20 Kasım 2008 / Perşembe




Dökmek, Düşürmek vesaire


Hiçbir şeyi bıraktığım yerde bulamıyorum. Alıştım artık. Eşyalar için sabit yer kavramının sarsılamazlığı sarsıldı çünkü. Zaten kaybettiklerimin peşinden koşmaktan vazgeçeli epey oldu. Bulamayacağımı anladığım anda ilk soru şu: Buna gerçekten ihtiyacım var mıydı? Özgürlük aşısı gibi birşey bu! Size stres kaynaklarımın biçim değiştirdiğinden bahsetmedim di'mi? Eski stres kaynaklarım şimdinin eğlence kaynağına dönüştü. Diyelim bıraktığım şeyi bıraktığım yerde bulamıyorum. Bu benim için bir oyun demek. Bakalım ne zaman, nerede ve artık önemini yitirdikten kaç gün sonra karşıma çıkacak o şey? Ekseriyet dört gün sonra, hiç de işim olmayan bir delikte bulurum kendisini ve sorsanız onu oraya koymadığıma dair yemin ederim. Tabii onu oraya benim koymuş olma ihtimalimin sayısal değeri hiçbir zaman sıfır değildir. Çünkü gece yatağa girip bankalar gibi gün sonu yaptığımda kayıp anlar çıkıyor karşıma, misal saat üçle dört arası ne yaşadığımı kessen hatırlayamadığım gün oluyor. Eskiden "dökmek" de bir stres kaynağıydı. Sahi, siz hiç yulaf ezmesi gördünüz mü? Sakın ha! Bu soruda kentsoylu tınılar aramak lüzumsuz. Soruyorum çünkü, geçen gün bir kutu yulaf ezmesini kutudan kavanoza boşaltırken yere döktüm. (bu "yere" döktüm pekiştirmesinin okurken işe yaradığını söyleyin, lütfen) Nil tam da ayaklarımın üzerinde oturuyordu. Bir bebeğin o kıvır kıvır saçlarının içinden pul pul yulaf ezmesini toplamak ne biçim bir iştir tahmin edemezsiniz; kendisine yapılan çoğu hücumu kaç-kovalya çevirdiğini de düşünürsek. Kutu sütlerin ne kadar güvenli olduklarını biliyor musunuz? İstedikleri kadar yüksekten düşseler de, düşerken dolap kapaklarına çarpsalar da (Bu fırlatmaya girer mi?) üzerlerindeki o küçük, beyaz plastik kapak açılmıyor. Alttaki kanatlar açılıyor, ama dışarı bir damla bile süt çıkmıyor. Dökmek, münferit bir olay değil. O yüzden ben "döker" bir insana dönüşürken yanım sıra Nil'de evi benimle beraber sıvamakta. Bu şekilde sayımız ikiye yükseliyor. Bazen ayağımın altına bir parça çüğnenemiş salatalık yapışır, halılardaki gene çiğnenmiş elma, mandalina ve benzer lekeler yağmur sonrası açan bir güneş gibi eve ışık saçıyor. Kahve, çay, çiğnenmiş ekmek ve sonradan ne olduğunu çıkaramadığım bir dolu kırıntı, kırıtıntı, kırıntı daha. Şimdi düşünüyorum da sıklıkla atıştırılan bi'mekan için şahane bir isim Kırıntı. Dökmek sadece evle sınırlı bir el tutmaması, bebek oyunu değil. Şimdi şaka sanacaksınız ama gerçek: Sırf bu yüzden giremediğimiz mekanlar var. Çok dağıtıyoruz, almıyorlar. O kadar. Basit yani. "Kahvemiz kalmadı, çay demlemekten vaz geçtik, kasa çalışmıyor" filan diyorlar. Daha geçen gün Kabotaj Bayramı'nı bahane edip, adımımızı attığımız saatten itibaren çeyrek gün çalıştıklarını ve birkaç saniye içinde kapatacaklarını iddia eden bir kahvecinin kapısından döndük. Temmuz ayı ile ilgili "iddiamı" dinlemek bile istemediler. Öyle bir can hıraş siperane dükkan savunması bu! Gene de kaba davranışa maruz kaldığımızı söyleyemem. Girişe fotoğrafımızı asıp, üzerine kırmızı çapraz bir çizgi çekildiğini henüz görmedik. Bu, ne kadar ısrarcı olduğumuza bağlı sanırım. "Düşürmek" de hayatımın renklerinden biri haline geldi. Bir yılın sonunda yere değmeyen eşyalarımızın sayısı çift haneli değil. Ev, sokak, dükkan fark etmiyor. Lambur lumbur düşüveriyor montlar, kitaplar, çantalar, ıslak mendiller, tokalar, oyuncaklar. Mesela geçen gün Nil'le dışarda oturuyoruz, oynaması için tokamı verdim; kalkana kadar 32 kez filan düşürdü, attı. Kalkarken alıp gayet sakin saçımı topladım. Tabii burada "duş"un verdiği güven yadsınamaz. Ama bir sene önce olsa yapmayacağım, hatta birkaç dakika için de olsa keyfimi kaçıracak işlerdi bunlar, tokamın yere düşmesini diyorum. Şunu bilin yalnız: Bu dünyada düşmeyecek bir şey yok! Nil'in parmak uçlarında yükselip, yemek masasının üzerine uzanabildiğini öğrendiğimdeki yüz ifadem dehşet içermiyordu gene de. Aslında buna "duyduğumda" daha çok yakışıyor. Neyse, artık yemek masasının ortasını kullanıyoruz. Kenarlar bize yasak. Bu da bir başka kural kırıcı. Bir takım hassasiyetlerime karşı hissizleşmek hayatımı akıcı hale getirdi. Bunun için en şık sebep annelik gibi görünebilir. Merak ediyorum: Anne olmayı bekleyerek yavaşlattığım hayat ile neleri ıskaladım? Kırkıma geldiğimde hissizleşecek hassasiyetlerimi biraz öne çeksem fena olmaz mı? Sonra revize edilen "yolun yarısı" kırk beş yaş var. Orada da birkaç yük atarım omuzlarımdan, ölümden başka korkum kalmaz. Hani "Hayatı henüz yaşamadım, ölmek istemiyorum" dünya başıma yakıldısı... Ben hayatı yaşamaya dökmek, düşürmek vesaire ile başladım ve biliyor musunuz, hiç de fena gitmiyorum. 20 Kasım 2008 Perşembe 00:45 Anasayfa