21 Mart 2007 Çarşamba 23:37
Naber?..
Son zamanlarda sitemi güncellemek kadar bana manasız gelen bir şey yok!
Tek derdim İETT garajına komşu bir evimin olması, daha doğrusu olsaydı keşke
ya da Karayolları arazisine de komşu olabilirdi.
O zaman ben de tividen açık arttırmaları son nefes izlerdim.
Şimdilerde site güncellemek yerine babamın dava dilekçelerini yazıyorum:
Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi
Dosya no: 2005/3435
DAVACI: Ahmet Mehmet Veli Hasan Hüseyin..
.
.
.
Onun yarım saatte yazacağı bir sayfayı ben 10 dakkada yazıp veriyorum;
makbule geçiyor, Makbule de bu arada bize çay demliyor.
İşte bu raddedeyim cemaat..
Ben yazı yazdığım zaman, babamın dava dilekçelerini yani,
babam beni acayip bilgisayarcı sanıyor.
Sonra ben durumu abartıp,
kendimi Ordinayus Prof Doç Dr Duygu Y. O. gibi hissediyorum.
. . .
Bazen ben de sizin gibi eski yazılarıma bakıyorum:
"Yav ne de güzel yazmışım..." diyorum kendime.
Gene yazarım, acelem ne, nereye koşuyorum diyorum sonra.
1000 yazıyı bulduğumda bana daha büyük bir klavye vermeyecekler ya..
Ama varsa bir süpriziniz çıtlatın kulağıma, o zaman her gün 1 yazı!
Aynen Genç Parti hesabı: Mazot 1 YTL olacak!
Ezilenler Bakkal Açacak!
falan..
. . .
Hayatı doldurmak, onu daha da bir anlamlandırmak için harcanana çabalar
bazı durumlarda daha büyük boşluklara sebep olmuyor mu?..
O zaman kesileceğini anladığında lezzeti azalan koyundan ne farkı kalıyor hayatın?.
Bazen öylece durmak lazım.
Bir süreliğine burda olmayacağım.
Beni merak etmeyin, olur mu?..
Duygu
16 Mart 2007 Cuma 14:32
İsteklerim
Sesim kısıldı, burnumdan soluk alamadığım için solungaçlarım çıktı,
tüm mümükler göğsüme indi..
Evden çıkman lazım diyen "evden biri" artık
"sakın evden çıkma, çıkarsan zaatüre olursun" tehtitleri savuruyor.
Oturmaktan popom büyüdü; ama 10 adımdan fazlasını üst üste atacak halim yok.
Burnumu silmekten burnumun derisi soyuldu.
Gece ağzım açık uyumaktan dudaklarım kurudu, hatta yara oldu.
Hastane kapılarında dermansız dertlerine çare arayan
tüm dünya insanlarına geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Şimdi istekler:
1.Serdar Kuzuoğlu gibi İnternet hakkında yapılan her tivi programına çağrılmak istiyorum.
İlk zamanlar programlara adidas önden fermuarlılarla katılıp, sonra takım giymek istiyorum.
İnternetle ilgili çok fazla istatistik bilmesemde,
bol bol rakamlar verip, sağ kolumun üzerine abanmak, harika havalı olmak istiyorum.
2.Wireless modemlerine MSN muamlelesi çeken zibidilerin kulağını çekmek istiyorum.
Modemine; Eda Taspinar, Cakir, Alemdar, Lost, İstanbulpark, Roxy vb vs vb isimler verenlere
IQ testi yapmak istiyorum
3.Bilgisayarımda "Restart Later, Download Later, Reminder Later" benzeri
pop-up'ları tıklayacak adam tutmak istiyorum.
4.Millet olarak Einstein'dan nefret etmemize neden olan
Turkcell reklamının yayından kaldırılmasını istiyorum.
Bir süre herkesi cevabı bulmamaya davet ediyorum.
5.Yeniden hortladığı iddia edilen Tuz Gölü canavarı ile ilgili aklıselim bir
insandan açıklama bekliyorum:
Tuz Gölü sodalı bir su değil midir, içinde balık yetişir mi?
Bi'tane İnci Kefali var, o da üremek için nereye kaçacağını şaşırır.
Heykeli bile dikilmiş bu devasa canavar bunca zamandır gölde neyle beslenir?
Akşamları karaya çıkıp ağaçtan yaprak mı yer? Makul olun biraz lütfen!
6.Burak Kut'un yeni albümünü artık bitirmesini istiyorum, yetti yani..
7.Karnım hiç guruldamasın istiyorum; çünkü insanın iştahı yokken yemek yemek bir eziyet.
8.Cem Yılmaz'ı izlemek istiyorum
9.Jüri üyesi olmak istiyorum
10.Leopar desenli babet istiyorum
11.Biraz keyiflenmek istiyorum.
İsterim bir şeyler daha, sonra..
14 Mart 2007 Çarşamba 17:57
Sevgili Günlük,
Dear Vagina,
Bugün çok kuru bir gündü...
Merhaba Boş Beyaz Sayfa,
Nasıl başlayacağımı bilemiyorum..
Sevgili Günlük,
Hasta oldum. Ablam günlüğüne "Duygu hastalığı benden kaptı" yazmış, yok valla.
Pazartesi günü çok gir içeri çık dışarı yaptım, bir ara da terim sırtımda kurudu.
Bunun üzerine salı sabahı uyandığımda ben bende değildim.
Tüm vücudum bir satır ile lime lime ediliyordu. Soluğu gene annemde aldım.
Bütün gün yattım, ama uyuyamadım, çünkü etlerim batıyordu.
Neyse, günler böyle geçiyor bugün daha iyi sayılırım.
En azından kaba etimin üzerine oturabiliyorum.
Günlük!
Dün akşam yarım göz yarım kulak Mükremin Abi'yi seyrettim.
At yarışından 750 Milyar kazandı ve bir at yarışı ancak bu kadar sempatik gösterilebilirdi.
Bir dönem milletin evi barkı dağılmadı mı bu meret yüzünden.
Bir de düşünmeden edemedim Türkiye Jokey Klübünden para mı almış acaba
Türkiye Jokey Klübü dün akşamki bölüme sponsor mu olmuş acaba?..
Biliyorsun Sayısal Loto, On Numara, İddia, internette bahis aldı başını gidiyor,
at yarışları bu rekabetin çok gerisinde kaldı.
Yani insanın aklına gelmiyor değil.
Günlük, geçenlerde "Işığımı kaybettiğimden şüpheleniyorum" diye yazmıştım ya
işte kastettiğim buydu; midem bir taraftan, diğer taraftan bir gece de pörtleyen soğukalgınlığı,
enerjimde de bir tuhaflık var..
yani ben taşa koşşsan gider bit tiptim ne oldu anlamdım
Neyse, ıhlamur içiyorum şimdi. Ihlamur dediğin bir kere kaynatılıp dökülmüyor biliyorsun,
ama ilk fincanın tadı da 2. ya da 3. fincanda olmuyor.
2. den sonra taze kaynatmak lazım yeniden.
Bir de Asena'ya son anda kıl oldum. Ne o son dakka golü çabaları sünnet falan.
Ama el el üstünde oturmayı sever Türk halkı, burada tokatını eksik etmedi.
Reklam arasında bi'patlattı SMS'i, Tokuş'u açık ara 1. etti.
Bu arada görürüsün Tokuş kocasından boşanacak.
Buzda Dans Bülent Polat'ın kazma olduğunu ispatlandığı bir yarışma
olarak kişisel arşivimde yerini aldı ayrıca.
Günlüğüm, seyretmek istediğim sinema filmleri, girmek istediğim atraksiyonlar var.
Ancak nasıl olacak bu işler pek bilemiyorum..
Bi'de zambak ottan daha güzel kokar di'mi?..
Ama çürümüş bir zambak çürümüş bir ottan daha beter kokuyor.
Bunun felsefesi üzerine düşünmek istiyorum, ama sonra.
11 Mart 2007 Pazar 23:22
Dişe Dokun!
Ben Bu Aralar Dokunamıyorum...
Bir süredir hayata evden takılıyorum.
Mümkün olduğunca işlerimi laptop ile yatar vaziyette görmeye çalışıyorum.
Lise çağında gastrit olmayı başarmış Türk gençlerinden biriyim bende,
ayrıca anneye de çekmişim mideme x2 hassas.
Keyfim yok anlayacağınız, ne muhabbetim çekiliyor ne de canım bir şey yemek istiyor.
O kadar keyifsizim ki kilo verdim.
Oysa konjonkturu kiloya çevirmekle nam salmıştım, ne oldu bana anlamadım.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi sitenin köpekleri ile başım dertte.
Oturduğumuz b u yerde giriş dairelerin önlerinde bahçeler var.
İnsanlar bir süre sonra apartmanda yaşadıklarını inkar edercesine bir tavır takınmaya başlıyor.
Mesela dairenin bahçeye açılan kapısını kaldırıp yerine çelik kapı takıyorlar ve eve
burdan girip çıkmaya başlıyorlar.
Sonra yazları tenteli, koltuklu salıncak koyuyorlar; görüntü gayet Kumburgaz.
Şikayetçi olduğum bu kısım değil tabii. İşin b ir de köpek kısmı var.
Mesela etrafımızda bulunan 5 apartmanın 3 tanesinin giriş katında 3 değişik cins köpek var:
Golden Retriever, Kurt Köpeği ve bir de beyaz üzerine siyah benekli av köpeği.
Apartmanda yaşadığını unutan komşular sürecin sonunda sırayla bu köpekleri edindiler.
Aslında ben köpekleri çok severim.
Öyleki bir köpeği bir çocuğa tercih ettiğim günler dahi olmuştur.
Neyse, mevzuyu uzatmayım arkadaşım, bunlar havlıyor.
Önce biri havlıyor sonra öteki gaza gelip havlıyor;
bazen kızarak, bazen ağlayarak havlayıp duruyorlar.
Golden'ın sesi pek çıkmıyor aslında hakkını yemeyim.
Genelde uykuya dalacağımız zamanı tercih ediyorlar ya da uyanmamıza 3 saat kala falan.
Bir ara kafalarına patates atmayı düşündüm. Eskiden olsa açar pencereyi konuşmaya kalkardım:
Nooldu sana, yalnız mı kaldın, ağlama mı geldi, ay bıcı bıcı diye...
Tam Hello Kitty tadında.
Ne oldu da patates atma ruh haline girdim hatırlamıyorum.
Her seferinde niyetleniyorum, sonra vazgeçiyorum, bir türlü olmuyor işte,
merak etmeyin yani..
Kısaca evinin önünde 3 cm 5 cm bir bahçe var diyerek apartman yaşamını hiçe sayan
insanların köpekleri de bu berbat halime eklenince ben iyice cin cıfıt oldum.
"Evden biri"ni de aldığım gibi bir süre annemlerde kaldım.
Kendimi kendi odama da değil, ablamın odasına kapadım.
Uzandım hep.
Annem ara ara odaya gelip, sürekli yatar pozisyonda olursam tansiyonumun düşeceğini söyledi.
Sonra "evden biri" aradı ve dışarı çıkmam gerektiğini hatırlattı.
Bir ara Akmerkez'e gittim.
Şimdi kendi evimdeyim, tivi de Buzda Dans var, ben Asena kazansın istiyorum,
Zeynep Tokuş zencinin kelini öpmeye devam edebilir.
Bir iki saat sonra da yatarım herhalde, sabah erkenden dışarıda işim var.
Köpekler bu gece de havlar mı bilmiyorum, şimdilik sesleri çıkmıyor.
9 Mart 2007 Cuma 11:53
Yardım Edelim
İki tane devlet okulunun unutulmuş müdürleri,
okuldaki öğrencilerine imkan sunabilmek için Kum Havuzuna başvurmuşlar...
Öyle ki: okulun ecza dolabında bırakın sargı bezini, oksijenli suyu, yara bandı bile yok.
Beden derslerinde öğrenciler spor ayakkabıları nöbetleşe giyiyor felan,
durum bu merkezde anlayacağınız.
Ayrıca bunlar doğudaki okullarda değil, İstanbul'dalar..
Müdürler para istemiyor, sadece çocuğunuzun artık kullanamadığı ayakkabısı, giysisi ile
kalem, silgi, defter, kitap vb işte. Paraya değil malzemeye ihtiyaçları var.
Elinizdekileri nasıl ulaştıracaksınız, ne olacak bu işler...
İşte bunun için Kum Havuzu ile irtibata gerçemiz gerekiyor.
6 Mart 2007 Salı 12:20
Mehmet Emin Ceylan:
"Depresifler Bana Göre Evrimsel Olarak
Bir Sonraki Aşamayı Temsil Ediyor, Yazdıklarım Onlaradır.."
Soru sormayı severim, öyle de yaptım, sordum.
Mehmet Emin Ceylan ile bir söyleşi yaptım.
Duygu: Küçükken "Büyüyünce ne olacaksın?" diye soranlara "Psikiyatrist" cevabını mı verirdiniz?
M.Emin Ceylan: Hayır hiç böyle bir cevabım olmadı, köyde ilk okulu bitirdikten sonra...
Söyleşinin devamı Derki'de
4 Mart 2007 Pazar 19:15
İnternet Kesilince...
Diyelim internet bağlantınız bir süreliğine kesildi;
bir anda eliniz ayağınız boşaldı, ne yapacağınızı bilemez haldesiniz.
Hemen çaresizliğe kapılmayın:
1) Desktop'ı düzenleyebilirsiniz
2) Fotoğraf makinenizdeki fotoğrafları aktarabilirsiniz
3) Genel olarak fotoğraflarınıza bir klasör düzenlemesi yapabilirsiniz
4) Siteniz için bir sonra yazacağınız yazıyı çalışabilirsiniz
5) Müsvedde yazılarınızı gözden geçirebilirsiniz
6) Outlook kullanıyorsanız eğer, eski e.postalarınızda temizlik yapabilirsiniz
7) Favorites'ten sitelerinizi düzenleyebilirsiniz
8) İşe yaramayan programları silebilirsiniz
9) Nemli bir bez ile bilgisayarınızın tozunu alabilirsiniz
(aman fişi prizden çekmeyi unutmayın)
10) Banka, kart, site ... Şifrelerinizi toparlayabilirsiniz
11) Ya da çıkıp bir yürüyüş yapın, temiz hava da iyidir
1 Mart 2007 Perşembe 13:45
Kamyon Kasasında Bahçeli Bir Ev
Derste canım sıkıldığı zaman defterin arkasını çevirir,
bahçe içinde ev resmi çizerdim.
O zaman defterin bir yüzünü matematik,
diğer yüzünü geometri için kullanabileceğimi henüz keşfetmemiştim.
Derste sıkıldığım zaman bahçe içinde ev resmi çizerdim.
Böyle zamanlarda apartmanın üçüncü katının penceresinden mahalleyi seyreden çocukları
resmeden arkadaşlarım da oldu; ama ben bahçe içinde evi tercih ederdim.
Hem benimki pencereden dışarı bakmazdı; odasında, yatağının üstünde otururdu.
Sanatsal faaliyetlerim blok ders döneminde iyice hız kazandı.
Blok ders dedigin hastalıklı bir durum. Yaşayan bilir.
Bilim dünyası dikkatin en fazla 20 dakika sonunda dağıldığını kabullenmişken,
Milli Egitim ayak diriyor "İllaki 80 dakika" diye.
Bir nevi ÖPS (Ögrenci Poşetleme Sistemi) veya "Hadi Hadi Hadi Eğitim Yuvası".
Blok ders furyasında resim çalışmalarım istediği kadar hız kazansın kazanmasına,
ben bir türlü beceri kazanamadım ama.
Çizimim o kadar kötüydü ki, düşünün: Tüm formülleri ezbere bilmeme rağmen
düz çizgi çizmediğim için bir dönem geometriden kaldım!!
Derste sıkıldığım zaman bahçe içinde ev resmi çizerdim.
Evimin en çok da bacasını severdim.
Gökyüzünde güneş olsa da benim evimde kaloriferler yanardı hep, bacası tüterdi yani.
Canım insan içine karışmak istemiyorsa eğer,
tek derdim eve gidip yatmaksa mesela, evime kapı çizmezdim.
Kimse gelip gitsin istemezdim.
Bir taraftan ev içi yalnızlığının dayanılmaz cazibesi
diğer taraftan sosyal hayatın içinde olma arzusu;
kantinde açma arası kaşar ile çayın eşlik ettiği abuk sohbetler
ve yatağımın altına beni bekleyen defterime anlatacağım mevzuların sonunu getirecek
"...ama öyle olmadığını kimse bilemeyecek" cümlesinin sabırsızlığı.
Ve belki hepsini birden yaşayabilmenin olanaksızlığıydı beni hüzünlendiren.
Şimdilerde okul yok, sıkılacak blok ders yok,
arkasını çevirip resim çizecek kareli bir matematik defteride.
Sıkışık trafikte önünüze düşen kamyonlar var bu sefer,
kasasında eli yüzü kara içinde insanların yolculuk ettiği.
Bir süredir kafamda sabit bir imgeye dönüştü kamyon kasası insanları,
aynı bahçe içindeki ev resmi gibi.
İçinde bulundukları kamyon kasasını sorgulamadan,
kafamızın içinde utangaç utangaç bir kenara sinmiş düşünceleri bakışlara çevirirler.
Hava da bazen çok soğuk olur.
Hayat onlar için basittir: o kamyon kasasında ve sen otomobilin içindesin.
Ve basitlik 'otomobil dilinde' boş kafalılıkla aynı manaya gelir.
Yaşamak için beyninin sağına ya da soluna gerek duymayan,
içgüdüleri sayesinde hayatta kalabilen kamyon kasası insanları.
Otomobili kullanıyor olmamın hiçbir önemi yok ve
benim için neyi garanti eder tam bilinmez fakat;
bu aralar kamyon kasasındaki o adam olmak istiyorum.
DEVAM...