ŞUBAT
31 MART 2006 CUMA 23:01 CRM'in vardığı nokta...
Garanti Bankası CRM'de tavan yapmış durumda.
Bugün "evden biri"nin iş yerindeki arkadaşına Garanti Bankası'ndan sms gelmiş:
"2 hafta sonra eşinizin doğum günü.En çok alış veriş yaptığı mağaza: İnkilap Kitabevi"
Dumur tabii.
Böyle bir sms benim hoşuma gider miydi düşünüyorum.
Sanmam.
Eğer hoşuma gitmiş olsa Savaş Özbey hakkımda yanılmamış olurdu:
"Belki de Truman Show tadında bir hayat sürmek amacı..."
Yok yani.
Öyle iç ilişkilerimize kafa kol girilmesi, yapılan muamelede CRM ile CIA'in karıştırılması
benim gibi müşterilerin hiç işine gelmez.
Açıp telefonu "Düşün kardeşim yakamızdan" falan dedirtebilir.
Ya da bu ultura alakalı yaklaşım çiftlerin başına iş açabilir.
"2 hafta sonra eşinizin doğum günü.En çok alış veriş yaptığı mağaza: Gülaylar Altın"
Sonra hatun delirebilir:
"Yok abi bana altın maltın bir #@!*! geldiği yok!".
Ne olucak ondan sonra?
CRM'in vardığı nokta müşteri menuniyeti adına "boşanma avukatı" tutmaya kadar gidecek mi?
Ya da en kötüsünden müşterilere evlilik terapisti tahsis edilebilir:
"Biz ettik terapist düzeltsin".
Yok ya!
31 MART 2006 CUMA 10:28 Keşifler kaşifler...
Benim fotoğraf makinemin kurması yoktu.
Evden birinin fotoğraf makinesi ise kurmalıymış, bunu keşfettikten sonra acayip mutlu oldum.
Sonra bunu bana neden söylemediğini düşünmeye başladım....
Komşusu Martı Telefonu çalmasa da olurdu.
Saatini kurmuyordu.Vakit bildiğini okurdu...
30 MART 2006 PERŞEMBE 15:32 Döneminin en şık kadını!!!
Bu yaz kararlıyım: çok şık gezicem sokaklarda, elimden geldiğince az giyicem yazlık Nike'larımı.
Benim topuklular İstanbul kaldırımlarına dayanır mı bilmem ama en azından
hayatımın bir dönemini şık bir kadın olarak geçiricem, daha sonra gene sefilleri oynayabilirim.
Olabilir yani.
Bu aralar:Yaz, Nine Westlerim ve Ben
30 MART 2006 PERŞEMBE 12:56 Gençlik:İlginç dialoglar dünyası
Yeni sevgili olmuş bir çift ilk birkaç buluşmada ne konuşur?
Vallahi ben hatırlayamayacağım, çok uzun zaman oldu;
ama dün evden birinin işten çıkmasını beklediğim sırada örnek çözmeye çalışan 19-20 yaşlarında
bir çiftin hemen yan masasında oturuyordum.
Baktım iş ilgi çekici bir hal almaya başladı, not defterimi çıkarttığım gibi...
-(kız) Bean kimseyi aramam, yaaaani.
-(oğlan) İletişim bi ihtiyaç ya, yemek yemek su içmek, sevişmek gibi
-(ben)!!!
-(kız) Sor hadi anlatıiiim
-(oğlan) Ha ha aha haaa
-(kız) Bean mesela akrabaları da aramam biliomusun?
-(oğlan) Bean da
-(kız) Yaa , çok güloorum, yeni çıkmaya başlayan çiftler ne konuşuor ki aha ha ha
el patlatmaca oyniolar galbaaa
-(oğlan) O işler lise de kaldı ya.Sözde elini tutacak daaan diye vurur kızın eline
-(kız) Ay hihi hiiiiii
-(oğlan) Sonuçta dokunmak bir ihtiyaç, öpüşmek, sevişmek
-(ben)(çabuk yazmalıyım, kaçıyooo)
-(kız) Ay canım spagetti çekti galbaaaaaa
-(oğlan) Sean çok şanslısın
-(ben)(spagetti??? ne alaka ya!)
-(oğlan) Bean de kimseyi aramam ama seni aramak istiyorum
-(kız) İhi ihi hiiiii
-(ben)(bravo kardeşim burdan oraya da geldin ya)
-(oğlan) Aramak, dokunmak bunlar hep ihtiyaç iştea
-(kız) Bean çok dağınıkım, hep eşyalarımı atarım oraya buraya
-(oğlan) Soyunuyosun yani
-(ben)!!!
-(kız) Mesela kız arkadaşlarım çaldırır kapatır bean geri aramam biliomusun?
-(oğlan) Baydı zaten o olay
-(kız) Yaa 2,5 haftada ne kadar çok şey paylaştık dea mı?
-(oğlan) Dokuzbuçuk hafta dioorum hoohooo haaaahaaaaaaa
-(ben)(galiba oğlan güldü)
-(kız)Pars'a babası BMW almış gördün mü? Okula onlan geldi bugüan
-(oğlan) ...
-(ben)(Pars çok karizma bi isim ya)
-(oğlan) ...
-(ben) (çok soğudu burası)
-(kız) Bean Guess çanta beendim şurda
-(oğlan) Hadi spagetti yiyelim
-(ben)(yemedi abi!)
29 MART 2006 ÇARŞAMBA 22:09 Yürüyorum:İstiklal Cad.
Yürüyorum:İstiklal Cad.(27 Mart 2006)
28 MART 2006 SALI 21:45 Sokak Rutinleri: Şişli
Sokak Rutinleri: Şişli (27 Mart 2006 P.tesi)
28 MART 2006 SALI 10:35 Bilinçaltı, rüyalar, deliler vs vs vs
Ben yarı deli dolanmayım da kim dolansın allah aşkına?
Bu sabah bir uyandım ki ağzım gözüm şaşmış durumda,
ne o rüya görmüşüm:
Bir caminin içinde oturuyorum.Yanıma şarkıcı İzel geliyor,
yüzündeki delikleri gösteriyorum "okuyayım üfliyeyim geçsin" diyorum (ben kim oluyorsam artık)
"zaten camideyiz..." diye ekliyorum, itiraz etmiyor.
Az biraz zaman geçiyor ki camiden içeri Elmax kanalında tarot bakan Çelebi Çiçek giriyor,
elinde iki fincan çay var.Çayı ikimiz için getirdiğinden o kadar eminim ki İzel'e
"Canım sen evine git artık" diyorum.Gidiyor.
Şehirler arası otobüsün içindeyim yanımda kimin oturduğunu hatırlamıyorum ama
çaprazımda eski iş yerinden bir kız oturuyor.
Sonra bir bakıyorum kucağımda 4 yaşlarında bir çocuk var,
beyaz bi tulum giymiş, piş pişlemeye başlıyorum.
"4 yaşındaki bir çocuğu piş pişlemek de ne alaka yahu" demeye kalmadan
2.si geliyor kucağıma 1.si inmeden, bu sefer başlıyorum ikisini birden sallamaya.
Kafamı kaldırıyorum ki otobüs camında ben diyim 100, siz diyin 200 böcek dolanıyor.
Allahım allahım...
Maslak Yeşil Kundura'dayım içeride maddi açıdan sıkıntı çeken kızlar çalışıyor.
Sırf onlara iyilik olsun diye (Satış yapmış olacaklar ya) kalitesiz kalitesiz bir sürü
ayakkabı alıyorum, peluş oyuncaklar, içimden de geçiriyorum "ben bunları ne yapacağım?" diye.
Otoyoldayım, hava çok sıcak, asfaltın üzerinde dalgalar görürsünüz ya...
Yanımda bir kaplumbağa var beraber yürüyoruz, işin ilginç tarafı ben hızlı o yavaş olmasına
rağmen yan yanayız, aklım karışıyor.
Bizim sitenin girişinde kazıkçı bir market var, site de kim ondan alış veriş yapar kim yapmaz çok iyi bilir.
Mesela ben yapmam (5 lt'lik suyu 2,75 YTL'ye satıyor).
Olurda bir eksik için uğrasam sahibi (kasada durur) suratıma bakmaz.
Benim de suratına tüküresim gelir ama işim düşmüş ne yapayım.
Neyse o adamı görüyorum otoyolda, kolunda bir sepet çimen var.
Durup "Ne yapıyorsun bir sepet çimenle burda?" diye soruyorum
"İnek sağmaya gidiyorum" diyor.
"Çimeni yer yemez süte dönüşecek mi ki?" diyorum "Sen ineği boşver de üniversiteden mezun olamamışsın,
bir ders kalmış hala öğenci görünüyorsun, git de kayıt tazelet" diyor.
Ben ne oluyorum biliyor musunuz?
Evimdeyim, yatakta, biri evin içinde bir anahtarlık dolusu anahtarı sallayarak dolaşıyor.
Bir çeşit meydan okuma:
"Yiyorsa kalk da çık karşıma" der gibi, uyuyor taklidi yapıyorum.
Arda bir kaç mevzu daha var da bölük bölük hatırladığım için yazmadım, sonra uyanıyorum.
Yani bilinçaltımın maymunu oldum, başka bir şey demiyorum.
27 MART 2006 PAZARTESİ 11:46 Evden Biri...
Açılın yakınıcam.
Ne zaman ağır abla takılmaya kalksam evden biri beni çingene çaputuna döndürüyor.
Artık onun adı "evden biri" yok öyle aşkım maşkım.
Yazılarımı buraya yazamaya başlayalı bir seneyi geçti; toplasan 10 kere bakmamıştır.
Dün içerdeyim geldi dikildi başıma "Ne o Brad Pitt'li yazı?" diye.
Gele gele buna denk gelmiş, bende ki şansa bak!
"Ben Brad Pitt'in kucağında günümü gün ederken"i kastediyor.
"Halıya sabah sabah bir bardak kahve döktüm diye mi yaptın bunu, ben silerken sen gülüyordun ama"
(öyle şuursuz bir anıma denk gelmiş gülmüşüm, farkında değilim)
"Yok ayol" dedim ben "şaka diye dedim amma da senne de falan fişman..."
yok! yemedi; iki kaş bir arada kızmamış, küsmüş en fenası yani.
Taze taze Hande Altaylı'dan örnek verdim;
"Kadın sevişmeli, fantezili bir kitap yazmış hem de 7 yaşında çocuğu var;
bak kaşı kalkıyor mu Fatih'in senin ne iş bu iş ???" dedim.
Gene olmadı.
Başrolünü oynadığı bu kısa metrajlı dramanın ardından "Ben Brad Pitt ile günümü gün ederken"
diye çevirttirdim cümleyi, "öldürmek istiyorum"u da "katil olmak istiyorum" yaptım, bonustan
ki amatör bir kimseyim, yazar değil yazanım ne yaparsın...
Bu değişikliğe rağmen baktım "evden biri" hala tosarık.
O dakkaya denk geliyor olaya uyanmam: onun asıl derdi Brad Pitt görünümünde Angelina Jolie!!!
Efendim Angelinamız Joliemiz neden hayal kırıklığına uğrasınmış.
Onunla yaşamak bu kadar mı kötüymüş! Tüm aktörler, süper starlar terazi burcuymuş.
O herşeyden önce yaratıcı ve süprizlerle dolu bir erkekmiş.
Vallahi ben bir süprizini göremedim dedim:
"Sana tüm tatillerimiz diyorum" dedi. Haklı, gönlümde yer edeni 2003 New York seyahatimizdir.
"Ayrıca..." dedi "sen de bugün paralı yolda OGS'yi ters tuttun 1 YTL'lik yol 49 YTL'ye geldi
'olur böyle şeyler' dedim geçtik ben de mi kucaklı mucaklı bir şeyler yazsaydım" dedi.
"Bak..." dedim "iki satır geyik yapıyorum şurda, çok zorlarsan
Aşka Şeytan Karışır, Bu İşin İçinde Aşk Var, A.Ş.K Neyin Kısaltması serisine devam eder
Ateşli Yatakta Ateş Bastı Ey Aşk Bana'yı yazarım imza günüme gelirsin" dedim.
"Bi kere kafiyesi uymadı" dedi.
"Bak yazdırma" dedim.
Öyle deyince biraz ürktü de barıştık işte.
26 MART 2006 PAZAR 23:25 Bedel...
Tek işi yazmak olan bir insan zaman içinde ne ile karşılaşacağını önceden kestiremez.
İlginç olan bir takım şeyleri söylemeyi seçmesi değil, yazıştır.
Her yazının iyi kötü bir ağırlığı vardır.
Sonucunda da ödenmesi gereken bir bedel.
Yalnız düzyazının bedeli ağırdır.
Arkasında durmanız gereken bir "ben" söz konusudur.
Çoğu zaman o "ben" klavyenizin özgürlük derecesini de belirler.
Yazınızın at koşturacağı alanı çevreleyen unsurlar yaşınız, cinsiyetiniz,
medeni durumunuz hatta ve hatta ebevyninizin hayatta olup olmamasıdır.
O yüzden hikaye yazmak zevklidir.
Sıkıştığınızda "Ben demiyorum Ali diyor" diyebilirsiniz,
"Bu Ali'nin fantezisi, kötüsü, entrikası, sevişmesi, cinayeti benim ki değil".
"Peki Ali ne kadar siz?" sorusunu "Örtüştüğümüz birkaç nokta var o kadar"
diyerek geçiştirebilirisiniz.Olurda.
Yazıda öncelikle gereken şey "içtenlik"tir.
Benim içinse "geyik bir içtenlik" hatta "abartılı geyiksel içtenlik ötesi" de denebilir.
Ama bedel her halükarda bedeldir, kaçamazsın.Yakalar.
26 MART 2006 PAZAR 18:07 Örnek bir ilişkiden örnek bir cinayete adım adım...
"Eğer çabalanırsa,
eğer gönül verildiyse,
eğer sağduyulu davranılabilinirse,
eğer taraflardan biri evde kaldığını düşündüğü bir an karşılaşılmışsa..."
bir yengeç ile bir terazinin ilişkileri yürüyebilir(mi), belki, lütfenden...
1960 öncesi Ordinaryus ünvanı alabilmiş tüm astrologlar böyle söylüyor işte.
Ama kimse mutlak bir uyumdan bahsedemiyor, yemiyor;
çünkü terazi ile yengecin ilişkilerinden örnek bir beraberlik değil
güzel bir cinayet haberi çikabilir: In Cold Blood-2
Bu arada işin tadını kaçırarak hikayenin sonunu söylemekte sakınca görmüyorum:
Katil Yengeç!
Yengeç; çünkü terazi için "bir cinayet senaryosu hazirlamak" demek
başkası hakkında düşünmek demek ki bu düpedüz intihar olur.
Terazi bir cinayet senaryosu hazırlayamayacak kadar kendi ile meşguldür;
hadi cinnet geçirdi desek o da olamaz.
Tartışma esnasında kendini kaybedemeyecek kadar dikkati dağınıktır.
Yani bir terazinin bir yengece kurban gitmesi an meselesidir.
Tüm bu Analyze This'in sonucunda söylemekte sakınca görmüyorum ki:
Katil olmak istiyorum.
Artık savcıklık bunu ihbar kabul eder mi etmez mi bu onların sorunu.
Alıp beni kodese tıkarlarsa da bu bana ceza değil jest olur.
Not alınsın: ziyaretçi istemiyorum.
Biliyorsunuz 29 Mart'ta güneş tutulması olacak,
akıl almaz olaylara gebe bu günde inanıyorum ki çok istersem eğer,
tüm kalbimle,
Angelina Jolie ile hayatlarımızı değiştirebiliriz.
Ben Brad Pitt ile günümü gün ederken (karnımda bir bebek olacak ama olsun
hesap o kadarcık da şaşsın yani) Angelina Jolie yaşadığı hayal kırıklığını fakir ülkelerden
bir çocuk daha evlat edinerek telafi edebilir.
Bir de ilk fırsatta anneme cinnetlerden cinnet beğenecek o kadar.
Gördüğünüz gibi hayatımın öyle fazla bir külfeti yok.
Egosu 10 kaşıkçı elması gücünde bir teraziye karşın egosu vileda paspasından beri
hallice bir yengeç evlendiğinde ortaya işte böyle yazilar çıkar.
Yazan, güneş tutulmasından medet umar, ilahi adelete olan güvenini sorgular,
eğer bir gün lotodan büyük ikramiye çıkarsa tüm astrologlara yengeç ile terazinin
müthiş uyumu başlıklı yazılar yazdırmak için ödenek ayırdığını hayal eder.
Tarihi yeniden yazmak ister falan falan.
"16'lık hissi veren bir mahlas ile seks kitabı yaz" kararımı henüz uygulamaya koymadan
Terazi ile Yengeç Hayatlarını Birleştirdiğinde:
Katil Olmaya Beş Kala Bir Yengece İtfahen (Seni de Kurtarabilirim Kardeşim)
isimli kitabımla ortamlara patlayacağım ve bunu sırf katil olmamak için yapacağım.
Hapishanedeki lezbiyenlerle uğraşacağıma evdeki terazi ile çekişmeyi tercih ederim.
İstisnasız her yazıma start verdiren bir olay vardır diyemiyeceğim; ama bu yazının vardır.
O da ayrı bir yazı konusudur.
25 MART 2006 CUMARTESİ 19:14 Şu aralar bunun üzerine düşünüyorum...
Okuyacak iyi bir kitap bulamadığımda ya da aldığım elimde patladığında
dönüp dönüp okuduğum kitaplardan biridir: "Öteki Renkler" (Orhan Pamuk).
Bilenler bilir kitabın önsözü, içinde yer alan bir dolu yazıdan daha keyiflidir.
Önsözde ilgimi en çok çeken paragraf ise şudur:
"Roman-hikayede yalanı, yalan olduğunu hiç saklamadan söylediğimiz için okurda
bir 'gerçeklik' duygusu uyanırsa bu şaşırtıcı, hatta sarsıcı olur.
Düzyazıda ise yalanı doğru söylüyormuş gibi söylediğimiz için hep şaşırtıcı,
hatta sarsıcı şeyler anlatmak gerekir.Bu da yetmediği için, ikide bir yemin eden
yalancı şahit gibi düzyazıda tanıklıklara, doğrulamalara, kurama ve daha yüksek otoritelerin
yardımına başvurmak zorunda kalır insan."
Okuduğu, gördüğü, duyduğu hiçbir şeye körü körüne inanmayan ben,
şu aralar bunun üzerine düşünüyorum, tekrar...
24 MART 2006 CUMA 00:20 Bekler bir tipim...
Eve birlikte döneceğimiz için Metrocity'de aşkımın işten çıkmasını bekliyorum.
("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video)
Ben onu hep beklerim, kaderim bu benim...
not: videoda torbamın içini çektiğim bir yer var
orada görünen mavi mikrofon Atahan için aldığım bir oyuncak
elektronik değil, pilsiz çalışıyor ama sanki elektirikli mikrofonmuş gibi sesiniz ekolu çıkıyor
onunla siteye bir video çektikten sonra Atahan'a vereceğim
her eve lazım aslında, çok eğlenceli pahalı da değil
vallahi alın, Joker'de satılıyor
not2: had safhada gereksiz videoları siliyorum, boşu boşuna yer tutuyor.
yazılarımın içinde yer alanların altına da ("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video)
notu düşüyorum, haberiniz olsun
23 MART 2006 PERŞEMBE 23:28 Sözüm söz...
Rafta serastreçfilmlenmiş kitapları görünce; alıp yazarının kafasında paralamak istiyorum;
bu onun mu yayınevinin mi seçimi diye düşünmeden.Her halükarda ağırlığını koyabilmeli yazar.
Okunsun diyerek yazılıyor bu kitaplar;
İster evinde ister kitapevinin bir rafına sırtını dayamış halde ol.
Her eseriyle yazar, damla hesabı biriktiriyor okuyucusunu.
Yazmak akıllı işi bir eylem değil; tek dayanağın gönül vermiş olmak o kadar.
Sonra,
sonra basıp seralatıyorsun.
Pardon!
Sen tüccar mısın yazar mı?
Ya da gel biz seni önümüzdeki bir 1000 yıl bu sınıfta yok yazalım.
Diyorum ki kitap basım dünyası için kalite standartı oluşturulsun.
Ben psikopata bağlamış bir okuyucu olarak ilk maddeyi yazayım gerisini erbabı doldursun:
1-Kitaplar serastreçfilmlenmeyecek,
2-
.
.
.
Kızgınlığım kitapçılara girip satın almayacağım kitaplar okumaktan
ya da kitap seçerken tam ortasından açıp okumaya başlamamdan ileri geliyor.
Mesela Cevahir D&R'dayeken Marguerite Duras'ın "Ölüm Hastalığı"nı okuyorum,
Akmerkez Remzi'de Pierre Bourdieu "Karşı Ateşler", Etiler D&R'da Leyla Erbil "Üçbaşlı Ejder".
Yolum düşmüşse, vaktim de varsa dükkandan içeri girdiğimde tek bir şey düşünüyorum:
ellerinde kalan tek kopyanın da satılmamış olması.
Yoksa devamını okumak için başka bir kitabevine "abone" olmam gerekiyor.
Tüm bunların ışığında, ileri de bir gün kitabım basıldığında, artık o zaman 45 mi olurum 50 mi bilinmez,
onu serastreçfilmmiş alüminyumfolyoymuş sarıp sarmalatmayacağıma şimdiden söz veriyorum.
23 MART 2006 PERŞEMBE 22:45 Üzerinde düşünmeye değer...
" Birçok kişi, yaşam kalitesinin yaşam standardı ile ilgili olduğunu düşünür;
oysa tam aksine, iç huzur (içsel kalite) ve davanışlarımız (dışsal kalite) ile ilgilidir.
Yaşam kalitemizin düzenleyicisi ise yaşama bakış açımız,
onu yorumlayış ve algılayış biçimimiz, yani paradigmamızdır ".
(Ulaş Bıçakçı, Paradigma ve Yaşam Kalitesi)
23 MART 2006 PERŞEMBE 11:08 Çaresizlik...
29 Mart'ta güneş tutulması olacak ya her yer ayakta "peki sonrasında deprem olacak mı?" diye.
17 Ağustos depremini yaşamamış bir İstanbullu olarak bir gün İstanbul'da deprem olacak fikri
beni fazlası ile ürkütüyor; ne kadar anlatılırsa anlatılsın
depremi yaşamadığım için o an neyle karşılaşacağımı, ne hissedeceğimi tahmin edemiyorum.
17 Ağustos 1999'da ben Amerika'daydım.
Ablamla eniştem o zamanlar Rhode Island'da yaşıyorlardı.Ben de kendilerinde kalmaya gitmiştim.
Akşam izlemek için Blockbuster'dan Mel Gibson'un Payback'ini kiralamıştık.
Yemekler yendi, kaset takıldı, iyi has oturuyoruz.
İlerleyen saatlerde ablamı Almanya'da yaşayan Ebru Abla aradı.
Ablamın sonradan anlattığına göre biraz tedirgin biraz da nabız yoklar şekilde konuşuyormuş;
CNN'den deprem haberini izledik mi anlamak için.
Bakmış ki haberimiz yok, "İstanbul'da deprem olmuş" demek zorunda kalmış.
Onun da ailesi İstanbul'da yaşıyor ve hatta bir çok akrabası da İzmit'te...
Hemen CNN'i açtık; neler izlediğimiz hakkında bir yorum yapmayacağım,
hepinizin gördüklerini gördük.
Aileniz İstanbul'da ve öyle bir görüntü var ki taş üstünde taş kalmamış...
Ya bizi düşünebiliyor musunuz?
Bırak acilen İstanbul'a gitmeyi JFK Havaalanına varmak bile 3,5 saat sürüyor;
belki Boston Logan International Airport.
Telefonla İstanbul'da sabit bir numaraya ya da cep telefonuna ulaşmak imkansız.
Bakın farkındaysanız çok düz yazıyorum: mahvolduk.
Telefon başında saatler geçti, sabahladık ve en sonunda annemlere ulaşmayı başardık,
eniştem de ulaştı ailesine ama gene de moral sıfırdı bizde.
Şimdi ne zaman depremle ilgili herhangi bir haber okusam, izlesem o gece aklıma geliyor.
Çaresizlik ve neyle karşılaşacağını bilememek berbat bir duygu.
22 MART 2006 ÇARŞAMBA 17:58 Türkiye gene hamile
Türkiye gene hamile.
Biz ünlülerimizle birlikte gebe kalmaya bayılan bir toplumuz.
Takip ederiz, içimizde hissederiz, affetmeyiz.
Feraye Tanyolaç'ın Çilingiroğlu No.2'ye gebe kaldığı haberleri ile kulaklarımız
daha yeni yeni şenlenmeye başlamıştı ki Yavşar Zürriyeti kendini kameralar önüne attırıverdi.
Burda başrollerden birini kaptığı için ortalarda gözüküyor olabilir de
"Avşar kızına sormalı" isimli bir "gazeteci refleksi"nden söz etmek abesle iştigal olmaz.
Mesela Hz.İsa yeryüzüne tekrar inse Diyanet İşleri Başkanı'ndan hadi Zekeriya Hocadan bile önce
Yavşar Zürriyetinden yorum beklenecek:
"Vallahi İsa, dünyanın en güzel, en kendine güvenen, bir elinde on parmak tek kadını olduğum için
beni görmeye indi; ayrıca biz Kaya ile arkadaşız.Ar-ka-daş..."
İşte bu kendini kamera önlerine attırmalarından birinde yanında Çilingiroğlu no.1 de vardı.
Daha önce kızını "annemle babam evliler" gibi abuk sabuk demeçler vermede de kullanmıştı ya...
Neyse, gazeteci sorma gafletinde bulunmuş:"Feraye Tanyolaç hamile, ne diyorsunuz?" diye.
İşte o dakka Avşar Zürriyeti Demet Akalın ekolünden tıngırdatmaya başlamış:
"Bi adaşımı dövicem çok fena dövicem".
Yok öyle değil tabii.
"Yolda sorduğunuz soruya bakın.Gerizekalılar.Sana çakmadığıma şükret".
Yani!
Oysa kalıbımı basarım ki geçtiğimiz hafta biri bir yerde Çilingiroğlu no.1'e
şöyle bir şey demiştir: "Baban hem Ferrari'ye hem de Feraye'ye biniyormuş hayırlı olsun!"
Teşbih-i beliğ sanatının bu nadide parçası iki ayağının üzerinde duran dünyanın
en acımasız canlısından çıkmadır: çocuktan.
Acıma duygusu sonradan öğrenilir.O sebeple çocuk milleti kadar gaddarı yoktur.
Komlekslerimizden, senede 10-15 defa aksatmadan gördüğümüz o klasikleşmiş kabuslardan,
takıntılarımızdan ilkokul arkadaşlarımız sorumludur.Kabul edelim.
Çocuk dediğin lafıyla sözüyle inadıyla ciğerini söker adamın.
Bir çukur açıp, içine girip, kendini domuz bağı ile düğümleyip ölümü beklemek isteyecek kadar canından bezdirebilir.
O yüzden gelişmelerden Çilingiroğlu no.1'in bizimle eş zamanlı haberdar olduğunu tahmin ediyorum,
belki 1-2 gün şaşamış olabilir o kadar.
Ayrıca "Zehra olaydan sonra sürekli soru sormaya başladı.Pedagogla konuşuyorum o günden beri..." de demiş.
Annesi zamanında evli bir futbolcuyu ayartmış, sonrasında karı kız döven çok eşli bir türkücü ile yaşamış,
havaalanında Tüp King Kong Coco eşliğinde demeçler vermiş;
babası tecavüzden yargılanmış bir çocuğun, son yaşanan gelişmeler de eklendiğinde
pedagog desteği almaması, bunun için bir gazetecinin "Feraye Tanyolaç hamile, ne diyorsunuz?" sorusunun beklenmesi
zaten işin ne kadar savsaklandığının bir kanıtıdır.Sen kimi dikkatsizlikle suçluyorsun?
Mevcut haberleri ve ileride yapılacakları da gözönünde bulunduracak olursak
Çilingiroğlu no.1 için her dönem bir pedagog, psikolog, psikiyatris ihtiyacından söz edebiliriz.
Abartmış olmayız; çünkü bu haberler eski yeni fark etmeden peşinden gelecektir.
Büyük talihsizlik.
Allah kısmet eder de no.2 doğarsa onun önüne de babasının "Ben bu çocuğu istemiyorum" demeçleri
konacak ve istenmeyen bir çocuk olduğu gerçeği ile hayatına kaldığı yerden devam edecektir.
Büyük yıkım.
O yüzden ultura sensitive H.Yavşar olsun dönekler döneği Çilingiroğlu olsun gazeteciye oraya buraya çatmadan önce
"ikisi de ağızdan çıkan ses"tir hesabı durup bir kendilerine bakmaları lazım, "ben konuşuyor muyum geğiriyor muyum?" diye.
21 MART 2006 SALI 17:35 Dişi Yakarış
Şahan: "Dişi Yakarış"
Cengiz: Yayında ve yapımda emeği geçen herkesin Allah belasını versin!
21 MART 2006 SALI 13:00 30bin kadın ve "Nişantaş"
Sokak Rutinleri: Nişantaşı (Yargıcı vitrininin önündeki yükseltiden)
Ve siteye koymazsam çatlardım
Şahan: "30bin kadınla nasıl birlikte oldum? Yaz arkadaşım! Not al!"
p.s. Videoları ilk çalıştırdığınızda ara ara duruyor yani yüklüyor;
ama video 2. kez döndüğünde kesintisiz izleyebiliyorsunuz.
1 dakikadan kısa çekimler yapıyorum gene de ilk izlemede bu yüklemeyi yapacak, uzunlukla pek alakalı değil.
Kısacası bekleyin.
20 MART 2006 PAZARTESİ 22:18 Sıradan vatandaş bünyesinin "ünlü refleks"i
Ebru Şallı bugün Akmerkez Remzi'de beni gördüğünde trench coat ve çantamın uyumuna bayıldı.
Baktı sonra döndü bi daha baktı.
Sonuçta her işin bir uzmanı var arkadaş.
Kahretsin manken gibiyim.
Neyse, bu kadar şımarmak kafi asıl konuya girmek istiyorum:
Bero makarnayı aldante seviyormuş, başka türlü yiyemiyormuş.
Vah vah vah.
Remzi'de bir avazı yerde bir avazı gökte artık arkadaşı mıdır hayranı mı bilemem
hatunun tekine yakınıyor: "aldante de aldante" hay boyu devrilesice.
Yok, öyle değil tabii.
Bugüne bugün Tan İmparatorluğu'nun varisi Beren Tan'ın
boyunun devrilmesi yerine ileride dağlar taşlar gibi gümbür gümbür bir şey olmasını temenni edebilir.
Benimki mübalalı bir abartı!
Bero'nun saçını at kuyruğu toplamış; zaten saçları bukle bukle, bir ara aklım karıştı:
"Sn. Şallı'nın çocuğu oğlan değil miydi?" diye.
Bero'nun geleceği açısından ben kendisine bir adet de kız çocuğu öneriyorum.
Hem 32'den gün almış 34 beden Şallı Tarikatını müridleri ile birlikte devredeceği bir varis olsur ailede.
Tüm mağaza Tan İmparatorluğu'nu bir tarafına sallamayıp büyüdüğünde Akşam Gazetesi'ndeki
Lady lezzet'in köşesini devralıp gurme yazıları yazmaya aday Bero'nun yemek zevkini dinledi.
Yalnız ben dinlerken durup Sn.Şallı'nın suratına alık alık bakmak da istedim;
sıradan vatandaş bünyesinin verdiği bildik bir "ünlü refleks"i bu ne yaparsın.
Ama yapamadım işte.
Maça 1-0 önde başlamışken sayı vermeye hiç niyetim yoktu.
p.s. cebim de yeni bir sokak rutini var ama şimdi halim yok, yarın.
20 MART 2006 PAZARTESİ 10:32 Kutu kola içen çocuk üzerinden moralite hesapları...
(Bir bardak portakallı Oralet eşliğinde)
Soruyorum size kimin moralimi bozmaya hakkı olabilir?
Bugüne kadar kimsenin kapısına "ne olur beni neşelendir" diye dayanmışlığım olmamıştır;
ya da "hüzünleri silkelemede gelin bir grup çalışması yapalım".
Yok!
Ben kendi mutluluğumu, iç huzurumu sağlarım;
kısaca "gölge etme başka ihsan istemem" durumlarındayım.
Bu arada çarşamba gününden beri oldukça düşünceliyim, canım sıkkın, endişeliyim de.
Neyse ne yani, bir fazla sıkılmaya tahammülüm yok.
Dün aşkımın işi vardı bastı gitti.
Dur!
O kadar kolay olmadı aslında.
Çanta gibi her gittiği yere beni de taşımaya bayılır.
Allahtan kendisi ile gelemeyeceğim konusunda ayak üstü
çok başarılı bir ikna çalışması gerçekleştirdim de beni bana bıraktı.
E, bıraktı da ne oldu çok lazımmış gibi ev temizledim.
Sizin için tahmini çok kolaydır ki temizlik bastı bana,
sanki gücümde varmış gibi işim bittikten sonra attım kendimi sokağa,
ne o yürüyüş yapacağım.
Peki.
Ama sor ne oldu?
Yolda kutu kola içen bir çocuk gördüm ve acayip moralim bozuldu!
Siz fakir bir ailenin çocuğunu "kutu kola" içerken gördünüz mü hiç?
Fakir ailelerin evine, çok iyi bir b.kmuş gibi, kola özel günlerde girer.
Yılbaşı gecesi, bayramda kavurmanın yanına, belki de içlerinden birinin doğum gününde,
o zamanda 2 litrelik tombul şişe ile bardakta.
Peki siz hiç bu çocuklardan birine, klişenin kırıldığı bir pazar gününde,
elinde kutu kola babasını iki adım geriden takip ederken rastladınız mı?
O kolayı nasıl içtiğini izlediniz mi göz ucuyla?
Bir yudum alır ve kutuya bakar, bir yudum daha tekrar kutuya,
kolu burnunun hizzasındadır, hiç inmez, hep bakar, hayranlık içinde.İnanamaz.
Allahın psikopat Amerikalısının pası söken, eti eriten kolasına kafein kontaklı bir bağımlılıkla
yapışmış biz zavallı insan neslinin en küçüğü ve en fakiri ne yazık ki "kutu" kola ile kendini özel hisseder,
lükste hisseder, mutlu olur istisna ya da müstesna bir pazar gezmesinde.
Kahretsin!
18 MART 2006 CUMARTESİ 16:29 Her fırsatta yıpranırım...
Dün Profilo'daydım ve 2 dakika kadar kendisine sigara almaya giden Pınar'ı bekledim
("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video).
Gece olup da ATV'de Şahan'ın çıkmasını umarken
Belalı Baldız'ı görmek bende yıpratıcı bir asabiyete sebep olmadı değil.
Her fırsatta yıpranırım, hayatta affetmem.
Ruhumu zenginleştiriyor.
Allah'dan KanalD Beyaz Show'da dönekler döneği Çilingiroğlu'nun exwife'ı H.YAvşar ve
canım tatlım İlhan Mansız vardı da sakinledim.
Artık tiviyi izlemeyip sinyalini damardan mı alsam ne?!
17 MART 2006 CUMA 12:23 FB'liyim ve belki de alınganım...
FB'liyim.
Doğuştan diyicem FB'li olmayanlar bozulacak.
FB'yi tutmaya nasıl başladığımı hatırlamıyorum,
ablamın FB'li olduğunu öğrendiğim günü hayal mayal hatırlıyorum o kadar.
Ben de bir abla etkisi olduğu kesin de doğuştan diyelim gene de.
Şimdi FB'liyiz de sor bize ne biliyorsunuz diye:
Toni Schumacher'in reklamlarda "Saba, çok iyi televizyon" dediği dönemde kaldık açıkcası.
Bir de Şeytan Rıdvan vardı, Cevat Prekazi'nin de solu çok kuvvetliydi; galiba kendisi de GS'liydi.
Olsundu yakışıklıydı.
Bir süredir Digiturk'un Ligtv reklamına takılmış vaziyetteyim,
her rastladığım panonun önünde durup inceliyorum, gören sapık sanacak beni.
Başka bir sitede de benim bu pano önündeki "acayip düşünceli" fotoğrafımı görürseniz şaşırmayın.
Ben de yakalasam beni o vaziyette affetmem çekerim.
Yazıyı bağlamamı beklemeyin, ucu açık.
Size bir sorum var sadece:
GS'linin pazusu daha şişkin kolu daha bi heybetli değil mi FB'liye göre?
Acaba bilgisayara bakmaktan gözlerim mi bozuldu, yoksa Ördek Hasanlığım mı tuttu?
Soruyorum işte.
Meraktayım.
16 MART 2006 PERŞEMBE 21:07 Biri alsın şunu ağzımdan...
Bugün ablama(nam-ı değer kumhavuzu.com diğer bir değişle anneleme sitesi)
gittim(mkz üssü Bahçeşehir).
Apartmana doğru yürürken aklımda video çekmek vardı da asansörde değil;
sonra neden olmasın dedim bir tarftan da koşturuyorum, hava buz.
Video çekme hussusunda ki aceleme mana veremiyorum, ilk heves olsa gerek,
zaten şapşalın teki çıkıyorum. Konuşurken kasıyorum da, utanıyorum;
ama bir taraftan da rahat olmak istiyorum, sonuç olarak bu benim hayatım,
bu benim videom (sonumuz Gamze Özçelik'inkine benzemesin, Amin!)bi de bu benim sitem
kime bu çeşme başı triballeri anlamadım.
Komik bir durum benimkisi, gülelim hep birlikte.
Sonuç olarak gereksiz bir telaş içinde çekilmiş bir asansör videosu postluyorum size (oldu mu bu şimdi?!).
Ablamın bile haberi yok izleyince şaşıracak şimdi.
("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video).
Dönüşte Taksim'de indim.
Eve aşkımla dönmeyi planlarken "beni bekleme" diyince saatte olmuş 18:15
hadi yemeğimi Afacan'da yiyip eve öyle gideyim dedim.
("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video).
Beyoğlu İş Merkezi'nden 5'er milyona 2 tişört aldım acayip güzel ve Atlas'dan 1 milyona da tülbent.
Keyfim olursa fotoğraflarını postlarım!(-biriniz alsın şunu ağzımdan-)
Sokak Rutinleri: Taksim.
15 MART 2006 ÇARŞAMBA 23:50 Lafımı geri alıyorum...
Link linki kovaladı ve bir baktım ki eşiyle bebek yapma kararı verdikleri için
spiralini çıkarttırdığını yazan bir hanım kızın sitesindeyim
(bilmeyen için "spiral" doğum kontrol yöntemlerinden biri).
Bi'de kısa bir süre önce herşeyimi yazıyorum ulu orta demişim, lafımı geri alıyorum.
Kimseyi yargıladığım falan yok, banane ya!
Sadece diyorum ya lafımı geri alıyorum.
15 MART 2006 ÇARŞAMBA 12:45 Milletçe artist olmuşuz...
Kuşçu Aydın'ın sabah programında bir süredir Ahu Tuğba ile Murat Parasayar'ın aşkı konuşuluyor.
Bak şimdi!
İşin aslı şöyle: Banu Alkan'ın top yaptığı dönem Aydın programına
Sn.Alkan'ı tanıyan ünlüleri çağırıp soruyordu:
"Sizce Banu Hanım Taşdemir'in bu davranışlarına neden katlanıyor?"
Bu soruyu yönelttiği Ahu Hanım yaşananların düzmece olduğunu, iki tarafın da rol yaptığını iddia etmişti,
bu sefer de Aydın " Siz böyle bir şeye girer miydiniz?" diye sorduğunda
Ahu Hanım'ın cevabı netti " Ben oyuncuyum neden olmasın".
Herkes farkında, Murat Parasayar ile Ahu Tuğba arasında bir aşk yok, aldatma falan hikaye.
Kuşçu Aydın'ın sunduğu bu programda video görüntüleri, canlı telefon bağlantıları ile zenginleştirilmiş
interaktif bir oyun sergileniyor.Seyirci oyunculardan daha hevesli.
Herkes olmayana kendini kaptırmış durumda.Milletçe artist olmuşuz.
Yalnız son eser, Banu Hanım'ın oyunu beklenmedik bir şekilde kesintiye uğramasından biraz aceleye gelmiş,
amatörce kurgulanmış.Parasayar, Taşdemir kadar sert şekilde varlık gösteremiyor, slogan olacak laflar söyleyemiyor.
Zap arasında takıldığımda tanık olduğum tüm dialoglar bariz sahte,
yaşanan sinir krizleri kulak tırmalayıcı, akıtılan göz yaşları sentetikti.
Kuşçu Aydın'ın önderliğinde göle çalınan maya bu sefer A-B grubunda tutmamıştır.
Komşunun eve geç gelen kızını akşamüstü beş çaylarında çekiştirmekten artık eskisi kadar zevk alamayan
C-D grubu haftaiçi her gün 10:30-12:30 saatleri arasında ekranın üstüne boşalmaya devam etmektedir.
Kısacası her şey yolundadır.
14 MART 2006 SALI 20:50 Vakti olanlara boş zaman geçirtirgeci...
Geçtiğimiz ayların da lastmonthtop3'ünü yaptım, bol vaktiniz olduğunda bakınırsınız artık.
14 MART 2006 SALI 16:03 Üşenme...
Bugün artık üşenmeyip fotoğraf albümünü düzenleyim diyorum.
14 MART 2006 SALI 12:35 Sue Ellen...
Evden çıkmak benim için bir problem.
Sue Ellen'ı bekliyorum sanki.
Her an salonuma dalıp J.R. Ewing'in petrol şirketinin yüzde bilmem kaç hissesini
satın aldığını açıklayacakmış gibi tedirginim, bırakamıyorum.
Ben tam tarif edemedim de sen mantığını anladın ama.
Masa başında oturup belim ağrıyana, boynum tutulana kadar bir şeyler okuyorum.
"Ne yaptın?" diye sorana "Bildiğin gibi işte" diyorum.
Bugün içimde bir parça umut var ne yapacağımı bilemiyorum.
13 MART 2006 PAZARTESİ 19:24 Bebek'de Rutin Bir Gün...
Bugün Bebek'e gittim.
Bir kaldırım kenarına oturup yaklaşık 30-40sn'lik bir sokak rutini çektim.
Daha sonra bunu bir proje haline getirmeye karar verdim:Sokak rutinleri.
Bebek'de rutin bir gün
12 MART 2006 PAZAR 22:58 Araba Su Pıskırtıcısı
Yaklaşık 2 hafta kadar önce, haftaiçi, aşkım beni cepten aradı.
Ben de hayatım boyunca ilk kez tek başıma oto elektirikçisi bulmaya Oto Sanayi Sitesi'ne gitmişim:
-Duygu
-Hea canım.
-Nerdesin şimdi? Bi şey isticem senden.
-...
-Duygu?
-Iııııı...arabanın sileceklerinin su pıskırtıcısı çalışmıyordu hatırladın?
-Evet
-Ben Maslak Oto Sanayi'deyim.
-...
-Güzelce yapıyor adamlar, çamurluğun şeysini söktüler...söktüler.
Hani tekerleğin yuvası gibi bir yer varya, etek gibi şeysi var.Ama bak motoru ordaymış.
Hem bak hem dedi ki "Abla başka yere götürsen motor değişecek falan derler tamir ediyorum işte" dedi.
Adam.Burası çok iyi bir yer.Bana "abla" diyorlar.
-...
-Hem silecek su şeysine de sarı renkli bir su da koydular.
-!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
-Ay yok ayol...bak şimdi ben sarı dedim...sen şey sandın di'mi? Ah haa ha ha...
Sarı silecek suyu canım, mavisi de vardı ben sarıdan koyun dedim.Üstüne çaydanlıkla su da eklediler.
-...
-Sonra çay da ikram etmek istediler ben "yok" dedim "teşekkür ederim" dedim.
-...
-Ben bi de ne dedim biliyor musun? Dedim ki "sen çamurluğun şeysini söküyorsun da
bak güzel yapamazsan eşim bana çok kızar aman ha!" dedim."Habersiz geldim" dedim
"ona kalsa aylarca beklerdim" dedim.Dedim bunların hepsini.O da "Yok abla" dedi "O da gelse muamele bu" dedi.
-Nerdesin sen şimdi tam olarak Duygu?
-Dükkanın önüne sandalye atmışlardı oturuyorum orda
-Duygu... nedir senin bu sonradan kondurma proaktif durumun?
-Hayatım bak yapıyorlar ne güzel, zaten eğer ters bir şey görmüş olsam basar giderdim yani di mi?
-Ne kadar para istiyorlar?
-Ay bilmiyorum ki daha sormadım.
-Acayip bir rakam söylerlerse beni arar mısın?
-Tamam canım, tabii ararım ben seni.
-Duygu hastaneden tomografilerimi alır mısın?
-Ok!
20 dakka sonra 20 YTL taktim edip mutlu mesut ayrıldım dükkandan.
Ve günlerden bugün, silecek su pıskırtıcısı çalışmıyor.
11 MART 2006 CUMARTESİ 02:36 Benim gibi sensitive tiplerin sonu...
Her ülkenin 5. sınıf bir Marilyn Monroe'su vardır.
Ben, bizimkinin yeni dizisi Kuş Dili'ni daha başlamadan yok saymakta kararlıyım,
ATV de unutturmamakta.
Sahte olan her duyguyu ilk kelimesinde, bir bakışta anlamak
bana acıdan başka hiçbir şey vermedi bugüne kadar.
Bu devirde benim dışımda pek çok kişi gülüp geçiyor böyle şeylere,
kandırılamamış olmanın keyfini sürüyor, gardını alıp köşesine çekiliyor.
Hayat bir boks maçıdır ama kuralları ringdekinden farklıdır işte.
Sahici olmayanı hissettiğim an hasta oluyorum, bir giriş taksim ızdırabı başlıyor ki sormanız kabahat,
ritüel ardından geliyor:
Neden?
Ne gereği vardı?
Buna ben mi sebep oldum?
Hangi tavrıma karşılık ki bu acaba?...
Hassas insanlar için "vampir" derler; "beni çok yaraladın, çok üzüldüm, kimse beni anlamıyor,
çok kırılganımdır ama ha şu porselen vazoya dikkat!..."
Aksine tüm hücrelerim susmanın kanserojen etkisinde.
Sorsam, söylesem rahatlayacağım:
"Sahtesin ve ben bunun farkındayım"
"Sahtesin, peki neden?"
"Samimi değilsin ve ben bunu görebiliyorum"...
Onca yargılarken ben de, bunun yerine, hep sahte bir tebessüm ederim.
Very very ironik.
Hesap kitaplar döndürüyor dünyayı ve bir gün bu hesap kitaplar sonu olacak.
Eğer bugün bir domates bile doğal ortamında yetişemiyorsa
ben her şeyin ve herkesin dışında kalmak istiyorum.
Ve ne yazık ki yıl 2006, kendimi evime kilitlemenin
manastıra kapanmak gibi legal bir yolu yok bu devirde,
deli derler adama.
Benim gibi sensitive tiplerin sonu bellidir şimdiden söyleyim size:
Çabuk ölücem,
beni tanıyan herkesten ve benle birlikte başlayan her şeyden önce.
Duyucaksınız bunu ve bu gecenin bu yazısını hatırlayacaksınız.
11 MART 2006 CUMARTESİ 00:56 30bin Kadınla Nasıl Birlikte Oldum?
Bugün markete gittim.
("size" hadisesi yüzünden bir süre sonra silinen trışka video).
***
Bu kim?
Şahan.
Yeni bir tiplemesi var, ben ona kısaca "30bin kadınla nasıl yattım adamı" diyorum.
Tempolu bir müzik eşliğinde 30bin kadınla nasıl birlikte olduğunu anlatıyor:
"Akşam olunca ışıkları kaparım sabah olunca açarım,
dışarı çıkarken ayakkabılarımı çıkartır eve geldiğimde giyerim,
kasaptan et almam kasaba et veririm... Yaz arkadaşım 30bin kadınla nasıl birlikte oldum?"
Hastasıyım 2 haftadır.
"Dicle Gibi" ile Derya Baykal'ın elişi programına gönderme yapıyor.
İlk yayınlandığında Sn.Baykal tepki gösterdi; ama bu durum Şahan'ı pek etkilemedi.
Bi de Dişi Yakarış ile Harun Kolçak'dan dinliyoruz "Müptelayım Sana".
Hiç izlemediyseniz eğer her cuma saat 00:30'da ATV'de.
***
Ve son olarak, bir kez daha görüyorum ki, çok konuşan çok hata yapıyor.
9 MART 2006 PERŞEMBE 12:23 Çuvaldızı kendime bir şahsiyetim işte...
Digiturk periyodik aralıklarla bizi hopurdatmayı seviyor.
Yaklaşık 6 ay da bir kanalların yerini değiştiriyor, araya daha önce olmayan
kanal numaraları ekliyor, olanı kaydırıyor...
Yetmedi mi?
SMS çekip kartımızı yenilememizi istiyor, teknik servise gitmemizi buyuruyorlar.
Bir bayiye ulaşmak için İstinye neredir nere değildir bilemediğimden,
Mecidiyeköy'den Kuştepe'ye inen yolu keşfetmem gerekiyor.
Evden çıkmadan önce kendimi sinir küpüne çevirmeye karar vermişken
karşı apartmandaki kat komşumun "ev temizleme asistanı", gene elinde bir toz bezi
camdan aşağı silkeleyip duruyor."Ayol bu daha geçen gün gelmemiş miydi temziliğe" diyerek
kendi titizliğimi skorlarken dili dışarıda camdan sarkıp
kulaklar efil efil etrafı seyretmeyi seven köpeği aklıma geliyor.
E tabii bu hayvan tüy döküyor...Tamam! Her şey yolunda.
Sonra powerclub'den 1 YTL'lik şarkılar indiriyorum.
Önceden 10 YTL yüklüyorum orada açtığım hesaba.
Sonrasında, indirdiğim şarkıları dinleyemiyorum, "evden biri"nin geçen haftasonu hediye aldığı MP3 çalara yüklüyorum,
kendisi WMA uyumlu ama gene de dinleyemiyorum.
Ardından kendime soruyorum
"Salak mısın kızım sen? 1 YTL aktar, bir tane indir, bak bakalım çalışıyor mu sana eziyet etmeden?"
Yok!
Duruyor bazen ciddiyim.
Aslında ailenin tez canlıları ablamla annemdir, ben onlardan ara ara rol çalıyorum.
Bu arada kendisine yeni telefon alacağına bana 2. MP3 çaları alan "evden biri"ne burdan sevgilerimi yolluyorum.
Evlilik dediğin, fedakarlık dediğin böyle bir şeydir işte, görün de örnek alın azıcık!!!
Bir haftadır yürüyüşlerim tam hız kaldığı devam ediyor.Biliyorsunuz müzik olmamış adımlarımı düzgün atamıyorum, kahretsin!
Siteye video koymaya başladığımdan beri kapasite sorunu yaşıyorum.
Hosting firmasına dönüp, MB arttırmak istiyorum bu sefer de Hizmet mevcut değil uyarısı alıyorum.
Bu arada video aktarımı sitenin aylık trafiğini arttıracağından (normalde aylık trafik 5 GB civarı)
7 GB'da çıktığında ekstra bir ücret daha ödemem gerekiyor.
Kısaca ilerleyen günlerdeki muhtemel aylık ek trafik ücreti artı
eğer MB arttırabilirsem her ay ödediğim hizmet bedelinde bir artış bekliyorum.
İşte böyle her şeyimi yazıyorum ulu orta!
Bu postmodern teşhircilik, hayatın kendisinden çok daha önemli mi düşünmeden edemiyorum.
itiraf.com ile başladı, BBG ile hız kazandı ve şimdi siber alemde kişisel sitelerle, tam gaz devam ediyor.
Öyle de çuvaldızı kendime bir şahsiyetim işte.
Nerede kaldı büstüm???
Bu yazdıklarım ne?...
Ben de anlamadım şimdi!
Eşi tarafından aldatıldığını bir moda programında sırıtarak anlatan Derya Baykal kadar
alakasız, hatta kesker alaka bir günümdeyim.
Kusura bakmayın.
9 MART 2006 PERŞEMBE 00:21 Kazı kazan oynadım (izlemek ister misin?)...
Sosyal ortamlara kamera ile patlamak bende stres yaratmadı değil.
Kamera dediğime bakmayın, elimde makine dolanırken
millette merak uyandıracak boyutlarda bir şeyden bahsetmiyorum,
video çekimi de yapabilen bir fotoğraf makinesi işte.
Rahatmışım gibi davranmaya çalışıyorum, çekim kalitemde de gözle görülür bir amatörlük var.
Zaman içindeki "gelişimimi" hep beraber takip edeceğiz allah ömür verirse...
Şimdi bugünkü kazı kazan maceramı izlemek ister misiniz?
p.s. bu 1.yıl süprizinden daha uzun olduğu için ekran ara ara duruyor (yüklüyor)
diğer çekimleri daha kısa tutmaya özen göstericem.
8 MART 2006 ÇARŞAMBA 12:54 Kovsan çıkılmaz bu havada...
Kovsan çıkılmaz bu havada dışarda işim var.
Eğer fırsatlayabilirsem bi kazı kazan oynayacağım bugün
8 MART 2006 ÇARŞAMBA 10:59 Tarihte kadın...
Kapı önünde mahalle çocukları ile evcilik oynadığımız günden beri kadınız
ve tarihte kadın hiç bu dönemdeki kadar zulüm görmedi.
Hem geliştik izninizle hem de eskilerimizden bir türlü kurtulamadık.
Düşünün ki çöp evde yaşayan bir kimsenin yeni mobilyalar alması gibi bir şey bu.
Gece yarısı dışarda olan bir kadının başına ne gelse mübah hala.
Hala Güldünya cinayetleri var,
profesör kocası tarafından dövülen doçent kadınlar,
kayınvalidesi tarafından taciz edilen genel müdürler...
Kadın hayatın içinde daha çok... ama sıkıntıları eski ve artı bir yük omzunda.
Yani olay çamaşır ve bulaşık makinesinin kadın hayatına kattıklarından
çok daha derin ve çapraşık.
Bir yıl önce bugün.
7 MART 2006 SALI 13:54 Deliler ikincidir...
" Bana sigara gönder Yılmaz, bilirsin kablelmilattan beri Birinci içerim.
Birinci...her insan birincidir, yalnızca deliler, kablelvuku ki bana,
deliler insanlar tarafından yenilmiştir ve ikincidir."
(İçi Yoksul, Tahir Musa Ceylan)
Bitti!
7 MART 2006 SALI 12:34 Thomas'a komaz bir şahsiyetim...
Çok da samimi olmadığım, zaman zaman görüştüğüm bir grup insandan
şöyle şeyler işitiyorum:
"Ay Duygucum siteni bir türlü vakit bulup okuyamıyorum",
"Ay Duygucum o kadar zaman oldu ki sitene girmeyeli",
"Ay kusura bakma ama hiç bakamıyorum yazdıklarına".
Benim repliğim bu noktada değişmiyor "İnan hiçbir şey kaçırmadın".
E yalan da değil.
Buraya kadar her şey normal, işin ilginç kısmı bundan sonra başlıyor.
Sitede yazdığım olaylarla ilgili dolaylı sorular geliyor.
Eğer buraya yazdığım gibi anlatmaya başlarsam
(zaman zaman siteye yazmadığım detaylar olabiliyor)
ya gözleri uzakta bir noktaya takılıp kalıyor, beni dinlemiyorlar
ya tam lafın ortasında "hadi şu mağazaya girelim" lets go'su çekiyorlar
ya da direkt başka bir konudan bahsetmeye başlıyorlar.
Aynı mevzuda bir nevi "çift dikiş"e tepki bu.
Komik.
Ben bunları size Thomas'a komaz bir şahsiyet olarak anlatıyorum.
Her satırından lüzumsuz olduğu çok da belli bu yazıyı siteye özellikle koyuyorum.
Bunun üzerine içlerinden biri ile ilk karşılaşmada ne olacak bakalım?
İlginç dialoglar türerse yazarım.
Bugün
6 MART 2006 PAZARTESİ 18:23 Bir kadın düşmanı...
Kadınların doktor olması yasaklanmalı!
Bir kadın düşmanı...
Yakında bu mahlas ile ortamlara patlayacağım.
Bugün cilt doktoruna gittim.
Öyle çok büyük problemlerim yok.
Sadece önünü alamadığım bir siyah nokta krizi yaşıyorum.
Gözeneklerim çok açık ve burnumun üstü ile çene çevresinde siyah noktalar var.
Sıkıyorum iz oluyor, sivilceye dönüşüyor.
Ellemiyorum kendi kendilerine yok olmuyorlar, maske falan hikaye...
Diyicem ki kendilerine "şikayetlerim bu ne yapalım?"
Sanıyordum ki bu bilinçli davranışım senelerin cilt doktoru tarafından
göz yaşları eşliğinde karşılanacak; "keşke herkes sizin kadar bilinçli olsa" diyecek,
birbirimizi kucaklayarak vedalaşıcaz falan falan.
Hanımefendi bana kızdı!
"Nerden çıktın sen?" bakışı,
"Manyak mısın kızım sen!" tebessümü,
"Paran bol galba kocan ne iş yapıyor senin" ses tonu,
"Kuş muş çıkartamam; yaşa o kocaman gözeneklerle zaten gençsin ve uzun boylusun..." şeysi,
neysiyse işte...
Alıp beni karşısına "Önce cilt tipinizi bir belirleyelim, sonrasında da mevcut durumunuz için ne yapabiliriz
ona bakalım, maşallah zaten büyük bir problemiz yok" benzeri bir şeyler diyeceğine;
"Siyah nokalarınız -hıh!-, gözenekleriniz -hıh!- sizin cilt yapınız.
Çok radikal değişiklik beklemeyin -hıh!- biraz düzeltebiliriz" tarzı bir şeyler geveledi en son.
Ben de "Bunun için burdayım zaten, evet porselen gibi bir cildin hayalini kuruyorum;
ama elinizden ne geliyorsa işte" dedim.
"Sevil Parfümeri'den önce size gelmeyi uygun bulmuştum ama..."
O "ama" çok şey diyor da anlayana...
Bir merhem ve bir de losyon yazdı, lütfenden.
"20 gün sonra kontrole gelin" dedi.
"Hadi yaa" demedim, "Peki" dedim, gitmicem pek tabii.
Manyak mıyım ben?
Kısacası bugün Acıbadem Levent'de
"yüzünde akne kaynaklı delikler olmamış kapımı çalman şımarıklıktır" isimli muameleye tabi tutuldum,
üzerine bir de para verdim.
Siz sakın benim yaptığım hatayı yapmayın.
Cildiniz söz konusu olduğunda kafanıza göre takılın!
4 MART 2006 CUMARTESİ 20:05 Nihayet 1.yıl süprizi...
Nihayet 1.yıl süprizim...
p.s. Daimi yeri anasayfada menünün altındır.
4 MART 2006 CUMARTESİ 11:53 Bi s.ktir git ya!...
Seks satıyor arkadaş.
Millet Melissa P. olmuş bi çeşit Faceless hanım olmuş deveyi hamudu ile götürüyor.
Faceless hanımın sesli günlüğü "hem İngiltere’de hem de Amerika’da
en çok indirilenler listesinde üç numara"ymış.Pek sevgili Forutan da diyor ki
"İngiltere’de ünlü olmak ancak karın gurultunuzu geçiştirir.
Oysa Amerika’ya dadandığınz an çok vahşi paralar kazanırsınız.
Beatles Amerika’ya kapak atmasaydı efsane değil bir hikaye olarak kalırdı".
Doğrudur, inanırım.
Peki Faceless hanım sesli günlüğünde ne anlatıyor:
“Bugün don giymeden okula gittim”
“Biseksüel olduğumu biliyor muydunuz?”
(www.bamster.com'dan sesli günlüğe ulaşılabilirmiş)
Seslendirenin kendi olduğu şüpheli, yazdıklarının gerçek olduğu da.
Faceless hanım belki de 50'li li yaşlarının başında bir bayan ya da 60'ına merdiven dayamış bir amca.
Ama piyasanın nabzını elinde tutmayı başarmış.
Gözümüz yok diyicem inandırıcılığı olmayacak.
Var!
Hatırlarsınız geçen ay hayatım hakkında radikal ve re-radikal kararlar almıştım;
yakınmam 10. maddeden ileri gelmektedir.
Bizde burda depinip duralım yok "biri değilim hiçkimseyim"
"terliğim içindeyim" falan da filan da.
Bi s.ktir git ya!...
3 MART 2006 CUMA 21:56 Çılgın bir tarifim var...
Ortalarda dolanan bir tarif var, millet deli gibi bunu yapıyor.
Toksin atıcı, yağ yakıcı, metabolizmayı hızlandırıcı.
Buyrun:
1 elma ve 1 limonu dörde böl
1 tatlı kaşığı karanfil
1 tatlı kaşığı tane karabiber (top şeklinde)
1 çubuk tarçın
aldığı kadar su (çaydanlığın demliğinde kaynatılmasını tavsiye ediyorlar _ günde 3 bardak).
3 MART 2006 CUMA 10:57 Biri Değil Hiçkimse
Bir süredir "biri" değil "hiçkimse"yim.
Memnunum.
Zamanın öğrencisi, işsizi, çalışanı, bekarı, terk edileni, gelini...
Şimdilerde öylesine biri işte.
Ne istediğini bilen biri, ayaklarının üstünde duran bir kadın?...
Terliklerimin içindeyim sadece.
Ona da "sana ait değilim" dedim,
"ama sen bana ait olabilirsin, o da lazım olursa".
Teflon bir ruh hali benimkisi ve hesapsızca bir ruh durması durumu.
Hayat kulak memesi kıvamında bir kurabiye hamuru değil ne yazık ki.
O ayara gelmedikçe insan değişik yollar buluyor kendine.
Ayten Akman'ın da söylediği gibi "Ben böyleyim işte".
2 MART 2006 PERŞEMBE 23:27 Şehrimizin ağaçları...
Bilmem farkında mısınız şehrimizin ağaçlarını buduyorlar.
Zamanında elinde testere köyde üç beş ağacın dalını kesmiş her ihtiyar şimdilerde
belediye çalışanlarına musallat olmuş durumda.
"Ordan değil burdan, burdan değil şurdan..."
İsteyen ağacların dallarından irice olanlarını alıp götürüyor; sobasında yakmak için.
Ben de gereksiz şekilde hüzünlere boğuluyorum.
Daha az dışarı çıkmalıyım.
***
Bugün 1 milyonluk kazı kazan oynadım.
2 milyon çıktı.
Piyangocu dedi ki "İstersen bir tane daha oyna diğerini de ilk oynadığına sayalım".
"Peki" dedim, ikinciyi oynadım para çıkmadı :(
Oysa ben 2 miyonumu tahsil edip cüzdana atmak istiyordum.
"Kazandığımın" ve bundan sonra da "kazanabileceğimin" bir simgesi olacaktı
ve belki onunla beleş 2 gofret yiyecektim.
Sonuç olarak 2 milyon kazanmış gibi gözükerek aslında kaybetmeyi başardım.
2 MART 2006 PERŞEMBE 09:03 Bak!...
Annemle dün öğleden sonra Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nun yolunu tuttuk,
İhtiras Tramvayı isimli oyunu izleyeceğiz.
Aksi bir şey yok aklımızda, biletimizden bir parça kopartıyorlar ve
3/1'i dolu salonda istediğimiz yere oturuyoruz.
Salonun ışıkları sönüp yerine sahne ışıkları yanıyor.
Dekor saraylara layık!
Tam da "bi terslik var!" derken salonu Yeniçeriler basıyor.
Çok güzel!
IV.Murat isimli oyuna gelmişiz.
Zaten salona bir otobüs dolusu lise öğrencisi getirmişler.
Diyorum ki kendi kendime "Liselilerin geleceğini öğrenince bir gün önceden akışı değiştirip
İhtiras Tramvayı'nın yerine IV.Murat oyununu koymuşlar".
O kadar eminim kendimden.Yönetime kızıyorum öte taraftan, bu ne ciddiyetsizlik diyerek.
Ara oluyor, gidip görevliye soruyorum
- "Oyun düzeni değişti mi?"
- (biletime bakıp) Sizin Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde olmanız gerekiyormuş.
- !!!... Nasıl olur ben bileti geçen hafta bu gişeden aldım hem de görevliye söyledim... (neyi söyledin neyi?)
Sonradan değişmedi yani..
- Yok!
Gene de gişe görevlisine kızıyorum içimden:
"Şu gün, şu saatte ve şu sahnedeki oyuna iki adet bilet kesiyorum, tamam mı?" şeklinde son bir onay cümlesi kurması lazımdı;
çünkü ben bileti isterken "Kadıköy Haldun Taner'de sahnelenecek İhtiras Tramvayı'na iki bilet istiyorum" dememişim.
Sen hatırlatacakasın bana hele de ben Muhsin Ertuğrul gişesinden alıyorsam bileti.
Aslında bileti çantama koymadan önce şöyle bir gözden geçirmem gerekiyordu.
Uçak bileti olmamış çok fazla kontrol etmem ben bunları;
sonucu tiyatrodakine benzemez çünkü tam bir rezilsefil olursunuz havaalanında.
Hatırlarsanız aşkım ben yanında değilken aldığı bir biletin dönüşüne "yedek" yazılmıştı ve bundan haberimiz yoktu!
İhtiraslı mihtiraslı bir şeyler seyretmeyi umarken karşınızda;
IV.Murat, Kösem Sultan, Sadrazam Topal Recep Paşa'yı görünce bir tuhaf oluyorsunuz...
Neyse ki oyun muhteşemdi.
IV.Murat rolündeki Hüseyin Köroğlu döktürdü.
"...Dünyayı yutup sindirmeyeni, yutup sindirir Dünya!..."
Yaa...
Tavsiye ederim, izleyin.
p.s. Bugün dışarıda çok işim var, erkenciyim...
1 MART 2006 ÇARŞAMBA 12:11 İhtiras Tramvayı...
İhtiras Tramvayı...
Bugün
1 MART 2006 ÇARŞAMBA 11:15 Operasyon tamam! (mı?)
Geçenlerde karşı komşuma gittim.
Kapısını tıkladım, ağzı dolu bir biçimde kapıyı açmış olması
direncimi kırmadı değil.
"Ay oy of" nidaları eşliğinde eğilip büküldüm, "Müsait Meydanı" adında
yeni bir format icad edip Ali Kırca'ya rakip oldum iki dakkada.
Aslında ağzımız doluyken yapmamamız gereken tek şey konuşmamak değil
kapıyı da açmamak ama...
Adabı Muaşeret kitabının yenilenen 2006 basımına yetişeceğini umduğum bir bilgi bu.
Neyse efendim beni müsait olduğuna ikna edebilmiş olacak ki
oyuncağımı kaptığım gibi tekrar kapısına dayandım
(Oyuncağın fotoğrafını çekmeyi unutmuşum; ama inat ettim size göstermeye,
internetin altını üstüne getirip buldum.Bire bir aynısıdır).
Köşe başından üzerinde sarı tulumu ile takribi 8,5 ay gelen bir bebiş
kafasını uzattı, yerde, emekliyor, gülüyor da...
Ben onun gibi iki işi bir arada yapamıyorum işte.
Kız bebekmiş kendileri.Çok şirin ve güler yüzlüydü.
Sevmek istedim, kucağıma da aldım; ama tanımadığım bir bebeği nasıl seveceğimi bilemediğim için
biraz odun kaldım, çocuk kollarımın arasında...
Annesi aldı kucağına oturttu.
Daha doğrusu "Alayım ben onu biraz oturtayım" dedi, kesinlikle tartışmadım.
Yoksa ben beceremedim al sen, demeyi gururuma yediremezdim.
Sonuçta bugüne bugün 2,5 yıllık teyzeyim.
Birbirini tanımayan iki komşu kadın ne konuşur?
Tabii ki sitenin aksayan mevzuları, apartmanın sorunları,
"Size doğalgaz faturası ne geldi? Bize bu geldi",
"Eşiniz ne iş yapıyor?", "Bebek düşünüyor musunuz?" falan falan ve gene falan.
Kek yapmış üzümlü incirli, bir bardak kahve de koydu önüme,
e ben sıradan bir komşuyum daha ne isterim ki?...
Sohbetin sonunda hayal kırıklığı yaşamadım değil.
Geçen sene bana "A siz de mi çalışmıyorsunuz..." dediğinde onun da
çalışmadığı fikrine kapılmıştım, ne şapşallık di mi?!
Oysa 1 yıllık izindeymiş; yaz başı gibi iş başı yapacakmış.
Bu ziyareti aşkımın amacı doğrultusunda değerlendirecek olursak
başarısız bir operasyon oldu.Ama ben bir insan kazandım!!!
:)))
|