tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

Çaba Her Zaman Bir Kazanç Sağlar, Ne Olursa Olsun

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa

Ekim1
Ekim2
Ekim3



Almanak 2006


Geçen Aylar
Eski Yazılarım
Meraklı Sağlık
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Sayfa Senin
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah


2006
Kasım
Ekim
Eylül
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat
Ocak
2005
Aralık
Kasım
Ekim
Eylul
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat


  
    


30 Kasım 2006 Perşembe 18:43 Psikopata Bağlamış İzleyici / Pastörize Filmler Festivali
"1997 yılında ne yapıyordum? Film falan izlemiyor muydum ben?..." İşte bu laf çok oydu içimi! Ardından dağlandım falan. 1996 yılından itibaren, izlediğim sinema filmlerinin biletlerini biriktirmeye başladım, bir nevi koleksiyon. Ayrıca böyle hızla artan bilet fiyatlarını takip etmek de çok zevkli. Kendim hakkında fütursuzca ettiğim bu lafa bozulup izleyici geçmişimi ortaya dökmeye kalkınca, fotoğrafta da gördüğünüz üzere çalışma masamda (yani yemek masası) bi'trafik oluştu! 1996-2006 yılları arasında sinemada 103 adet film izlemişim. Yaptığım bu hesaba göre tahmini 20-25 tane filmin de bileti arkadaşlarımda kalmıştır. 103'ün haricinde elimde 5 tane daha bilet var ki hangi filmlere ait oldukları belli değil :( Torbadan bi'de teleferik bileti çıktı; Maçka Parkı'nın içinde var ya. Fırsatlarsanız binin teleferiğe ya, çok zevkli! Hadi şimdi hafızanızı yoklayın bakalım, siz hangilerini izlemişsiniz: 1996 American Quilt Tin Cup (300 000 TL) The Rock Jack Powder (22 Temmuz) Diabolique Spy Hart (400 000TL) Phenomenon Twister 1997 Mission Imposible Fathers Day (4 Ekim) Ghost Air Force One Con Air Face Off Men In Black Last Man (300 000TL) Michael Ransom My Best Friends Wedding Gable Guy Conspiracy Theory The Frighteners Nutty Professor 1998 Titanic Vücut Dili (11 Ekim) Ne Yaptığını Biliyorum Sliding Doors Devil's Advocate (7 Şubat) Her Şey Çok Güzel Olacak (3 000 000TL) Melekler Şehri Wild Things 1999 Harem Suare The Matrix Life Propaganda Meet Joe Black (1 500 000TL) Faculty True Crime Mumya Anlat Bakalım Notting Hill The Talented Mr.Ripley Eyes Wide Shut (24 Ekim) 2000 Hollow Man Gladiator Autumn in New York Stigmata İkimizin Hikayesi Hurricane End Of Days Fight Club (9 Ocak) Hücre Altıncı His American Beauty (5 000 000TL) Man In The Moon 2001 Kaç Para Kaç Vizyontele Dikey Limit American Psycho (14 Mart) Zor Baba Bridget Jones's Diary (4 500 000TL) Sword Fish 2002 Oceans11 (10 000 000TL) BladeII İşaretler Vanilla Sky Minority Report Rpat To Perdition (8 Kasım) İtiraf Show Time 2003 Irreversible They The Matrix Revolutions Tez Korkusuz (40 000 000TL - 4kişi, galiba Feyza ve Cem ile birlikte izledik) 25 Saat (Güzel filmdi) Yüzüklerin Efendisi (Uyuduğumu hatırlıyorum bu filmde) X-Men2 Sekreter (Bi'sadist ile bi'mazoşist gel bereber bi berber dük...) Akıl Defteri :) Galiba 3. buluşmamızda izlemiştik Halka 2004 Blade III La Finestra Fronte Duvara Karşı (3 Nisan) Yüzüklerin Efendisi II Troy Gora Bridget Jones's Diary II 2005 Closer (9 Mart) O Şimdi Mahkum Türev Flight Plan (Çok saçma bi'filmdi) The Aviator Organize İşler (14 YTL) Anlat İstanbul War Of The Worlds 2006 Derailed İklimler (30 Ekim) Beş Vakit Babel Volver (12 YTL) The Devil Wears Prada Kader Takva 29 Kasım 2006 Çarşamba 13:11 Balzac, Bir Deli Oğlan Balzac, 1799'da Fransa'ya 11. yy'da başkentlik yapmış Tours şehrinde, memur olarak çalışan bir baba ile kocasından 32 yaş küçük olan bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocukluğu, kötü giden bu evliliğin ayrıntılarını gözlemlemekle geçer: "Kusurlarını sevdirebilmesi kadınlığın şanındandır" 15 yaşındayken Paris'e taşınırlar.Ailesi noter olmasını ister hırsla. Liseyi bitirdikten sonra hukuk okumaya karar verir. Bir avukatın yanında staja başlar.Ama bu da değildir istediği. Yazar olacaktır o! Narsizme varan aşırı özgüven ve çalışma azmine sahiptir. Yazar olma kararı aynı zamanda yalnız ve yoksul olma kararıdır da. "Hayat dediğin budur işte. Bir yanda büyük iddialar, öbür yanda küçük gerçekler..." Romanlarına hiçbir ön hazırlık yapmadan başlar. Gözlem yapmak...O bunun için özel bir çaba harcamamıştır. Stefan Zweig'e göre "Balzac, korkunç bir hızla görebilmektedir. Başkalarının maskeli olarak ve bin bir değişik kılıkta görebileceği şeyleri apaçık ve çıplak bir şekilde görebilme gibi özel bir yeteneğe sahiptir sanki..." İlk romanlarında mahlas kullanır. Trajedi türünde kaleme aldığı eserleri hedeflediği başarıya götürmez onu. Daha sonraları kaleme aldığı Otuz Yaşındaki Kadın, Vadideki Zambak kendinden yaşça büyük sevgilisi Madam Berny ile annesi üzerinden modellenmiştir. Sevgilisi Madam Berny onun elit tabaka ile tanışmasına önayak olur; ölümü ile de yıkılır. Modern gazeteciliğin doğuşuna tekabül eden zamanda, Le Voleur gazetesinde kaleme aldığı "Paris Mektupları" adlı politik fıkralar ile bir hayli ünlenir.Gazetecilik onun hayatında hep yer edecek bir meslektir artık. 1832'de tanıştığı Kontes Eveline Hanska ile 18 ay boyunca mektuplaşır. 1842'de evlenmeye karar verirler; ancak Balzac'ın içinde yüzdüğü borç batağı Madam Hanska'yı biraz endişelendirir. Bunun üzerine Balzac 1842-1848 tarihleri arasında , giderek artan yoğunlukta yazmaya ve para kazanmaya başlar. Ancak bu çalışma temposu sağlığını olumsuz etkiler. "Tutkulu bir adam, bir kadının değerini, onu ele geçirmek için katlandığı zahmetle ölçer" Doğacak çocuklarını da düşünen Madam Hanska 1850'de nikah masasına oturur. Balzac, Paris'te Fortunee Sokağı'ndaki evinde kalp yetmezliğinden ölür. Ardında 85'i tamamlanmış, 50 tanesi de taslak halinde kalmış eserler bırakır. Öldüğü Fortunee sokağı bugün "Balzac Sokağı" olarak anılmaktadır. . . . Balzac başucunda daima yanan bir mum ve hiç boş kalmayan kahve fincanı eşliğinde yazarmış. Çalışırken bir atkıya sarınır ve bazen de ayaklarını suya sokarmış. Akşam sekizde yatar, gece on ikide kalkar ve yazmaya koyulurmuş. Günde dört saat uykuyla sürdürdüğü bu tempo tüm hayatına yayılmış. Balzac, yazıklarına o kadar kaptırırmış ki kendini, bu durumunu Stefan Zweig şöyle bir anekdotla anlatıyor: "Bir dostu odasına girer:Balzac ona doğru koşar ve şöyle der: 'Düşün zavallıcık intihar etti!' Bu söz karşısında dostunun irkilerek gerildiğini görünce söz ettiği kahramanın sadece kendi hayalinde yaşamış olduğunu fark eder." 28 Kasım 2006 Salı 14:12 "Herkesin inandığı bir şey var bu .mına koduğumun hayatında, benimki de sensin..." (Bekir) Z.Demirkubuz'un yazıp yönettiği Kader, 17 Kasım'da vizyona girdi. Aynı gün Cevahir Megaplex'de 13:45 matinesine yetiştim. Yönetmenin bundan önce bi'de İtiraf isimli filmini izlemiştim sinemada; kocasını aldatan bir kadının gece boyu süren itirafı. Kocayı Taner Birsel canlandırıyordu, şimdinin zor beğenen TelsimAdam'ı. Ne adam ama! Ben çok beğenirim Taner Birsel'i. -Biri bana 'dur' desin!Böyle devam edersem eğer yazı alternatif bir James Bond/Casino Royale izlenimi olup çıkacak- Sinema koltuğuna oturduğumda moralim biraz bozuktu açıkçası: Ben bunu anlamam da şimdi ! Neden anlamam;çünkü öncesinde nette biraz gezinmişim. Milletin "Önce Masumiyet sonra Kader" çığlıklarını işitmişim... Masumiyet, Demirkubuz'un 1997 yapımı bir diğer filmi. Önce Kader'in bir cümlelik özetini hatılayalım: "Bekir, Uğur’a(VildanA) aşıktır. Uğur, Zagor’u sevmektedir, Zagor ise suç işlemeyi...". Masumiyet ise bu üçlünün 40'lı yaşlarını anlatıyor; Kader'de bu tanışıklığın evveliyatını. Seriden bahsediyor olsak bile her filmin bir bütünlüğü vardır; buna rağmen kraldan çok kralcılar gene iş başındaydı. Altın Portakal'da jüriye önce Masumiyet'i izlettirmişler DVD'den, Kader'i de peşinden, ondan sonra en iyi film seçilebilmiş zaten!!! İşte böyle bi'bilinç ötesi durumda olmama rağmen, fragmanlar dahi keyfimi yerine getiremedi: 1997 yılında ne yapıyordum? Film falan izlemiyor muydum ben?... 19 yaşındaydım.Senenin ilk yarısında Beşiktaş Uğur Dershanesi'nde 3. kez üniversite sınavına hazırlanıyordum(30M hattına aboneydim) İkinci yarısında ise Yıldız'daydım. -(Uğur)Çocukların, karın nasıl, iyiler mi? -(Bekir)Kader sağ olsun, bakıyor hepsine Filmi izledikten sonra o gün, yatana kadar aptal gibi dolaştım ortalıkta. Can sıkıntısından savrulduğumuz aşk ilişkileri ile gerçek aşkı birbirinden ayıran temel duygu nedir? Aşık olmakla bitseydi her şey fazlasıyla kolay olurdu sanki. Uğur Bekir'in kaderi miydi yoksa Bekir'in kaderi masumiyeti mi? Sonuç olarak Bekir aşıktı, koşulsuz peşinden gidiyordu Uğur'un. Ona inandım; çünkü "kaldı mı böyle aşklar" aşkının ruhunda sebep olduğu dönüşüm fiziksel olarak da görülebiliyordu; bana göre gerçek aşkın somut kanıtlarından biridir bu! Ona inandım, ama ne yapmaya çalıştığını anlamadım! pi es: bu yazının ruhumda sebep olduğu hezeyan için... 28 Kasım 2006 Salı 12:12 Hediye de Olur Bundan Avantajlı dergi aboneliği. 26 Kasım 2006 Pazar 21:33 Hisseli Hayal Kırıklıkları Kumpanyası Laf lafı açtı geçenlerde, konu geldi "hayal kırıklığı"na dayandı. "Peki ilk hayal kırıklığını hatırlıyor musun?" diye sordu bana, "Öyle abuk sabuk bir şeyden bahsetmiyorum, hayata karıştıktan sonra, birey olarak..." felan falan benzeri sözler ile duymak istediği trajedinin boyutlarını da belirledi. Uzun sohbetlerden hep korkmuşumdur zaten. Mevzu önünde sonunda bunalıma girilecek bir noktaya bağlanır çünkü. "Yok! Ne bileyim şimdi...Pat diye" diyerek geçiştirdim ya da geçiştirdiğimi sandım o gün. Sonrasında kaybettiğiniz bir eşyaya takılıp kalmak gibi bir şey bu. Bulana kadar vücud elektiriğinizin sigortası atıyor! Ya da hoca dönem ödevi verdi, 'işin gücün yoksa kütüphane kütüphane dolan' psikolojisi, moral bozukluğu... Neyse ne efendim, ilk 'profesyonel' hayal kırıklığımı ortaya çıkartmak için eski fotoğraf albümlerini karıştırdım serbest çağrışım hesabı, üzerlerine bol bol düşündüm. Bir iki gün içinde çabalarım sonuç verdi: İlkokula gidiyorum. Sınıfça birbirimizin ismini "çok konuşan" olarak tahtaya yazabilecek kadar okuma-yazmayı sökmüşüz. Bu arada sınıfın, erkekler de dahil, en uzun öğrencisi benim, en arka sırada oturuyorum. Her 23 Nisan'da bir çocuğu Başbakan'ın koltuğuna oturturlar ya, ben de senede bir gün ön sırada otursam kafi, ruhen Sefiller'i (bi'Victor Hugo şaheseri) oynuyorum. Sınıftakiler de uzun boylu olmanın dünyanın en acınılacak hali olduğuna beni ikna etmiş. Hiçbir şey yapamazlarsa haftada bir gün yaşımı soruyorlar. Ve 9 yaşındaki bir çocuğun bu boyda olmaması gerektiğini söyleyip duruyorlar. Kendimden nefret ediyorum, bunalım desen diz boyu, seri katil olmadım ya annemin duaları karşılık geldi, çok samimiyim. Belki de bu yüzden öğretmen sınıfın ilk başkanı olarak beni tayin ediyor, biraz kendime geleyim diye. Sınıf başkanlığı hepimiz için yeni bir ünvan, ünvan da yeni bir kavram. Tüm bu olanların yanı sıra bi'de "uzun kız" sınıf başkanı, tüm kafalar çıfıt çarşısı. Öncesinde öğretmen detaylı bir brifing vermediği için ben ünvanın kalıcı olduğunu sanıyorum, sınıftaki diğer öğrenciler de öyle. Böyle senelerce sınıf başkanı olup, 20 yaşına gelince de Başbakan olacağıma ve boyu 1.69cm'in altındaki her Türk vatandaşını da eşek adasına kapatacağıma dair planlar yapıyorum. On beş günlük yarı yıl tatilinden dönüşte öğretmen yeni sınıf başkanını açıklıyor.Bir dakika! Ben sınıf başkanı olup konuşanları tahtaya yazınca tüm dengeler değişmişti: Herkes benimle arayı iyi tutmanın derinde, ben elimdeki gücün farkında... Şimdi eski sefil hayatıma nasıl dönüş yaparım ki hem bu şekilde nasıl Başbakan olabilirim söyler misiniz?! İşte ben buna hayal kırıklığı derim, gerçek bir hayal kırıklığı! Bu kadar! Bitti! 24 Kasım 2006 Cuma 13:48 Kızın Üzerine Gitme Beğy! 'Ben' sözlük anlamı olarak, "dışarıya yansıyan şuurluluğun nesnesi olarak birey" demekmiş. Ne de güzel bir tanım bu! Yazın bir kenarınıza, lazım olur, çok havalı durur. Cümle içinde de kullanalım bi: "Ben /dışarıya yansıyan şuurluluğun nesnesi olarak birey/ ŞOK'a kadar gidiyorum, tuvalet kağıdı bitmiş!.." 'Ben', 'tuvalet kağıdı', "ne yiyorsan o'sun" dan türemiş bi'takım latifeler falan. Ne bileyim... Siz artık burdan alır götürürsünüz mevzuyu. 23 Kasım 2006 Perşembe 22:45 Madem Burdasın: Hakkımda Bilmen Gereken Birkaç Şey! *Ağızlarına toprak dolmuş insanlara hayranım. Artık konuşamadıkları için beni eleştiremiyorlar da! *Ergen yıllarımda insanların verebileceklerinden hep daha fazlasını istedim!Şimdi ise verebileceklerinden de azını istemeyi biliyorum.Allah bizi dostlarımız tarafından omuzlarda taşınmaktan korusun! *Sevimli insanlar beni yorar.Bi'soru sormadığım halde sürekli "evet" dendiğini duymak gibi bir şey bu! *Karaktersiz insanlara karşı önyargılı değilim. İnsanda karakter olmadı mı onun yerine koyacak bir şey mutlaka bulur. Emeğin her çeşidine saygım var! *Eskiden bi'olay sonrası "Neden şunu da söylemedim ki?" diyerek içim içimi yerdi. Yatağa girdiğimde kurduğum hayali diyaloglarla sabahı sabah ederdim. Artık söylemediklerimle de kendimi ifade ettiğimi biliyorum: temiz bir uyku rutine dönüştü. *Her olayda, karşıma çıkan her insanın burnuna ilkelerimi dayamam. Küçük şeylerde af yeterlidir di'mi? Şimdi de 'nasıl affedilir' onu öğrenmem lazım. *İkna edemediğim noktada hemen kenara çekilmem! Çok özel yıldırma tekniklerim var. *Hiç yaşamadığı şeylerden bahseden yazarlar bende antipati uyandırıyor. O yapaylığı hissetmememize imkan yok çünkü! Kazara böyle bir yazarın kitabını aldıysam, kahve içmek için oturduğum ilk kafede kitabı masada unuturum! Bulanlar içinse üzgünüm! *Bana göre üslup kalın kumaştan biçilmiş bir pantolon gibidir; altında varis ya da romatizma gizlidir genelde. *Anlaşılmaz yazmak çok moda ve çok 'yüksek' son zamanlarda; bu şekilde yorumlanan yazar oluyorsunuz. Ne düşünüyorsa dümdüz ifade edenin ise okuru var sadece ve güya bu küçümsenecek bir şey! *Yeğlediğim on sözcük:Sanmak, bilmek, Allah, acı, insan, dünya, ama, yokluk, unut, zor. 22 Kasım 2006 Çarşamba 23:44 Benim Olsun /Ve alışverişim geldi/ 22 Kasım 2006 Çarşamba 00:47 'Dikkat Köpek Var' Tabela Kanunu Bilenler iyi bilir uzun yürüyüşler hayatımın bir parçası. Diyelim 2 gün geçti ve ben hiç durmadan 3 km bile yol yürümemişim... Direkt kimyam bozuluyor, hiç şakası yok! Bir ara adım sayarım vardı, heyecanlı da oluyordu: Kaç adım attım, kaç km etti, ne kadar kalori yaktım?.. Hala var da pili biteli uzun zaman oldu. Neyse, işte, havalar güzel ya bir haftadır, her gün Tarabya - Yeniköy hattında gidiş geliş 8 km yol yürüyorum. Bi'ev var; gözüm her seferinde kapısındaki köpek uyarı tabelasına takılıyor, sinir oluyorum:Dikkat Köpek (İT) Var+ Sahibi "Bildiğin köpüşlere benzemez; bulaşık bi'tip" demek istiyor herhalde. Köpek sahipleri uyarıların yaratıcılığı konusunda sınır tanımıyor: Bu zaman kadar "Dikkat Terbiye-Siz Köpek" den "Dikkat Yabani Köpek"e kadar neler neler gördüm; envayi çeşit yürüyüş güzergahım var. Yalnız ben bu tarz tabelalara sinir oluyorum.Kanunla felan düzenlesinler bunu. Hem istediğini yazıyor hem de vatandaşın görebileceği şekilde asıyor. Tam yanındaki sokak duvarına spreyle İT VAR yazsam, o sırada da yanımdan polis geçiyor olsa tutuklar beni 'Sen kimi kastettin, kimlerdensin' diye. Derdimi de anlatamam, "Bakın memur bey, ben 'Dikkat Köpek Var' tabelalarının suyunu çıkaranlara... protesto için... kanun şey olsun diye...siz de cumuk vardı di'mi?" diye sorduktan sonra babamı ararım. O da cinstir biliyorsunuz, bi'yardım eli uzatmaz: "Seni eşek sıpası!Kanun şedicekmiş...Kal orda iki gün de aklın başına gelsin!" der ve beni öylece bırakır! 20 Kasım 2006 Salı 09:56 Nip/Tuck Bitmiştir Hoş Geldin Big Love! -Ayrıca Binbir Gece Sorunsalı- Benden önce siz fark ettiniz de yazması bana kısmet oldu: Nip/Tuck bitmiştir! Bir "Oh!" çektiniz di'mi? Pek çok yerde formundan zerre kaybetmemiş gibi bahsedilince insan "Ben de mi bi'tuhaflık var? " diye düşünüyor çünkü. Nip/Tuck, -hadi gene de bir açık kapı bırakalım- yeni sezonda çuvallamıştır; buna sebep de '12 Dev Adam Sendromu'dur. Yankı öngörülenden yüksek olunca takım oyucuları -yapımcısı yazar kadrosu vs- saçmalamaya başlıyor ister istemez. 'Müthişsin, harikasın, dayısın, koçsun bir numerosun' karşısında insan dediğin ya peklik çeker artık çıkartamaz doğru düzgün bir şey ya da "Dur bak sırt üstü yatıp ayaklarımla top da çevirebiliyorum" diyerek gereksiz uzar oraya buraya, kıvamı bozar anlayacağınız! Gene de olaya uyanmayalım diye elinden geleni yapar 'fake' fanatik siteler. Ne olursa olsun reklam arasını beklemeden, zapır zapır zaplatıyorsanız diziyi kumandanın ucunda, tadı kaçmış demektir, inkar çare değil. İşte bu durumu teşhis ettiğim yerden Big Love'a geçmek istiyorum. Kendisi Digiturk'un çiçeği burnunda kanalı Foxlife'da, geçtiğimiz pazar günü ilk bölümü ile tam da Nip/Tuck'ın karşısında ekranlara sürülmüş yeni HBO dizisidir (Sex and The City'nin memleketi) . Big Love yeni ama konusu bize bir hayli aşina: Dizi, Amerika'da Mormon Tarikatı'na mensup bir ailenin geleneklerine uygun şekilde sürdürdüğü çok eşli yaşamı konu ediyor: Üç eş, yedi çocuklu Bill Henrickson'ın hayatı. Kahramanımız! Bill'in birinci eşi Barbara mantıklı, aklı başında, olaylara hakim, çekip çevirendir. İkinci eş Nicolette muhafazakar ve içe dönüktür. Üçüncü eş Margene ise kafası az basan, neşeli bir tiptir. Daha ilk bölümden anlıyoruz ki çok eşlilik mevzu realiteye döküldüğünde, ne maddi ne de manevi açıdan hayal edildiği kadar cazip değildir. Evin içinde sürekli fırsat! kollayan üç eş, bir dolu çocuğun yaratığı cümbüş ve bitmez-bitemez ihtiyaçlar silsilesi.İnsan hem şişer hem de izler mi? İzliyorsunuz vallahi. Yakında ordan burdan duyarsınız Big Love'ı, bu yazıyı okuduğunuz için de "Hııı biliyorum canım" dersiniz 'geç kaldın' yüz ifadesi ile. Dizi, Digiturk'de yayınlandığı için herkes takip edemeyebilir; ama aynen Lost hesabı izleyenler tarafından ortaya atılan "Çok eşli yaşam ne meram?" tartışmaları ile hakkında konuşturması kaçınılmaz görünüyor. Tabii bunun üzerine tek eşli aile yaşantısının önemi; ülkemizde, hele de bu dönemde, böyle bir diziye ihtiyaç olup olmadığı konusunda da çatırdayanalar çıkacaktır. Zaten Türk izleyicisinin kantarı nasıl çalışıyor ben hala çözebilmiş değilim. Zamanında Julia Roberts'ın Pretty Wowman’ını da Kaldırım Çiçeği'ne dönüştürmüşlerdi, Sibel Can iki göz iki çeşme ağlardı "Dudaktan öptürmem de öptürmem" diye, bayıla bayıla izlendi. Şimdi de Demi Moore'un Ahlaksız Teklif'ini alıp, karşımıza Binbir Gece diye çıkardılar. Bu da şaşkınlık içerisinde izleniyor. Ayrıca çok geç saatte de yayınlanmıyor bu diziler, maaile ayaktayken yani. Mesela dün akşam Binbir Gece'yi izleyen bir yavrucak sordu: "Anne bu abla saçı başı dağınık, sokaklarda niye ağlıyor" diye, annesi de cevap verdi :"Demin para karşılığı seks yaptı da ondan ağlıyor evladım" Kadrosunda bir de çocuk oyuncu var. “Yeni bir dizide oynuyormuşsun, hayırlı olsun!” diyen birine anlatırmış o da "Ben çok hastaymışım, para lazımmış, sonra annem bunun için para karşılığı seks yapınca olaylar gelişir!!!" Oyuncu her rolün altından kalkabilmeli canım, çocuk diye hep çikolata reklamında mı oynasın? Bir sahnede de jönümüz kızı haşlayacak, "Bi'gece işi pişirdik diye bu senin yaptığın ayıp olmuyor mu?" yerine "Siyah bir gece geçirdik diye mi teşaşür ediyorsunuz?.." falan diyor. Yahu dün biçmişsiniz ahlakı orta yerinden, daha ne siyah gecesi?! Ondan sonra Kemal Sunal filmlerinde "eşeoğlueşek"i 'BİP'letiriz; aman ha gençlerin şeyi şey olmasın!... Öf be! -Arkadaşlar ben dağıldım, siz de dağılabilirsiniz- pi es. Big Love Cuma 22:00 ya da pazar 23:00 20 Kasım 2006 Pazartesi 18:37 -Göz Hijyeni Adına- pÜF nOKTASI Klozetin içini fırçalarken gözlerinizi kısın biraz! 19 Kasım 2006 Pazar 16:00 'Kodu Mu Oturtan' Kalemler Dünyası Mansur Forutan'ın cumartesi gün yazısını okurken çok eğlendim: "Olabilecekleri düşündüm. En kötü cebinden bir adet zeytin çıkartıp üstüme atar, ben de gider babama şikayet ederim diye düşündüm". Takip edememiş olanlar için mevzuyu çok kısa özet geçmek istiyorum: Neco'nun eşi 'Ben Güzelim Ya Sen' Oya, "Ben Terk Edildim Ya Sen"e geçiş yapınca (hayatta her şey insanlar için), asabi şahsiyet Ahmet Hakan'da "Haşmet'in kayınpederi Neco evi terk etmiş" diyerek olaya köşesinde şöyle bir değindi. Ahmet Hakan ile Mansur Forutan yakın arkadaş. Bu olanların ardından ikili geçen gün Nişantaşı Salomonje kafede otururken içeri HaşmetB girmiş. Aktüel davasından kıl kaptığı Mansur ile son yazısından dolayı sinir olduğu Ahmet Hakan'a hakaretler yağdırmaya başlamış.İkili de yanıt vermiş ve bu ağız kavgası giderek karşılıklı ağır küfürleşmeye dönmüş, taraflar yumruklaşmanın eşiğine kadar gelmişler falan. Cuma günü HaşmetB yazmıştı olayı, cumartesi günü Mansur Forutan bi'de benden dinleyin demiş. İyi de etmiş; böyle tatsız bir mevzu ancak bu kadar espirili bir dille anlatılabilirdi, karşılıklı irtifa kaybının önüne geçmek için! Tüm dünyada 1980'lerden sonra köşe yazısının işlevinde bir değişim yaşanmaya başladı:Hayat siyasetten ibaret değildir! Değildir tabii! Hayat futboldan da ibaret değildir ayrıca. Gazetelerden sadece "enflasyon", "3-5-2", "meclis", "teknik direktör" türevi kelimelerden müteferrik yazılar okumak zorunda mıydık? Devamında Türkiye'de de bu anlayışın beslediği uluslararası sendromun biraz alaturka biraz da arabesk versiyonu yaşanmaya başladı-Biri bana farkı söylesin!- 'Sivil', 'günlerin içinden' ve 'özgür' kelimeleri dedikoduya ve postmodern teşhirciliğe tahvil etti. Bi'dolu delikanlı evladı barındıran bu topraklarda, erkekler akıllı uslu köşe yazıları çiziktirirken;kadınlar hafta sonu eklerindeki köşelerinden lokanta tuvaletlerinde sevgilileri ile nasıl da güzel seviştiğini anlattı. Gel zaman git zaman 1997'de Perihan Mağden'in aklıyla ve kaleminin hakkıyla parlattığı "kodu mu oturtan" köşe yazarı anlayışı -biraz da sarkastik-, süratle karşılık buldu! Devamında pek çok kalem sahibi asabiyetini saklamaya lüzum görmedi! -Tekrar- 'Sivil', 'günlerin içinden' ve 'özgür' kelimeleri dedikoduya ve postmodern teşhirciliğe tahvil edilince bir kalemin ucu ötekine değmeye, sinirler de o ölçüde gerilmeye başladı. Çok geçmeden bir sabah gazetelerimizi açtık ki ne görelim: Her köşede başka bir Ağır Roman çevriliyor. Bizler, yani sayfanın öteki tarafındakiler (ekranın karşısındakiler hesabı)) aynen tivi izler gibi okuyoruz olan biteni;zaten tüm olan biten de televoleyi, kadın kuşağı tivi programlarını aratmayacak türden. Sadece bu son yaşananları kastetmiyorum; uzun zamandır üç köşe yazarına bedel performans sergileyebilecek kalemler de rölantiye alıp, "80 rüzgarı"na kaptırdı kendini. Bizlerin, evde koltuğa kurulmuş bi'köşe yazısını ya da bi'haberi okuduktan sonra "eleştiriyormuş gibi yaparken dalga geçen" sesli yorumlarını kaleme alıp 'İşte bugünkü köşe yazım' diye burnumuza dayamaya başladılar ya son kertede... Rolümüzü de çaldılar anlayacağınız! Ben en çok ona yanarım! Ne dersiniz, küselim mi?.. 16 Kasım 2006 Perşembe 00:46 STEPHEN KING’İN TUNA KİREMİTÇİ’DEN NE EKSİĞİ VAR! Aşk romanı yazan bir insanın kalemi, korku ya da bilim kurgu teması ile ne zaman ve ne ölçüde kesişir -ya da kesişir mi- tahmin yürütemiyorum, ancak tersiyle ilgili taze bir örnek var elimizde: Amerikalı ünlü korku romanı yazarı Stephen King’in Lisey's Story (Lisey’nin Hikayesi) adlı aşk romanı ekim ayında Amerika’da, kitapçılardaki yerini aldı. Bundan dört yıl önce emekliye ayrılacağını söylenen Stephen King’in, son kitabı Lisey's Story hakkında söylediği şu sözler oldukça ilgi çekici: "Bu sörfçüler ve yedinci dalgaya benzetilebilir. Altı dalga boyunca sörf yaparsınız ama en güzeli yedinci dalgadır. Bununla birlikte her yedinci dalgada da işleri berbat edersiniz. Yani sadece her kırkdokuz dalgada bir tanesi en iyisidir ve Lisey's Stroy'de ben de bunu hissettim..." Lisey’s Story piyasaya taze bir aşk romanı olarak sürülse de; yazarı Stephen King olunca beklentimiz ikinci bir Love Story değil! Hikaye, kitap dünyasının starlarından biri olan Scott Landon ve daha sonra da eşi Lisey’nin "Boo'ya Moon" adındaki hem güzel hem de korkunç dünyaya seyahat etmeleri üzerinden şekilleniyor. King, yazarken eşi Tabitha'dan esinlendiğini, ancak romanın otobiyografik olmadığının altını çiziyor; ayrıca roman kahramanı Lisey ile karısı arasında ve Lisey'in eşi Scott ile kendisi arasında farklılıklar bulunduğunu da belirtiyor. Yazarın romanlarından uyarlanmış pek çok korku filmi izledim ve kafi derecede ürktüm. Ayrıca "O" (üçüncü tekil şahıs) isimli romanı okuduktan sonra çöpe atan insanlar tanıdım; kitapla aynı evde yaşayamayanlar… Pek çoğumuz üzerinde eserleri böylesi muazzam etkiye sebep olmuş bir yazarın dönüp dolaşıp “aşk-a gelmesi” beni oldukça şaşırttı… Haberi ilk okuduğumda “Neden?” sorusuna takılıp kaldım: ”Neden aşk romanı?” Aslında bu kafa karışıklığından “Stephen King’in Tuna Kiremitçi’den ne eksiği var canım!” diyerek beş dakikada sıyrılmak mümkün olsa da kolaya kaçamadım. King, korku edebiyatının hali hazırda nefes alan tartışmasız en büyük ismi; üzerinde adı yazılı bir kitabın best seller olması kaçınılmaz gibi. Bu konudaki birikimi onu yanlış yollara saptırmaz zira . O zaman... Anlaşılan King, korku ile aşk arasında, bizim göremediğimiz ortak bir nokta keşfetmiş. Sanıldığının aksine alakasız kavramlar olmayabilir... Aralarında geçişi sağlayacak bir köprü vardır kim bilir ya da biri çıkıp “Sen ne diyorsun, birbirlerinden besleniyorlar!” derse hiç şaşırmayacağım, ne de olsa Stephen King yazmış, vardır bi'bağlantısı! Bugüne kadar geniş bir coğrafyada, milyonlarca insanı, acımasızca korkutan King: "Lisey's Story'nin ölümsüz bir eser ya da klasik olduğunu iddia etmiyorum, ama bu kitabın benden çıkmış olduğu gerçeği beni şaşırtıyor. Çok şanslı bir kitap” diyerek heycanımızı körüklüyor, sabırsızlanıyoruz. Kitap üzerine pratik birkaç şey söyledikten sonra Lisey’nin Hikayesi hakkında daha net bir fikre sahip olmak için romanın Türkiye’de, raflardaki yerini almasını beklemekten başka çare görünmüyor! 15 Kasım 2006 Çarşamba 12:38 Bozdukları Gibi Düzeltsinler (Tumturaklı Gıdalar Sorunsalı) -Orthorexianervosa -Efendim??? -Zıt Erenköyyyyy! Yok! Tabii ki böyle başlamayacağım yazıma, acayip ayıp olur okura! Orthorexia Nervosa: Kansorojen madde içermeyen gıda tüketimine kafayı takmak demek. Bu arkadaşlar için yemeğin lezzetli değil sağlıklı olması şart. "Ortho" Yunanca'da 'doğru' ve 'normal' anlamına geliyor. Yani yiyeceklerin saf ve işlenmemiş olması çok önemli; bu yüzden mümkün olduğunca çiğ sebze yiyor, vejetaryenlığa geçebilirlerse rahatlıyorlar. Orthorexia Nervosa, kişinin allerji ya da hastalık sonucu rejim yapması ile filizleniyor. Ondan sonra da kafayı bir takarlarsa, çaya çorbaya sormaya başlıyorlar "Bunun içinde ne var?" diye. Hatta Amerika'da hayatlarının marketlerde etiket okumakla geçtiğini düşünen bir grup otoreksi hastası öyle ayrı ayrı helak olacaklarına kendi aralarında dernek bile kurmuş. Aferin onlara. Türkiye’de de neredeyse hergün ekolojik tarımı anlatan, organik besinleri öven haberler yapılıyor, gazete eklerinde hormonsuz gıdalar tefrika edilliyor, tivi programlarına konu oluyor falan. Ancak biz de öyle her canı isteyen otoreksi olamıyor. Bu tür ürünlerin fiyatları malum. Önce yıllık kazancın kaç bin dolara geliyor onu hesaplayacaksın. Yiyecek domates bulabiliyor musun ki hormonuna takıyorsun kafayı?... Bizde bu tip rahatsızlıklar 'Beyaz Türk' olmanın göstergelerinden biri. Düşük belli eşofmanın altına DKNY spor ayakkabısı giyip, bir takım havalar ile City Farm'dan içeri girdiniz mi tamam! Al sana Orthorexia Nervosa! Ondan sonra keçiboynuzundan kakao mu tarhanadan cips mi alırsınız size kalmış. Aynı Türkler 'katıksız'lıkla 'asalet' arasında da bir ilinti olduğuna kanaat getirmiş olacaklar ki organik beslenmeyen tanışlarına önce "Ne ayıp!" diyerek tavır koyuyor, mesajı almayanların ev yemeği davetlerini geri çeviriyor, son aşamada ise kalan sağlarla birlikte Cihangir’e çimen suyu içmeye gidiyorlar. İlginç insanlar, şaşkınlık içersinde izliyorum kendilerini. O kadar “beyaz olamayan” Türklerimiz ise süper marketlerin meyve sebze reyonlarında, bu iş için tahsis edilmiş mütevazi buzdolapların önüne kurulup, ekoloji gurusu havalarında kabak mı alsın patlıcan mı ona karar vermeye çalışıyor. Vallahi ben bir soya filizi almak için uğruyorum, çoban salataya çok yakışıyor. Olur da çevrenizde maddi durumu bu işler için yetersiz, kazara otoreksi birine rastlarsanız; bu fiyat-şartlar altında daha fazla acı çekmemesi için kolundan tuttuğunuz gibi en yakın Gıda Mühendisi'nin kapısına bırakın! Bozdukları gibi düzeltsinler!!! 14 Kasım 2006 Salı 19:00 Çok Güzel Bir Site Gün gün Atatürk ne yapmıştı: http://www.ataturktoday.com 14 Kasım 2006 Salı 13:02 Auto Show: Bir Rehabilitasyon Merkezi Auto Show 2006, kapılarını otomobil tutkunlarına açtı! Bu veya benzeri bir cümle okuduğunuzda kastedilen "tutkun" ben mi oluyorum bilemem! Ancak tomobillere bir oğlan çocuğu kadar hevesliyim. Tabii benim ilgi alanıma; şanzımanı kaç ileri kaç geri, O'dan 100 km'ye kaç saniyede çıkıyor? 13 mü? Çok yazık! Süspansiyonunda helezon yay kullanılmış mı? gibi hususlar girmiyor. Deri koltuğun fiyat farkı kaç YTL? Konsolda bardaklar için özel bir alan ayrılmış mı? Koltuğumu yatırdığımda arkada oturan kişinin dizleri ağzına giriyor mu? Müzik sisteminde MP3 çalar var mı? Klima performansı ne alem? gibi sorular ile aksesuar donanım üzerine yoğunlaşmış vaziyetteyim. Otomobilin kendisi de teklemeden gitsin, soğuk kış günlerinde de marşı bir kerede alsın yeter! İlgiliyim, alakalıyım da otomobile duyduğum hevesin tatmin edilmesi için altı tanesini peş peşe incelemem kafi! Ondan sonra beni afaganlar basıyor! Sıkıldığımda çocuklar gibi gönlümce tepinerek, ağlayıp sızlanamayacağım için kah oflayıp pufluyorum kah suratımı asıyorum kah “Yoruldum şurda oturup bir kahve içelim” diyorum... Hiç bir şey yapamazsam "Ferrari'ye değil yanında duran kıza baktın!" diyerek, huzursuzluk çıkarıyorum. Bunun üzerine O da “Duygu bu yaptığın kıskançlık değil bana hakaret etmek" diyor, sallamıyorum... Maksat ekşın olsun! Tüm bu çabaların sonunda fuardan ayrılamayacağımızı anlayınca gözlem adamı olup çıkıyorum.Anlatayım; Auto Show Otomobil Fuarı'da bir ziyaretçi ritüeli söz konusudur, şöyleki: Önce otomobili tavaf edersiniz, sonra sürücü koltuğuna oturup orasını burasını karıştırırsınız, bu esnada sizi dışarda bekleyen bir arkadaşınız varsa sol kolunuzu direksiyonun saat on iki yönüne doğru uzatarak poz verir, fotoğrafınızı çektirisiniz; inersiniz, eğer otomobil spor bir modelse kolunuzu otomobilin üzerine "attırıp" bi'de böyle poz verirsiniz. Sonra arkasına geçer bagajı açarsınız; uzun uzun boş bagajı seyredersiniz, geçireceğiniz bir cinnet sonrası karınızın halıya sarılı bir halde buraya sığıp sığmayacağını ölçer biçersiniz. Ardından önüne dolanıp kaputu açtırır motoru incelersiniz, otomobilin ırzına geçmeniz son bulduysa rahatlamış bir yüz ifadesi ile basar gidersiniz! Eve değil tabii! Komşu standa, diğer otomobillerle de aynı ritüeli yaşamaya. Bu böyle salon salon devam eder. İşte bunların içinde ayrıca bir grup genç erkek vardır ki gitmeden önce stand mankenine de bir taruz düzenler.Yüzüne en masum en abaza en "bugüne kadar hiç öpüşmedim ki...aknelerimden...ühü ühü" bakışını takınıp "Beraber bir fotoğraf çekinebilir miyiz?" diye sorar. Yanlış olmasın Anna Kournikova'dan bahsetmiyorum. Normal, bildiğin, günlüğü 150 YTL olan stand hostesleri. Kız da 15 dakika olmasa bile 15 saniyeliğine kendini meşhur hissetme fırsatını yakaladığını düşünerek "Olur!" der ve birlikte bir fotoğraf karesinde yer alırlar. Sonrasında oğlan özüne döner tabii ve arkadaşı ile hostesin şakralarının ne kadar açık, aura ışığının ne kadar parlak olduğundan dem vuran koyu bir sohbete girer! İşte ben de tüm bu olup bitene tanıklık ederken keşfettim ki Auto Show müthiş bir fuar! Buraya otomobil satın almak, otomotiv dünyasındaki yenilikleri yerinde görmek için gelen kişi sayısı ziyaretçilerin %20'sini bile oluşturmuyor aslında. Geri kalanı kısmi bile olsa farkında olmadan rehabilite edilen binlerce erkek: Satın alamayacağı arabaların içinde fotoğraf çektirip elektiriğini boşaltanlar, sokakta "Bi'fotoğraf çekinebilir miyiz?" sorusuna "Sapık! -Şaaaark-" diye tepki gösterecek kızlarla 40 yıllık dostmuş gibi objektife gülümseyip duygusal dünyasına zenginleştirenler!... Aynı mantıkla benzer fuarlar düzenleyerek sorunlu insanlara da fantezilerini simüle etme imkanı sağlanabilir. Belki bu şekilde biraz daha huzur ve güven içinde yaşarız! Şaka yapmıyorum! Yetkililer (çoraplarına adını ve titrini yazdıran insanlar) bu önerimi ciddi ciddi düşünmeli bence!... 13 Kasım 2006 Pazartesi 11:28 Her Telden Son Günler Pardon! Bir tek ben mi yetişemiyorum trendlere (bkz. eğilim), son dakika haberlerine, taze çıkanlara, tedavülden kalkanlara: -Kapımızı çok yeni ‘skinny jean’ler çaldı.Daha iki gün önce, İngiliz modacılarla kol kola girmiş, sıfır bedeni protesto etmiyor muyduk biz? Şaka gibi... Ne yazık ki skinny jeanler 40 beden popişlere pek uygun değil hanımlar; modacılar bu yeni model jean’i ‘layığı’ ile taşıyabilmemiz için ‘kalem gibi’ vücutları salık veriyor.Biz ilk şoku henüz üstümüzden atamamışken erkekler aldı başını gidiyor.Evet yanlış okumuyorsunuz, skinny jean erkeklere sirayet ediyor ve en çok da koca kafalı, koca ayaklı Jude Law’a yakışıyor!!! -Bu aralar kimi görsem XBox’dan bahsediyor. Microsoft, Sony'nin PlayStation’nına rakip XBox’ı çıkardı. Japonya'da oyun fanatikleri piyasaya sürülen 100 bin adet PlayStation 3’ten birini almak için mağazaların önünde sabahlasa da, XBox şaka değil, ciddi bir tehdit oluşturuyor, bi'de tanıtım partisine Justin Timberlake’i çağırınca... Microsoft bir parti de Türk kullanıcılar için düzenlese hiç fena olmayacak. -Sonbahar ile birlikte sinemalar da hareketlendi. Filmleri kaçırmak istemiyorsanız ayın başında plan yapmanız gerekiyor. Benden size tavsiye:Gidebileceğiniz sinemaların indirim günlerini mutlaka not edin, ‘ilk seans avantajı’nı da kullanabilirsiniz, bilet fiyatları malum... Volver / Dönüş’ü kaçırmayın derim. İspanyol sinemasının bir tanesi, usta yönetmen Almadovar, Dönüş ile ikinci kez Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu’nun yılın filmine verilen Büyük Ödülü’nü kazandı. Üç ayrı kuşak İspanyol kadının sırları, trajedisi, içtenliği ile örülü hikaye, ilk dakikada yakalayan kurgusuyla soluksuz izlettiriyor kendini. Hele o Penélope Cruz, şiir gibi vallahi... Yönetmen Zeki Demirkubuz’un Kader’ini de merakla bekliyorum (17 Kasım 2006 ?). 43. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film seçilen ve fedakârlık üzerine inşa edilen Kader’in Türk sinemasının en önemli aşk filmleri arasında kendine sağlam bir yer bulacağı konuşuluyor. Yeni Sinemacılar film şirketinin kurucularından Önder Çakar'ın senaryosunu yazdığı Takva -Bir adamın Allah korkusu- önümüzdeki günlerde vizyona girecek (1 Aralık 2006 ?). Çakar, daha önce de Gemide, Laleli'de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar ve Maruf filmlerinin ekip çalışmasında yer aldı. Başrol Muharrem karakteri için 4-5 yıldır hazırlanan Erkan Can, Altın Portakal'da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü de hakkıyla evine götürdü. Film ayrıca; Dr. Avni Tolunay jüri özel ödülü (En iyi ikinci film), En İyi Senaryo, Müzik, Görüntü Yönetmeni, Sanat Yönetmeni, Kostüm ödüllerini ve Oscar ödüllerinin habercisi festivallerinden Toronto Film Festivali'nde 'Kültürel Yenilik' ödülünü de aldı. Uçak keşfedilmeden çok önce Leonardo Da Vinci planör çizimlerini tamamlamıştı. Çizimlere uygun tasarımlarda usta ressamın çalışmalarının fizik kurallarına göre başarısı da kanıtlanmış oluyor. - Tüm yaralara merhem Picasso’dan sonra şimdi de Da Vinci Türkiye’de. Rahmi M Koç Müzesi (Hasköy), Leonardo Da Vinci'nin mühendislik harikası olarak kabul edilen, orjinal çizimlerinden inşa edilmiş makinelerin replikalarını barındıran 'Leonardo: Evrensel Deha' Sergisi'ne 2 Kasım-31 Aralık 2006 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Leonardo Da Vinci gibi bir dehanın "The Da Vinci Code" isimli o çok meşhur kitapta yer alan bi'figürden ibaret olmadığını hatırlamak için zor bulunur bir fırsat! 12 Kasım 2006 Pazar 21:40 Düzeltme ve Özür! Bir altta yer alan "Klasik Bir Tanışma Hikayesi"ni okuyup "evden biri"nin her akşam elinde bir demet Begonvil ile geldiğini sananlar çıktı aramızdan, hiç güleceğim yoktu! Homo sapiens = Nazlı Kul yani benimki, hızlı koşup çabuk yoruldu. Kısa bir süre sonra "Ben elimden geleni yaptım...Çokça çabaladım... İlişkiyi de başlattım...E artık devlet bana baksın!" demedi; ama "tavrını" sergiledi diyebiliriz özetle. Ne gitmeme izin verdi ne de kalmam için fazladan çaba sarf etti, kopamadık bir şekilde, çok sıradan anlayacağınız. İlişkimizi uzun ve çözümsüz kavgalarla taçlandırdık herkes gibi. Birbirimize bundan daha fazla acı çektiremeyeceğimize karar verince de evlendik; temel noktalarda tereddütümüz yoktu ve bekar insanlar olarak bu ilişkiyi yürütmek zaman kaybıydı. Zaten evlenmeyip de ne yapacaktık: O müzmin bekar ben de annemin "henüz" evlenememiş "küçük" kızı olarak mı kalacaktım??? Belki Valideçeşme'de stüdyo bi'daireye taşınır, Nişantaşı'ndaki resim galerilerinden birinde iş bulurdum ve akşamları Buzz Bar'da yaşamları benimkine benzer kadınlarla beraber "SMS'ime cevap yazmadı acep?" isimli tartışmayı bir gün Margarita bir gün Martini ile ıslatırdım!... Eksküse mua ! ('Excusez moi' diye yazalım, eğer gerekirse ) Sex and The City mi çeviriyoruz burada??? Yok! Almayım! Ben iyi bir sevgili olamadım hiçbir zaman. Ama aynı evde yaşadığında her şey biraz daha kolay sanki, yani... Yazıyı türümüzün devamı ve bizi dejenarasyondan koruyan en eski sistemin hayrına bir mesaj ile bitirmek istiyorum -eğer izin verirseniz-: Evlilik bir kırtasiye işi! Halledin ve unutun derim! Zaten evlendikten sonra bunu sürekli aklınızda tutmaya çalışıyorsanız ya da sık sık hatırlamanız gerekiyorsa bir sorun var demektir!... 11 Kasım 2006 Cumartesi 21:26 Klasik Bir Tanışma Hikayesi 2000 Kasım:Bankacılık o zaman da popo büyüten mesleklerden biri. Klimalı, florasan ışıklı, kart okutmalı, user name + password bileşkesi ile faaliyete geçen bilgisayarlardan mürekkip iş hayatından çıkışta (bkz. bitkisel hayat) soluğu, haftanın üç günü, yerin üç kat altına konuşlanmış işkence salonunda alıyorum (bkz. fitness center) . Spor yapmaktan nefret ediyorum! Nefret ediyorum ama spor hayatımda dönem dönem mevcut, kopamıyorum! Bu bir nevi Stockholm Sendromu! Salonda ara sıra karşılaştığım bir adam var; siyah saçlı, uzun boylu, yeşil gözlü.Çenesi de çıkık ve sivri. Yüksek sesle konuşmuyor, hareketleri sakin, takılıyor kafasına göre...E güzel! Sonra gel zaman git zaman bir gün şınav çekerken görüyorum kendisini; farkında değil ama eşofmanının kenarından azıcık boxer'ı görünüyor. Başka bir kız için acayip seksi sayılabilir bu manzara ben de ters tepiyor. Sakin, sessiz ve kendinden emin diye tanımladığım bu adam bir anda münasebetsiz ve dikkatsiz birine dönüşüyor işte. Çok çabuk satıyorum kendisini. Satıyorum fakat karşılıklı iki kelime etmişliğimiz, kapıdan geçerken birbirimize yol vermişliğimiz yok ! . . . Spor hayatım Mehter Takımı'nın geçiş töreni gibi: İki ileri bir geri! Siyah saçlı, çıkık çeneliyi sattığım gibi sporu da satıyorum. Vuruyorum kendimi işe, tiyatro kursuna, dalgaya şamataya... Sonra aklı başına haziran ayında gelen her Türk kadını gibi ben de soluğu fitness salonunda alıyorum:Temmuz 2001! Yeni sezonda siyah saçlı ve çıkık çeneli adam da var, ama sebebini çözemediğim ufak birkaç değişiklikle: Bir gün kafamdaki şapkaya laf atıyor, ikinci gün elimdeki su şişesi hakkında bir şeyler söylüyor, üçüncü gün meyve barını işaret ederek "Portakal suyu ister misin?" diye soruyor, koşu bandının üzerine çıktığım an yanımdakinde bitiyor "Yalnız koşma" diyor... Pardon! Aynı adamdan mı bahsediyoruz? Hani sakin sessiz takılan, sadece sporunu yapan! Kimse bizi tanıştırmamış, birbirimize adımızı bile sormamışız... N'oluyor böyle??? Bir yandan aptala dönerken diğer taraftan gördüğüm ilgiden de gayet memnunum. Memnuniyetim kısa sürüyor zira; kendimi onun her hareketini takip ederken buluyorum. Acaba kaşla göz arası başka kızlara da benzer ilgi gösteriyor mu diye içim içimi yiyor. Gitmeyeceğimi sandığı gün çat kapı salonda bitiyorum, bakalım gelmiş mi geldiyse başka biriyle konuşuyor mu diye. İlk tetkikler temiz çıkıyor.Ben temiz raporunu imzalarken o bana "Akıl Defteri'ni gördün mü?" diye soruyor: Ağustos 2001. Hayır, diyorum. "Peki görmek ister misin?..." E bu adam neo-klasik! İlk adımı atıyor; ilk adımından son adımına kadar gösterdiğim her tepkide davranış istikrarını koruyor: Seni beğendim, senden eminim, kolay kolay da vazgeçmiyeceğim mesajını veriyor. Bir de klasik fiyonk atıyor flört paketine: "Bu cumartesi sinemaya gidelim mi?" Peki gidelim, diyorum. "O zaman numaranı alabilir miyim?" diyerek devam ediyor "Buluşacağımız gün bir aksilik olmasın!" Ona da 'peki' diyorum. Ve biz 4 Ağustos 2001 Cumartesi günü sinemaya gitmek için buluşup, Teşvikiye Cafe'de uzun uzun sohbet ediyoruz... Düzeltme ve Özür wC Wc WC wc wc wc... 10 Kasım 2006 Cuma 11:46 Benimle Herkes Mutlu Olamaz Eşinizle öncesinde ne kadar uzun süre flört ederseniz edin, ne kadar çok şey paylaşırsanız paylaşın kabul etmek lazım; bazı önemli! detayları evlilik hayatına geçiş yapmadan bilemezsiniz. Evliliğimizin ilk ayları, "evden biri"nin ya bir akrabası ya da arkadaşlarını ağırlıyoruz -tam hatırlamıyorum-. Yemek yendi, koltuğa geçildi ve kısa bir süre sonra bana "Duygu meyve getirsene yiyelim" dedi. Dumur oldum tabii! Dumur oldum çünkü; Misafir geldiğinde babam anneme bir kere bile böyle bir "lets go" çekmemiş, bundan dolayı bana göre bir erkek, misafir geldiğinde ikram prosedürüne karışmaz; madem karışacak önceden sorar di'mi "Meyve var mı?" diye, yoksa ve bu konuda hassassa önceden gider alır, zaten buzdolabının kapısını açmayan bir adam! Ayrıca o böyle söyleyince; ben meyve getirmiyorum, o da beni ikaz ediyor gibi bir durum oluştuğunu düşünüyorum ki çok gereksiz. Neyse efendim, apar topar mutfağa gittim; fakat doğru düzgün 'misafirlik' meyve yok! Allah'dan çok kalabalık değildik, bir şeyler topladım getirdim; ama suratımı toplarlamam ne mümkün! Diğer taraftan da hesap yapıyorum: Şunu da yaşadık, bunu da yaşadık kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi 'Meyve getir de yiyelim' diyeceği... Allah Allah... Allah Allah... Misafirler gittikten sonra ona hislerimden bahsettim pek tabii. O da olaya "Meyve getir de yiyelim" gibi basit bir cümlenin bünyemde sebep olduğu hezeyana anlam veremediğinden girdi. Haklı olabilir miydi?... Olabilir. Ona göre iletişim dediğin basit bir şey: -Duygu meyve getirsene yiyelim -Meyve yok ki hayatım (hayatım=biz yeni evliyiz demek) Bu kadar! Bitti! İnsan çevresine en kolay uyum sağlayan canlı; illa hayatta kalacak ya... Orta nokta bulunuyor bir şekilde; zamanla benim iletişim anlayışım az biraz onunkine yaklaştı mesela, o da bana sormadan ağzını açamaz oldu :)))) Şaka bir tarafa, benimle herkes mutlu olamaz; ama o mutlu. 7 Kasım 2006 Salı 20:32 Koko, Zaman Aşımı ve Başarı "Anne bana Koko alsanaaaa..." Bu cümleyi 1980'lerde sıkça kullanırdım. Ben küçükken Koko, bir çocuğun sahip olabileceği en şahane abur cuburdu. O zamanlar bugünkü gibi çeşitli süper marketler yoktu. Bir kuruyemiş dükkanı en az lunapark kadar cezbediciydi. Ve pek tabii ki Koko da sadece kuruyemişçilerde satılırdı. Seneler seneler sonra bugün Sarıyer'de bir kuruyemişçinin önünde gördüm Koko'yu; siz şimdi inanmazsını bana fakat bundan bir hafta önce "Ah bi'Koko olsa da yesem" diye dolanıp duruyordum. Ne pötibör ama! . . . Ben küçükken öyle çok cümle kurmazdım: "Abla ben de sizlen oturiiim", "Anne bana Koko alsanaaaa...", bi'de "Çişim geldiiiiii". İnsan, küçük bir insanken çişini söyleyebiliyor olması temel başarı kriterleri arasında yer alıyor; büyüdükçe de standarta dönüşüyor. Çişinizi altınıza etmeden bir gün geçirdiğiniz için kimse size tezahürat etmiyor yani. Aslında bu da başarının göreceli ve zaman aşımına tabi bir kavram olduğunun en basit göstergesi! O yüzden "başarı"ya fazla takılmayalım... 6 Kasım 2006 Pazartesi 10:55 5 Kasım 2006 Pazar 22:52 Fresh News Nevada'da gene araştırma yapmışlar: Üşenmemişler, kaşınmamışlar iki maymunu kocamaaan bir kafese koymuşlar (Andersen'den Masallar), beş yıl boyunca birini 445 kalori (Allah yazdıysa bozsun), diğerini 885 kalori ile beslemişler (bir adaya düşersem belki). Aralarında 1 yaş olmasına rağmen 885 kalorilik olanın (ki bu normal kalori miktarı) dökülmüş tüyleri, kırışmış cildi ve kambur duruşuyla yaşlılığın tüm belirtilerini sergilemiş. Yüksek tansiyon ve eklem rahatsızlıklarına da yakalanmış. 445 kalorilik olanın da (bi'kibrit kutusu peynir, bi'dilim kepek ekmeği ile beslenen) tüyleri çok daha parlak, duruşu çok daha dik, cildi elastik, genel görünüşü sağlıklı ve çok daha enerjikmiş. Ve açıklama çok geçmeden gelmiş: "İnsan ömrünü uzatmanın en etkili yolu kalori kısıtlamasıdır" Aferin size! Abilerim ablalarım, gününü 12589 lt diyet kola ve 1 adet elma ile geçiren embesil alıkları kastetmiyor tabii ki ; onlar 40'ını bile göremeyecek!!! Bir insanın alması gereken günlük kalori 1000-1200 ise %33'lük bir kalori azaltımı ve beraberinde sebze meyve ağırlıklı zensel-akdenizsel bir yaşam tarzını kastediyor. Hiçbir şeyi de kastetmeseler ben maymunlar üzerinde yapılan testlere itimat ederim arkadaş (bkz. evrim teorisi); o yüzden fareleri geçiniz... 4 Kasım 2006 Cumartesi 23:20 KİM ÖLSÜN İSTERDİNİZ? Geçtiğimiz günlerde Milliyet Gazetesi'nde okuduğum bir haber oldukça ilgimi çekti: Haris Interactive adlı şirket sinema fanatiklerine sormuş, "Bir korku filminde ölmesini en çok arzu ettiğiniz ünlü kim?". Anketin sonucuna göre birinci sırada Paris Hilton yer alıyor. Milyar dolarlık servetin varisi olduğu halde, hiç kimseyi ve hiçbir sıfatı umursamadan; canı ne istiyorsa onu yapan, bu şekilde sadece geçen sene 200 milyon dolar kazanan, seks kasedi elden ele dolaşan, şarkı söyleyip, film çeviren, adına makyaj malzemeleri, ayakkabılar üretilip, eşyalar dizayn edilen, Google’da 76 milyon kez tıklanarak "Yeryüzünde hakkında en çok konuşulan ikinci insan" ünvanını kazanan (merak edenler için birinci Amerikan Başkanı George Bush), yoğun temposundan fırsat bulursa seks orucu tutan, giydiği giymediği, yediği içtiği olay olan 25 yaşında, sansasyonel bi’sosyetik Paris Hilton! Avusturya’da kalabalıklara gülümseyip, el sallaması için 1 milyon dolar ödenen Paris Hanım’ın alamet-i farikası onun her adımında geçerli 'paşa gönül kriterleri'nde gizli. Bu sebeple; kendisinden video oyunu yapılabilir, adına bir kedi maması üretilebilir, ismi bir çiklete verilebilir mesela (çiğneyip çiğneyip tükürmek baabında), ama kin besleyip, "Filmde biri ölecekse Paris Hilton ölsün" demek... Ne bileyim... Bu ankete ben de katılsaydım eğer, hiç düşünmeden Tom Cruise derdim. Zamanında bebeğinin plasentasını yiyeceğini açıklayarak; din, dil, ırk fark etmeksizin dünya insanına infial yaşatmayı başaran, oynadığı bunca filme, edindiği onca şöhrete rağmen bir kez bile Oscar heykelciğini kucaklayamayan Tom Cruise da artık ölmek istiyordur zaten! Diğer taraftan, böyle bir anket Türkiye'de yapılsa birinci sırayı kimin alacağını da merak etmiyor değilim(üç nokta) 4 Kasım 2006 Cumartesi 13:33 Kasım Ayı Faaliyet Lisetesi 1-)Sinema: Kader (Zeki Demirkubuz) 2-)Sinema: Volver / Dönüş (Pedro Almodóvar) 3-)Leonardo Da Vinci İstanbul'da / Leonardo:Evrensel Deha Sergisi 2 Kasım-31 Aralık 2006 Rahmi M. Koç Müzesi 4-)Takva (Özer Kızıltan) 5-)Hokkabaz (Cem Yılmaz) 6-)Babel . . . Ekim ayı listesinin son durumu için tıklayın! 3 Kasım 2006 Cuma 10:08 Amip, Varil, Bilinmeyen Bazen bir okur olarak düşünmeden edemiyorum: Bazı olaylar haber yapılmalı mı yapılmamalı mı? Mesela tek hüceli olduğu halde iki ayağa sahip birkaç amip; 1,5 yaşında bir çocuğa tecavüz ettiğinde, bunun haberini yapılırsa başka sapıklara yol gösterilmiş olur mu acaba?... 7 yaşındakini taciz eden: "1,5 yaşındakine de tecavüz edilebiliyormuş, mümkünmüş bu!" diyerek "perspektifini" genişletip, yola koyulabilir mi acaba? Mesela bu amipleri asit varillerinde erittikten sonra, kapağını kapayıp üzerine de "Amip Kızartıcı Suç" mu yazsak (İnsan için kullanılan "Yüz Kızartıcı Suç" tanımının 999 alt verisonu) sonra basın bunu mu haber yapsa sadece! Bilinmeyene duyuluna korku! "Ulaaan...Birileri bizim gibileri eritip eritip varillere basıyor!" diye. Saçmalıyor olabilirim. Ne düşüneceğimi bilemiyorum da... 2 Kasım 2006 Perşmebe 17:08 Basın Camiasının Başı Sağ Olsun Deniz Akkaya Takvim Gazetesi'nin Saklambaç ekinde Deniz Aşırı mı desem Denizaltı mı... İşte buna benzer bir köşe ismiyle yazmaya başlayacakmış. Onun 'yazabilen' bi'insan olduğuna inanalım diye, gazetenin yazı işleri servisinde, bir bilgisayarın başında, klavye tıkırdatıyor gibi yaparken çekmişler reklam filmini. Aynısını kliplerde de yapıyorlar ya; şarkıcı "Kırdın kalbimi!" diyor, ekrana bardak kırılma sahnesi geliyor; "Yıkıldım, mahvoldum" için de karanlık sokakta, sallana sallana yürürken bir anda yere yığılmak lazım... Bırakın Takvim'i; reklamı The New York Times'ın yazı işleri servisinde de çekseler, bizi 'yazabiliyor' olduğuna inandırmaları gayet güç. Zaten Deniz Akkaya'yı kim gazeteci yapmaya çalışıyorsa çıksın ortaya, asıl ona kızalım! Eline teybi tutuşturduğu gibi Val Kilmer ile röportaj yapmaya gönderip dünya çapında sansasyonel bi'haber çıkarma şansını ıskalatan mı? Dishy gibi cazibeli temaya sahip olabilecek bi'dergiyi Deniz Akkaya'nın ismiyle doldurup sermayeyi kediye yükleyen mi? Dergi, masrafları çıkartmak adına 2-3 sayıda bir Deniz Akkaya'yı soyup fotoğraflarını çekmek zorunda kalıyor. Sor 'editörüm' der! Deniz Hanım'ın daha ilk köşe yazısı yayınlanmadan nasılım ama?... Okumama gerek yok ki! Mesela Val Kilmer röportajına bi'gözatıp: Val Kilmer: İngiltere'de tutuklanan Kıbrıslının eski eşiyle çıktım. İstanbul'daki evinde onlarca silah vardı;ama çok güzel Roma eserleri satın aldım D.Akkaya:Türkiye'de normal ve sıradan insanların yaşadığı evler de var Olası köşe yazısını tahmin etmek güç değil: Merhaba Takvim Gazetesi Okuyucuları Artık her cumartesi aktüel konulardaki yorum yazılarımla Saklambaç'ın sayfalarında olacağım. Laptop'ımın başına oturduğumda hangi konuda yazabileceğimi düşünmeye başladım. Gündem hareketli ve ben de oldukça heyecanlıyım. Mesela Hülya Avşar'ın İbrahim Tatlıses'in programına konuk olmasını hakkında yazabilirim. Tatlıses, Hülya Avşar'a "Nasıl çakmıştım sana!" demiş eski bir olayı anlatırken. Mesela ben de dayak yediğim günlere gönderme yaparak 'ilişkilerde şiddet' temalı bir yazı yazabilirim. Diğer gazetelerin eklerindeki köşe yazılarına şöyle bir baktım da, hemen herkes izlediği bir sinema filmi hakkında yazıyor. Ben de OKUL filmi hakkında yazabilirim aslında. Ufak bir rolüm de vardı; ancak üzerinden birkaç sene geçti, güncelliğini kaybetmiş midir dersiniz? Bir de Orhan Pamuk'un aldığı Nobel ödülü hakkında yazabilirim; ancak bu haber aktüel değil edebi değil mi??? Auto Show Fuarı’na katılmak için Anna Kournikova'nın Türkiye’ye gelmesi de yeni bir haber! Ancak bu konu hakkında ne yazacağımı pek bilemiyorum. Hokkabaz tartışmasına son noktayı koyacak bir yazı yazabilirim; ama bir yazı ile son nokta nasıl konur onu da pek bilemiyorum. Neyse... Bu haftalık da bu kadar. Haftaya gene güncel konularla buluşmak üzere hoşça kalın! D.A. Takvim Gazetesi, yaklaşık 270 binlik tiraj ile Sabah, Hürriyet gibi büyük gazetelerin ardından geliyordu oysa!... Basın camiasının başı sağ olsun! 2 Kasım 2006 Perşmebe 09:55 Günün Köşe Yazısı Önce kendi gülmek için yazıyor, çok alem... 1 Kasım 2006 Çarşamba 08:05 Bugün ve Yağmur Nerdeyse iki gündür hiç durmamacasına yağmur yağıyor. Birilerinin evi taştı gene, koltukla orta sehpa lağım suyunda yüzüyor. İçimdeki suçluluk duygusunun sebebi bu olabilir mi? Doğru düzgün kanalizasyon döşemesi gereken belediyeyi de ben seçecektim onlara!... Ayrıca; "Çıkar giderim" "Çıkıyım da bi'geleyim" "Biraz yürür dönerim" diyemiyorsunuz gönül rahatlığınca. Kapana kısılmış gibi... Şu aralar İstanbul'da hayatın tadı da saçım gibi... "Pencerinin kenarına oturmuş dışarıyı seyrediyorum, hüzünlere dalıyorum yerli yersiz, yağmura teslim olmuş insanları seyrediyorum... (melankolik kişi) modunda olamadım hiçbir zaman. Çokça üzgün oldum da, hani şu "şiir insanı"... Yok! Kaçtı bir şeyler kaçtı! Nimet yağsa da gökten (var o kadar bilincim Allah'a şükür) arsızca vuku bulan her şeye kılım! Kalın kalın giyinip, "Hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur... " (Yeni Türkü) diye şarkı mırıldanamıyorum sokaklarda, canım istemiyor. Sadece günlük kahve tahdidimi 2 fincan kadar arttırdım o kadar... 31 Ekim 2006 Salı 13:14 İklimler -(İsa) Arkadaşımın evine de mi gidemicez seninle?.. -(Bahar) İyi gelir onlara bu! Problemli ilişkilerinin ortasındaki Bahar ile İsa Kaş'da İsa'nın arkadaşı çiftin evine konuk olurlar. Aralarındaki sürtüşme burda da devam edince; İsa, rahatsızlık verdiklerini düşünerek, Bahar'a bi'çırpıda soru verir işte: [ Arkadaşımın evine de mi gidemicez seninle?.. ] ve Bahar belki de insanlık kadar eski olan formülü hatırlatmaktan çekinmez [ İyi gelir onlara bu! ] Ortada iki çift varsa, kavga eden etmeyene hep iyi gelir di'mi?... Sadece bu dialog için bile izlenebilir İklimler, ki ikili ilişkiler adına izleyicisine çok daha fazlasını vaadediyor. İçine ihanetin de karıştığı bu ilişkide Bahar, çoğumuz gibi; İsa da son günlerin favori sıfatı ile 'nadan' biraz... Neredeyse tüm film boyunca yüzü gülmeyen bir Bahar var karşımızda. "İsa bildiğimiz 'erkek' işte, bu kadar hüzne gerek var mı ki?..." demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Ama asıl bomba sonlara doğru patlıyor! İlşkinin az biraz yoluna girmeye başladığını düşündüğünüz bir anda; çift, karlar içindeki Ağrı'da, sabaha bir otel odasında uyanır. Bahar, İsa'ya gördüğü rüyayı yüzünde kocaman bir gülümseme ile anlatır. İzleyici olarak biz de "
E, Bahar aslında neşeli bir insanmış" diye düşünürken İsa, "Birazdan çıkalım, sen sete gidersin ben de havaalanına..." der ve o gülümseme yerini filmin en başından beri alışkın olduğumuz hüzne bırakır yeniden... İsa önce çekip sonra iten bir erkek! İnsanın gülümsemesini yüzüne gömen bir erkek! Kahroluruz Bahar'ın haklı hüznüne... . . . Sanat filmi de olsa, konu ilişkiler olunca ben de az buçuk anlıyorum bir şeyler: "İşte şimdi bitti" dedikten 3 dakkika sahne karardı, perdede [ Oğlum Ayaz'a ] yazdı; filmin bir sahnesinde "Artık bir çocuk yap, arkadaş olur sana" diyen annesine "Ben çocukları sevmem biliyorsun" diye cevap veren İsa'ya inat, Nuri Bilge Ceylan... DEVAM...