Bugün bana cuma gibi geliyor.. Neyse, bu konuyu işlerken kesinlikle kimseyi üzüp, kırma niyetinde değilim. Bilim ve ilimle ilgili konularda cinsiyet ayrımı yapmak da çok ayıp, biliyorum. Ama ne yazık ki dişçi ve jinekolog söz konusu olduğunda size erkekleri önermek zorundayım. Oysa seneler sonra ağzımın içine ikinci dolguyu yapmak da bir kadına nasip olmuştu. Hayatın cilveleri işte. Henüz jinekoloğa gitmemiş genç kızlarımız ve olaya Fransız erkek okuyucularım açısından bu yazının karanlık bir noktayı aydınlatacağını düşünüyorum. Biraz eskiye gidelim. Daha önce bir yazımda da üzerinden geçtiğim gibi (çok ciddi yazaN) sosyal hayat içinde bir eziyet mekanizması, kast sistemi vardır: Evli insanlar çevredeki bekarlara, çocuğu olanlar çocuksuz evlilere musallat olur. Bir de üçüncü bir kategori daha vardır o da çocuklu kadın - hamile kadın ilişkisi; bu bir çeşit gelin-kaynana ilişkisidir. Kadınlar doğurup, anneleme sanatında ustalaştıkça üzerlerine bir bilmişlik gelir. Bu konuda istediğimi söylerim, seni istediğim gibi ürkütebilirim gibi. Bunu yazarken çevremdeki anneleri ve özellikle kendi annemi tenzih ediyorum. Kimse kendisini fazla ciddiye almasın isterim. Bu arada Pınar da hamile, bunu söylemiş miydim? Onun da başından ilginç diyaloglar geçiyor. Yazıyı okuyan çevre, eş dost, tanış ile şu an için anlaştığımızı umuyorum. Küsmelerle uğraşacak halim yok çünkü; zaten "evden biri"ne her laf sokuşturduğumda beni tekmeleyen yanlı, dabıl dabıl taraflı, bir bebeğe hamileyim... Neyse-2 (bunları saymaya meraklıyım bilirsiniz), kadınlar kadınlara karşı hoyrattır. İster jinekolog olsun ister sadece bir anne. Zamanında aynı sıkıntıları çekmiş ya da çekme ihtimali olan bir doktor size fazla özenli, ya da hassas diyelim biz ona, davranmayacaktır. Emin olun su savaşlarından sonra sizi ürkütecek ikinci bir olay varsa o da çocuk sahibi olmanın ilk birkaç yılıdır (öyle diyorlar). Bebek doğduktan birkaç ay sonra tatile çıkabileceğini sanıp Migros'a kadar gidince kendini şanslı hissedenden tutun da, beş aydır yaşadığınız mide bulantısını "Bu günlerin tadını çıkar, bunlar gene iyi günlerin" diyerek seni teselli edenine kadar örnekler çeşitlendirilebilir. Bundan sinsice bir keyif alındığını düşünüyorum. Argo tabiri ile "Şimdi de sana girecek" ruh hali (Çok ayıptır böyle benzetmeler, tasvip etmiyorum aslında). Benimki de kısmetse suya "bu" diyecek büyüklüğe ulaştığında ben de birkaç hamilenin canını sıkıcam sanırım. Miras gibi bir şey; bu yüzden iki kadın arasındaki ilişkiyi gelin-kaynana ilişkisine benzettim ya. Ama siz siz olun bu anneler ile arayı açmaya kalkmayın, eğer bir dışlanırsanız yandınız! Bu bir cemaat çünkü, kucağınızda bir tane bebek ile genç kızlık dönemlerinizdeki gibi gezip tozmayı planlamıyorsunuz herhalde. Bir de "çocuk kiminle oynacak?" sorunsalı var. Özellikle yaşları sizinkine yakın sayılacak bebekli anneler için geçerli bu. "Çocuk kiminle oynacak", 21. yüzyılın "su kaynakları"ndan sonraki en büyük sıkıntısıdır. Çünkü 1-2 yaşında alıp yuvaya veremiyorsunuz. En azından hafta sonları birileri ile paslaşmanız gerekiyor(muş). Bunu bildikleri için fazla çemkiremeyeceğinizi tahmin eden anneleme ustaları 32 saat doğum sansıcı çektim, bu da sana kapak olsun diyebilir. Ben sizin yerinizde olsam cevap vermem! Herkesin bu konuda anlatacağı hardcore bir hikayesi vardır; sorun ya da sormayın, karnınızda bir bebek olması anlatılması için yeterlidir. İşte alın bu tavrı bir de jinekolog yapın. Allah aşkına çekilir mi bu, soruyorum. "Ben de yaşadım, biliyorum herhalde, bana mı anlatıyorsun" bakışları falan. Siz ki bulutların üzerinde bir dokuz ay için nelerinizi vermezsiniz; sonra bebeğe teslim bir hayat başlıyor ya. Bu arada kimseye sizin hayatınızın "farklı" olacağını söylemeye kalkmayın. Rakı masasına meze olursunuz bu da benden söylemesi. Kafanızı önünüze eğin, "evet, sersefil olucam biliyorum" deyin, kabullenin.. "Çocuğun üzerime kusmasına gerek yok, ben şimdiden o günler için kusmuklu tişörtler hazırladım" da deyin. Gözlerine girmeye çalışın işte. Ama tüm bu ahval ve şerait içinde sakın ha kadın jinekoloğa gideyim demeyin. Bu muamelenin bir de doktor bacağını çekmeyin. Hamile olmasanız bile, rutin kontrolleriniz için de erkek doktoru tercih edin. O size saygı duyar, poh pohlamaz belki ama olan biteni hafife almaz en azından. Felaket tellallığı yapmaz. Mesela benim doktorum ultrasonda bebeği gördüğü zaman benden daha fazla heyecanlanıyor; çünkü temel bir içgüdü ile olan bitene hayran kalıyor. Ne kadar işin içinde de olsa aslında dışında.. Ayrıca bir jinekoloğun, anahtar deliğinden tüm odayı boyadığı o fikradaki jinekolog da erkekti, hatırlatırım. Bir cümle ile kadın dişçilere de değinecek olursak; onlar sizi hafife almıyor ama çenenizi yerinden çıkarma ihtimalleri de yüksek. Yorumlar 29 Mayıs 2007 Salı 10:50 Doğal Seleksiyona Uzanan Eller Kırılsın Küresel ısınmayı zerre kadar kafama takıyorsam ne olayım. Gazetelerde yer alan önerileri uygulamıyorum. Genel olarak israfa karşı bir tip olduğum için daha önce nasılsa aynen öyle yaşamaya devam ediyorum. Ama eminim bunca köşe yazarı, TV programcısı "1,5 lt'lik pet şişelere su doldurup rezervuarın içine koyunuz" önerisinde bulunuyorken tasarruf tedbirlerini uygulamayan vatandaş sayısı da "yüzler" ile ifade ediliyordur! Bunun üzerine gönül istiyor ki gazetelerimiz, rezervuarın içine pet şişe bırakırken görüntülenmiş ünlülerin fotoğrafları ile dolup taşsın. Hamileyim ve biraz eğlenceyi hak ediyorum. Kendinizden bilirsiniz insan beyni ters işler. Yapma dediler mi yapasın gelir. Banyodan bir dakika erken çıkın deniyor ya, itiraf edin: Artık banyoda bi'beş dakika daha fazladan kalmak istiyorsunuz. İşler şimdi daha iyiye mi gidiyor pek anlayamadım ben. Bakmayın, en başından beri böyle umarsız değildim. İlkin yetkili ve etkili kişilerin kapısına dayanıp sormak istedim: "Ne oldu o her kış 'Barajlar taştı, x yıllık su stoğumuz var' beyanatlarına ve ne yaptınız yağmur bombalarını?" diye. En basidinden geçen kış kar, İstanbul'dan bile 2 ayda kalkmıştı. Bu kadar kısa sürede o x yıllık stoklara ne oldu? Bir de eskiden az yağışlı dönemlerde yağmur bombası patlatılırdı. Bomba bulut tam da barajın üzerindeyken patlatılırdı ki bence bu 10 numara bir hareketti. Neyse, artık cevapların benim için pek bir önemi yok. Okumuşsunuzdur belki Greenpeace küresel iklim değişikliğine dikkat çekmek için Ağrı Dağı'nda, üç bin metrede Nuh'un Gemisi'ni inşaa ediyormuş. Kimleri "kurtarmak" istiyorsanız fotoğrafını gönderiyorsunuz, penceresine yapıştıracaklarmış. İşte bu haberle birlikte nevrim döndü. Yetti artık, çok ciddiyim. İnsanoğlu tarihte hiç bu dönemde olduğu kadar korkutulmamıştı. Atalarımız, başlarına ne geldiği meçhul o Karanlık Dönemde bile bizim kadar çaresiz hissetmemişlerdir kendilerini. Hatta ve hatta ileride çıkacak muhtemel su savaşlarının şu anki şartlardan daha az yıpratıcı olacağına inanıyorum. Peki en başa dönelim. Siz doğal seleksiyon nedir bilir misiniz? Doğal seleksiyon, doğada daimi bir yaşam mücadelesi olduğu ve bu mücadele hayatta kalanların hep "güçlü ve doğal şartlara uygun" canlılar olacağı varsayımına dayanır. Öyleyse biz ona kısaca doğal ayıklama diyelim. Şimdiye kadar dünyamızda yaşayan türlerin %96'sı yok olup gitti. 21. yüzyıldayız; canlılar kopyalanıyor, Mars'a gidecek turist aranıyor, hasta insanlar 50 yıl sonra iyileştirilmek üzere donduruluyor ve tüm bunlar yaşanırken ne oluyor da binlerce yıl öncesindeki "doğal" insana ve ortama dönmeye çabalıyoruz. Hormonlu domates ve güneş görmemiş tavuk ile beslenen, suyu kafasına fazla dert etmeyen, zehirli gaz soluyan, ozon tabakasının olmadığı bir dünyada yaşamına güle oynaya devam eden insanın bir süre sonra sağlıklı insan olarak tanımlanmayacağını kim garanti ediyor? Darwin'in güçlüsü bu ortamda yaşayabilen yeni insandır. Bir de Darwinizm'e yama niteliğinde Neo-Darwinizm vardır. O da doğal seleksiyonun yanına, genetik bilgiyi değiştiren bir etken olarak mutasyon mekanizmasını eklemek durumunda kalmıştır. Durum biraz X-Men tadında ilerliyor anlayacağınız. Başlarda "Kırk yılda bir hamile kaldım onda da sular kesilecek" diye dövünüp duruyordum. Hijyendi şuydu buydu.. Artık bunun bir avantaj olduğuna inanıyorum. Sıcaklar ve susuzluk beni zorlayacak belki, ama bebek de bu şartlar altında hayata 1-0 önde başlayacak. Neden olması? Yorumlar 28 Mayıs 2007 Pazatesi 10:51 Başarılı Erkeğin Önündeki Kadın: Duygu Yılmaz Okutan Eurasia Corporate Games yani Avrasya Kurumsal Oyunlar, "Evden biri"nin katıldığı spor etkinliğinin adı bu. Turnuvanın masa tenisi bacağı Bayrampaşa Kapalı Spor Salonunda, cumartesi ve pazar olmak üzere iki gün sürdü. Plaj voleybolu oynuyor olsaydı, Kilyos'a Burc Beach'e gidecektik. Seneye de kısmet olursa plaj voleyboluna yazılmasını arzu ediyorum, biz de bebişle güneşleniriz. "Evden biri" toplamda 6 maç yaptı, bir tanesini kaybetti ve 30-39 yaş grununda 3. oldu, madalya da aldı :) Sonra o yükseltiden inince madalyasını benim boynuma taktı. Çünkü ben ona çok moral verdim ve sırtına havlu koydum. Bu videoyu son gün çektim. Arkası dönük, mavi şortlu olan benimki. Sırtına koyduğum havluyu maç başlarken çıkartmayı unuttuğum için göreceksiniz, bir ara sırtından düşecek. Ama önce belinde birikiyor. İzlerken çok sinir oldum. Bir de bi'şey daha, tirübünün önüne file germişler, şaşı beş oldum izlerken. Bu kadar. Çok mutluyum. Kendisiyle gurur duymaktayım. Başarılı erkeğin önündeki kadın benim. Yorumlar 24 Mayıs 2007 Perşembe 17:58 Sporcu Kişilik:"Evden Biri" Bu cumartesi günü "evden biri"nin bilmemneler arası masa tenisi turnuvasını izlemeye gidicem. Zaten gitmeyip "Dur ben Bebek'de bir kapiçino içeyim" deme şansım sıfır. Biliyorsunuz bu aralar güneş, deniz, kapiçino takılmış vaziyetteyim. Hep açık havada olmak istiyorum. Yoksa onu müsabaka esnasında izlemek ilginç olabilir. Neyse ne, cumartesi günü planımız bu. Öğleden sonra Topkapı'daki bilmememkim spor tesislerinin yolunu tutucaz. "Evden biri" üniversitede okurken yurtlar arası masa tenisi turnuvasında İstanbul üçüncüsü olmuş, tavşanın suyunun suyu. Bu dereceyi azımsamıyorum aslında. Sadece üzerinden biraz zaman geçmiş. Birde idmansızlık söz konusu. İlk maç cumartesi günü oynanacak, henüz topa bi'kışt demişliği yok. Ama bunu çok önemsediğini sanmıyorum. O, olayın ekipmanına takılı vaziyette. Geçen gün kalktı burdan karşıya, tenis raketi almaya gitti. İnsan burdan karşıya neden gider? Tahmini güç değil, en iyisi orada satılıyormuş. Raketin tahtasını, plastiğini ayrı ayrı seçiyormuşsun; adam ambalajlarından çıkarıp gözünün önünde birleştiriyormuş. Çok güzel! Elinde bir tane raket iki tane topla geldi. Uzatmayım, şu anda yemek masasının üzerinde üç yüz millyonluk tek bir adet masa tenisi raketi duruyor, iki topla birlikte. Çift de değil, tek bir adet. Butterfly'mış markası, fiyatı duyunca Butterfly Effect filmini hatırladım. Üzerimde benzer bir etki yaptı keza. Ayrıca ellemem de yasak! Yüzeyine dokunabilirmişim kazara. Sanırsınız ünlü masatenisçi Zhang Yining kendisi! Daha bir idaman bile yapmadı, günlerden perşembe, raket üç yüz milyon... İlk maçta elenmese çok iyi olacak. Yorumlar 23 Mayıs 2007 Çarşamba 16:59 Stephen King'in Küçük Bir Geyikten Ne Farkı Var? 2007 yılına gelene kadar bir tane bile Stephen King romanı okumamıştım. Ama babam çok okudu. Söylediğine göre romalarının bir kısmı şişirme bir kısmı da oldukça sıkıymış. Arası yok anlayacağınız. King okumadım; fakat romanlarından uyarlanmış birkaç tane film izledim: Hayvan Mezarlığı, O, Christine, Carrie, Dolores, Düş Kapanı, Esaretin Bedeli(on numara bir filmdi), Yeşil Yol. Mart ayında King'in bir kitabı piyasaya çıktı: Yazma Sanatı. Size nasıl yazılacağını anlatan kitapların adı genelde budur: "Yazma Sanatı". Bu tür bi'kitabı diğerinden ayıran kapağındaki atraksiyon ve yazarın adıdır. Ben de bugüne kadar üç tane -dört de olabilir- Yazma Sanatı kitabı okudum ve bir faydasını göremedim; ama zararı da dokunmadı. King'in Yazma Sanat'ı benzerlerinden biraz farklı; kitabın ilk bölümünde başından geçenleri anlatıyor, ardından da yaptığı işi. Röportajda sorulmuş "bir" soruya 301 sayfada verilmiş cevap gibi. Stephen King'in espirili bir insan olduğunu ve 99 yılında çok feci bir kaza geçirdiğini de bu kitabın sayesinde öğrendim. King, 19 Haziran 1999'da saat 16:00 sularında Batı Maine'deki yazlık evinin çevresinde rutin yürüşlerinden birine çıkar. Yürüyüş rutindir; ancak King mutlu dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ülkenin dört bir tarafına dağılmış çocukları ve torunu evinde bir araya toplanmış, güzel bir yaz geçirmektedirler. Bu yürüyüşün yaklaşık dört kilometresi ağaçların arasında toprak yolda, bir buçuk kilometresi de iki şeritli asfalt yolda geçer. Zaten başına ne geldiyse yolun o bir buçuk kilometresinde gelir. Ağaçların arasına girip çişini ettikten sonra anayola çıkar, birkaç dakika sonra da karşıdan zikzaklar çizerek gelen mavi Dodge minibüs yoldan çıkarak bankete, Stephen King'in yürüdüğü bankete, girer. Hafızasında bir boşluk oluşur ve hatırladığı tek şey yerde yatmış yalpalayarak uzaklaşan minibüsün arkasından bakıyor oluşudur. Gene bir boşluk ve sol eli ile gözlerindeki bir avuç kanı siler. Yakınında kayanın üzerine oturmuş bir adam görür. Bu, aracıyla ona çarpan kırk iki yaşındaki Bryan Smith'dir. Hayatlarının bu şekilde kesişmesine sebep olan ise rottweiler cinsi bir köpektir. Smith'in köpeği (adı Bullet, mermi demek) minibüsün en arkasına atlayıp, içinde et bulunan buz kutusunun kapağını koklamaya başlar. Bunun üzerine Smith, arkasına dönüp köpeğini buz kutusunun başından kovalamaya çalışır. King'e çarptığında hala köpeği ile cebelleşmektedir. Smith daha sonra arkadaşlarına, King'in kanlı gözlüğünü minibüsün ön koltuğunda görene kadar, "Küçük bir geyiğe" çarptığını zannettiğini söyler. Çerçevesi eğilip bükülen gözlüğün camları kırılmamıştır, King de Yazma Sanatı isimli kitabın üzerinde çalışırken aynı camları kullanır. Bu detay ilgimi çekti. O da benim gibi eşyaları ile ilginç bir bağ kurmuş arasında. Gözlük camlarını uğursuz da addedebilirdi. Bacağının alt kısmı 9 yerinden kırılmış, diz kapağı neredeyse tam ortasından içeri göçmüştür. Bu tip bir duruma tıpta, "Ufalanmış iç artiküler tibial kırık" deniyormuş. Omurgası 8 yerinden hasar görmüş, dört kaburga kemiği de kırılmıştır. Kafasında 30 dikiş vardır. İlk müdahelenin ardından tedavi için hastaneye girdiğinde tarih 19 Haziran'dır. 25'i civarı ilk kez ayağa kalkar. 24 Temmuz'da , yani olaydan beş hafta sonra, yeniden yazmaya başlar. Arada dağılan dizinin toparlanması için beş ameliyat geçirir. Sabıkası bu konuda kabarık olan Smith de tehlikeli araç kullanmak suçundan yargılanır. 6 ay bölge cezaevinde yatma cezası alır ve cezası ertelenir. Bir yıl boyunca da araba kullanmaktan men edilir. Brayn Smith 2001 sonbaharında yasal olarak yollara döner. Adamın adı Brayn değil de Bülent olsa tıpkı Türkiye'de son bulan bir hikaye. Olayın ardından King'in yazın hayatı da sekteye uğrar, ışığını kaybettiğinden şüphelenir filan. Fakat eşi Tabby'nin desteği ile eski formuna kavuşur:
"...çünkü bana göre evlilik, insanın kararsız kaldığında karşı tarafın ipleri ele alabilmesidir". Satır aralarını okuyunca anladım ki Yazma Sanatı'nı eşine ithaf etmiş: "Ne bana ne de başkasına metelik vermeyen bir kadınla evli olmanın yarattığı bileşim, yazı yaşamımın sürekliliğini sağlıyor". Başta da söylediğim gibi bu tip kitaplar pek işe yaramaz; King de aynı şeyi söylüyor zaten. Öte taraftan kitapları onlarca dile çevrilip, milyonlarca satmış bir yazarın, bomba etkisi yapan romanlarını kiralık bir karavanda çamaşır sepetinin üzerinde yazdığını öğrenmek, ya da sersem bir sürücü tarafından "küçük bir geyik" ile karıştırıldığını okumak oldukça ilginçti. Şimdilerde beni bir Stephen King romanı ile tanıştıracağını umduğum Lisey's Story'nin Türkçeye çevrilmesini bekliyorum hevesle, veya hala da diyebiliriz. Yorumlar 22 Mayıs 2007 Salı 10:37 Burak Kut - Komple Burak Kut'un Mart ayında Elele dergisinde yayımlanan röportajı. Yorumlar 21 Mayıs 2007 Pazartesi 10:43 Bir Şehre Gidememek "... Ama bütün bunları size neden anlattığımı hala bilemiyorum. Bildiğim tek şey seneler senesi içimde büyük bir baskıyla gizlemeye çalıştığım açmazları şimdilerde çok daha kolay bir şekilde dışavurabiliyor olduğum. Bu da kimi acıların insan hayatının gündeminden er ya da geç kalkabileceğini kanıtlıyor. Bir ilerleme mi, yoksa bir gerilememi bu? Sanırım bunu da zaman gösterecek. Ama sonuç ne olursa olsun hep bir yerlerde kaldığımızı, kendi hayaletimizce kovalandğımızı ve tüm çabalarımıza karşın bireysel serüvenimizde sürekli olarak bir sürgünü ve tutsaklığı yaşamaya zorunlu olduğumuzu hiç unutmamamız gerekiyor. Gerisi boş laf." Mario Levi İstanbul 1988-1989 Yorumlar 18 Mayıs 2007 Cuma 10:36 Sesli Düşünceler Ben heyecanladığımda kekelerim, zor kelimeleri telafuz edemem, mesela "editoryal" diyemem. Ben endişelenince ani çıkışlar yapabilirim, birden, büyük gülebilirim. Sonra heyecanım ya da endişem geçtiğinde çok utanırım. Bi'de ben sabahları çok mutsuz uyanırım. Acayip kötü uyanırım. S.ktir hayat daha bitmemiş, derim. Oysa hayat güzledir (İclalA vecizesi). Çiçekler ve böcekler vardır, umut vardır, gelecek vardır, planlar vardır, sonra bir ara zengin de olucam. Gene de kötü uyanırım. İyi uyanmak için "nasıl iyi uyanılır" kitapları okurum . İşe yaramaz. En son yataktan ne zaman mutlu kalktığımı hatırlamıyorum. Bunu benim kadar kafasına takan var mıdır? Sanmıyorum. Zaten öğlene doğru geçer. Karşımdaki söylediğimi duymadıysa ikincisini yüksek sesle tekrarlarım ve ardından kavga ettiğimizi sanarım. Birden kendisine sinirlenirim, işi daha da ileri götürüp küsebilirim: Oysa tekrarladığım cümle "Gülşen Ercan Saatçi ile tıngır mıngır..." benzeri bir şeydir. Sonra ortada kavga olmadığını fark edip sakinleşirim; ama kalbim bir süre daha hızlı hızlı atar. Zaman zaman kendimi ağzım açık yakalarım. Öyle ayran budalası gibi. Bu arada ADSL reklamlarına sinir oluyorum. Tabuttan taze çıkmış bir Mazhar Alanson ile Biricik Suden'in oyunculuktan bi'haber Robocop halinin ADSL'e nasıl bir imaj oluşturduğunu çözebilmiş değilim. Replikler tişörtte yazıyor, salak mıyız biz? Bugün Asiye bende, yarın da tüm dairelerin içi böcek ilacı yapılacak. Bu aralar öyle üşengecim ki arayıp haftaya gel diyemedim. Temiz evi ilaçlayacaklar sonra ben ne yapıcam bilemiyorum. Yarın Unifest'e gidiyorum, bebişle ben bir eğlenceyi çoktan hak ettik... Yorumlar 16 Mayıs 2007 Çarşamba 18:06 Duygu'nun Hamileliği: Kafayı Yogaya Gömdüm ya da Ebru Şallı Hamilelik bir çeşit "Çölde Çay" filmi değil. En azından benimki biraz zor geçiyor. Merak etmeyin, bebek 10 numara sağlıklı. Huysuzluğumu ve fizyolojik değişimlerimi kafasına taktığı yok. Doktorumun dediğine göre "Keyfi bir hayli yerinde", tam benim bebeğim anlayacağınız: Ben onu sallamıyorum o da beni. Doğduktan sonra çok iyi anlaşacağımızı düşünüyorum. Mide konusunda anneme çekmişim; acayip problemli. Hamilelikle durum ikiye katlandı tabii. Midem her daim bulanıyor, ona alıştım. Hazım problemi yaşıyorum, yediğim herşeyin porsiyonunu yarıya indirdim. Salata üzeri peynir, salata üzeri tavuk; yoğurt, çorba falan. Ekmek de sabahları. Akşam meyve. Tatlıyı neredeyse canım hiç çekmiyor, tadımlık. Kusmalarım da haftada birkaç güne indi Allah'a şükür. Ancak saat 17:00 den sonra yediklerime dikkat etmem ve çok az yemem lazım, yoksa tüm gece zehir oluyor: Ekstradan kus Allah kus.. Bu arada işim gücüm kalmamış gibi "evden biri"ne tekrar aşık oldum. İlişkimizin birinci ayına geri döndük anlayacağınız. E bunca yol boşuna mı katedilmişti? "Merak etme ekim ayı gibi geçer, normal hayatımıza geri döneriz" diyor. Öyleki kendimi kendisine koli bandı ile sabitleyip, ikimizden oluşan entegre devreyi de annemin poposuna yapıştırırsam mutlu ve huzurlu bir hamilelik geçireceğimi düşünüyorum. Sevgi yumağı işte... Anneme olan aşkım malum da bir de hamileliğin getirdiği "Hamile olabilirim ama annemin de hala küçük kızıyım" sendromu patlattım ayaküstü. O yüzden dibinde yaşıyorum kadının. İşte tüm bu tespitlerin ışığında hamile yogasına başlamaya karar verdim. Doğru düzgün nefes almayı öğrenirsem tam bağımsız bir insana dönüşeceğimi ve biraz daha geniş bir yelpazede beslenebileceğimi umut ediyorum: Nefes alırken karnı şişir, verirken içeri çek! Hayat zaten neden daha karmaşık bir sistemin üzerine kurulmuş olsun ki.. Bunun için DerKİ'de bulduğum bir kitabı satın aldım: 99 Sayfada Hamilelik ve Doğum Yogası. Yazarı da Dr. Neslihan İskit. Yoga bulantıya iyi geliyor, iştahı dengeliyor (şimdilik bununla ilgili bir sorunum yok; ama ilerde işler değişebilir), ödemi azaltıyor, hamileliğin sebep olduğu değişken ruh halini düzenliyor, doğum sürecini kolaylaştırıyor vs vs. Kitapta doğum sonrası yogadan da bahsediyor, hareketler de resimle gösterilmiş zaten. Doğum sonrası yogası lohusa sendromunu atlatmaya, organların eski yerine yerleşme sürecine de faydalı. Aklı başında bir kitaba benziyor ve ben kendisine çok fena bel bağlamış vaziyetteyim. Yarından itibaren uygulamaya başlıyorum; yoga, kaç paragraftır bahsettiğim hamilelik yan etkilerine iyi gelmezse eğer, bu sefer de Ebru Şallı'nın "Hamilelikte Sağlıklı ve Güzel Kalmak" adlı kitabı satın alıp kendimi intihar ediciiiim! Yorumlar 14 Mayıs 2007 Pazartesi 16:16 Eurovision'un Ardından Nihayet Eurovision 2007 de bitti. Bu arada internet bilgi ve belge kanalı olma yolunda, koca dünyayı toplayıp kaba etimize yaklaştırma konusunda emin adımlarla ilerliyor ve keza içinde doğru bilgi bulmak da her geçen gün zorlaşıyor. Mesela cuma günü bir sitede Eurovision finalinin 15 Mayıs 2007 gecesi yapılacağını okudum ve inandım. İnandım çünkü 12 Mayıs'da yapılacağını bilmiyordum. Oysa final, yarı finalden en fazla bir gün sonra gerçekleşiyordu ve ben bunu biliyordum; ama iki bilgi arasında korelasyonu, ardından olabilecek bir dolu bağlantıyı sağlayamadığım için... Neyse, işte böyle. Allah'dan hayatımda "evden biri" var da finali ve Kenan Doğulu performansını kaçırmadık. İtiraf etmekte sakınca görmüyorum ki aslında olay benim için ne bir performans ne de temsil meselesiydi. Daha doğrusu bu süreç, "olmaktan çıkardı" diyebilirim. Çünkü Kenan Doğulu'dan bıktım. Şekitap Şekerim'i fazladan bir üç gün bile duymaya tahammülüm yoktu. O yüzden final gecesi televizyonun başına kuruldum, izlersem daha çabuk biteceğine dair inançla gözümü tv'den bir an olsun ayırmadım. Beni "Senden sıtkım sıyrıldı Sıtkı" noktasına getiren de Turkcell reklamları oldu. Sağ olsun Turkcell antipatik reklamlar ile tüketici dikkatini çekme konusunda usta. Kenan'dan önce de Einstein'dan nefret ediyoruk hatırlarsanız. Kenan Doğulu'lu Turkcell reklamlarında sürekli gözümüze sokulan; Çapkın Kenan, gazetecileri uyutup odaya 4-5-6-7 kız atan Kenan (adam resmen parmak hesabı saydı yav) "Kenan benimle evleeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeen" Kenan, ver telefonunu üç beş güzel pozunu çekeyim Kenan (yaratıcı çapkın) olarak artılarını eksi yapmayı başardı. Eskiden onu bu kadar sık hele de bu imaj ile televizyonda görmediğim için gözüme batmıyordu, hatta şirin bile bulduğumu söyleyebilirim. Ünlü olmadan önce arkadaşları ona "P.ç Kenan" lakabını takmış, bir röportajında okumuştum, ona olan bakışım değişmemişti; fakat Eurovision süreci bittiğinde anladım ki bir vatandaş olarak ben Kenan'a tahammül etmişim. Uçanı kaçanı hesabı, sürekli sol kaş oynak cin canbaz halleri, "kız yok mu kız" bakışları yarışmanın önüne geçti ve bu kimse içim bir sorun teşkil etmedi. İlginç. Yarışmaya gelince: Geçen senenin canavar kılıklı adamlarından sonra bu sene birinci Ukrayna olur sandım, travesti solistleri ile dikkatleri üzerlerine çektiler çünkü. Ama dünya! herkesi şaşırtarak can çekişen bir kızı alıp birinci yaptı. "Baden Baden" halkı da bu şarkıyı yöresel cenaze marşları yerine kullanmaya karar vermiş zaten. Oy birliği ile hem de. Demokrasi dediğin böyle bir şey işte. Hayırlısı olsun. Yorumlar 13 Mayıs 2007 Pazar 11:09 Dört Hamile olduğumu öğrendiğimde ağlamaya başladım; sevinçten değil korkudan. "Bebek karnımda... Ben bir çocukla tüm gün ne yaparım?.. Bebek karnımda.. Ya korkarsam... Ya korkarım ben.. Ya ben ne yapıcam şimdi?.." gibi bir yandan akıllara zarar cümleler kurup bir yandan da ağlıyorum. "Evden biri" de şokta, adamın sevinci kursağında kaldı. Elimizde test öylece sefilleri oynuyoruz. Bu sahnnenin fonunda da tüp bebek için Seda Sayan'ın kapısını aşındıran kadınlar var, ellerinde dev çatallarla beni bekliyorlar, deşecekler o tarafımı bu tarafımı. Tabii onlar deşmeden önce çarpılma ihtimalim de şimdiye kadarki en yüksek seviyesinde. Ben kadınlardan değil de çarpılmaktan korkuyorum: Ölmedi sürünüyor ekolünden. Bunu üzerine içimden "Sen beni bilirsin Allahım, Sen beni tanırsın Allahım" diye geçirip duruyorum. Ne o hamile olduğumu öğrendim. Gerçekten ilginç bir insanmışım. Söylendiği kadar var. Bir süre sonra evden birinin "Beni nasıl seviyorsun onu da öyle" "Beni nasıl ayrı bir yere koyuyorsun onu da öyle" "Ya gerçekten çok mu üzüldün?" teselli cümleleri yerini "Aslında sen sana en uygun tepkiyi veriyorsun"a dönüştü. "Aksi olsa şaşardım" falan... Filmlerde böyle olmuyor çünkü, o da haklı. Bu vesileyle aramızdaki eski bir borcu da kapamış olduk: Bana doğru düzgün bir evlenme teklifi bile etmemişti. Neticeten hazır olmadığımı biliyordum da bu kadarını tahmin etmemiştim. Hayatımda olumlu ya da olumsuz her türden değişikliğe karşı tepkili ve temkinli yaklaşan ben neyseki bu durumu da sindirdim. Ayrıca "evden biri", 'senin çocuklarını doğurmak istiyorum' demeyi akıl eden ilk kadının peşine takılıp gidebilirdi. Lohusa avcılığına dahi gerek yoktu, beyfendi sabrının son demlerindeydi. Anlayacağınız zamanlama evliliğimizin selameti açısından yerinde bile sayılır, benim açımı da köpekler yesin.. Tüm kadınların anneler günü kutlu olsun. Yorumlar 11 Mayıs 2007 Cuma 15:14 Hı hı , Evet, Anlıyorum Seni.. "Geçen gün Filiz beni aradı.." İşte böyle başlayan bir yazı yazmak istiyorum; sonrasında oldukça ilginç bir mevzuyu paylaşmak istiyorum sizinle, ama bugün değil. Ne zaman olur onu tam olarak kestiremiyorum; çok sık arayanım olmaz benim. Ana hatları ile dışı sert içi yumuşak bir hayat yaşıyorum. Aklıma eserse tatil videolarımızı izliyorum; yaz kış fark etmiyor. Tatilimden memnun ya da mutsuz olayım o da fark etmiyor; iki kaşım bir arada, Al Bundy gibi gastiritim azmış bir surat ifadesi. Güzel bir şeyler söylediğim zaman bile çoğunlukla limon yalar haldeyim. Oysa içim öyle ferah ki. Dolaylı bir limon etkisi de olabilir bu. Evimi seviyorum. Sessiz ve güneşli. Ama bir süredir küstük kendisi ile. Onu da başka gün anlatırım, neredeyse 2 ay annemde kaldık. "Evden biri" gık demedi ama. Evle aramda çıkan hüsumete, kokusundan nefret etmeme saygı gösterdi. Ne zaman "anneme gidiyoruz" desem, laptopımın çantasını aradı, diş fırçalarımızı buzdolabı poşetine koydu. Bilmiyor ki annemlerde de ayrı bir diş fırçam var. Harikalar diyarına gitmek için Alice gibi bir çekmecenin içine girmeme gerek yok, annemin yanı ne güne duruyor. Neyse, en sevdiğim aktivite güneş gören bir kafede oturup kapiçino içmek ve yüzümü güneşe dönmek. Fotoğraftaki latte ama. Geçen gün Beşiktaş Çarşısı'nın alt katında eski kitaplar satan bir dükkana gittim. Sahibi Rüştü Bey ile tanıştım. "Bir çay içer misiniz?" dedi. O da benim gibi telaşsız biri sanki. Tamam dedim. Ketılı açtı, raftan temiz bir bardak çıkardı, sallama çayı içine bıraktı .. Bekledik. Su ısınsın diye. Sonra biraz kitaplardan, piyasadan, iş güçten konuştuk. İki kitapla ayrıldım dükkanından. Güneş yoktu bu sefer, ama ben çok keyif aldım bu ziyaretten ve çay çok hoşuma gitti. Sonra gözlüğümü unuttuğumu sanıp dükkana döndüm, meğerse çantamdaymış. Son günlerde dalgınlığım üzerimde zaten. Toplantı günlerini şaşırıyorum, başka bir gün de saatini.. Son dakkika uyanıyorum olaya, koştur Allah koştur ondan sonra. O telaşın içinde "Cevahir'den bir kapiçino alsaydım keşke, tüh!" diyorum. Bu aralar tek derdim güneş ve kapiçino anlayacağınız. Erkenden yaşlanmaya başlıyorum galiba. Yorumlar 9 Mayıs 2007 Çarşamba 21:31 Dikkat: İp Geçiriyoruz "Gülşen, Ertuğrul Özkök'ün damadıyla aşk yaşıyor" iddiaları KanalD'nin magazin programı Dobra Dobra'da ağızdan kaçınca Şenay Düdek bir hoş oldu tabii. Kendisini magazin dünyasının en harbi, en delikanlı, Doğrucu Davut'u ilan eden Düdek, bu sabah beni çok güldüren bir "özür" diledi patronundan. Efendim iki insanı bırak bir takım söylentiler ile karalamayı ilişki halinde bile görsen aradan bir ip geçirmek gerekiyormuş, hemen "ilişki var burda" diyemezmişsin. Bedenleri birbirine yapışmış bu iki insanın arasından eğer bir ip dahi geçebiliyorsa o zaman bile emin olmazmışsın halvet olduklarından. Ayrıca gördüğüne inanmak için bile dört kere gözünü ovuşturman, hatta ve hatta dört tane şahit bulman gerekiyormuş. İşte o zaman emin olabilirmişsin. Yoksa Ercan Saatçi ile Gülşen arasında çıkan bu dedikodulara bir çırpıda inanmak, aralarında ilişki var demek, böyle haberler yapmak ne kadar doğru olabilirmiş?.. Cebine gönderilen SMS'i dahi kanıt olarak kabul edip, ünlülerin suratına cep telefonu sallayan "Boş konuşmuyorum, elimde delil var delil " diye gürleyen bu dobra magazin yazarı, patronunun damadı için "aradan ip geçirmek", "dört şahit bulmak" gibi bir takım kriterler arıyor. Çünkü Türkiye'de magazin haberleri böyle yapılıyor; en azından Sayın Düdek'in yeni yöntemi buymuş. Biz öyle anladık bu sabah. Diğer taraftan yeni yöntemi ile daha fazla magazin gazeteciliği yapamayacağı için jürilik "mesleğine" dört elle sarılmalı. Tavsiyem budur kendisine. Ercan Saatçi için olan biten nereye varacak tam bir tahminde bulunmak güç, arada çocuk var çünkü! Yalnız Ercan Saatçi'nin Darıca Belediye Başkanı'nın eski damadı ile benzer bir sonu paylaşma ihtimali de hiç düşük değil. Başkan, evlilikle birlikte damadına Belediyede Özel Kalem görevi verdi. Bir süre sonra işler değişti. Kızıyla damadı yollarını ayırdı. Bunun üzerine oğlanı önce garaja ardından da kanalizasyon işlerine sürgün etti. Yaa işte böyle. Yorumlar 8 Mayıs 2007 Salı 13:37 Sami Tosun ve Güneş Hanım Yazılarından keyif aldığınız köşe yazarının sayısı kaçtır? Benim öyle çok değil; ama bir süre önce bu mini gruba iki kişi daha eklendi. Biri Sabah Gazetesi'nin cumartesi ekinde Hop Kültür köşesini yazan Sami Tosun. Uzun yazıyor. Okuyucuyu yormuyor, hırpalamıyor. Adı üzerinde Hop Kültür hakkında yazıyor. Magazini yorumluyor. Bunu yaparken hırçınlaşmıyor. Oldukça sakin; sanki bir pazar günü, geniş bir sabah kahvaltısı yaparken, gazete eklerinde gözüne ilişen haberleri yorumluyor. Yalnız adı, Cumartesi yazarları arasında yer almıyor. Beki de bu kendisine bir iltifattır, kim bilir.. Onu da "Güncel" başlığı altında takip edebilirsiniz, meraklısına arayıp bulmak düşüyor. Bir diğeri de çok yeni takip etmeye başladığım Vatan Gazetesi'nin cumartesi ekinde yazan Güneş Mutlu Mavituncalılar. Genelde internet hakkında yazıyor; ama öyle çok teknik bilgiler kaleme almıyor. Farklı bir bakış açısı var. Ne demiş diye merak ettiğim birkaç kişiden biri oldu. İkisini de zevkle takip ediyorum. Yazıları ile daha önce karşılaşmamış olanlara tavsiye ederim. Yorumlar 6 Mayıs 2007 Pazar 15:00 Cem Uzan'a Oy Vermek ya da Vermemek.. Cumhurbaşkanı adaylık süreci, seçim, erken seçim, Anap ile DYP’nin birleşmesi, bu arada ülkenin çeşitli illerinde süren gösteriler, bu gösterilerden dolayı özellike İstanbul halkına acayip kontur giden güvenlik güçlerinin 1 Mayıs intikamı, Gül'ün geri adımı derken asıl mevzuyu kaçırıyoruz: Cem Uzan’a oy verecek miyiz vermeyecek miyiz? Bu güzel pazar gününde beni klavye başına oturtmayı başaran bu kararsızlıktır işte. Seçimler, Cem Uzan’a oy vermek ve diğer partilerden birini seçmek üzere benim nazarımda ikiye ayrılmış durumda. İstiyorum ki sizin nazarınızda da olay böyle vuku bulsun ve nazara uzana gözler çıksın. Bana reklamları keyifle izlettiren iki kişi var: Birincisi Cem Yılmaz ikincisi de Cem Uzan. İkisinin tek ortak noktası adaş olmaları değil; aynı zamanda ikisi de mizahla ilgileniyor. Zaten siyasetle mizahın birbirine yakınlığı bilinen bir gerçek. Nasıl Cem Yılmaz’ın Türk Telekom reklamları bir seriyse, Cem Uzan’ın seçim propagandası da aynı şekilde bir seri olarak çekilmiş. Cem Uzan reklamlarının içinde benim favorim “Bir teşekkür bile etmediler”. Bu ismi reklama ben koydum. Uzan diyor ki: “Ders kitapları bedava olacak dedim, benim dediğimi yaptılar, bir teşekkür bile etmediler. Şimdi gıda da KDV kalkacak diyorum onu da yapmaya çalışıyorlar, inşallah yaparlar ama yapamazlar inanın ben yaparım”. Böyle bakıyorum suratına, içimde yarattığı coşku “başına kodunu koyacaksın”la aynı. “Baba ya versek mi oyumuzu” diyorum. Nefret eder Cem Uzan’dan, tıs tıs gülüyor. Alenen komik buluyoruz kendisini. Cem Yılmaz’ın politikada vücut bulmuş hali gibi. Kırılma noktası da böyle bir şey. Belki de çatlama hali... Ar dediğimiz şey çatlayabiliyor bazılarında. İşte buna rağmen hala senin gözünün içine bakan, inatla varlık göstermeye çabalayan, hala ama hala sana “çalışan” bir insana karşı duyulan bir “Eyvallah, tamam abi!” hali vardır. Kızamazsın artık, görünce selam verirsin, ne olduğunu bildiğin için seni kandırmadığını düşünmeye başlarsın, o seni kandırmak ister ama sen kanmayacağın için, içinde bulunduğun bu aymışlık hali gün gelir onun dürüstlüğü şeklinde vücut bulabilir ve bence bu komikten ziyade tehlikelidir. Belki de haksızlık. Gene sana karşı, dürüste karşı bir haksızlık.. Ama şimdilik biz reklam filmleri ile gönlümüzü eyliyoruz. Kızınca olan bitene “Olmadı Uzan’a veririz oyumuzu” diyoruz. Cem Uzan konuşurken arkada rüzgar eşliğinde sallanan bodur ağaç dallarının reklamcılık dünyasında neye işaret ettiğini çözmeye çalışıyoruz. Ben dinamik bir kişiyim, icraat adamıyım falan mı demeye çalışıyor acep?.. Sonra dallar savrulsun diye yanlarına konmuş vantilatörler canlanıyor gözümde Cem Uzan’ı iyice sempatik bulmaya başlıyorum falan...Oldukça tehlikeli. Halkın anlayacağı dilden konuşan, somut vaadlerde bulunan Uzan’ın iktidara gelirse hamileliği de üç aya indireceği konuşuluyor, “Mazot 1 YTL, Şehrazat 1000 YTL” filan. İlginç bir yöntem izliyor, ilgiyle takip etmekteyiz. Yorumlar 4 Mayıs 2007 23:00 Bir Taciz Türü: İşitme Eylemine Zorlanmak Yalın ile ilişkileri çok yeni, kendi deyimi ile "mıç mıç" dönemdeler. Yalın kendisinden yaşça çok büyük olmasına rağmen ilişkinin ağırbaşlısı o. Daha çok "Yaa çıkmayalım bu gece, tivi karşısında uyuyalım" falan modunda bir kız kendisi. Ama Yalın hayata çok bağlı; gene de evlenip boşanmış, çocuksuz biri olsaydı işler daha kolay olabilirmiş. Kafası biraz karışık. Bu arada ikisi de Londra'ya bayılıyor. İlişkilerinin bir artısı da ailelerinin çok iyi anlaşması. Yalın'ın babası ile kendi babası eti aynı şekilde seviyor: Az pişmiş. Yani bu ilişkide evlilik söz konusu olsa buna en çok aileler sevinecek. Zaten Yalın çok sakin, olayı bitirmiş, güven duyulacak bir erkek, ideal bir eş adayı; tıpkı karşılıklı yemek yediği kız arkadaşının bir türlü elinde tutmayı başamadığı eski erkek arkadaşı gibi. Yalın ile ilişkisinde daha önceki hatalarını tekrarlamayacak; nerdeydin, kimleydin, neden geç aradın gibi sorular ile dizginlemeye çalışmak ters tepebilir. Bu kararı ilişkiyi "mıç mıç" yaşamalarına engel değil zaten, zaten karşısındaki recordable abla da ilişkilerini böyle yaşamayı sevdiği için onu da en iyi o anlıyor. Dün akşam bir söz bulmuş kendi kendine: "Zor kararları almak zordur" diye. Anlatabiliyor mu acaba?.. Enine boyuna düşünürken hayatı da ıskalamak istemiyor. Bu arada Yalın'ın kankisi Emre yeni bir ilişkiye başlamış, eski bir arkadaşının ayrıldığı kız arkadaşını teselli ederken aralarında bir aşk doğmuş; Yalın'la Gökçe çıksa ne olur...İşte aynen öyle. Ben bunları niçin biliyorum? Yalın kim? Bu insanların benim hayatımda ve benim sitemde, bir yazının içinde ne işleri var? Bu bazen sizin de başınıza gelir: Bulunduğunuz mekanda hemen yanınızda, arkanızda, önünüzde bir kız vardır. Hayatının en mahrem, en alakasız, en eni konularını (sizin 'ufak ses'le anlatmayı tercih edeceğiniz bilimum konuları) bir vj'in coşkusuyla, klip takdim eder gibi anlatmaya başlar. Siz isteseniz de iki lafın belini kıramazsınız arkadaşınızla, her türlü sohbet girişiminiz başarısızlıkla sonuçlanır. Yalın'ı sizin de hayatınızın merkezi yapmayı kafasına koymuştur bir kere. Bazen diyorum ki kendime 'ne kadar çok yazıyorsun ve ne kadar az konuşuyorsun böyle!' Daha sık konuşmalıyım. Konuşmak için çok kızmayı beklememeliyim. Gözlerim parlayıp, dişlerim uzadığında söylediğim sözlerin bir önemi kalmıyor çünkü. Mesela kırk yılın bir başı Ortaköy'e inip, "A burda da Hause cafe varmış" dediğim bir gün bir bardak limonatanın keyfini çıkarmaya niyetlenmişken, tanımadığım bir kızın hiç bilmek bile istemediğim hayatı hayatımın içine bir göktaşı gibi düşüyorsa eğer "Pardon ama biraz daha alçak sesle konuşabilir misiniz; sözleriniz kulaklarımdan içeri giriyor ve canım buna çok sıkılıyor" diyebilmeliyim. O da bana "Dinlemeyin o zaman canım" demeli. Ben de kendisine dinlemek, kulak misafiri olmak ve taciz edilmek arasındaki farkları anlatmalıyım süratle. Bu arada sorulursa eğer, ben 'dinlemeyi' tercih ederim; ama işitme eylemine zorlanmak.. Ne var ki bu hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız bir taciz türü. Ardından işitilmeyi kafasına takmayan hatta işittirmeye takılıp kalmış bu insanla ilgili sonu kendisine acımak ve kendisini anlamakla bağlanan bir saptamada bulunayım ve "Tamam, seni anlıyorum" diye bitireyim cümlemi. Bu çok haince.. Aslında bu konu üzerine bi'iki paragraf daha da yazsam, en basidinden dönüp arkamı "Az yavaş yav!" diyememiş olmanın sıkıntısı içindeyim, üzerimden atamıyorum bir türlü. Bu da ehil ellerde incelenmesi gereken bir eziklik türü olabilir. Yorumlar 2 Mayıs 2007 21:44 Ben kedi miyim? Bankaların cincanbaz hallerine kılım. Almanya'ya gittim, alışveriş yaptım, bunlar kredi kartıma dolar olarak yansıdı, Türkiye'ye geldim, internetten dolar aldım. Alabildim, burası mühim! Ve bu hesabımdan kredi kartına ödeme yapmak istediğimde "Dolar hesabınız dondurulmuştur, lütfen şubenize başvurun" uyarısı ile karşılaştım. Bu uyarı ile ben de dondum kaldım; banka şubelerinden nefret ederim. Bir heves telefon bankacılığını aradım: "Hesabımda dolar var kredi kartıma ödeme yapmak istedim, sanırım bir aksilik oldu, bir de siz dener misiniz.." dedim. Yemedi tabii: "Duygu hanım hesabınız bir süre işlem yapmadığınız için dondurulmuş, şubeye gidip açtırmanız gerekiyor...". Peki ben donmuş bu hesapla doları nasıl aldım? "Şudur, budur Duygu hanım.." Dinlemeye bile gerek yok, ben de üç buçuk yıl çalıştım bu cehennem azabı işte. Neden donuk hesapla dolar alınır da ordan bi'transfer yapılamaz bilirim. Genel Müdürlük arada bir müşteri şubeye gitsin ister; şube de müşteri gelsin ama gelmesin de ister. O ay ki şube trafiğine bağlıdır bu "gel/gelme" kimyası. Düşünüyorum, bir dönem personeli olduğum bir banka, uzun süredir de "dış müşteri"yim, eksik evrağın lafı olmaz... Oysa en başında hesabı açarken bir uyarı çıksa: "Üç ay da bir en az $1 alarak hesabınızı aktif halde tutmazsanız dondurulacaktır ve açılması için şubeye gitmeniz gerekecektir" diye. İnanın üşenmem sırf şubeye gitmemek için üç ay da bir $1 alıp dururdum. Banka şubelerinden nefret ederim. Personelin hem yılmış hem bilmiş Başöğretmen tavrı; "Benim burda ne işim var yahu" hallerinin müşteri üzerinde zuhur bulan "senin burda ne işin var?" halleri. Bir taraftan ay sonunda tutturulması gereken kredi kartı, kredi, fon, otomatik ödeme talimatı hedefleri; diğer tarftan hem göklere çıkartılması hem de yerin dibine batması istenen müşteriler ile bir takım Hacivat Karagöz atışmaları... Zevksiz bir iş. Keçiboynuzu yemek gibi bir şey. Çok sattın, hedef insanı oldun, ensesi kalın müşteriler sardı dört bir yanını ve şube müdürlüğüne kavuştun diyelim. Sonunda "Ben bu şubeye 100 milyon 'doler' kazandırdım" kariyer emekliliği. Eee.. "Kazandırdım işte..". İyi yaptın da sen ne oldun?.. Sonu başından belli boktan bir kariyer hikayesi. İşin kötüsü yarın kredi kartımın son ödeme günü. 10 milyon dolarlık müşterilerine sunmak üzere depoladıkları iş güçlerinden tırtıklamaya çalışan, bir çeşit "kasap kedisi" muamelesi görmek için yarın şubeye gidicem. Çünkü -tekrar- çalışmayan dolar hesabımla dolar alabildim; ama onunla kredi kartımı ödeyemedim. Yorumlar DEVAM...