Pozitif Düşün Evini Su Basmasın Benim gibi karaları bağlamaya meraklı birinin pozitif düşünmeye çalışması gayet yorcu ve yıpratıcı.Yani faydadan çok zararı var desem yeridir. Elektirikli termosifonu olanlar bilir. Altında basıncı dengelemek için bir musluk vardır. Şimdi bir ara: Lisede kimya hocam kocasından sürekli dayak yer bu sebeple kız öğrencilere kıl olurdu. Kafasında nasıl bir mantık geliştirdiyse artık. Bu sebeple kimya dersinin olduğu gün kız öğrencilerin karın ağrısı tutardı, terör estirirdi.Erkek öğrencilerle ise bir o kadar arkadaş gibiydi. Bu sebeple kimya ile aram hiç iyi değildir. Fizik hocam ise kendi halinde bir hanım olmasına rağmen fizik ve kimya derslerinin adı öğrenciler arasında bir anıldığı için fizik dersine de gerekli ilgiyi gösteremezdim. Yani, birazdan kuracağım cümle ile fizik yasalarını alt üst edebilirim. Devam, termosifon basıncının arttığı ya da azaldığı zamanların birinde içerideki ortamı normale çevirebilmek için bu musluk bir süre şıp şıp damlar. Bunu ne zaman, hangi sebeple ve ne kadar süre ile yapacağı ise koskaca bir muammadır benim için.Her an hazırlıklı olması için altında kocaman bir su bardağı durmaktadır. Tekarar dün akşama dönecek olursak, yatmadan önce ortada bunu aklıma getirmek için hiçbir sebep yokken, termosifonu bile kullanmamışken, sabaha kalktığımda çamaşır makinesinin üzerinde duran o kocaman bardağın taşıp makine üzerinde duran herşeyi ıslatacağını düşündüm ve yattım. Yani altına biraz daha büyükçe bir şey falan da koymadım. Sabah kalktığımda bardak taşmış ve makinanın üzerinde duran her şey ıslanmıştı. Şu sıralar okuduğum Tanrılar Okulu adlı kitaba göre bunu düşündüm ve fezaya yolladım. Dönü, beni buldu. Sadece sekiz saat içinde. İlginç ! Bu noktada fezaya soruyorum : sana yolladığım onlarca güzel talepten sekiz saat içinde gerçekleştirmeye uygun bulduğun bu muydu? Nerede benim New York tatilim, nerede ulusal gazetede ki köşem, nerede ideefixe'den yüklü tutarlı hediye çekim, nerede annemi çıkartacağım Avrupa seyahatinin parası, nerede benim afrodit vücudum, nerede 38 numara ayaklarım (40 da).... Daha saymayacağım saydıkça sinirim bozuluyor. Annenin Atahan! Atahan bu iki kelimelik cümle ile annesinin onu ne kadar çok sevdiğini anlatmak istiyor: Ben annemin çocuğuyum ya da gidip annesinin bacaklarına sarılıyor "Anne! bebeğin..." diyor. Orada hepimizi öldürüyor. Kendinden başka biri gibi bahsediyor. Haziran'da iki yaşını dolduracak. Çoook seviliyor çoook! Bugün gittiğimde "teyze-ci geldi" dedi. Teyzecim geldi demek istiyor. Fakat annesinin yani ablamın son günlerde derdi büyük. Ablama göre Atahan hakkını en önemlisi kendini savunamıyor. Aslında elini bulaştırmak istemiyor desek daha iyi eğer bir oyun arkadaşı ona vurur ya da elinden oyuncağını almaya çalışırsa tepki noktasında alternatifi olmasından hoşlanıyor: 1)Anne??? (kesinlikle soru sorar bir havada söylüyor: yani çocuk küreği ile başıma vura vura beni kum havuzuna çakıyor gel müdahele et) 2)Teyze! Döv! (Ölüp ölüp diriliyorsun ya benim için lafı bırak iş yap modu) 3)Kırmızı arabasını verebilir (direkt rüşvet) Yani bu çocuk büyüdüğünde sırtı yere gelmeyecek.Ben kendisine güveniyorum, içim rahat. Ama annesini tutabilene aşk olsun. Evde "gerilla eğitimi" vermeye çalıştığı yavrucuğu eğitimi almayıp tetikçi kullanmakta ya da rüşvet ile ikna etmeye çalışmakta kararlı.Akıllı çocuk.Çevreden Atahan'ın oyuncağını alan arkadaşlarına "el sürmeme" tavrına gelen yorumlar da ilginç: Çocuktur ellemeyim oynasın, diyormuş (zeka olayında biraz ileriden takip ediyor da ). Ama annesini yapılan hiçbir yorum mutlu etmiyor. Tutturdu erkek çocuğu bu dövüşecek diye. Yapma etme, yok! Annem de ona uydu. Beraber uyuduğu bir ayısı var, zaten sadece onu isteyen olursa iş ciddileşiyor, annem ayıyı alıyor ve Atahan'a sesleniyor: "Atahan gel bunu elimden çek benim de vermem de"... Atahan da bu annanem yabancı değil alsın diyip üstüne düşmüyor. Annem, ablam desteği ile ısrar ediyor tabii, yılmıyorlar hemen. Bu sefer Atahan bakıyor, bakıyor ve oyuncak sepetinin içinden en sevdiği puzzle'ın parçalarını aramaya karar veriyor. Çocuk içinden la-havle çekmiyorsa ne olayım... Telefon Şarjı Satan İşportacı ile İktisat Teorileri Hakkında Cep telefonum sersefil durumda sayın okuyucu! Pili kafayı yedi, zaten tamirden yeni gelmiş bir de pil sorunu pul biber ekiyor. Çıldırmak içten bile değil; ama ben tüketim toplumunun bir parçası olmamaya kararlı, imkanlar dahilinde iletişim kurmaya çalışıyorum, kuyruğum havada dimdik. Ancak çabam aşkım tarafından hiçte taktirle karşılanmıyor: "Al yenisini lütfen, söylenme" diyor. Kendi kendime debelenip duruyorum anlayacağınız. Geçenlerde anneme gitmek için yola çıkıtım.Henüz 2 km yol almışken arabanın içi pilin yetersiz olduğunu anlatmaya çalışan iğrenç bir sesle yankılanmaya başladı. 4.Levent'den Etiler'e dönen bir sapak var, oradan köprü altına girersiniz, sağda UPS kargo ve Akbank'ın ikiz kuleleri vardır. İşte tam orada elinde envayi çeşit araba şarjı satan bir adam duruyordu. Karayollarının tabiri ile "yoğun akıcı" trafikte arabama yaklaştı, gözlerimden şarja aç olduğum belli.Telefonumu gösterdim : -Buna uygun şarjın var mı? -Var abla, dedi. Demetten bir adet gülü çekip çıkartır edasıyla bana siyah kabloyu uzattı. -Ne kadar ? -15 milyon abla (fiyat hakkındaki yorumlarınızı kendinize saklayın ) -10 milyon olmaz mı? -Yok abla olmaz zaten bundan kazancım 2 milyon... Paranın üstünü beklerken de içimden geçiriyorum: Evde şarj ederim, sonra arabada da şarjda kalır, ne güzel tüm gün idare eder işte. 3 km'lik yolu bitirip annemlerin apartmanının önüne geldiğimde telefonu çeviriyorum çalışmıyor. Ne ses var ne soluk.Ses çıkmıyor ama anneme çağrı bırakabilmişim ki aşağıya iniyor. Arabaya bindiğinde bir yanık kokusu fark ediyor. 3 km'lik yolda kullandığım şarj ısınmış yanık kokuyor. Ben beş karış suratla telefonumun geçirdiği bu değişimi algılamaya çalışıyorum. Bir iki kurcaladıktan sonra telefonun şarjı kulaklık olarak algıladığı ortaya çıkıyor. Profilini kendi kendine kulaklığa çevirmiş. Rahatlıyorum, menüden profili normale çeviriyorum ama nafile. Yani içeride olmuş olanlar. Telefon, yok menüye gireyim yok tıklayayım yemiyor. Oysa tamirden daha 15 gün önce gelmişti.Torpidodan kulaklığı çıkartıp deniyorum: evet çalışıyor ama yalnız kulaklıkla. Annemle yolumuzun devamı olay mahallinin tam karşısına düşüyor. Zaten düşmeseydi de düşürtecek kadar sinirliyim. Adamı kornaya basarak çağırıyorum, bir heyecan ortadaki bariyeri aşıp arabaya yanaşıyor ve asıl pandomim o zaman kopuyor: - Bu şarjı senden 15 dak önce aldım.Ama telefonumu bozdu al malını ver paramı - Yok abla malım bozuk değil ki niye vereyim paranı ? - Bak kardeşim bu şarjı taktım 5 dak sonra telefonu kullanmak istedim kulaklıksız çalışmıyor. Araç kullanırken neysede ben bu telefonu sürekli kulaklıkla kullanamam ki bozuldu işte !.. - Yok abla bozulmamıştır. - (telefonu kulaklığından çıkartıp uzatıyorum) Ara şimdi bir arkadaşını bakalım duyabilecek misiniz birbirinizi? - Yok abla aramam. - Peki o zaman ben aşkımı çevireyim bak bakalım konuşabilecek misin ? Denemek için aradım demin duyamadım sesini vallahi.Sen de dene! - Yok abla! Ben parayı geri felan vermem.İstersen başka bir şarjla değiştireyim ama parayı vermem. - Kardeşim yeni vereceğin şarj telefonumu tamir mi edecek ? Zaten tamir parası 20-30 milyon dan aşağı tutmayacak şimdi!(bu arada veriyor, durumda bir değişme yok) - Abla ben nereden bileyim telefonu şarjın bozduğunu, belki senin telefonun benim şarjımdan önce bozuktu? - Ya kardeşim ben senden hem şarjın parasını hem de tamir parasını istesem içinde bulunduğun bu septik haleti ruhiyeyi anlayabilirim; ama 10 dakika önce cebimden çıkan paranın 10 dakika sonra cebime girmesi karlılık açısından hiç bir iktisat teorisi ile açıklanamaz (belki de açıklanabilir ama; ben realiteye bakarım cebime 1 kuruş bile fazladan para girmeyecek). Yok bu işte bir katakulli hatta senin 15 milyonluk şarjın 30 milyonluk tamir parası ile bana ortalama 45 milyona mal olucak. - Peki abla bozuk bozuk diye tutturdun ya diğer müşteriler niye geri getirmiyor malımı? - Müşteri profilini bana tahlil ettiremezsin güzel kardeşim. Ben getirdim işte.Ayrıca senden fazladan 1 kuruş bile istemiyorum ki al şarjını ver paramı. - .... Adam arkasına bile bakmadan karşı yola geçiyor, bu sırada ben arkasından bağırıyorum: - Sana ödediğim 1 kuruşu bile helal etmiyorum bir de başıma tamir parası çıkarttın. Ama adam zaten günahı da sevabı da takan birisine benzemiyor ki ben kimi neyle tehdit ediyorum? (telefon maceram burda bitmedi tabii) Hayatınızın DJ'yi Kim? Hayatta hiçbir problemle karşılaşmayan insan ya artık bir ölüdür ya da henüz doğmamış... (atasözünü mevzuma uygun şekilde değiştirme konusunda üstün yeteneklere sahibim!...) Eğer hiçbir şey yapmazsanız, eğer kumdan bir kalenin içinde yaşarsanız ya da kumun altında , eğer ne iyi ne de kötüyseniz, eğer siz bir tavşan pisliği iseniz: kimse üzülmez, kimse endişelenmez, kimse korkmaz... Bir kötü(!) tarafı arada sırada uykuya dalmadan önce kendi kendinizi check etmeniz gerekir: Pardon! Ben yaşıyor muyum... Ya başkaları için yaşarsınız ya da kendiniz için... Seçimi yapmak kolay; ama uygulamak bir o kadar güç. Diğer taraftan tekbaşına bir insanın iyi ya da kötü başarılı ya da başarısız olmasının ne anlamı var?... Peki ama kulağınızın işittikleri, dillenen iç sesiniz (en acımasızı da odur ) ve bu ikisine birden eşlik eden fon müziğinin volume'ünü kim ayarlıyor? Fon müziği… Bence iyi bir melodinin örtemeyceği gürültü yok ... O zaman asıl soruya gelelim: hayatımızın DJ'yi kim? SEN SUYU MUSLUKTAN İÇİYORSUN GALİBA Güzin Abla köşesini senlerdir takip ediyorum. Geçenlerde okurken farkettim ki kadınların bir çoğu evli olduğu halde kendini yanlız hissettiğinden, eş ruhunu bulamamaktan şikayetçi. Ayrıca kız arkadaşlarımın bir kısmı da zaman zaman doğru adamı bulamamaktan yakınmıştır. Oysa erkekler doğru kadınla karşılaşamama endişesi taşımak yerine; tutukları takımın bu sene şampiyon olup olamayacağı ya da ne zaman otomobillerini daha pahalısı ile değiştirebilecek maddi güce ulaşacakları veya fantezileri dışında Samantha Fox kılıklı iki sarışınla aynı anda beraber olup olamayacakları konusunda endişe etmeyi tercih ediyorlar. Özellikle erkek arkadaşı ile aynı evi paylaşacak kadar ilişkilerini bir raya oturtmuş bayanların ya da direkt evlenmiş olanların bu konuda yakınmalarını anlamıyorum. Bir diğer taraftan bekar bayanlar yaşanan bu ruhsal yalnızlığın uzun süreli, evlilik vaad eden bir ilişki ile ya da doğrudan evlenerek son bulacağını sanıyor. İşte tam da bu satırları karalamama neden olan noktaya geldik. Şu anda acı gerçeyi tüm kamuoyu ile paylaşmak istiyorum: Bir erkek ile 4 senedir de birlikte olsanız, evlenip 5 çocukta yapsanız kendinizi ruhsal olarak yalnız hissedeceksiniz. Nasıl ama ? Ancak ben bu hissiyatı dünyanın sonu olarak algılamıyorum. Çok doğal, hatta insanın kendisini güçlü hissetmesine sebep olan bir tespit. İnanın evdeki damacana suyun bitmesi bende daha büyük bir sıkıntı yaratıyor. Şimdi damacanaya giydirdiğim hasırdan bir süs var, çok sevdiğim bir arkadaşımdan hediye. Bu hasır süs sebebi ile dışardan suyun ne kadar kaldığını göremiyorum; ancak pompaladığımda "hörük hörük tü tü " diye bir ses çıkıyor ve akabinde su da öksürür gibi akıyorsa o zaman anlıyorum ki bidonda ancak yarım sürahi kadar su kalmış. Bu durum her yaşandığında istisnasız derin bir of çekiyorum Hele de su akşam bittiyse sabah olana kadar bir sıkıntı basıyor beni, kesik parmağın hafif hafif sızlaması gibi bir şey. Ne zaman sucu gelip suyu bırakıyor ben rahatlıyorum. Kısacası biri bana: "Kendimi ruhsal olarak yanlız hissediyorum, bu durum beni çok üzüyor" dediğinde içimden "Sen suyu musluktan içiyorsun galiba" diye sormak geliyor. Artık saklayamayacağım bana bu yazıyı yazdıran demin suyumuzun bittiğini farketmemdir. Diyeceğim o dur ki ruh denen şeyin yalnız olması kadar normal bir şey yoktur. İşi bulandıran ruh eşi kavramını ortaya atan zırtapozdur. Kendisi ve yandaşları ruh eşlerini bulamayanlardan: Yoga öğrenelim ruhu özgürce dolaştıralım, motivasyon öğrenelim 10 seansta nirvanaya ulaşalım, bak bir kitap yazdım al oku ruh eşini şıp diye bulacaksın, olayları ile alenen rant elde etmeye çalışmaktadır. Üç kuruş para kazanacağız diye kadın nesilinin mutluluk anlayışına darbe vuruyorlar farkında değiller. İnsanın kendini ruhsal olarak yalnız hissetmemediği anlarda ise sanırım ruhu fark etmeyecek kadar dünyevi işlere kafayı takıyoruz. Biraz da egomu eğlendirelim: Peki son olarak buradan ruhsal olarak kendini yalnız hissedenlere bir mesajınız var mı Profesör? -Kendinizi ruhsal olarak yalnız hissettiğiniz bu anların çok özel olduğunu düşünün. Hepimiz öncelikle bir bireyiz di mi efendim. Rusal yalnızlığı kutsal addediyorum ve kutsal an içinde iken kendimi daha güçlü hissettiğimi inkar etmiyorum, etmiciğim de ... 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Mango Kasa Kuyruğunda Kutlansın Çünkü kadınlarımız bir burada bir de Zara kasa kuyruğunda haklarını aramasını biliyor da ondan. İnanması üzücü ama Türkiye'de 25 yaş üzerinde okuma-yazma bilmeyen kadın sayısı 4,625,000 civarındayken işlenen aile içi suçların %87'si kadınlara karşı iken 6 Mart 2005 tarihinde bir avuç Türk kadını ile ilgili günü başka amaçlar için kullanmaya çalışan başka bir grup kadın polisten dayak yedi o kadar. Neyse konu beni aşan noktalara gelmeden önerime geri döneyim. Türkiye'de kadının durumu kabaca bu iken bir grup yırtmış ama hamuru diğerleri ile bir Türk kadını bu gidişata dur demek için elini sağ yanından alıp sol yanına bile koymuyor. Ancak söz konusu, Mango'da ya da Zara'da: "Sıradan bir kişi alayım" diyen kasiyer hanımın çağrısına aradan sızmaya çalışan kendini bilmez (!) bir başka kadın olduğunda canavar kesiliyor. Sırasını kaptırma riski ile karşı karşıya kalan bu kadın cinsi, çok çabuk bir şekilde evrim geçirip artık avına yaklaşmakta olan bir kaplana dönüşüyor. Sorsan belki 2000’li yılların Halide Edip Adıvar’ı… Kanımca değişime neden olan ruh halini de şöyle açıklıyor: Bu ne kadar kendini bilmez bir kadındır ki sıraya aradan girme cesareti göstererek tüketim toplumunun bir parçası olmak için canını dişine takıp bekleyen beni, amacıma ulaşmada birbuçuk dakika kadar geciktirmiştir. Bu kendini bilmeze haddini ben bildirmezsem kim bildirir? Bir nevi “Ben yanmazsam sen yanmazsan nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlığa” durumu. Bu tür kadından çok var etrafta; ancak her karşılaştığımda ilk kez görüyormuş gibi hayretlere gark oluyorum. Hata benim. Sonuç olarak: hakları yenmesi konusunda sadece bu mekanlarda hassas olan yırtmış kadın grubunun yırtamamış kadın grubu ile dayanışma içinde olabilmesi için 2006 yılında dünya kadınlar gününün bu mağzaların kasalarının önünde kutlanmasını öneriyorum. Önerdim bile! Sende de Ne Kabuk Varmış Be Abla! Halk arasında "salya sümük yengeç" olarak da bilinen burç üyeleri büyüdükçe gözyaşlarını içlerine akıtmayı öğrenmişlerdir. Hüzünlenmeleri için salının pazartesiden önce gelmesi, fasülyenin yeşil olması, bozuk parasını düşürmesi, poşetten çektiği ilk çubuk krakerin kırık, sevdiği birinin beş dakika kadar meşgul olması yeterlidir. Hayata küser, kara talihine kahreder. Ardından bir sineğin koşarak önünden geçmesini büyük sevinçle karşılar; neredeyse hayat enerjisini bundan alır. Hafif "manik-depresif" kişilerdir yengeçler. Korkmayın! Kendisine zararı olur;ama çevresine asla! Alıngandırlar,"Ördek Hasan" yengeçtir mesela. Zeki insanlardır;ama öyle görünmemeye gayret gösterirler. "Mutluluk bir andır" sözünü yengeç kişisi söylemiştir. Acılarına ise sıkı sıkıya bağlıdırlar, hatta acılarından beslenirler. Hayalgücünü aşmış burçlardır.Yaratıcılıklarının üstüne tanınmaz. Mideleri hassastır genelde ülser olurlar.Gastritle paçayı kurtaranlarına rastlanmıştır. Duygusal oburlardandır.Mutsuzsa kesin kes buzdolabının başında sabahlar. Genelde süt ürünleri tüketir. Varlıklarından yakınılan yoklukların da ise yüzde yüz mağdur olunan burç insanıdır. Yükseleni terazi olan yengeç burcu kadını tadından yenmez ,) Mantıklı açıklamalara karşı duvar gibidir; duygusal açıklamaları ise sonuna kadar destekler. Misal: -(Herhangi bir burç insanı)Evi yaktım aşkım;çünkü bodrum katta vampilerle zombiler yaşıyordu. Kendi aralarında ittifak kurmuşlar bu akşam önce vampirler kanımız içip iliğimizi kemiğimizi kuruttuktan sonra, zombiler etimizden yahni yapacaklardı. Şimdi her şey geçti.Bitti İşte!... -(Yengeç kadını)Anlayamıyorum seni.Evin daha taksitleri bitmemişti ve salon mobilyalarını yeni değiştirmiştik. Ben o pembe deri koltukları buluna kadar kafayı yemiştim. Sen bodrumumuzda yaşayan bu iki ucube için evimizi yaktığını mı söylüyorsun?... Boşanıyoruz! Olması gereken: -Evi yaktım aşkım; çünkü bir an seni ne kadar sevdiğimi, eğer bundan 40 sene sonra yaşlandığımızda ben senden önce ölürsem anılarımızla dolu bu evde ne kadar acı çekeceğini farkettim. -Janımmmm(Tarkan gibi). Ne kadar romantiksin ben sen olmasan ne yapardım?... Buradan çıkartılacak ders yengeç kadınlarına duygusal sebepler öne sürerek köleniz haline getirebilir, ağzından girip burnundan çıkabilirsiniz. Ona "Bu yaptığın beni çok kızdırdı/sinirlendirdi" derseniz umrunda olmaz; hatta bundan için için zevk bile alabilir. Ama "Bu yaptığın beni çok üzdü" derseniz iş değişir. Yalnız benden bir tavsiye: kinci olduğunu aklınızdan hiç çıkartmayın. "Benim hamburgerime soğan koydurma demiştim ama!" dan başlar bundan beş sene önce de sizden istediği hamburgerde turşunun bol olmasını söylediğini buna rağmen az geldiğini hatırlar hatta hiç üşenmeden size de hatırlatır. Altıncı hissi çok kuvvetlidir; bu durumun ay ile bir ilgisi var mıdır bilinmez. "Ablam bana mesaj mı çekti?" der telefonunu kontrol eder mesaj yoktur ve beş dakika sonra ablasından mesaj gelir. "Aşkımı arasam" der sonra "toplantıdadır şimdi ya" deyip vazgeçer iki dakika sonra aşkı onu arar. Eski bir arkadaşı aklına gelir "ne yapıyor acaba ses solukta çıkmadı" der kendi kendine. Ertesi gün eski arkadaşı arar "Dün akşam seni rüyam da gördüm nasılsın?" der. Canı çikolata ister; ama rejimdedir, almaz.Akşam aşkı hiç adeti olmadığı halde elinde milka/cappuccino ile kapıda belirir. Yengeç burcunun sosyal hayatta "manik" yönü ile dolansa da bir kabuğu olduğu ve içinde bir çok şey gizlediği halk arasında hiç astrolojiyle ilgilenmeyeni tarafından dahi bilir/tahmin edilir; ancak yengeç ile bir "ilişki" söz konusu olduğunda "sende de ne kabuk varmış be abla!" dedirtir. Annesi çok kıymetlidir. Onu kazanmak istiyorsanız önce anneden başlamalısınız. Kalabalık bir ortamda içeriye yengeç burcundan biri girdiğinde anlarsınız. Zerafeti, karizması, kaynağını göremediğiniz ışığı, güven verici tebessümü ile tanışmak için karşı konulmaz bir arzu duyduğunuz yengeç karşınızda öylece duruyordur işte! O sırada kendisi hiç çaba sarfetmesine gerek kalmadan çektiği ilgilin tadını çıkartır. Yengeç burcu ile aşk yaşamak ise büyük cesaret ister. Kıskaçları ile önce hapsetmeye çalışır; güven duyduğu zaman ise salıverir sizi. Bu sefer salıverilen halinden şikayet etmeye başlar: "Sen meğer ne güzel sarıyormuşsun, gene sar nooolur"... Ve son olarak: bir terazi erkeği asla bir yengeç kadınını anlayamaz; ama birbirlerini ölene kadar sevmeye söz verirler.