duygu@bubenimhayatim.com
28 Mart 2008 Cuma 18:28
İnsanı Altın Kafese Koymuşlar,
"İlle de Sefalet İlle de Sefalet" Diye Ötmüş
" Mc Donald's'ın bağımlılık yaptığına kalıbımı basarım artık"
- Morgan Spurlock
Gene bol proteinli, vitamini kabuğunda, "%100 Düşünce Gücü" tadında
bir hikaye ile başlamak istiyorum internet dostları:
Bir gün, bir çayırda, fakir bir adam yan gelip yatıyormuş.
Ondan daha az fakir bir arkadaşı gelmiş yanına dikilmiş.
Demiş ki "Bak arkadaşım! Sen burda böyle sersefil yatıyorsun ama,
eğer gider bir kasa domates alır pazarda satarsan
kazandığın para ile iki kasa domates alırsın.
Burdan kazandığının yanına salatalık da ekler bi'de böyle satış yaparsın;
sonra domates, yumurta, taze soğandan sandöviç yapar onu satasın.
Gün gelir işlek bir lisenin karşısına tostçu dükkanı açar,
daha çok para kazanmaya başlarsın.
Sonra bir bakmışsın zengin bir akrabandan miras kalmış köşeyi dönmüşsün.
O zaman tüm gün çalışmadan boş boş yatarsın, keyif yaparsın" demiş.
Çok fakir olan adam da dönüp (mesaj verilecekse mutlaka dönülmelidir)
"Şimdiki gibi mi?" demiş ve bir daha da çalışmamaya yemin etmiş.
Morgan Spurlock, Şişir Beni'nin yapımcısı
İki hikaye etkileşime girince ortaya işte böyle parça tesirli bir şey çıkıyor,
ağır felsefik bir şey!
İnsanın üzerinde düşünesi taşınası geliyor!
Bazı internet sitelerinde okuyucuya yazınızı uzattırma yetkisi verebiliyorsunuz.
Bunu, kendi iç debdebesini kaleme dökemeyenler sizinkini piç etsin diye yapıyorsunuz.
Fakat www.anonimhikayeler.com diye bir site olsa
pek çok hikayeyi bu yöntemle uzatmak isterdim, yalan yok.
Yukardaki hikaye de "çok fakir adam"ın "Şimdiki gibi mi?" lafı ile bitmezdi o zaman.
"Az fakir adam" cevap olarak "Deme Allah aşkına!" derdi ve bunun üzerine
"Balık verme balık tutmasını öğret hikayesi"ni anlatan diğer adama sayıp söverdi.
Böylece mesaj adamı da "az fakir adam" olurdu, işin şekli toptan değişirdi.
Luke Pittard
Birkaç gün evvel anonim hikaye olmaya aday bir haber okudum:
Luke Pittard, geçen yıl İngiltere'deki Ulusal Loto çekilişinde büyük ikramiyeyi kazanmış.
1.3 milyon Sterlin. Yani 3.2 milyon YTL. Hemen kız arkadaşı Emma Cox ile evlenmiş.
Ev almış, düğün yapmış, gezmiş tozmuş ve fakat tam 15 ay sonra
iş arkadaşlarını özlediği için Mc Donald's'daki eski işine dönmüş.
Şimdi Cardiff'te bir McDonald's'da hamburger paketlemekle meşgulmüş.
Kent sakinleri, milyoner garsonda hiçbir kaytarma ya da şımarıklık olmadığını söylüyormuş.
Dünya ve sakinleri tarafından pek de hoş karşılanmayacak türden bir tercih Luke'ınki.
Kendisinden biraz daha fazlasını beklerdim;
ancak başta anlattığım eski hikayeyi doğrulamayı başarmış olması da az bir şey değil.
Azbuz
25 Mart 2008 Salı 12:34
Bugün de Hayal Gücünüzü Yanınıza Aldıysanız Efendim,
'Derya Gibi' Başlıyor!
" Adamı ortama salsan, belki de seninle hayatta işi olmaz "
-Evden Biri
Size bir tomar kağıt ve bir de kalem verilse
ve bunları doğru kullanmasını becerirseniz
1 milyar doları aşkın servetin sahibi olacağınız söylense ne hissederdiniz?
Hakim duygu iç sıkıntısıdır.
Kağıt ve kalem varsa ortada,
kağıdın köşesini kaleme dolayıp katamarana yelken yapamayacağınıza göre,
hayal gücünüzü kullanmanız gerekecek.
Dört tane doğruyu -iki nokta arası en kısa mesafe-
doğru noktalarından birleştirdiğiniz için tasarım ödülü de alabilirsiniz;
kağıt kalem ile fantastik bir öykü yazmayı becerdiğinizde
dünyanın en zengin ikinci kadını da olabilirsiniz.
J.K. Rowling'den bahsediyorum, Harry Potter'ın yazarından.
Rowling, Londra'da yaşayan, çift dilli bir sekreterken
4 saat rötarlı bir Manchester-Londra tren yolculuğu sırasında
Harry Potter ve Felsefe Taşı kitabının temel hikayesi ve karakterler üzerinde çalışmış;
öğle tatillerinde de hikayeyle ilgili notlar tutmaya başlamış.
Gelgelelim Rowling, Portekize taşınıp,
Portekizli televizyon gazetecisi Jorge Arantes'le evlenince
kitap çalışmaları sekteye uğramış.
Ardından bir de çocuğu olmuş.
Takip eden dönemde şiddetli geçimsizlikten dolayı kocası ile yolları ayrılmış.
Hayatına Edinburgh'da, işsizlik maaşı ile devam eden yazar,
intihar etmeyi bile düşünmüş.
Depresyona girince doktora başvurmuş ve dokuz ay boyunca kendisine
"bilişsel davranış terapisi" uygulanmış.
İlk kitabını da Edinburgh'da, şimdi bir Çin lokantası olan,
Nicolson's Café'de tamamlamış.
J.K. Rowling
Harry Potter'ın yedi kitaptan oluşan serisi tüm dünyada 300 milyon kopya sattı.
Rowling, 1 milyar doları aşan servetin sahibi oldu.
Bu rakamla "Kitap yazarak dolar milyarderi olan ilk kadın" unvanını elde etti.
Einstein, "Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir" derken bunu kastediyordu işte.
İşsizlik maaşı ile geçinirken sizi milyar doların sahibi yapan şey
baktığınızda kalem, kağıt; ama görmeyi becerdiğinizde ise hayal gücüdür.
Zihnimi meşgul eden soru ise hala cevabını bulamadı:
Harry Potter gibi fantastik bir öyküyü kurgulayabilen bir insan
neden intihar etmeye kalkışır?
Rowling'in çocuklara hitap eden eserleri
onun gelişmemiş bir ruha sahip olduğunun da göstergesi olabilir mi?
Bu sene "Burada intihara eğilimli düşüncelerden bahsediyoruz,
yoksa (biraz acınacak haldeydim) demiyorum" diye açıklama yapan Rowling;
seneye de belki, serinin ilk kitabını kaleme aldığı defterin kapağına
"Roman Defteri" yazdığını açıklar.
Yazdığını açıklarsa hiç şaşırmam.
Ne var ki?
Ne var ki, insan hayal gücü sayesinde zengin olabiliyorsa hala;
dünya yine de çok iyi bir düzene sahip.
Azbuz
24 Mart 2008 Pazartesi 14:11
Biraz Foto Bakalım
Nil 5 Aylık Oldu
Cumartesi günü, Emirgan Korusu:
Ya kimsiniz siz? Beni rahatsız etmez misiniz lütfen?!
Anne sen miydin..
Tamam o zaman, biraz daha kestirebilirim
21 Mart 2008 Cuma 00:45
Serdar Turgut, Dilek Önder'i İşe Alsın
Dilek Önder iki gündür sabahları karnımı ağrıtıyor.
Önder'in Vatan gazetesinin ikinci sayfasında bir köşesi var.
Kadın-erkek ilişkileri hakkında haftada en az üç, dört tane yazı yazıyor.
İki gündür de Ali Sunal'ın başrolünü oynadığı ve hali hazırda çekilmekte olan
Sıfır Noktası adlı televizyon filmine takılmış(1) vaziyette(2).
Filmde Ali Sunal, donmak üzere olan arkadaşını 'hayata döndürmek için'
karısını onunla seviştirmek zorunda kalıyormuş!
Hayalimdeki "Uyuşuk"
Konu gayet irite,
dahası Binbir Gece vari tartışmalara ev sahipliği yapmaya müsait olsa da,
en azından yapımcının beklentisi bu yöndedir,
Dilek Önder mevzuyu kendine has üslubu ile yorumlayarak karnıma sancı sokmayı başardı.
Olaya bakış açısını burada satır satır irdelemek,
"biçem"ini eleştirmek istemiyorum.
Bunun nedenini biraz sonra açıklarım.
Karın ağrım ifadelerinin hoyratlığından da kaynaklanmıyor.
Ben, Revep İvedik'i komik bulan biriyim neticede.
Köşe yazılarını okuduktan sonra nasıl hissediyorum desem...
Bi'köpeğim varmış mesela (adı "Uyuşuk" olsun), bir sabah dolaştırmaya çıkmışım
ve o da işe gitmek için servis bekleyen iki kişinin (mutlaka iki kişi olmalılıar)
tam önünde kakasını etmiş.
Ben niyetini anlamışım ama önceden, tasmasından falan çekmişim;
ama Uyuşuk ihtiyacını bu iki kişinin önünde,
hatta ayakkabılarının dibinde gidermeye inat etmiş.
O gün de aksilik ya torba almadan çıkmışım evden.
İşte tam da buna benzer bir mahçubiyet içinde buluyorum kendimi, yazı bittiğinde.
Dilek Hanım'ın gıyabında utanıyorum açıkcası.
Diğer tarafım ona hak vermek de istiyor işin aslı.
Konusu bu çünkü: Bildiğin kadın-erkek.
Haftada dört defa üzerine yazmayı hak edecek ne yapıyorlar diye düşününce insan,
Önder'i taktir edesi de geliyor.
Geliyor ancak...
Bir takım Marguerite Duras gerçeklerini de göz ardı edemiyor insan, aynı insan.
"Birinin yazar olması dünyanın geri kalanı için gerekli değil,
sadece kişinin kendi üzerinden aşırtmaya karar verdiği yüksek bir engel" diyor.
O diyor, Marguerite Duras.
Duras
Ne var ki Duras, Dilek Önder'i tanısaydı da:
"Dilek Hanım'ın birkaç tane yazısını okudum, kendisi kifâyetsiz muhteris bir kişi" derdi.
Bu ifadeye bayılıyorum ben: Kifâyetsiz muhteris.
Yetersiz ama hırslı insanlar için kullanılan güzel, vurgulu
ve iyi huylu bir ifade aslında.
Bunca zaman bunca yazı kaleme almış Önder;
"yetersiz", tanımın sevimsiz tarafı olsa da
en azından iyiye de uyan "hırslı" sıfatını hak ediyor nazarımda.
Sonra birden tüm bu Duraslar Muraslar Serdar Turgut'un "Sex and the City"
başlıklı yazısını hatırlayınca uçup gidiyor.
Serdar Turgut, Dilek Önder'i Akşam gazetesine transfer etse;
Önder, engelini kendi üzerinden aşırtabilir bereket.
Azbuz
19 Mart 2008 Çarşamba 00:03
Modern Tıp Değil, Tolstoy Kurtarır
" Evliliğinden, toplumdaki yerini koruyabilecek bir kurum olmasının ötesinde
fazla bir şey beklememeyi öğrendi.
Karısını, birlikte yemek yiyip uyuyabileceği,
evi çekip çeviren bir eş olarak gördü.
Bunların dışında bir yumuşak başlılık aradı; bulduğu zaman mutlu oldu.
Terslik ve huysuzlukla karşılaştığı zamansa kendini işine verdi
ve bundan da büyük bir zevk aldı."
-Tolstoy
Hadi size bir şey itiraf edeyim:
Okuduğum her boşanma haberi sonrasında ilişkiler hakkında
ahkâm kesmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum.
Suat Suna'nın boşanma haberini okuduğumda da benzer bir heves içindeydim.
Tam gündelik koşuşturmanın arasında kaynayıp gidecekken
eski eşinin "Evliliğimizi modern tıp bile kurtaramadı" dediğini öğrendim.
Bu beyanat, habere olan ilgimi bir kat daha arttırdı tabii ki.
Suat Suna'nın eski eşi heyecanlarının bitmesinden,
ilk zamanlardaki gibi olamadıklarından bahsetmiş.
Birbirlerine duydukları aşkın bitmesini aşklarına yakıştıramamışlar,
aynı evin içinde susmak zor gelmiş
ve on yıllık evliliklerine nokta koymaya karar vermişler.
Bu kararı vermeden önce evlilik terapisi de görmüşler.
Modern tıbbın çare olamadığı nokta da işte tam burası.
Evlilik konusundaki fikirleri ile Tolstoy tam benim kafama göre biri.
O, "elleri boşa çıkarmak için evlenmek gerek" der.
Bir yük düşünün.
Taşırken ellerini kullanabilmek için onu sırtına bağlamaktan başka çaren yoktur.
Modern tıp şöyle bi'kenarda dursun gel de Tolstoy'u sevme şimdi.
Bazı kadınlar evlendikten sonra da mutlu olmasını bilir.
Bunlar nadide kişilerdir.
Yolda kolunu salladığında elinin çarpacağı türden değil.
Onlarla evlilik bir ömür sürer.
Erkeğin çabası hiçbir zaman işe yaramaz ne yazık ki.
"İlişkilerde 'erkeğin çabası' nedir, ne değildir" başka bir yazının konusu.
Aynı evin içinde konuşmadan da yaşayabilmek
aşkı yaşatabilmekten daha gelişkin meziyetler ister.
Eğer o gün için söyleyecek sözün yoksa susmasını bilmeli.
Bu öğretiden zarar gördüğüm hiç olmamıştır.
Ve şu bitmez tükenmez aşk meselesi.
Aşk, sen onu bulduğun için var olmaz, senin su vermene bakmaz
ayrıca evlilik aşkı öldürmez.
Aşkın ölümü doğal sebeplerledir ve hep evliliğin ortasına denk gelir.
Acaba asıl iyileştirilmesi gereken duygu aşk değil de
on yıllık bir ilişkide aşka ihtiyaç duymak olabilir mi?
Uzun metrajlı ilişkilerde aşk, çok seyrek de olsa canlanır gibi olur ama.
Bu canlanma hiçbir seferinde sürekliliğini korumaz
ve ikili arasındaki sorunları ortadan kaldırmaya yetmez.
Fakat böyle aşk kıvılcımlarının görüldüğü anlar
evlilik okyanusunda sığınılmış küçük adacıklardır.
Tadını çıkarmak gerekir.
Bir de değiş tokuş meselesi var.
Can sıkıntısını bir kitapla,
aşk arayışını kişisel hedeflerle değiş tokuş etmesini;
"yerim dar ama kalbim ferah" demesini bilmek gerekir.
Azbuz
17 Mart 2008 Pazartesi 00:02
Hiç Kimseye Güvenmiyorum, Hiç Kimselere İnanmıyorum
- (Ben) Vejeteryen olucam ben
- (Evden Biri) Peki Duygu!
Zarif Çıtır.
Adı bu.
Kütüphanenizde pek de "gururla" sergileyemeyeceğiniz türden
bir isim, bir kapak.
Ağzı bozuk bir arkadaşınız uğrasa, kazara görse eseri
"Bu ne lan?" der ve belki siz de
aylık "şehirli kadın" dergilerinden birinin içinden çıktığını söylersiniz.
Yalan!
"İyice fifi oldun kızım sen!" diye de ekleyebilir şanssız bir gününüzdeyseniz eğer.
"Sanane lan!" verilecek en iyi yanıtlardan biri değilse de akla ilk geleni.
"Nil Karaibrahimgil hayatımı karartı" diye başlasam yazıya
siz de içinizden "Başlıyoruz gene.." diye geçirir
ve bugüne kadar hiçbir sitede görmediğiniz şekilde cümle dizgileyen
bubenimhayatim.com da bir alt satıra inersiniz.
Sitem, hormonsuz elma kadar şekilsiz ve doğal
ve efendime söyleyim mevzu bu: Doğal beslenme.
Akabinde eline bir demet maydonoz tutuşturulmuş brokoli el sallar: Ayrıca vejeteryanlık.
Kırk yılın bir başıydı.
Ortalık tenhaydı. Şurada oturuyordum işte,
internetin içinde okuyacak bir şeyler arıyordum kendime.
Jean-Paul Sartre, Sözcükler masanın ucundan beni kesiyordu, görmezden geliyordum
ve işte tam da o esnada Nil Karaibrahimgil'in Zarif Çıtır'dan bahsettiği köşe yazısı düştü önüme.
Eserle böylece tanışmış olduk.
Bizleri sıkı düşünme zahmetinden kurtarmaya yönelik bir dille yazılmış,
beslenme endüstrisi mi desem o ağzımıza attığımız her lokmadan mesul
kapsama alanı en geniş endüstri hangisiyse işte,
o karın ağrısı hakkında dikkati çekmeyecek yönleri görünür kılıyor;
Zarif Çıtır.
Ve belki de bir şaka gibi; Judo biliyor, Karete biliyor, Tekvando da öğreniyor.
Misal, eğer hayvansal gıdalarla beslenmeyi bırakırsak
büyük tuvaletinizi kaç santim uzunluğunda teşaşür edeceğimize kadar açık seçik yazıyor.
Eli ağır, dili kaba. Bildiğin sokak kızı Zarif Çıtır.
Zarif Çıtır'ın yazarları Rory Freedman - Kim Barnouin
Günde 4,5 kilo süt veren bir inekten 45 litre süt almak için,
çekmecelerin içinde tepilen, kanat dahi açamayan tavukların geçirdiği sinir krizleri için,
misal dört ayda büyümesi gereken bir büyükbaşın bir ayda aynı ebatlara ulaşması için
yapılan edilenleri bir okusanız, bir okusanız (dizlerimi dövüyorum;
inek sütü içmeyi bırak, kendi sütümden sağıp ineğe içermeyi düşünüyorum).
Light diye, süt diye, et diye yediğimiz her şeyin içinde envayi çeşit hormon, kimyasal gizliymiş.
Aslında gizli de değil alenenmiş; içindekiler kısımını okumayı bi'becerebilsek.
Sanki çok matah bir şeymiş gibi yazılan onlarca
nottirikasit, fottoirikdioksit, pamtiriknoratik ...
Mesela dondurma üreticilerinin ambalajların üzerine yazmak zorunda olmadığı
25 tane katkı maddesi varmış.
Çay kaşığının ucıyla, uzun vadeye yayılan bir süreçte azar azar zehirliyorlarmış bizi;
bunun üzerine hala süt de süt, et de et diye tutturuyormuşuz ey homo sapiens.
İhtiyacımız olan her şeyler sebzenin meyvenin içinde makul miktarlarda mevcutmuş zaten.
Doğal olanın hormonsuz olanın içinde.
Milyar dolarların döndüğü et pazarının
aslında ne kadar siyah olduğundan dem vururken, City Farm'ın fiyatlarından da haberdar.
Ancak metzbolizmayı bir kere bozarsan başka milyar dolarların döndüğü sağlık sektörüne
daha fazlasını kaptıracağının da bilincinde, seni uyarıyor.
Şehirde köy hayatı sür diyor. En zor olanı istiyor anlayacağın.
"Neden kanser aldı başını gitti, çocuklarda hiperaktivite arttı;
niçin 7 yaşındaki kız çocukları pat diye ergenliğe giriveriyor?
Dur, bir düşün ve bedelini iyi hesapla!" diyor işin özü.
Kimyasallarla şişirilmiş her şeyden ve herkesten uzak durmanı salık veriyor kısaca.
Artık rüyalarım birer fabl:
İnekler konuşuyor, tavuklar neşeyle dans ediyor, kuşlar şiir okuyor;
ben onların Lafontaine'iyim, Andersen'den Masallarıyım, Yalvaç Ural'ım
belki de çıkmaz bir sokaktayım.............
Azbuz
13 Mart 2008 Perşembe 15:55
Feminizm Din ve Devlet İşlerinin Birbirinden Ayrılmasıdır
"Başlık uydurmanın eğlencesine tav olarak yazıyorum galiba (üç nokta)"
Duygu Yılmaz Okutan
Canımı en çok sıkan şey insanların birbirleri ile didişmeleridir.
Yalan!
Asıl canımı en çok sıkan şey; kafa yormaya gerek olmayan bir ülkede yaşamaktır!
O zaman nedir?
Canım hiç sıkkın değil!
Başkalarının söylediği şeyi onların kastettiği biçimde anlamak bir kültür meselesi.
Gündem, özellikle son birkaç aydır,
atılan "resmi" sloganlar sayesinde milletin kültür seviyesini ölçmekle meşgul.
Daha önce kimsenin akıl edemediği bir seviye tesbit sınavı bu.
Google images'ta "feminizm" diye aratınca,
karşınıza Hıncal Uluç'un fotosu çıkıyor
Bi'şal desenli kravata kıl olurum bir de kilim işi yeleğe.
Sırf bu yüzden feminist olmadım.
Mesela annem: Sıkı feministtir.
Gelgelelim farkında mıdır değil midir bilinmez.
Geçen gün karşı komşuma "Bir erkeğin iki tabağı varsa birini kırcaksın" dedi.
Gözleri yuvasından fırladı kadının.
Tüm iyi niyeti ile "Kızım bebekken geceleri ağlayarak uyandığında
yatağından aldığım gibi hangi odaya kaçıracağımı şaşırırdım.
Eşimin bebek ağlamasına tahammülü yoktur" demişti.
Annem de bunun üzerine ona hızlandırılmış bir
"Kul hakkı günahsa kadın hakkı nedir?" konferansı verdi.
Komşum öğretmen, anladığım kadarı ile "kadın=erkek"ten ziyade
x=a+2b benzeri eşitliklere aşina.
Benim için feminizm,
Nil gece ağlayarak uyandığında "evden biri"nin de benimle birlikte kalkmasından,
akşam eve geldiğinde Nil'i benden teslim almasından
ve hafta sonu geldiğinde Nil'e bakmasından ibaret.
"Sen kendini bana feda et bak hiçbir şeyciğin kalmaz"
-Bir çeşit ahlâkla tedavi yöntemi-
Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan,
dövme yaptırmak için fetva istediğimiz gün çığrından çıktı her şey.
Olayın yönelmesi bu şekilde, sanırım.
Bunun üzerine Dünya Kadınlar Günü'nde "Feminizm ahlâksızlıktır" buyurdular.
Evet, farkındayım; takvim ileri sarmaya devam ederken gündem,
Dünya Kadınlar Günün'de oradan buradan atılan resmi sloganlara takılıp kalmış durumda.
Feminizm aklâksızlık olup olmadığından ziyade
ahlâkın ne olup olmadığı meşgul etti beni.
Bu çözülürse feminizm aradan kendi kapısını bulur çıkar çünkü.
Kimsenin onu savunmasına gerek kalmaz.
Ahlâk nedir?
Dünyada yaşamanın doğru yolunu keşfetmeye yarayan kavramlardan biri.
İnsanın tercihlerini ve hareketlerini belirleyen değerler sistemi;
hayatının amacını ve gidişatını belirleyen tercihler.
Böyle anlatıyor kitaplar.
Ne var ki ahlâk kavramını küçümseme eğilimi gösteriyoruz.
Ahlâk sahibi insanların şapşal sanıyoruz.
Buna karşın altruizmin ahlâk sistemini çok seviyor onu bir o kadar da destekliyoruz.
Yalnız bunu adının altruizm olduğunu bilmeden yapıyoruz.
Peki altruizm nedir?
Özellikle erkeklerin sevdiği türden ahlâk anlayışının zor okunur adı.
Kısaca özgecilik.
Özgeci nedir?
Kişisel yarar gözetmeksizin başkasına yararlı olmaya çalışan (kimse).
-Yazık o kimseye-
"Kendini feda etme"nin asortik tanımı işte.
Ahlâki kriz çağındayız malum.
Diyanet İşleri Başkanlığı da feminizmi tepsi olarak kullanıyor.
-Bu, daha iyi bir şey değil sanırım-
Altruizmin ahlâk anlayışının sunulduğu bir tepsi işte.
Peki, ihtiyacımız olan şey;
neyin doğru neyin yalnış, neyin ahlâklı neyin ahlâksız olduğunun bize sunulması mı?
Hayır!
-Bakın bundan eminim-
İhtiyacımız olan şey, mesela bu örneğe göre,
neyin ahlâksızlık olduğunun bize dikte ettirilmesi değil ahlâklı olmayı keşfetmektir.
Azbuz
10 Mart 2008 Pazartesi 23:13
Dünya Kadınlar Günü Altın Günü Olarak Kutlansın
- Duygu Hanım, Başbakan'ın size mesajı varmış
- Not al kızım
Almanya eski Başbakanı Shröder
"Nüfusumuz yaşlanıyor.
Başka ülkelerden genç nüfus ithal etmeye başlayacağız" diyince
bizim Başbakan Dünya Kadınlar Günü'nü fırsat bilip, Uşak'ta mesajı verdi:
Her aile üç çocuk yapsın!
Başbakan'ın mesaj vermek için seçtiği il de çok manidar: Uşak.
Kazara yolum düşse, "mesaj meydanı"ndan geçiyor olsam,
kendisine el-cevap seslenirdim: Oldu canım! Uşağın vardı senin burda!
Bunun üzerine Başbakan bana "annemin bulunduğu yerin koordinatları"nı verirdi.
Ben kendisine başka bir şeyler daha söylerdim
"bak espiri yapıyorum, hadi gülelim eğlenelim" babında.
Bunun üzerine O da bana "İktidarla espiri olmaz" derdi ve
"Özelleştirmeyi Teşvik, Espiriyi Men Komitesi"nden bir yetkili olaya el koyardı.
Çünkü espiri ve demokrasi karnı tok milletlerin işi.
Üstelemez kenara çekilirdim kesin.
Bu da bana mühim kişilerle nasıl konuşulacağı konusunda
yol gösterici bir tecrübe olurdu.
Dünya Kadınlar Günü'nden iki ya da üç gün önce sezaryenle doğum yapan anne,
1,5 YTL’lik ameliyat ipi olmayan hastanede yaşamını yitirdi.
Başbakan "Her aile üç çocuk yapsın. Çocuklar hep bereketiyle gelir" dedi.
Türkiye’de her gün 1 anne ve 120 bebek ölüyor.
Başbakan aynı konuşmada "Benim 4 tane çocuğum var. Keşke daha fazla olsaydı." dedi.
Başbakan latifeden de hoşlanmıyor.
Karikatüre, mizaha hiç ise tahammülü yok.
Mesela "Basın" dendiği zaman da çok başka bir şey anlıyor:
"Basın işte. Benim dediğim gibi basın".
Bir çeşit emir kipi yani.
O yüzden birbirini çeldiren habeler üzerine yazılması muhtemel
en güzel köşe yazılarını, manşetleri kaçırıyoruz okur olarak.
İktidar, iyonosferin de üzerinde yaklaşık 814 bin km2'lik bir alanı kapsıyor,
orada başka bir zaman birimi işliyor tabii ki.
Hani uzaya gidiyor ya astronot. Ona göre bir yıl geçiyor mesela,
sonra dünyaya dönüyor ki narçiçeği gibi bıraktığı karısı menepoza girmiş.
"Ya.." diyor astronot "hani bir yıl geçmişti" falan.
O zaman astronotların başı diyor ki "ama sana bir yıl bize on yıl" filan.
Işık yılı mı oluyordu bu? Oturup baştan sona bi'Star Wars izlemişliğim yok ki.
İşte Başbakanlık konutunda da böyle farklı bir zaman birimi işliyor.
Buna mukabil Başbakan'ın vakti yok.
Mesela kurmayları geliyor, diyor ki "Başbakanım hesapladık enflasyon yüksek çıkıyor"
Şimdi Başbakanlık zaman yılına göre enflasyonu düşürmek uzun iş.
Başbakan diyor ki "Formülü değiştirin".
Kurmaylar formülü değiştirince gazetelerin sabah baskısına yeni enflasyon oranı yetişmiş oluyor.
O zaman tatsız tutsuz haberler okumuş oluyoruz biz de.
İkinci beş yıl için ülkemizde "özel kişilere" özelleştirilecek hiçbir şey kalmadı.
Annemlerde dede yadigarı bir lamba var, babam gözü gibi bakıyor.
İktidarın lambayı bulup ardından bir ihale düzenlemesi an meselesi.
Bunun üzerine Almanya, "genç nesil ithal edicez" diyince Başbakan da "eyleşin" buyuruyor.
Sayı da veriyor: "Ben de dört var, olsa bir daha yaparım, sizden de en az üç beklerim."
Kendi içinde matematiği var bunun.
O böyle söyleyince benim gözümün önüne Matrix filmindeki insan tarlaları geliyor.
İçi pembe jöleyle dolu insan kapsülleri.
Her birinin üzerinde de elinde örgüsü ile Ayşe Teyzeler oturuyor mesela.
Almanya'ya hasat yetiştireceğiz ya.
Kadın kısmısından iyi hasat almak istiyorsan ben bir öneride bulunayım:
Her batın sonrası iki yıl nadasa bırakacaksın.
Bu şekilde sekiz yıla varmaz ihraç ürünleri hazır.
"Bu sürede iktidar hala bu iktidar mı?" diye sorana da; evet bu iktidar.
Çünkü bu iktidar bizim yuvarlayamadığımız bir taş.
Azbuz
7 Mart 2008 Cuma 10:10
Google'da Bir Türk
- (ben) İrlanda nerde?
- (evden biri) İngiltere'nin biraz ötesinde
Yaşar Safkan Azbuz'un fikir anası.
Kısa bir süre sonra İrlanda'ya Google'da çalışmaya gidiyor.
Editörün kaleminden uğurlama yazsısı şurda.
Vardıktan sonra tutmaya devam edeceği blog'u da sol tarafta.
Google'da bir Türk.
Çok güzel.
Azbuz
6 Mart 2008 Perşembe 10:47
62'den Kitap Yaptım Tavşan Çıktı, Çok Eğlendim
Bugün keyfim yerinde;
o yüzden biraz kitaplardan bahsetmek istiyorum.
Evet, kitaplarla eğlendiğim doğrudur.
Hayatta çoğu şeyi gereğinden fazla ciddiye alıp
günün eğlencesini kaçırmamız gibi, kitapları da fazlası ile ciddiye alıyoruz.
Kitapçılarda aradığımızı bulmamıza yardımcı olan havalı arkadaşlar
her ne kadar Beyoğlu'na takılıp, okumak için çok sayfalı kitapları tercih etse de
kasa önlerinde çikolata satılıyor.
Eğer bir yerde yiyecek varsa orada eğlence de vardır.
Bu konuda bana güvenebilirsiniz.
Bahsettiğim eğlence aynı zamanda bir beyin egzersizi.
Kitap isminden konu tahmin ediyorum.
Bu iş için en uygun kitaplar Yüzüklerin Efendisi'nden daha çok insana ulaşmış,
The Secret ve türevi fikriyatlardan yola çıkılarak yazılan
"Düşüncelerin Efendisi" eserler diyebilirim kısaca.
Herhangi bir kitapçıdan içeri girdiğinizde,
dükkanın tam ortasında bir kitap kulesi göreceksiniz.
Demin bahsi geçen kitaplarla oluşturulmuş bu "totem" hiç şaşmaz, oradadır.
Eğlece buradaki kitap isimlerini peş peşe okuduğunuzda başlar:
Yeşil Kitap, İlahi Matris, Tavşan Faktörü, Onbin Fısıltı,
Düşünceyi Gerçeğe Dönüştürmek, Martıları Seven Adam,
İlişkilerin ABC'si, Herkese İstediğini Yaptır, Işığın 12 Krallığı,
Bedenle Zihni Dengelemek.
Hemen burada bir örnek çözecek olursak:
Agresif bir pazarlama taktiği tercih edilmiş "Herkese İstediğini Yaptır" kitabı için
tahmin edilecek fazla bir şey yok. Kitaba alışkın olmayan,
nükteye tahammül edemeyen bünyeler için yazılmış.
"Al, oku, yaptır. Olmadı bizi ara, adam yollayalım. Kafasını gözünü yaralım.
Bak bakalım yapıyor mu yapmıyor mu..." tadında bir bakış açısı söz konusu burda.
Kitap, Kurtlar Vadisi yayınevinden çıkmış.
Martıları Seven Adam, Atlara Fısıldayan Adam'ın yeni macerası.
Yazar, Mavi Tüy ve Martı Jonathan Livingstone kitaplarının yazarı
Richard Bach ile yakın arkadaş. Yazar Bhagwan, "Bir tanıdığımız bir işi başarmışsa
biz de o işi başarabileceğimize inanırız. Kitabı bu yüzden yazdım,
Türkiye'de yan yana açılan köfte dükkanları bunun en güzel örneğidir" diyor.
Kitabın satış rakamı bilinmiyor.
İlahi Matris'in yazarı ise iktidara yakınlığı ile tanınıyor.
O da "Çekim, yasa, iste, yoksa her şey rüya mı ve rüya da gerçek mi?"
pastasından bir dilim kapmak istiyor.
Aydırmak, gerçeğe uyandırmak gibi iyi niyetli amaçları var.
Ne var ki sayfalarca anlattıktan sonra iç sesine yenik düşüyor yazar:
"Bu kadar anlattım ama topraktan geldik toprağa gidicez işte"
kitabın final cümlesi.
Düşünceyi Gerçeğe Dönüştürmek, tüm "düşünce kuvveti kitapları"nın yapmadığını yapıyor.
Olayın temeline iniyor. Kitap, gün içinde yüzlerce kez düşünceyi
gerçeğe dönüştürdüğümüzü hatırlatan örneklerle dolu:
Tuvalete gideyim bari--> Tuvaletteyiz
Otobüse bineyim --> Otobüsteyiz
E hadi yatayım --> Yataktayız gibi.
189 sayfa boyunca pek çok düşünceyi gerçeğe dönüştürdüğümüzü görüyoruz.
Kendimize olan inancımız artıyor.
Yeşil Kitap, kişisel bir kurtuluş hikayesi.
Hülya Avşar ile Kenan Işık'ın oynadığı Yeşil Işık filmini izledikten sonra
Yeşil Kart başvurusu yaparak ülkeyi terk eden bir Türk'ün örnek alınası hikayesini anlatıyor.
(Bu bir benzetme mi? Hiçbir şey anlamıyorum!)
Tavşan Faktörü, boş zamanlarında 62'den tavşan yapan
bir matematik profesörünün düşünce gücünü kaybedişini anlatıyor.
A Beautiful Mind'ı tersten işleyen,
John Nash'in Forrest Gump'a dönüşme hikayesi.
"Hiçbir şeye fazla kafayı takmayacaksın, düşünce gücüne de" kitabın anafikri.
Kitap dünyası, ağır havasının altından kafayı kaldırıp bakmasını bilenlere
eğlence adına ellinden geleni yapıyor aslında.
Fakat bir süre daha "En son okuduğunuz kitap?" sorusuna bunlardan biri ile
cevap verirseniz geçerli sayılmayacak, olsun.
Maksat beyniniz kitaba ayağınız kitapçıya alışsın.
Azbuz
3 Mart 2008 Pazartesi 18:47
"Zıvanadan Çıkmış Yerli Filmler" Hakkında
- (evden biri) Boat Show'a gidelim mi?
- (ben) Ne var ki orda?
- (evden biri) Botlar var
Alin Taşçıyan'ı Milliyet gazetesinin hafta sonu ekinden takip ediyorum.
Geçen hafta "Hazan Mevsimi: Bir Panayır Hikayesi
yerli filmlerin zıvanadan çıktığı bir dönemde
olgun sineması ve dokunaklı öyküsüyle yüreklerimize su serpiyor" diye yazmış.
"Yerli filmlerin zıvanadan çıktığı bir dönem".
Recep İvedik ve arkasından gelen Plajda'yı kastediyor herhalde.
Plajda'nın fragmanına televizyonda en azından bir kez rastlamışsınızdır,
bikinili bir kız poposunu sallıyordu.
Böyle demiş ancak içini doldurmamış cümlenin.
Güzel bir ara başlık olarak kalmış yazının içinde.
"İçini doldurabilen okusun" da yeni türden bir eleştirmen yaklaşımı olabilir.
Alışık olduğumuz üzere eleştirmenliğin yüksek tepeleri hep karlı ve dağ yamaçları çiçeksiz.
Ben bir Haneke filmi izlemiştim. Bir hayli zaman geçti üzerinden.
La Pianiste (Piyanist).
Problemli bir kadın var. Annesi ile yaşıyor.
Daha sonra kendisini öğrencisi ile bir ilişkinin içinde buluyor.
Filmin afişinde de kullanılan tuvalet sahnesindeki yer karolarını gayet sanatsal bulmuştum.
Ancak yüksek sanattan pek anlamadığıma
kadının kendi kızlık zarını kestiği sahnede karar vermiştim:
"Evden biri"ne "Bu 7.sanatsa anjiyo nedir?" diye sorduğumu hatırlıyorum.
Buradan yola çıkarsak mesela, Piyanist o sezonun (2002 yılıydı sanırım)
yüreklere su serpen filmi sayılabilir.
Şimdi de aklıma şu soru geldi:
İzleyici eleştirmene güvenerek film seçmeli mi?
Atilla Dorsay Matrix için "Ve uzaylılar dünyayı istila eder" diye yazmıştı zamanında.
Güven konusunda kafamızda bir takım soru işaretleri olsa da
izleyici olarak eleştirmenlerden korkuyoruz, burası açık.
O dönem bir kişi de kalkıp Dorsay'a itiraz edemedi.
Sessiz bir tepkiydi bizimkisi: Kısa bir duraksama anı ve sayfa çevrilir.
Bir delikanlının annesinin yaptığı elmalı turta ile halvet olduğu
American Pie serisini hepimiz biliyoruz di'mi?
Bu da film mesela.
Sonuçta dünyanın pek çok yerinden izleyicisi var.
Ama bu "Amerikan filmlerinin zıvanadan çıktığı bir dönem" değildi;
Hoş bir seyrilik, boş bir gülmece ve klasik Amerikan işi gençlik filmleri.
Şahan Gökbakar, Recep İvedik ile yeni bir "Şaban" serisi yakalamaya amaçladığını söylüyor.
Recep İvedik, Şaban gibi her yaş gurubu içinde kolay kabul görür mü bir şeyler söylemek için erken.
Gene de iyi niyetli amaçlar bunlar.
Sonuçta bu tür filmler gülelim diye yapılıyor.
"Gülerken düşünmek" mitine de Cem Yılmaz açıklama getirip, son noktayı koyduğuna göre
kimsemin komedi filmlerinden karşılanması güç beklentileri olmamalı.
Azbuz
DEVAM...