Nisan Yorum Yaz
31 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 00:04 Amma yaptın Duygu!...
Karışıklığın böylesi her zaman denk gelmez.
Düzeltilecek, o zamana kadar takılabiliriz azıcık...
pi es: Yazıdaki linki tıkladıktan sonra alfebatik sıradan Duygu Yılmaz'ı seçmeniz gerekiyor.
Tıklanmış haline link versem bile yazarların listelendiği sayfa açılıyor.
Zaten adımın olduğu sayfa ile bu sayfanın adresi aynı.
Teknik işlere kafam basmıyor ya!
30 MAYIS 2006 SALI 14:36 Taktir edilesi oyuncular #2
Geçen sene takıldığım dizilerden biriydi Law&Order:SVU (Dizimax).
Şimdilerde tekrarını izliyorum.
Ayrıca bu dizinin başrol oyuncusunu da oldukça takdir ediyorum: Christopher Meloni.
#1'i de hatırlayalım...
Köpük köpük Mulder ve Scully
Uzun bir aradan sonra CNBC-E'de X-Files'ı izledim.
Aklımda muhafazakar bir dizi diye kalmıştı.
Geçtiğimiz pazar günü bi baktım ki X-Files, olmuş Sex Files ehe ehe heeehe!
Şaşırdım yani.
30 MAYIS 2006 SALI 13:10 Deli Gibiyim!!!
Ne iş yaparsanız yapın başarınızı ölçecek bir sistem mevcuttur.
Operotör doktorsunuz diyelim; ameliyat masasında çokça başarısız olma şansınız yoktur.
Filmlerde izleriz, doktor ameliyatın riskli anında bilniçsizce yatan hastaya
"Benim masamda ölemezsin!" diye bağırmaya başlar.
Lezbiyenliği seçen bir hayat kadını,
günün sonunda normalin üzerinde çağrı karşıladığı ortaya çıkan bir Müşteri Hizmet Yetkilisi
(çağrıların bir kısmını uçurmuştur! çünkü), sıkça kaza yapan bir uzun yol şöforü,
yayınları onaylanmayan bir akademisyen,
öğrencilerinin çoğunun bütünlemeye kaldığı bir branş öğretmeni (ne o hepsi mi tembel?!),
sürekli olarak şeker ile tuzu birbirine karıştıran bir aşçı...
Yıl 2006 ve sadece psikiyatri,
başarısı hiçbir kriter ile ölçülmeden kendi başına ayakta kalmayı başarmıştır.
Psikiyatride bir hastayı tedavi etmenin, onu kendi haline bırakmaya göre,
daha etkili olduğunu ya da olmadığını kanıtlayan hiçbir bilimsel kanıt yoktur.
Kendilerini ölçüp biçemediğimiz halde toplum içinde son derece prestijli bir konumdadırlar.
Hep beraber oturuyoruz diyelim, aramızda bir psikiyatris olduğunu öğrendiğimizde
artık gözlerimizi bir noktaya dikip bakamayız.
Ne kahkahalarla gülebiliriz(manik) ne de komik olmayan bir espiriye gülmeme hakkımızı kullanabiliriz (depresif).
Çünkü bir psikiyatristin yapıştırdığı yaftayı ancak başka bir psikiyatrist bozabilir.
Kısacası al başına belayı.
"Psikiyatrist, bireysel deliliğimizi frenleme ve sınırlama konusunda bize yardım eder"ken
diğer tarftan toplumsal kaçıklığa uyumlu davranmamızı ve onu paylaşmamızı sağlar;
çünkü toplumun, iyileşme sürecine tahammülü yoktur.O hep hareket halindedir, acelecidir;
yetişmesi gereken bir yerler, birileri vardır mutlaka.
Bu temponun gerisine düşmek, ayak uyduramamak bizim için de psikiyatristler için de
psikolojik sorunların belirtisi sayılır.
Ferrari'nin pilotu hesabı yarış esnasında servis alanına girip benzin alır, lastik değiştiririz.
Kimseler olaya uyanmasın, toplum bütünlüğünü bozmadan herkes rahatça güven içinde delirebilsin diye
delilik basit eylemlere indirgenir:
"Sabaha kadar oturup MTV izlemişler abi sonra da kahvaltı yapmak için Savoy'a gitmişler.Manyak bunlar ya!",
"Öğleden sonra hastayım diyerek işten izin aldım ve sinemaya gittim, delirmiş gibiydim ama!"
"Önce bir büyük pizza yedim ardından da koca bir dilim pasta....ara sıra çılgınlık yapmak lazım di'mi?"
(ben)"Farkındaysanız şu aralar kendi çapımda özgür kızı oynuyorum:Dağlar gibi birikmiş ütüyü bir kenarda bırakıp,
Toz Cumhuriyeti'ne dönmüş evimin kapısını çektiğim gibi ablama kalmaya gidiyorum.
Sonra ani bir karar ile annemin peşine takılıp Ankara'da alıyorum soluğu..." (zavallı ben!)
Bu tip cümleler deliliğin sonsuz ifade biçimlerine büyük haksızlık.
Hayat sorgulanmaz; hayatı sorgulayanlar sorgulanır.
Bu konuyu daha fazla uzatmayacağım.
29 MAYIS 2006 PAZARTESİ 15:29 RSS Fatihi!
Ocak ayında yazmıştım belki hatırlarsınız:
"Ve benim gene geriden takip edip geç uyandığım olaylardan biri daha RSS.
İşte bunun altından desteksiz kalkabileceğimi sanmıyorum".
Yazının öncesinde ve sonrasında çalışmalarım ile
bu siteyi RSS'ye uyumlu hale getirmeyi başaramadım.
Zaten imkansızlığı o kadar ortadaydı ki kimse yardıma yanaşmadı,
"evden biri" benden zaten her daim bıkkın ...
Bu konuda okurken öğrendim ki Blogger'dan açılan her site direkt RSS'ye uyumluymuş
(gene de bir test etmem gerekti).
bubenimhayatim.blogspot.com'u daha önce başkası açtığından
ben de RSS yolunda bubenimhayatimcom.blogspot.com'u açtım.
Şimdi ne olacak?
Ben pek tabii ki ben buraya yazmaya devam edicem; siteleri RSS ile takip edenler içinse
yazılarımı bubenimhayatimcom.blogspot.com'a copy+paste'leyeceğim.
Bu adrese girdiğinizde sağ tarafta RSS'ye kayıt için gerekli bilgiler var.
Ayrıca sitem bir takım şirketlerce "Adult site" ilan edildiğinden
ofiste öğlen molasında bana ulaşamayıp üzüntüden kahredenler buradan da deneyebilir.
Başıma ikinci bir iş açtığımın farkındayım.
Dur bakalım belki ilerde başka bir çözüm bulurum.
29 MAYIS 2006 PAZARTESİ 13:23 Karting Yarışı (yeni video)
Farkındaysanız şu aralar kendi çapımda özgür kızı oynuyorum:
Dağlar gibi birikmiş ütüyü bir kenarda bırakıp,
Toz Cumhuriyeti'ne dönmüş evimin kapısını çektiğim gibi ablama kalmaya gidiyorum.
Sonra ani bir karar ile annemin peşine takılıp Ankara'da alıyorum soluğu,
özel sebeplerden...
Şu aralar, çaktıysanız eğer, Spiritualizm'e sarmış vaziyetteyim.
("Size" hadisesi yüzündewn silinen tırışka video)
Ankara'ya gidiş-dönüş yolculuğu esnasında üç kitap bitirdim.
Belki evde olsam kitaplarımı bu kadar hızlı okuma şansım olmayabilirdi.
O yüzden bu sefer otobüs yolculuğu benim için başka bi kıymetli oldu.
Pazar günü "evden biri" karting yarışına katılacaktı ve ben de izlemek istiyordum.
("Size" hadisesi yüzündewn silinen tırışka video)
Bu yüzden cumartesi gece yarısı Ankara'dan İstanbul'a dönmek için yola çıktık.
İstanbul'a vardığımızda saat 06:30 falandı;
1,5 saat kadar uyuduktan sonra karting için Tuzla'nın yolunu tuttuk.
("Size" hadisesi yüzündewn silinen tırışka video)
Sonucunda "evden biri" finale kalamadı; ama kendi klasmanında 3. oldu
26 MAYIS 2006 CUMA 17:15 Sen bir bedenden ibaretsin!
Yaşadığımız her olay bize bedensel sınırlarımızı hatırlatır.
Bedenimize uygun kıyafetler, bedenin arz-ı endam etmesi gereken mekanlar,
bedene yakışan sevgili(ler);
sözde çekip gideceğimiz şehirlerin bulunduğumuz şehre uzaklıkları...
Hepsi bedenin sınırlamalarına takılıp kalır işte.
Caddelerde ruhuna tasma geçirmiş vücutlar olarak dolaşıyoruz,
ne yazık!
"Sen bir bedenden ibaretsin" muamelesi dünya ekonomisini döndüren,
kapitalist sistemi yaşatan biricik insanlık "gerçeği"dir!
Hadi itiraf edin: "insan" dediğimde kimse kafasında bir ruh canlandıramıyor,
kastedilenin mükemmel ve sonsuz bir enerji olduğunu düşünmüyor.
Hepimiz -eğer şanslıysak!!!- S, M, L, XL'dan ibaretiz.
İnsan, kendisini beden ile ifade eden ruhsal bir varlıktır.
Ruhu tahrip etmek, eksiğini yakalamak ya da modifiye etmeye çalışmak mümkün değildir.
O tüm potansiyelleri içinde barındırır.
Ancak insan ezberini şaşıp bedeni bir araç olarak kullandığını unuttuğunda,
yani kendini bedenden ibaret sandığında, negatif olan her duygunun, muamelenin, enerjinin esiri olur.
Periyodik aralıklarla kendini çirkin, şişko, sıska, zavallı, şanssız, beceriksiz, yaşlı olarak algılar.
Allah'ı kendi dışında, bulutların üzerinde ve cezalanrıcı bir varlık olarak düşünür.
İşte bu noktada sonra madden ya da manen iki yakası bir araya gelemez.
Geriye çekilip, aynaya baktığında yanağını okşayıp
"Hımm demek ben bunu kullanıyorum" diyebilmek;
gözlerin kapalı koltuğa uzanıp bedeninden taşan, bedenini çevreleyen o muhteşem renklerdeki
ruh enerjini hayallemek, ruhuna yatırım yapmak;
onun kapasitesini, yapabileceklerinin neler olduğunu araştırmak,
bu konuda okumak, öğrenmek biraz...
Deneyene yeni bir başlangıç olabilir.
pi es: Ankara'dayım
25 MAYIS 2006 PERŞEMBE 09:05 Büyük adamsın vesselam
Hiç şüphesiz kader, hastalığınızdan kurtarmayı benden daha kolay yapacaktır.
Ama, senin histerik acılarını ikimizin ortak bir umutsuzluğuna dönüştürebilirsem,
bu işten kazançlı çıktığına sen de kendini inandırabileceksin.
Sigmund Freud
25 MAYIS 2006 PERŞEMBE 00:02 Kesip Saklanası Yazılar Serisi#1
Bir başka seviyorum bu sene mayıs ayını.
Sebebi ne ilkbahar ne de bekleyen haziran efendim.
Cevabı “çakmak” için öyle acele heveslenmeyin.
2006 yılında ayın birinin pazartesiye denk geldiği tek ay mayıs.
Mesela ayın dördüncü haftası çarşamba günü " Duygu bugün ayın kaçı?" diye
soran birine tak! diye cevabı yapıştırabiliyorum: (3x7=21+3=24) "Bugün ayın 24'ü".
Gördüğünüz gibi dört işlemde göz kamaştırıcı başarılara imza atıyorum.
Devamını astroloji jargonuyla ifade etmek gerekirse:
Böylesine bir 'dizilim' önce Ocak sonra Ekim 2007'de gerçekleşecek.
İşte tam da bunları düşünüp "mayısın da bitmesine daha çok var” diyerek
keyiflendiğim bir pazar günü (bazen beni bile şaşırtacak ölçüde kolaydır işte)
gazetede şu üç haberi peş peşe okudum:
"Bedri Baykam, İstanbul Modern Sanatlar Galerisinde 1200 sayfalık
'Harika Çocuk' ve 'Sonsuz Okyanus' başlıklarını taşıyan iki kitabını
‘Oto Retro' adını verdiği sergide tanıtı"
"Okan Bayülgen ve Zekai Demir Dolambahçe'de fotoğaf sergisi açtı"
"Fotoğraf sanatçısı Aramis Kalay, dudağın boşrolde olduğu, 19 gönüllü modelle çektiği fotoğraflarını
Taksim Fransız Kültür Merkezinde sergiliyor"
Bir sergi bir de taverna haberleri canımı çok sıkar zaten.
"Yüksek sanattan" pek anladığım söylenemez. Aniden bir mikrofon uzatsalar "en beşin ne?" babında:
"En beğendiğim endüstri tasarımcı Makio Hasuike, dogma tarzı filmlerden hoşlanırım,
ayrıca Kevin Spacey'yi de çok takdir ederim, sabahları Björk dinlemezsem işim rast gitmez” diyemem bir avaz.
Öyle “bön bön” bakarım.
Kulağımı kesmeye değecek bir şey bulmadığım için sanatçı olamadım.
Yoksa derinlerimde bir yerde can çekişen bir Bach var biliyorum, içi kan ağlayan bir Van Gogh;
annem ilk "hımkırdığım" selpağı hala saklıyor olsaydı eğer içime bir Bedri Baykam da hapsetmiş olabilirdim.
Kısmet değilimiş...Bizim oralarda böyle söylerler.
Tüm bu olan biteni, ya da olup bitemeyeni diyelim, kabullensemde zaman zaman rüyamlarıma
ellerinde şampanya kadehleriyle çizdiğim resimlerin,
çektiğim fotoğrafların önünde acayip düşünceli tavırlar sergileyen insanlar girer.
İnkar etmeyeceğim; içim buruk uyanırım.
Ne diyordum?...ha bir de taverna haberleri canımı sıkar.
Evet.
Canımı sıkar; çünkü güzel fotoğraf çekemediğim gibi iyi de göbek atamam.
Saygılar.
24 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 11:00 Gel Madam gel...
Kontes:Ama niye bu kadar çok içiliyor?
Antonio:Bizi yabani hayvanlardan ayıran şey budur madam;
susamadığımız zaman içmek ve canımız istediği zaman sevişmek.
Beaumarcheis
pi es: derki.com'daki yazımı bulamayanlar için 58 HP HAyallerimden Geçer Mi?
23 MAYIS 2006 SALI 22:45 Ev içi bütüncül düzen karşıtı falan filan...
Annemle babam dün akşam bize yemeğe geldi.
Ve annem gene evi ne zaman toplayacağımı sordu.
İşte bu soru ile beni bir düşüncedir aldı; çünkü ev topluydu.
Bu soru ışığında düşünmeye başladığımda totaliter rejime kadar uzadım, öyle söyleyim.
Türk Dil Kurumu "totaliter" yerine "bütüncül" kelimesini kullanmamızı öneriyor.
Bu sebeple kendisine yazının bundan sonrasında sık sık rastlayacağınızı hatırlatmak isterim.
Apartman dairelerinin modeli bütüncül bir düzenlemeyi yansıtır.
Mekanların arasına kalın duvarlar örülmüştür ve her eşya kendi yaşam alanına hapsedilmiştir.
Dairemizin bölümleri bedenin çeşitli fonksiyonlarına karşılık verecek biçimde hayatımızı
kısımlara ayırır ve yönetir.
Biz de evin içinde kendimizden birkaç adet "çoğaltarak" duruma uygun davranırız.
Çağdaş mimari "Amerikan Mutfak" ile duvarları yıkmaya çalışsa da mekan kullanım şeklimiz
ne yazık ki hala bütüncüldür.
İçimizden herhangi biri herhangi birimizin evine girse
sanki kendi evindeymişcesine pek çok eşyayı eli ile koymuş gibi bulabilir.
Şimdilerde banyoda küvetin tam karşısına plazma tivi koyan bir adamı
bütüncül düzen karşıtı mı yoksa görgüsüz mü sayacağımıza karar veremeyecek kadar
değişimin başındayız.Mutfakta duran bir çamaşır makinesi karşısında ise
tüyleri diken diken olanlarımız mevcuttur, eminim.
Benim "ev içi bütüncül düzen karşıtlığım" ilk olarak "çekçek sehpa" almayı reddetmemle başladı.
Sonra tekli koltuklardan birini ve gümüşlüğü mağazada bıraktım.Annemin kalbine iniyordu.
Buraya kadar olanı zaman içinde hazmetti.
"Evi ne zaman toplayacaksın?" sorusuna sebep olan ise şuydu:
Çalışma masası büyüklüğünde ve süksesizliğinde bir büfemiz var;
geçtiğimiz kış şamdanları kaldırdım.Artık üzerinde kitaplar, not kağıtları, CD'lik,
"evden biri"nin şeker kavanozu, eski dergiler, kalemler, içi ıvır zıvır ile dolu metal bir kutu,
el kremi ve yürüyüş şapkam duruyor.
Dikdörtgen şeklindeki yemek masasının uzun kenarında duran iki sandalyeyi de kenara alıp yerine
ofis sandalyesi koydum ve masanın ucuna da bilgisayarı yerleştirdim.
Masanın kalan 3/2'sinde de gayet lazım olan şeyler var:
Bardak, bardak altlığı, takvim, saat, günlük gazete, toka, çiklet, boş bir kağıt, kalem, kalemler...
Evimizde yaşayabilmem için gerekli olan düzen bu; annem ise gördüklerinin geçici bir durum olduğunu sanıyor.
Ona göre önünde sonunda bir gün büfenin üzerini boşaltıp yerine düğün fotoğrafımızın olduğu bir çerçeve koyduktan
ve bilgisayarı içeri taşıyıp masaya, işlediği örtülerden birini serdikten sonra telefon açıp
"bugün evi topladım ve çok yoruldum" diyerek dert yanıcam.
Anneyi üzmemeye çalışmak incelikli bir sanattır.
Bu yüzden kendisine, "aslında biliyor musun ben ev içi bütüncül düzen karşıtı bir insanım..." diye
başlayan uzun cümleler ile durumu anlatmaya çalışmaktansa "toplarım bir ara" diyorum.
22 MAYIS 2006 PAZARTESİ 10:11 Ne göreyim...(yeni video)
Cuma günü İzmit'de iken kafamı bi çevirdim ki ne göreyim...
(Size hadisesi yüzünden silinen trışka video)
21 MAYIS 2006 PAZAR 19:00 Sebze ve Kuru Gıda Hali
Günümün bir kısmında Sebze ve Kuru Gıda Hali'nin oradaydım.
Genelde Bauhaus'a gitmek için ya otogardan ya da halden geçiyoruz.
Bahsettiğim şey yolun kenarından geçmek değil.
Otomattan park fişi alıyoruz, alenen içeri giriyoruz yani.
Mesela otogara girersek 0-25 dakika için ayak bastı parası olarak 3 YTL ödüyoruz.
"Evden biri"ne göre böyle bir yol izlememizin sebebi kestirme olmasıymış.
Bayrampaşa trafiğine girmiyormuşuz.
Dediği doğru aslında çıkıştan 100m sonrası Bauhaus girişi...
Ben anlatırken nasıl da makul görünüyor di'mi?
Bakın!
Tekrar ediyorum:
Adam Bauhaus'a gitmek için kah hale kah otogara giriyor ve çıkışta da 3 YTL ödüyor.
Buna itiraz etme,
"kardeşim sen ne saçmalıyorsun doğru düzgün yoldan gitsene " deme şansım sıfır.
Adamın beni nasıl sindirdiğine bakar mısınız?
"Kadın öfkesi büyüyen bir endüstri" başlıklı hafta sonu araştırmalarına kulak asmayın, külliyen yalan.
Adam Bauhaus'a gitmek için Kuru Gıda Hali'ne giriyor diyorum ya!
Gıkım çıkmıyor.
Ben bi bunu bilirim.
pi es: Albüme bir iki tane yeni fotoğraf ekledim.
20 MAYIS 2006 CUMARTESİ 14:07 Yaşananlar süpriz değildi
Dan dan dan dan!
Yaşananlar süpriz değildi.
Öncesinde bin tane beyanat verildi.
Hepsi Kaya Çilingiroğlu'nun çapkınlıkları, şampiyonluk yarışı arasında kaynadı gitti.
Sonrasında yaşananlar beklenmedikti.
Bir organizasyon bile söz konusu değildi.
Her şey doğaçlama gelişti.
Peki ya şimdi?
Şimdi için en başa dönmemiz gerekli.
"Halifelik elden gidiyor" diye savaşanlar aslının öyle değil de
T.C.böyle olduğunu sonradan öğrendi.
Karşı gelenler tek tek ekarte edildi ve her bir devrim milletimize armağan olarak verildi.
Bahsettiğimiz geçmiş bir Fransız Devrimi değil yani.
Anladınız mı ne demek istediğimi?
Hediyelere boğulmuş bir milletten bahsediyorum şimdi.
İşte şimdi; istifa eden Aziz Yıldırım'dan sonra FB Başkanı Ali Koç olur.
Ardından Hülya Antalya'da üstsüz yakalanır,
Feraye doğurur ve biz hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz.
18 MAYIS 2006 PERŞEMBE 15:22 DerKİ.com'un yeni sayısı...
Aylar önce Linklerim bölümünde bahsettiğim bir site vardı: DerKİ.com
İnternetin en Ki'li dergisi DerKİ'ye zamanında
Ahmet Altan, Kürşat Başar, Paolo Coelho, Susanna Tamaro... gibi isimler konuk yazar olmuş.
Oku oku bitmez bu dopdolu derginin üzerinde her ay 60bin çift göz dolanıyor.
Şimdi de neden bunlardan bahsettiğime gelelim:
DerKİ'nin Genel Yayın Yönetmeni Sonsuz Bey, bugün çıkan 16. sayısında bir
yazıma yer verdi.
Kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.
18 MAYIS 2006 PERŞEMBE 11:36
Kültürsüzlük hiç bu dönemdeki "kadar" prim yapmamıştı
"Sergi sergi gezmemişim, İstanbul Film Festivali'nde gişe kuyruğuna girmemişim,
operada şişman kadını beklememişim o sezonu kapanmış kabul etmem"cilerden değilim.
"Öylesine" bir yaşam benimkisi...
Durun!
Aslında böyle söyleyince de bir tuhaf oluyor.
Kültürsüzlük hiç bu dönemdeki "kadar" pirim yapmamıştı.
Aslında prim yapmamıştı.
Entel olan her daim şebek de entelektüeli de buldukları yerde dövecekler neredeyse.
"Densizim, her şeyim de uluorta açıkta, salak ve kültürsüzün tekiyim" dedin mi
söylediklerin pek bir "olmuş" sayılıyor."Hayat okulu" babından.
İşin kötü tarafı bu tavır haftanın üç günü yazı yazınca sıkıntı basan
birkaç köşe yazarımıza da sirayet etti.
Kısacası "kendini biliyor da söylüyor canım" anlayışının beslediği son 25 yılın
en kendini bilmez -kendini şaşmış- günlerinin içindeyiz.Hayır olsun.
İşte bu sebeplerden mucip geçtiğimiz cumartesi günü "evden biri" ile koştura koştura
"Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor" isimli sergiye gittik.
17 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 20:29 Ben kaşındım
Ben kaşındım.
Kaşınırım öyle zaman zaman.
Sanırım ruhsal bütünlüğüm sinirimi bozuyor.
Kimsenin suçu değil kısaca.
Balansımı balansında tutmak bu kadar zorken,
eh ben de kendi yağımla kavruluyor, rölantide ilerliyorken
bizim oraların deyimi ile "oturduğum yerde gurt depti" beni.
Dün evde yapılmayı bekleyen onca işe rağmen
"evden biri"ne telefon açıp "bensiz bir gün idare edebilir misin?" diye sordum önce,
uzun bir sessizliğin ardından cevabımı aldıktan sonra evi yalap şalap topladım ve
kırmızı sırt çantama bir eşofman altı, kırmızı diş fırçası bi de deo rolonumu
ayrıca nemlendiricimi attıktan sonra (görünen o ki eşyalarım beni esir almış)
soluğu Metro City'de aldım.Ablamla annem beni bekliyordu.
Dün gece ablamlarda kaldım.
Sonra kimyamı bozan işlere daldım.
Anlatsam koyarsınız beni "sitenin" önüne.
O yüzden susuyorum.
Şimdi evdeyim.
Sadece şunu söylüyorum; başıma iş aldım.
Eski halime geri dönmek için çokça uğraşmam lazım.
pi es: anlayan beri gelsin
16 MAYIS 2006 SALI gOFRET hESAPLARI
Gofret reklamları sapıttı.
Eskiden bir tanesini yedirmek için sekiz olurlardı.
Artık mesaj "Tattın mı takılırsın" ya da
"Bi daha?..."
Yani, "iki tane hatta mümkünse üç tane üst üste yiyebilirsin" öneriliyor.
Aklımızda olmayan şeyler bunlar.
Biz bir tanesinin vicdan muhasebesini yapalım kan ter içinde;
adam 2 tanenin üst üste yenilebilirliğinden, bunun olağanlığından bahsetsin.
Bunların bir tanesi ortalama 300 kalori,
2 tanesi 600...
Avcılık ve toplayıcılıkla uğraşmayan sen, tüm günü 1200 ile geçirmen gerekiyor.
Korkuyorum, matematikten haberi mi yok bunların.
Gaza gelmeyin.
14 MAYIS 2006 PAZAR 17:15 Klasikleşmiş Bir Çocuk Eğlencesi:Çığırmak
Bahar geldi mi ayollaşıyorum.
Oh ne güzel diyorum şimdi annem bir ara bana gelir bi çilek reçeli yaparız.
Sonra ben epi topu 100m uzunluğundaki Tarabya pazarından taze sarımsak alırım
süper yemekler pişiririm, kalanını kış için kuruturum.
Saçlarımı bir ayı geçti ki kısa kullanıyorum sizin haberiniz yok,
boynumun hizzasında, bu benim için büyük değişiklik.
İçimden, yazın mesela denizden çıkınca ne de rahat ederim, diye geçiriyorum.
Anneler günü münasebeti ile kutlama telefonları açıyorum.
Aradığım "her tür" anneden " Bırak tembelliği de doğur bir tane" diyene gülücükler dağıtıyorum.
İşte böylede neşe içinde olduğum bir pazar günü ilk olarak
OGS'yi kaybettiğimizi fark ediyorum.
"Kaybetme" fiili tüm kimyamı bozar benim.Deliriyorum.
(Bu arada "Bir OGS nasıl kaybolur?" ayrı yazı konusu olacak kadar uzun).
Neyse diyerek "evden biri" ile dışarı çıkıp kapıyı çekiyoruz ve dan!
Diğer anahtar kapının arkasında kaldı.
Elimizdeki ise o an için hiçbir anlam ifade etmiyor.
Doğalgaz saatine yapıştırılmış ve beni uzun zamandır kıl eden çilingir sıtikırı devreye giriyor.
İnsan "Gör bak benim işim de ne zor"u hissettirmek,
aldığı parayı hak ettiğini göstermek için az biraz "zorlanıyormuş gibi" yapar di mi?
Abi, 50 YTL karşılığında tak diye açıveriyor kilidi.
Satarken ne hikayeler anlatılmıştı hakkında...
Çelik kapımıza "seni de bi bok sanmıştık" bakışı fırlatıyorum.
Umru değil.
Ardından kendimize gelmek için planı bozmayıp Yeniköy'e iniyoruz.
Yalnız Yeniköy'ün içinde değil tepesinde vakit geçiriyoruz.
Aşağımızdaki çocuk parkını izliyoruz, ağaca tırmanmaya çalışan çocukları.
Ruh halim halka karışmak için hiç müsait değil.
İşte o anda da klasikleşmiş bir çocuk eğlencesi devreye giriyor:Çığırmak!
("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video)
13 MAYIS 2006 CUMARTESİ 00:19 Benim annem güzel annem beniii allll kollarınaaaa
Anneler günü dendi mi küçük ev aletçileri ortalığa dökülür ve
bizi de bir telaştır alır: anneciğimize elektirikli cezve mi yoksa saç lüleleyicisi mi alsak?
"Buluğ motion" dönemlerimde anneme öyle cezve, tava gibi
sonradan cephane olarak kullanacağı şeyler hediye etmemeye özen gösterirdim.
Anneler gününün sarhoşluğunu üzerimizden atıp
günlük rutinimize geri döndüğümüzde aramız sıkça elektiriklenirdi!
Ablamla yaş farkımız az olduğundan buluğluğumuz kısa bir süre için çakışmıştı;
ama annem kendisi için gayet talihsiz sayılan bu dönemden alnının akıyla çıkmayı başarmıştır.
Hatta iki değil dört çocuğu da olsa hepsini dayayıp direyeceğine bizi inandırmıştır.
Annem beni bir dönem hiç anlamadı!!!
O zamanlar şimdiki gibi her televizyon programında
"empati"den bahseden bir konuğa da rastlayamazdık.
İsteklerimiz hep çatışırdı.
Ben gece dışarı çıkmak isterdim o istemezdi,
ben daha çok ve sık alışveriş yapmak isterdim o gene istemezdi,
ben arkadaşlarımla yazın tatile gitme hayalleri kurardım (bakın hayal diyorum sadece)
o kahkahalarla gülerdi...
Mesela kendimi süsüm ile zekam arasında doğru orantı olduğuna inandırmıştım.
Ne kadar takıp takıştırırsam trigonometriyi de o kadar çabuk kavrayacağımı sanıyordum.
Onunla bariz şekilde ayrı dünyaların insanlarıydık; ama aynı evde yaşıyorduk işte.
Ayıca etki ve yetki sahibi tek kişi de kendisiydi ve bu benim için büyük bir talihsizlikti.
O dönemlerde aklımdan çıkaramadığım bir hayalim vardı:
Bir gece annemin rüyasına ak sakallı dede girecek
"Hanım hanım sen kızını hiç anlayamadın, çocuk doğru söylüyor.
Fazladan aldığı her tişört kadar dersten tez zamanda geçecek.
Ayrıca rahat bırak çocuğu, geceleri temiz hava zihin açar, ne anlayışsız bir anneymişsin sen de canım!" diyecek;
bunun üzerine annem hıçkırıklar içinde uyanıp odama koşacak,
beni uyandırıp "Haklıymışsın kızım ben seni hiç anlayamamışım" diyerek
giydirip kuşattığı gibi diskoya yollayacaktı.
Pek tabii ki bu hayalim hiç gerçekleşmedi.
Ve ben bir dönemi, genç kız klasiğine uygun, "annem beni anlamıyor" diye sızlanarak geçirdim.
Sonra bir akşamüstü eve geldim ki ne göreyim; annem benim best friend'im olmuş!...
Geçişin bu kadar kolay olması mümkün mü Allah aşkına?
Bazılarımız için kısa sürmüş olabilir; ama benim için uzun sayılan bir dönemin sonunda
(bunun için bi Nirvana yapmam gerekti) onun beni değil de
benim onu anlamaya çalışmamla ihtilafın çözüleceğini gördüm.
Zaten ben bu keşiflerden bir kitap yapıcam: "İçime Hayat Kaçtı".
(bitiyor)
Gerçekçi olmak gerekirse hayatta olsunlar olmasınlar Anneler Günü neşeli bir gün değildir.
Size 14 Mayıs için
"Benim annem güzel annem beniiii alllll kollarınaaaaaa
sabahları uyanınca beni okşar seversinnnnn...."i söyleyip hüzünlenmenizi öneriyorum.
Şu yaşa geldim, söylerken (evet söylerken) içimi hala burabilen bir (şarkı)dır.
Amin!
12 MAYIS 2006 CUMA 12:30 Her CAnlı Bir Gün Ölümü Tadacaktır
Dün ablamdan, Bahçehir'den, eve dönerken trafikte bir çöp kamyonu gördüm.
Çöplerin boşlatıldığı arka kapağına boydan boya:
"Lütfen Trafik Kurallarına Uyun" yazıyordu.
Fonunu da çiçeklerle süslemişler.
Okuma, okuduğunu algılama, uyuyorsa uygulama konusunda bu kadar sefilleri oynayan bir
toplum olarak çöp kamyonunun arkasındaki bu yazının ne kadar dikkat çekici olabileceğini,
dikkatleri üzerine toplasa dahi diğer sürücüleri ne kadar derinden etkileyebileceğini düşüdüm.
Yol uzundu.
İşte bu sebeplerden ötürü
Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişine 'Her canlı bir gün ölümü tadacaktır'
yazısının taze fayanslandığı günlerde dikkatimizi çekmiş ve üstüne de infial yaratmış olmasının
bizim için görünenden daha fazla anlam ifade ettiğine karar verdim.
İyi yapmış mıyım?!
12 MAYIS 2006 CUMA 10:25 Yeniden
Dünden beri "Yeniden" kelimesine kafayı takmış vaziyetteyim.
Türkçe'den acayip sorumlu devlet eski bakanı falan değilim.
Gayet vatandaşım.
Tüm bu olan obsesifliğimin bir yansıması.
Dönelim.
Yeniden: Gene, yine, bir daha, tekrar demek.
Yani kökünde var olan "yeni" sahte efendim.
İşte beni kaşıyan da bu durum.
Varolduğumu ispat adına düşünme çalışmalarıma hız verdim.
Savulun!
10 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 23:55 Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın mı?
Çok sevgili JLO destek veriyorum ayağına
bi tabak rafının üstüne çıktığı gibi aynı yemeği pişirip pişirip koyuyor önümüze;
biz de itirazsız yiyoruz.
Güzel ama.
10 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 12:51 Cosmopolitan'da bu ay!
Cosmopolitan'ın mayıs sayısında bir yazım çıktı!
No Panic!
Yüreğinize inebilir sonra!
,)
Takılıyorum şakasına.
Biliyorsunuz şartlı refleks için daha çok tekrara ihtiyacınız var.
Seneler seneler sonra bu ay bir adet Cosmopolitan aldım.
Formundan hiçbir şey kaybetmemiş.
Hatta formuna da form katmış:
6 YTL karşılığında 514 sayfalık bir dergi Cosmopolitan.
Yani gramaj olarak neredeyse Karl Marx'ın Das Kapital'ine yaklaşmış vaziyette.
İlk 41 sayfa direkt reklam.Oynamamış adamlar, netler.
Kurtlar sofrasına dönmüş dergicilik aleminde klasikleşmiş bir kadın dergisi Cosmo.
Kabul etmek lazım taş olunur sonra.
Hatta lugata geçmiş "Cosmo Kızı" bile söz konusu biliyorsunuz.
Neyse efendim, içinde mutlaka bana göre bir şeyler vardır diyerek yeşil çayım eşliğinde
gayet "Zen"sel hareketlerle sayfalarını çevirmeye başladım.
"Seks Tanrıçası Olun" başlıklı bir yazıda, 'Maksimum Ten Teması' önerisine göre
"Sevişme esnasında bedenlerinizin bütün hissini uyandıracak kadar sık ten temasında bulunun.
Teninizi hissetmek hoşuna gideceği gibi sizi daha fazla arzulamasını sağlayacaktır..."deniyor.
'Ön Sevişmenin Dayanılmaz Cazibesi'nde ise:"Önsevişmeyi kısa tutmayın ve mümkün olduğunca
heyecanınızı arttırın" öneriliyor.
Bunlar sekiz sene öncesinden değil işte, yeni sayıdan öneriler.
Peki şimdi bunu öneriyorsa geçmişte neyi önermişti ve gelecekte ne önerecek?
Derginin son sayfasında şuna karar verdim:
Benim nasıl Sezen'im bittiyse aynen Cosmom da bitmiş arkadaş!
Bu, dergiden değil benden kaynaklanıyor.
Büyümüşüm işte.
Sanırım bu durum Çetin Altan'ın bundan 32 yıl önce yazdığı ve pazartesi günü köşesinde yer verdiği
şu yazısı gibi günümüze sakil kaçmıyor aslında.
Bir nesil daha Cosmopolitan ile kadın olacaksa eğer benim "olmuş" bir dergi bulma zamanım gelmiş de geçiyor.
10 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 11:54 Türk Kahvesi
Tuluyhan Uğurlu'nun Türk Kahvesi'ni dinliyorum bu aralar.
9 MAYIS 2006 SALI 10:43 Splurge
Siz ne yapacağınızı bilemediğiniz zamanlarda ne yaparsınız bilmem;
ama ben Burger King'in sitesine bakıyorum.
Yaz aylarında damarımdan kan değil çilekli milkshake akıyor.
Durumu bu kadar abartabilirim, yemin ederim.
Neticeten milkshake getirilen yeni yorum beni bir hayli heyecanlandırdı:
Splurge!
Milkshake'in içine tercihinize göre; pirinç patlağı veya çikolata parçacıkları
ya da renkli çikolata drajeleri ekleyebiliyorsunuz.
Böylelikle Milkshake'inize yeni bir yorum getirmiş oluyorsunuz.
Mesela bugün, eğer üşenmezsem, aşağıdaki Burger'a renkli çikolata drajeli
çilekli milkshake içmeye inebilirim.
8 MAYIS 2006 PAZARTESİ 13:33 HERSHEY’S e girelim bak orada her şey varmış
Kendimi saldığım, silahımı dolabına kaldırdığım,
siyanür kapsülünü kırdığım zamanlarda algı düzeyim SüngerBob kıvamına geliyor.
Port Authority Bus Terminal, 42.cadde'de olduğu için
ve 42, Times Square'in kenarında bulunduğu için, gayet de istemeyerek,
Times Square HERSHEY’S i gördüğümde "evden biri"ne:
"Hayatım gel şu HERSHEY’S e girelim bak orada her şey varmış..." demişliğim bile vardır.
Kahrolduğunu hatırlıyorum.
Kafam karışıkken, endişeliyken, beklenti içindeyken
kendimi bu karın ağrısından kurtarmak için
1999-2003 yılları arasında kısıtlı zaman dilimlerine sığdırılmış;
New York, New Jersey, Boston ve Rhode Island anılarımı düşünmek bana keyif verir.
Ardından pasaportumun süresi dolduğu için beş yıllık yeni bir pasaportun bana kaça ve neye mal olacağını hesaplamak
-her seferinde baştan- büyük bir zevktir:
433 YTL Beş yıllık pasaport bedeli
70 YTL Defter ücreti (evlendiğim için değişmek zorunda)
N.Cüzdanı aslı ve fotokopisi
3 Fotoğraf
Form (bürodan)
Yani toplam 503 YTL
Sonra eski soyadımla eski pasaportumda kalan Amerika Vizemin yeni pasaportuma geçmesi için
İş Bankası'na gene de $16 başvuru ücreti ödemem gerekip gerekmediğini düşünmeye koyulmak.
Düşünmek yerine 340 44 44 numaralı Amerikan Konsolosluğu danışma hattını aramamak.
Düşünmek sadece.
ekobilet.com'a girip NYC biletlerini didiklemek.
Frankfurt aktarmalı ile direkt uçuşun fiyat olarak neden kafa kafaya geldiğini anlamaya çalışmak.
Sonra x'den sayfayı kapamak.
Kısacası endişelerimin tavan yaptığı her dönemde yeni bir pasaportun kaça patlayacağını hesaplamak;
ucuza uçak bileti aramak.
"Kaçmak" Türkçe'nin en fiyakalı! eylemi;demirbaşı, ağır abisi!
"Kaçmak" acayip sihirli bir kelime!
Düşüncesi bile kafi.
Eğer sen de bugüne kadar yakındığın HERSHEY'den dolayı bir tane bile kaçış planı yapmadıysan kendine...
Yazıklar olsun!!!
6 MAYIS 2006 CUMARTESİ 13:18 "E Şıkkı:Hepsi" diyorum
Hayatı anlamlı kılan seçim şansımızın olması mıdır?
Bunu düşünüyorum bir süredir.
Yaşarken sürekli "tercih" halindeyiz.
Acayip yoruluyor ruhumuz;ama biz bunu cadı kazanına dönmüş İstanbul'a,
arap saçı trafiğine bağlıyoruz.
Tüm şehri dolanan bir metromuz olsa hepimiz ruhsal bütünlüğe ulaşacağız sanki.
Kolay öyle.
Seçim yaptığını düşünmezsen acısı daha az koyar belki.
Seçim yapmak:
İncitsem mi incitmesem mi?
Gitsem mi kalsam mı?
Duysam mı duymasam mı?
Alsam mı versem mi?...
Deniz Seki içinse durum çok daha karmaşık:"Jüri üyeliğini bıraksam mı bırakmasam mı?"
Eskisi gibi değil hiçbir şey.
"Seçim yaşı" bir hayli düştü.
Tercih zorunluluğu her yerde herkes için ve hayat her yaş düzeyinde çok zor artık.
Şimdilerde ortalık bir bakışta adama notunu veren 15'liklerle dolu.
"Sıradan bir çocuk gibi" büyümek bile imkansız neredeyse.
Sadece karşımızdakini değerlendirirken "e şıkkı: hepsi" diyoruz.
Hepimiz hepimizden her şeyi bekliyoruz.
Seçim yapmak.
Sonucu göğüslemek.
Sonrasının muhtemel pişmanlığını yaşamak.
"Ya öteki deseydim?"in bir ömür süren Çin işkencesine katlanmak.
Seçim yapmak: Kendimizden nefret etme çabamız işte.
5 MAYIS 2006 CUMA 20:43 90 Dakika Krizi
Bir konuda fikrini söyleyeceksen bilgin olmalı.
Ortada bir de kavga varsa eğer; tarafları da tanısan hiç de fena olmaz.
Mehmet Demirkol kimdir?
Mehmet Demirkol benim için sadece fosforlu renkte sivitler giyen bir adamdır.
"Evden biri" için, "camiayı futbol" için daha az ya da daha çok şey ifade ediyor olabilir.
Umrum değil açıkcası.
Peki Hıncal Uluç kimdir?
Hıncal Uluç benim için, lise-1'de okurken (1993) hazırladığım
"Birey Olarak Çevremizi Nasıl Koruruz?" konulu sezon ödevimin bir parçası olarak,
3 hafta kadar asistanı hanımı telefonla taciz ettikten sonra,
röportaj yapmayı başardığım insandır.
Gerçekten sevecen davranmıştı zamanında sağ olsun. Ama o kadar.
Şimdi bu iki insan görüşmüyormuş!
"Evden biri"nin ısrarlarıma dayanamayıp yarım ağız anlattığı kadarıyla:
Mehmet Demirkol kolidorda bir şeyler söylemiş.Hıncal Uluç yazmış.
Demirkol çıldırmış; "Sevgiyle yaşlanmayı başaran" Sezen Aksu'yu da andığı elcevap döşenmiş.
Hıncal Uluç "Brütüs" ile başlayan ardından büyüklük edip "Uzatma Mehmet" ile biten bir karşılık verse de
yaşananlardan sonra yayınlanan ilk 90 Dakika da Mehmet Bey kafa topuna çıkarken
biraz fazla havalanmış olacak ki Hıncal Bey de onu şutlamış.
Burada "şutlamış" argo anlamında değil zeminin yapısına uygun olarak kullanılmıştır.
Aman ha yanlış olmasın!
Bu ön bilgi eşliğinde, nette sert ünlü ve yumuşak ünsüz olmak üzere
yorum yapmış pek çok kişinin yazısını okudum.
Anladığım kadarıyla program klasik olmayı başarmış.
Ancak son zamanlarda Hıncal Uluç'un suda batmaz yorumlarıyla şöyle böyle ilerliyormuş.
Sonradan katılan Mehmet Demirkol'la kanlanıp canlanmış.
Bu fark Ekşi'ye, forumlara konu olmuş falan.
Sonuçta Mehmet Bey de ışık görüp onu 90 Dakika'ya dahil eden Hıncal Uluç!
Yani bu olay % kaç kıskançlık içeriyor olabilir ki?
Hemen sonuca gelmek istiyorum.
Bu yazı, ilgi alanıma sadece insan ilişkileri kısmıyla girdiği için, sıkmaya başladı.
Bir insana sırf sizden yaşlı diye saygı duyulması taraftarı değilim.
Ancak Mehmet Demirkol'un kendisine böylesine destek vermiş bir büyüğüne,
yakaladığı "ilk fırsatta" hem nalına hem mıhına yazı döşenmiş olması doğru değil.
Ayrıca baktı ki bir ikilem yaşıyor, ne yapacağına karar verene kadar geri çekilebilirdi.
Oysa O, hareket etmeye devam etmiş.
Bu kadar laf söylediği, neredeyse hain ilan ettiği biri ile gene de programa çıkmış.
Çıktığında ise kendisine uzatılan "geçen hafta Mehmet'in de dediği gibi..." isimli zeytin dalını kabul etmemiş.
Etmeyecekse çıkmayacaktı.
Küs küs program yapılır mı yahu!
Futbol meraklısı Türk erkeğinin gündemini alt üst eden olay hakkındaki fikrim budur.
Yalnız bu yazımdan yüz bulup camiada olup biten her olayda "Sen kimi tutuyorsun Duygu?" diye kapımı çalmayın.
Yorum yapmam ona göre.
5 MAYIS 2006 CUMA 14:40 Severim Sıpayı
"Ben Duygu'nun doğmasını çok istemiştim..."
5 MAYIS 2006 CUMA 13:59 Chip & Pinsel tavırlar
Cumayı "Gayband" imajlamayı başaran bir reklamcı;
acaba hangi memleketten yetişir, nerenin suyunu içer, salatalığını koklar meraklardayken
birden sarı ve beyazın uyumsuzluğu kaynaklı negatif etki ile
kendime gelip hakkımda düşünme rutinime geri döndüm.
Aman ha!
Dün annem kasanın önünde Chip & Pinsel tavırlar sergilerken 29 milyon kredi kart
sahibini barındıran yurdumda geçişi ne kadar kolay atlattığımızı düşünekoydum.
Biliyorsunuz işim bu!
Aslında sevinmek için erken sayılabilir;
çünkü şimdilik tam bir geçişten bahsetmek mümkün değil.
Bu senenin başında etkili ve yetkili kişiler nisan ayında başlayacak uygulamadan bahsettiğinde
gözümde "Sen ne pininden bahsediyon!" diyerek kasiyerlerin boğazına yapışmış insanlar canlandırmıştım.
Bunun üzerine şehrin değişik bölgelerinden toplanmış "pin düşmanları"nı eşek adasına toplamakla ilgili
"fantazyalı" yazılar döşenecektim bi gayret.
Hayallerim, İngilizce teleffuzlu yumuşak karnımızı keşfetmiş başka bir etkili ve yetkili kişinin
olaya baştan el koyması ile suya düşmüş görünüyor:Chip & Pin
Oooo deyyyyyymmm!
4 MAYIS 2006 PERŞEMBE 11:34 Aktüel'de bu hafta...
Aktüel Dergisi’nin bugün çıkan yeni sayısında
Genel Yayın Yönetmeni Selçuk Tepeli,
kendisine maillediğim yazılarımdan birini beğendi ve
sayfasında yer verdiği "Okurdan..." köşesi için alıntı yapma inceliğini gösterdi.
Kendisine bir kez daha çok teşekkür ederim.
3 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 20:55 OXXO ile aramızdaki buzlar erir gibi...
Hatırlarsanız bu senenin başında OXXO'ya acayip kıl olmuş,
"nokta." diye biten de bir yazı yazmıştım.
Dün, baktım ki atletleri dökmüşler ortaya.
Girmeyim diyorum dükkana ama ne mümkün:
maviler, pembeler, yeşiller, narçiçekleri falan falan.
Ortam gayet pastoral.
İnanmazsınız insan gibi larç atlet yapmışlar hatta medium beden alacaktım
illaki çeker diyerek larcını aldım.Köşesine iğne de iliştirmişler.
Çok şirin.13 YTL.Bence kaçırmayın.
İğneyi, tak-çıkara üşenmezsem artık, diğer atletlerimde de kullanırım diye düşündüm.
Görüyorsunuz ki yazılarımın etkisi tartışılmaz.
Hatırlayan bilir, zamanında bir yazımla (temmuz 2005) mail.yahoo.com'daki kızın bile işine son verdirmişliğim var!
Fotoğrafı değiştirmekle kalmadılar her refresh ettiğinde başka fotoğraf geliyor.
Önce Yahoo sonra OXXO...O kadar yani.
3 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 12:13 Geçen hafta cumartesi...
2 MAYIS 2006 SALI 13:19 Destrikmitpitak hacker burdaydı!!!
Rüyalarımı yazmaktan vazgeçmiştim; ama bunu anlatmazsam olmaz.
Dün geceki rüyamda sitem hacklenmişti!
Bunun bana hissettirdiklerini ancak sitesi olan tahmin edebilir.
Bilgisayarı açıp siteme giriyorum ki ne göreyim:Bir Türk bayrağı.
İyi hoş da ne oldu şimdi?
"Destrikmitpitak hacker burdaydı" yazıyor altında!!!
(Hatırlamak zorunda mıyım?)
"Ay canım..." diyorum kendi kendime, D'nin altında bir kopya var.
Atarım ftp'ye ondan sonra "Kim korkan hain hackerdan!"
(Öyle olur di'mi? Ekstradan bir çabaya gerek kalmaz?)
Sonra 'benimki gibi bir siteden kim ne ister?' diye düşünüyorum.
Cevabını bulamadan uyanıyorum.
2000 yılında superonline mailim hacklenmişti.
Bilinçaltım bahar temizliğinde sanırım.
Bana içinde şifremin olduğu bir mail yollamıştı, altında da "bilmemkim burdaydı" yazıyordu.
Takip eden hafta bir tanıtım maili geldi:
"Mail güvenlik programı satıyorum.Sipariş vermek için 0543..." .
Üç beş günden fazla sabredememiş yani.
Alem çocuk!
Satın almadım tabii ki.
İşin ilginç tarafı şifremi de değiştirmedim.
1 MAYIS 2006 PAZARTESİ 20:40 Pembeli kadın
Moto GP'nin servis alanı (yerleri süpüren pembeli teyzeye dikkat!)
ve yarıştan bir kuple
30 NİSAN 2006 PAZAR 23:40 Marco Melandri ve Anneler Günü
Motor sporları ile hayatta işim olmaz;
ancak "davete icabet adettendir" diyerek bugün
İstanbul Park Pisti'nde gerçekleşen Moto GP 2006’yı izlemeye gittim.
Daha yerlerimize oturalı beş dakka olmamıştı ki
"ne zaman bitecek?" diye sızlanmaya başladım.
Kuranderde kalmıştık: alttan, üstten, sağdan, soldan.
Sadece biz değil tüm 7. tribün; ancak herkesler halinden memnun görünüyordu.
Bunun üzerine ilgi alanıma girmeyen hiçbir organizasyona
bundan sonra katılmama hususunda kendime söz verdim.
Aksi halde olumsuz şartlara katlanmak bünyemde kanserojen etki yapıyor.
Neyse efendim, vardığımızda yarışın başlamasına daha iki saat olduğu için
boş boş düşünmeye çokça vaktim oldu.Yarış başladıktan sonra da vaktim olacaktı;
çünkü 10 dakka bir önümüzden 3-5 saniye için geçecek
9-10 tane motorlubisiklet için totoyu donduruyorduk..
Bildiğin ToTo işte, içinden oyuncak çıkan yumurta.
Ne diyordum?...düşünmek!
Hayatın anlamını (demirbaş),
İstanbul Park'ın soğuk bir nisan günündeki anlamsızlığını,
anneler gününde anneme ne hediye alacağımızı,
neden evde oturma konusunda daha sert bir savunma çıkartmadığımı,
madem evde oturmayacaktım neden iki çorap üst üste giymediğimi,
pusettada bir bebeğin burada ne işi olduğunu,
bir termos çayın kaç tane OHT peptide 3 krem gücünde olabileceğini falan falan.
İçlerinden "anneler günü" konulu denemeyi seçtim:
bugüne kadar çay bardağı, gözaltı kremi, ev terliği gibi gayet yaratıcı seçimlerim olmuştu.
Anneme telefon açtım, neye ihtiyacı olduğunu sordum."Bir öpün yeter" dedi.
Annemin gözünün bozuk olduğunu söylemiş miydim?
Ablamla ikimizi tek çocuk gibi görüyor.
Soruyu ayrı ayrı da sorsak cevabını ikimiz üzerinden veriyor.
"Ya öpüyoruz annecim bol bol, sen söyle bir şey" dedim.Direndi.
Sanırım ablamla birlikte ona süslü pullu bir yaz çantası alıcaz.
Bazı mekanlar var ki girişinde çantanızdaki yarısı ısırılmış çikletten,
dibinde bir yudum kalmış pet şişe suya kadar ne bulurlarsa arayıp tarayıp çöpe atıyorlar.
Burada millet battaniyesi, keki, termos içinde çayı derlenip toplanıp gelmiş.
Tabii biz kolumuzun altında 4 gazete ile birlikte iki dirhem bir çekirdek...
Bu durum "evden biri"nin başına patladı "haberin yok muydu yani, şimdi, böyle, şöyle de gelip kurulabileceğimizden" diye.
Çünkü satın aldığımız ilk kahveden sonra ikincisi için tüm standlardan "sıcak su bitti!" yanıtı aldık.
E donuyoruz nasıl olacak bu iş?
İnsan böyle havalarda avucunun içinde sıcak bir bardak tutmak istiyor.
Yarışmanın sonunda İtalyan oğlan Marco Melandri birinci oldu.
En sonra şeref turu attılar.Alkış kıyamet tabii.
Marco Melandri de geldi benim bulunduğum tribünün önünde durup "asfaltı ağlattı"
Bu noktada Cem Yılmaz ile Marco Melandri'nin ortak noktasının "ben" olduğuma kanaat getirdim.
Neyse patinaj yaparak çıkarttığı dumanların neticesinde yer görevlileri ne kadar değişik renkte bayrak varsa kaptıkları gibi
motosikletin önünde geçip adamın burnuna burnuna sallamaya başladılar.
Sonra oğlan bastığı gibi gaza şampanya fışkırtmaya gitti.
not: videolarım var, ama yarına...
|