WwW . Bu Benim Hayatim . CoM

  
Ekim    
  
  
    




29 KASIM 2005 SALI 22:43 Ögrenmenin yasi yok: BARSAK

Öğrenmenin yaşı yok ya da dikkat etmediysen kaçar bu meret.
Dilbilgisi, imla her neyse işte.

Dün Metrocity tuvaletine girmiştim üzerinize afiyet
Neyse, kapıyı kapattım bir reklam: bağırsak faaliyetleri ile ilgili.
Bak!
Gene yaptım.
Söyleyim:
Bağırsak değil barsak.
Yani bağıra bağıra barsak.
Yanlışmış efendim bağırmakla alakası yokmuş barsağın.
Öyle kendi halinde organmış işte.

Sessiz olalım...




  


29 KASIM 2005 SALI 13:12 Allah tependen baksın Tuna...

Allah tependen baksın e mi Tuna...
Tuna Kiremitçi ile İclal Aydın aşk yaşıyormuş.
"İkinizin de gamzesi varmış, ah ne de güzelmiş"

Aşk kadehinden şaraplar döküp içine, karşılıklı için o gamzelerden,
şömine ateşinin karşısında bir kuzu postuna uzanıp 
aşka, hayata, kısaltmalara dair bir iki çift laf edin.

Onun buz tutmuş, sevgi yoğurmuş ellerini 
şafak sökerken İstanbul'da avuçlarının içinde ısıt Tuna.

Aşk çorbasına tahta kaşıklarla dalın 
dününüz, yarınınız yokmuş gibi kana kana için o çeşmeden 
(hani çorbaydı?... boşver ya)

Eski eşlerinizi çekiştirin geceyi karşıladığınız aşk yuvanızın balkonunda
yanaklardan süzülen bir iki damla yaş eşlik etsin 
en acınızdan sohbetinize...
Burnunda onun allığına karışmış rimelinin kokusu 
sen en çılgınından keşfet aşkı
her gece 
bir daha...bir daha... 

Bu aşkın bir kitap promosyunundan ibaret olduğunu düşünmek istiyorum.
Hatta buna inanıyorum; gene de çok berbat bir şey yahu.
Bir bardak suyla çekilmez bu hatun.

Bir bardak su demişken bu haber bana bir fıkrayı hatırlattı,
konusu yarışma olan bir fıkra.
Bir bardak kusmuğu içecek kişinin kazanacağı ödülle ilgiliydi.
Birinci yaışmacı bir yudum içmeyi denemiş şöyle kusmuş böyle mahvolmuş,
ikinci yarışmacı denemiş ülkeyi terk etmiş(attım),
üçüncü yarışmacı içmiş kusarken kusarken ölmüş (tamamen saçmalıyorum)
en sonunda dördüncü yarışmacı herşeye rağmen tüm bardağı bir dikişte içmiş bitirmiş.
Ödülü açıklanmış "bir bardak dolusu 'taze' kusmuk"!




28 KASIM 2005 PAZARTESİ 21:39 Compex2005

01-04 Aralık Compex2005

Bu tür bileşim fuarlarının üç-beş faydası var da;
Top5'de bir numarada  ziyaretçilerin sezonluk torba ihtiyacını karşılıyor olmasıdır.

Fuara katılan firmaların broşürlerinin olduğu torbaları kapan bir kısım ziyaretçi,
Fifth Avenue'da alış veriş yaptığını sanıyor,
öyle bir mutluluk yani.
Durudurup demek istiyorum ki "Teyze içinde kağıt var onların, kağıt..."
Çok sempatik bulduğumdan değil, kıl oluyorum öyle boşa sevinenlere.

Bu arada 'teyze' dedim, evet.
Ziyaretçilerin bir kısmına bakıp 'Ne alaka?!' demekten kendini alamıyorsun.
Mesela ben en son Cebit'e gitmiştim (bir daha da fuarlara gitmeme kararı aldım); 
başı örtülü, hamur işi yemekten şişmiş teyzeler bir ellerinde torun tombalakları 
diğer ellerinde de katar katar torbalarıyla mutlu mesut dolanıyorlar fuarda.

Compex2005'de ben yokum ya biriniz hayrına söyleyin yani "İçinde kağıt var teyze..." diye.
Birileri demeli...
sen yanmazsan
sonra ben yanmazsam.. 
di'mi?






28 KASIM 2005 PAZARTESİ 18:25 Ballı çörek...

Cumartesi akşamından bahsedeyim azıcık.
Önce Balık Pazarının orada bir midyeciye girip karnımızı bir güzel doyurduk,
ön biralar içildi.
Ben içemedim, Ankara'da 10'nun üzerinde bira içen biri olarak ki hatırlatırım yarısı votka-biraydı,
bir süre daha bira içemeyeceğimi anladım.
Bir bardak birayı yarım bıraktım.

Oradan Fransız Sokağı'nda La Chance gittik.
Canlı müzik vardı, güzel söyledi oğlan.

Sekiz kişiydik (dört çift yani) herkes iyi güzel içti de 
ben tüm geceyi bir bardak Margarita ile geçirdim.
Ama çok açık ve net söyleyebilirim ki içtiğim en berbat Margarita'ydı.

Bardak geldi, "Nerde bunun tuzu?" diye sorma ihtiyacı hissettim.
"İşte orada" dedi kadın,
"Hııııııı!` dedim bende...

Tuz dediği Margaritanın içine doğru akan bir iki tane 'çiğ damlası',
aldığım ilk yudumda içine kolonya katıldığını düşündüm.
Sonra içindekinin Absolut Citron olduğuna inanmak istedim,
inandım da, direnmem öyle...


28 KASIM 2005 PAZARTESİ 08:35 Selam kovboy!...

Selam kovboy!
Evet bugün erkenciyim ve evet suratım şiş.

Bugün erken çıkıp erken girmeyi planlıyorum eve,
tek canımı sıkan ise dün aldığım 6'lı kutu Cola'nın bozuk çıkmış olması.
Yani, ilk üç tanesi bozuktu son üçü açmama kararı aldım,
sanırım hep alış veriş yaptığım mahalle marketimize gidip değiştiricem.
Eğer hep alış veriş yaptığım yerden almasaydım değiştirmeyi düşünmezdim.
Kasiyer kızla girmem gereken dialog ve kızın direnmesi veya konuyu uzatması noktasında 
ortam benim başa çıkamayacağım bir boyut kazanabilir ve ben 4,75 YTL için fazla bir bedel ödemiş olurdum.

Bu hafta içi "alırım bir ara nasılsa acelesi yok" diye düşündüğüm,
bir kavanoz nescafe ve bir kutu beyaz peyniri bu değiştirme esnasında satın alma 
kararı aldım.
Kanımca bu şekilde kendimi daha da bir iyi hissedeceğim.

Hayatı zorlaştırmakta üstüme yoktur.
Çok büyük problemleri kaldırabilirim ve bir anda kendi kendimin terapisti olabilirim de 
6'lı kutu cola bozuk çıktığında baş edemiyorum.



27 KASIM 2005 PAZAR 14:50  Mustahaktır...

Gene oldu aynı şey...
Bunu yapmasından nefret ediyorum; yazdığım şeylerle zerre kadar ilgilenmeyip,
sadece ben "Bak ne yazdım amma da komik di mi?" dediğimde okuyup onda da 
"Olmamış, çıkart, istemiyorum, benden bahsetmek zorunda mısın?" demesinden.

Yazılarımı okumaz, heyecanlarıma "şımarık kız çocuğu" muamelesi yapar, çoğu kez gereksiz bulur.
Kendisine bir şey hakkında soru sorduğumda her zaman televizyonda o an izlenmesi gereken daha 
önemli bir şey vardır: müsabaka (futbol, basketbol, tenis)...

Korkularımı eğer ucu kendisine dokunmuyorsa paylaşmayı "vesveselenmek" olarak görür ve bunun bir parçası olmak istemez.
İyi yanları yok mudur?
Vardır...

Yalnız şu anda iyi tarafları hiç umrum değildir,
o kadar...






26 KASIM 2005 CUMARTESİ 13:52 Yaratıcı güç...

Bu akşam kalabalık bir grup buluşuyoruz, eğlence, sohbet falan.
Kısacası biraz bira ve biraz da Taksim.

  

p.s. Starbucks'ın bardaklara basmak için resim yarışmaları oluyor.
Ben bununla ciddi bir rakip olabilirim diye düşünüyorum:
It's yours...



25 KASIM 2005 CUMA 20:50 Spagettili çubuk makarna... 

Spagetti...
Hadi sizi mi kırıcam 'çubuk makarna'.

Ben küçükken annem bir paket çubuk makarnayı iki avucunun içine doldurup en az 2 hatta 3 parçaya böldüğünde 
düşünmeden edemezdim 'Neden bunun kırılmışını almadık ki?'.
Büyüyüp makarnayı evde değil de lokantada da yemeye başladığımda 
-hadi abartmayım lokantadan önce reklamlarında etkisi olmuştur-
anladım ki bu, milyonlarca Türk annesinin spagetti pişirme usulü.

Bu akşam, yani yaklaşık 30 dakika önce kepekli spagetti yaptım, bolonez soslu.
Aşkım "Burgu makarnayı tercih ederim" dedi.
Sadece bu kadar.
Bunu her spagetti pişirdiğimde bıkmadan, usanmadan, aynı sakinlikle 
yani ilk kez söylüyormuş gibi tekrarlıyor.

Ona tavsiyem benim yaptığım makarna çeşidini beğenmiyorsa 
kendi makarnasını kendi alıp kendi haşlasın.
Bu mutfağın patronu benim, hatta bu evin.
Ben nasıl istersem öyle olur!


"Beni bu havalar mahvetti"...



25 KASIM 2005 CUMA 14:43 ...ben ona gelme dedim 

Türev...






24 KASIM 2005 PERSEMBE 20:35 Turev beni bozdu...

Taksim'de annemle sinemaya gidicez diye sersefil olduk.
Kazmışlardı ya her yeri, yağmur yağınca çamur olmuş her taraf.
Pantolonumun paçalarını görmek istemezsiniz, ayakkabımın üstünü de aynen...

İzledikten sonra şunu diyebilirim ki Türev beni bozdu.
Tabii bu Ulaş İnaç'a böyle güzel bir uyarlama çektiği için teşekkür etmeme engel değil.


Bugün Taksim'de aynı ev yemekçide bu sefer kabak yedim, kabak graten
( doğru yazdığımdan emin değilim doğrusunu araştıramayacak kadar da yorgunum).
Siz hanımlar şunu bir köşenize not edin ki 
tadsız tuzsuz tüm sebzeler içinde doğal şeker olan havuçla pişiriliyor.


Bu akşam saat 22:00'de CNBC-E'de Al Pacino'nun filmi var.
Dört yıldız vermiş Hürriyet Gazetesi'nin Kelebek ekinde filmleri skorlayan adam
(ne filmin ne de adamın adını hatırlıyorum ve gidip bakamayacak kadar yorgunum).

24 KASIM 2005 PERSEMBE 12:20 Turev...

Bu sabah önce Lost'u izleyip sonra da Aydın'ın Sabah Yıldızlarına şöyle bir göz attıktan sonra 
Türev'i izlemek için birazdan evden çıkıyorum.
Bunun üzerine düşündüm ki ben bir insan değil de şehir olsaymışım İstanbul olurmuşum...




not:periyodik aralıklarla kendimi "tanımladığımın" farkında mısınız?
derdim ne ki?!

not2:Flight plan hakkındaki yorumumu yazarım iki satır, bir ara...
yani...
çok da..
neyse ya...







24 KASIM 2005 PERSEMBE 12:00 Tesvikiye Cafe...

Salı günü annemle Nişantaşı'nda yürüyüş yaparken,
Teşvikiye Camii'nin yanındaki Teşvikiye Cafe'ye girdik.
Oturduk bir fincan kahve içtik, bu zamana kadar anlamışsınzıdır ki annem benim en iyi arkadaşlarımdan biri...
Kendisine Sawyer'dan ve paralelinde Lost'dan, Flightplan'dan bahsettim.

 
not: fotoğraf www.sihirlitur.com 

Teşvikiye Cafe aşkımla ilk randevumuzda oturduğumuz yerdir.
Anısı var yani.
Ama o gün annemle mekana ait çok daha eski bir anıyı keşfettik.
Orası eskiden pastaneydi küçük, elde yemelik, pideler de satarlardı.
Annem beni cuma günleri okuldan almaya geldiğinde (yani servise binmediğim o güzel günlerde)
buradan pide alırdık, yiye yiye devam ederdik.
Çocukluğumun pastanesi seneler sonra 
hayatımı birleştireceğim adamla ilk randevuma da ev sahipliği yapmıştı, Teşvikiye Cafe olarak...
Biraz daha ilerisini hayal ediyorum da, 
bir yaz günü, gene annem yanımda ben puseti iterken Teşvikiye Cafe'nin önünde durucaz,
dışarıdaki masalaradan birine oturup kahvemizi yudumlarken aynı mekanı üçüncü kez özel kılıcaz.
İnşallah...



24 KASIM 2005 PERSEMBE 11:05 CD Çalar...

Radyoda Sorma Neden'i dinledikten sonra (Rafet El Roman) evde eski kasetleri karıştırdım ve kendisini buldum.
Artık arabada gönül rahatlığı ile dinlerim derken daha 2 kez üst üste dinlememiştim ki 
kasetten ses gelmemeye başladı.
Herhalde kaset eski ondan diyerek yeni bir kaset taktım  ı-ıh onda da ses yok;
ama radyo şıkır şıkır.Anlaşılan teyp bozulmuş.

Ankara'da yeğenim Cemil'in araba teybine haaaasta olmuştum.
Teyp değil aslında CD çalar, açık gri ve pek tabii Pioneer.
Onunki kadar pahalı olması şart değil; ama madem aklım bayramdan beri onun teyibinde kaldı ve 
madem benim teyp bozuldu ilk fırsatta bir CD çalar alına :)

Bu sabah günün anlam ve ehemiyetinden olsa gerek kanserden ölen edebiyat hocamı hatırladım.
İçim buruldu, çok severdim kendisini, Nusret Bey...






  

23 KASIM 2005 ÇARSAMBA 23:15 CD Calar...

Zerdüşt sorsa bana "Sence gerçekçilik nedir?" diye,
'araba anahtarımla akbilimi aynı anahtarlıkta taşıyor olmam' derim.
Öyle de hazır cevabımdır.


Kişisel tarihimde bugün (23/11/2000):
Kredi kartımın ilk ekstresi kesildi.


Kişisel tarihimde bundan bir on gün öncesi (13/11/2003):
Son çalıştığım bankadan istifa ettim.






22 KASIM 2005 SALI 12:30    4, 8, 15, 16, 23, 42

4, 8, 15, 16, 23, 42

Lost dizisinde Hurley'e lotodan 150 milyon $'ın üzerinde para kazandıran ve uğursuz olduğu anlaşılan numaralar.
Sıkıyorsa oynayın, bilmiyorum... 
,)



22 KASIM 2005 SALI 12:05 Hayata tutunmak sahip olduklarınla ...


Tutturkluğun bir  alemi yok 
Yapman gereken “sahip olduklarınla mutlu olmayı öğrenmek”

Iç sesime vize yok 
Serbest dolaşım hakkı olan tek Türk O…

Şehri yakamazsın, yok edemezsin bastığınız taşları 
Belediye değiştirmedikçe 

Sen hala anlamadın di mi?
Dinlemedin oysa 
Dinlesen anlardın, anlasan ağlardın 
Ağlasan biterdin 
Bitmek işine gelmedi 

Onun yerine yok saymak okuduklarını 
Ve hayata tutunmak… sahip olduklarınla.













21 KASIM 2005 PAZARTESİ 19:36 Hayat devam eder...

Bazı anılar zamana meydan okudukça özlem hep olur ve hayat böyle devam eder...




















21 KASIM 2005 PAZARTESİ 19:26 Cok degisikmis...

Cuma günü zigor nickli birinden mail geldi  
"bayilirsin sen bole seylere" subjectli, "mail kapsülü"nden bahsediyor.

"Forbes 1, 3, 5, 10, 20 yillik surecler icinde size ya da 
dilediginiz baska  bir mail adresine geri donecek mailler yolluyor"muş.

Fikir güzel, güzel de ardından nereden geldiğini anlamadığımız tanıtım maillerine bir yenisi eklenirse şaşırmayalım
ya da siz fark etmeden dolaştığınız siteleri loglayan programlara bir yenisi daha eklenebilir.
Bu tarz olayların altında ben nedense bir hinlik arıyorum.
Ama bu kullanmayacağım manasına gelmez.

Kendime bir yıl sonrası için attım bile :)




  

21 KASIM 2005 PAZARTESI 16:50 Ideal copcu standartlari...

Belki duymuş, okumuşsunuzdur Türk Standartları Enstitüsü "ideal çöpçünün standartlarını" belirledi:

1-Güzel, doğru ve etkili konuşacak
2-Başkalarıyla rahat iletişim kuracak
3-Gerektiği ortam ve şartta inisiyatif kullanacak ve soğukkanlı olacak

Bu sayılanlar, dün de sinemada Flightplan'ı izlememden beri gelecek belki, 
okyanus aşırı uçan bir pilotun taşıması gereken özellikler gibi geldi bana veya polisler için geçerlidir.

TSE'de bir yetkili basın açıklaması öncesi dosyaları karıştırmış olabilir mi?
Ne de olsa burası Türkiye...




21 KASIM 2005 PAZARTESI 16:20 Relax!...

Yaklaşık on onbeş gün önce hasta olmuştum hatırlarsanız; iyileştim sanırken
ki iyi hissediyorum kendimi şimdi kuru bir öksürük baş gösterdi hadi hayırlısı.

Hafta sonu 4.Levent'ten birlikte metroya bindiğim bir çift inene kadar tüm vagonun 
(hadi abartmaylım vagonun yarısının -ki bu vagonun büyüklüğünden ileri gelmektedir-)ilgisini çekmeyi başardı.

Ellerinde yiyecekler ve sırt çantası ile binen çiftten oğlan oturan bir bayan yolcuya 
"Çantamı tutabilir misin?" dedi ve kucağına bıraktı.
Sonra elindeki Icetea'yi yere koyup çantasını açtı; nereden geldiğini anlamadığım 
bir yerden müzik de açtı; sonra kamerasını çıkarttı, kıza uzattı ve kendilerini çekmesini istedi.
Fotoğraf değil video; buraya kadar her şey hala normal.

Sonra kamerayı yolcu kızın elinden aldı ve etrafı çekmeye başaldı.
Beni, diğer yolcuları, annesinin kucağında oturan küçük bir çocuğu 
bunu yaparken çok neşeli.
Hem çekiyor hem de "Ben reklamcıyım, kameramanınızım "gibi bir şeyler söylüyor.

Kameralara alışkın İstanbul ahalisi bir cool, görseniz.
Kimse de tık yok; güleyim, el sallayayım, geyiğin bir parçası olayım...

Bu arada ben de kendilerine bir hayli yakın duruyorum.
Çekim bittikten sonra çantasından bir defter çıkarttı yolcu kızdan bir şeyler karalamasını istedi.
Kız yazdı ve oğlan bu sefer bana döndü "Sen de bir şeyler yazsana" diyerek defteri uzattı.
Ben de hem kendisini hem de neşesini bozmak istemediğim için (neşeli insana rastlamak çok zor)
istediği tarafa çekilebilsin diye "Ben bu konularda çok iyi değilim ya" dedim.
Allahtan ısrar etmedi ve ardından indi.

Bu aralar 4.Levent-Taksim hattında kendilerine rastlarsanız kıl olmamak lazım, tribal yapmamak lazım.
Bu türden renkli bir yolculuk artık beş sene sonra bir daha ya denk gelir ya gelmez.
Relax!




20 KASIM 2005 PAZAR 13:29 Yengec...

Turgut Uyar'ın "Hiç Sevmem" adlı şiiri

"Yengeç,
yüzme bilmeyen tek deniz hayvanı
denizlerin korkak derinliğinde
ağzı her yana alışık
şımarık bir otomobil renginde"





20 KASIM 2005 PAZAR 00:24 çok larjim...

Doğa'yla Gece Yarısı isimli program var şu anda tv8'de,
yahu ne büyük büyük oynuyor bu kız konuşurken.
Yoruyor adamı ciddiyim.
Benim yanımda yamacımda bu ya da türevi biri olsa ömrüm kısalır inanın.
Bi'de ben çok larjım tavrı var ya gene büyük büyük...öldürür adamı.

Geçenlerde hiç takip etmediğim, hiç ilgilenmediğim hatta hatta çene yapısının da katkıları ile 
antipatik bulduğum Irmak Ünal'ı (Cihan Ünal'ın büyük kızı) izledim Sinek kanalında, tesadüfen.
Ben bu kadar sakin, rahat birine rastlamadım televizyonda.

p.s. Doğa Rutkay gerçekten rahat davranmak istiyorsa Irmak'ı bir süre gözlemleyebilir.
 





19 KASIM 2005 CUMARTESI 20:00 Ikizlere takke...

Boş mezar bulsa gebermeyi kar sanan milletimiz bugün 
"Gel vatandaş gel! Bedava kitaba gel!" çağrısını yanıtsız bırakmadı.

Bugün Osmanbey-Teşvikiye güzergahında "Türk İslam Birliği" kitap-vcd seti 
bir grup çember sakallı tarafından halkımıza bedavaya dağıtıldı.
"Bedava" ve "vatandaş" kelimelerini duyan herkes akın etti.

Pardon ben değil miydim yılda dört kişinin bir kitap okuduğu ülkede yaşayan?...
Demek ki miletimiz bedava versen okuyacak Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"ını... 

Aslında Osmanbey'den Teşvikiye'ye inerken bu adamlar kitapları sakin sakin dağıtıyordu.
İşimi bitirip Teşvikiye'den Osmanbey'e dönerken gördüm ki 
kitaba direktman "ikizlere takke" muamelesi çekilmeye başlanmış.
O kadar yani...

Teşvikiye yolunda olay bende şöyle vuku buldu:
Adam kitabı burnuma doğru uzattı, durdum, elinden almadan kitabın ismini okudum ve teşekkür ettim.
Gayet hanımefendiydim görseniz bayılırdınız bana.
Belki de bir kitapçıda rafta görsem çevirir arkasını okur ardından fiyatına bakarım da 
adamın teki yolda uzattığında adı "çember sakallının uzattığı kitap" oluyor ve ben almıyorum.

Belki de bu yaşanana inat evde yarım kalmış okunmayı bekleyen o kadar kitap varken 
ben D&R'a girip Elif Şafak'ın "Med- Cezir"ini, Ahmet Altan'ın "Kristal Denizaltı"sını aldım.
D&R kartım vardı ve tek çekimde %10 indirim bile kazandım.




18 KASIM 2005 CUMA 17:26 Brokoli havuçlu pisirilir...

Dün akşam için İko ve Pınar ile buluşma planı yaptık.
Pınar haftaya nişanlanıyor.Bu, çarşamba akşamı belli oldu.
E bunun üzerine biz de perşembe günü buluştuk.

  

Uzun zamandır brokoliden yemek yapmayı planlıyorum; ama cesaretim yok.
Brokoli bana göre bir süs bitkisi.
Saksıya gömüp, sulamalı.
Yahu bu meretle ne yapılır ki?

Dün akşamüstü gibi evden çıktım.
Taksim'e vardığımda saat 17:00'ye geliyordu.
Çorbaların musluk suyu ile yapıldığı bir "ev yemekçi"ye girdim.
Mercimek çorba, salata, ve bir tabak havuçlu brokoli yemeği aldım.
En son saat 09:30'da kahvaltı yapmış biri olarak saat 17:00'de bir nevi zombi olmuştum.

Brokoliden önce iki kaşık içtiğim çorbamın fotoğrafını çektim.
Peki nerede brokolinin fotoğrafı?
Çorbadan brokoliye öyle hızlı bir geçiş yapmışım ki fotoğrafı arada kaynamış.
Yemek bitince fark ettim
(çorbanın sağ üst köşesinde azıcık görünüyor aslında).

Demek ki neymiş?
Brokoli havuçla yapılırmış.

18 KASIM 2005 CUMA 12:35 Gülsah ve Love Actually...

Gülşah da aynı gece Love Actually'i izleyenlerdenmiş,
filmin aynı hikayesine takılmışız birbirimizden habersiz.

Filmle ilgili yorumunu yollamış, açıkcası katılmadım değil...



18 KASIM 2005 CUMA 10:35 Bitti mi sandiniz?...


Şunu yaptıktan sonra olaylar bitti mi sandınız?
Yooo!
Salak olaylar birkaç gündür devam ediyor da sürekli yakınan biri olmak istemediğim için üzerinde durmuyorum.

Filexi nedir bilir misiniz?
Doğru yazdığımdan bile emin değilim, doğalgaz saatinin contası diyelim, musluk contası gibi bir şey.

İki gündür sıcak su yok ve donuyorum.
Neden?
Biliyorsunuz bir süre önce 1 hafta kadar doğalgaz kesilmişti.
Apartman içindeki boruları değiştirdiler.
Değişimden bir süre sonra apartmanda doğalgaz kokusu oldu, yapan adamlar çağırıldı ve 
problem anlaşıldı bazı dairelerde gaz kaçağı varmış.Bunlardan biri de benim evim.

Adamlar apartmandaki boruları değiştirene kadar gaz kaçağı yoktu.
Peki bu adamlar ne diyor: Biz hata yapmadık, tesisatınızdan kaynaklanıyor, tesisatçınz yapsın.
Kombimizi döşeyen tesisatçı ne diyor: Ben teslim ettiğimde sorun yoktu, beni bağlamaz
İlk adamlara geri dönelim onlar ne diyor "Yaparım ama para karşılığında; çünkü kombicinizin hatası bu"
Ben ne diyorum: Allah ikinize de bit versin kaşınmaya tırnak vermesin e mi...

17 KASIM 2005 PERSEMBE 23:10 Guven duygusu...

Bugün metroda oturacak yer seçerken kendi kendime sorma ihtiyacı hissettim:
'Güven duygusu nedir?'. Yanıtı hayatın içindeydi :DDDD

Bana göre basit bir açıklaması var:
Metroya bindiğimde oturmak için iki boş yerden biri torbasına sarılmış teyzenin 
diğeri kitap okuyan oğlanın yanıysa ve ben kitap okuyan oğlanın yanına oturuyorsam
bu güven duygusuyla açıklanabilir.

(çok kolay mı güveniyorum ne?...) 

17 KASIM 2005 PERSEMBE 12:15 Ben telepatım...

Annanemi yarın sabah bir arayayım dediğimde onun telefonu ile uyanırım,
bir arkadaşımı "Ne yapıyor acaba?" diye aklımdan geçirdiğimde, 
beni arar "Dün akşam seni rüyamda gördüm ne yapıyorsun?" diye,
canım çikolata çeker, hiç adeti değildir, aşkım bir paket çikolata ile döner işten,
Rafet El Roman'ın ilk albümünden "Sorma neden" şarkısını mırıldanırım radyoda çalmaya başlar.
O kadar da eski şarkı...
Daha aklıma gelmeyen binlercesi, binlerce diyorum min günde bir tane yaşarım, alıştım artık.
İşte bunu yaşayan insanlara telepat deniyormuş, çok güzel.

Salı akşamı Love Actually adlı filmi izledim.
Millet, ben bu filmi daha önce izlemişim.
Seyrederken hatırladım, sadece uzun süre geçmiş üzerinden, hatırlayamamışım, boşuna heyecanlanmışım.
İzlemeyen için anlatayaım, Love Actually içinde birden fazla film konusu barındirıyor.
Bazısı daha önce işlenmiş, yabancısı değiliz, bazısından yeni film çıkar.

Benim en çok ilgimi çeken hikaye, sekterinin baştan çıkarma operasyonuna yenik düşüp,
süngüsünü indiren iki çocuk sahibi evli adamınki oldu ya da karısının hikayesi diyebiliriz.
Karı koca işyerinin yılbaşı partisindeyken, kadın adamın sekreterinin fettanlığını fark eder
ve eve döndüklerinde "Kendimi bu gece şişman hissettim" der.
Bu replik çok hayattan.

Sevgilisini başka bir kadının ilgisinden kıskanan hemen hemen her kadın gramajına göre kendini 
ya çok cılız (dişi değil çocuk sayılabilecek vücud ölçülerinde) ya da 
çok şişman (dişi değil duba sayılabilecek ölçülerde) hisseder.
Güzel yakalamışlar yani.

İşin en tatsız tarafı adam sekreteri için kalp uçlu altın bir kolye alır ve bunu 
sünger beyinli biri olarak paltosunun cebinde saklar.
Karısı bulur ve kendine aldığını sanır.
İş evde hediyelerin açılmasına geldiğinde kadın aynı kutu boyutunda hediyesini açar 
ve kolye ile değil de romantik müzikler CD'si ile karşılaşır.
İzin ister, odasına çıkar, ağlar, salona geri döner(hiçbir şey olmamış gibi) ve 
çocukları yılbaşı oyununu sergilemesi için okula götürürler.
Sonra kocasına durumu açık eder.
Filmin sonunda adam ailesini tercih eder.
Peh!

İkinci kez izlediğim bu filmi çok da beğenmediğimi hatırladım.
Romantik komedi işte...







16 KASIM 2005 ÇARSAMBA 23:24 Sanat için soyunurum...

Sanat için soyunurum, yaparım bunu!

Fiilen ya da Paint'de fark etmez yani.
Daha önce de dediğim gibi çöpten adam bile çizemem.
Kanıtıdır.




16 KASIM 2005 ÇARSAMBA 21:07 Bahçeşehir...


Bugün Bahçeşehir'e gittim, ablama.

  

Atahan günün yarısında evin içinde bisiklet kaskı ile dolaştı.
Bu halinin fotoğrafını çektim.
16 yaşına geldiğinde kız arkadaşına göstericem, 
zaten bugün kız arkadaşına gösterilecekler albümü hazırlamaya karar verdim.

Her bulduğu aynada saçını düzeltip, düşen makyajını toparlayan kızlardan biri
bugün Bahçeşehir-Taksim çift katlı otobüsünde yanıma düştü.
Önce havanında kararmasından faydalanıp arabanın camında 
netlik problemi yaşadığı için sonra çantasından çıkarttığı aynasında kendini yokladı.
Onun aksine ben bulduğum her aynada siyah noktalarıma bakarım 
hatta ortam müsaitse de sıkarım.
İğrenç...


15 KASIM 2005 SALI 22:09 Digiturk...

Digiturk'u olmayanları özendirmiş gibi olmayayım ama zaman zaman 
"Hay gözünün yağını yediğimin Digiturk'ü" demekten kendimi alamıyorum.
22:30'da 2003 yapımı Love Actually var.
Yarın yazarım artık.







  

15 KASIM 2005 SALI 20:00 Hayvan...

Yere baka baka yürürüm.
Bu yüzden insanlara çarpmam, direklere toslamam kaçınılmaz olur.
Bugün evden çıkıp 100m bile ilerlememiştim ki yolda bu hayvanı gördüm.
Üşenmedim, sırt çantamın içinden makinemi çıkartıp fotoğrafını çektim.
O kadar yavaş ilerliyordu ki ben hazırlığımı tamamladığımda insan ölçüsünde 
bir adım bile yol katetmemişti.

İşimi bitirdikten sonra biraz ilerledim ki bir araba hızla onun bulunduğu yerden geçti.
Ezip ezmediğini bilmiyorum.
Üzülmedim de merak edip bakmadım da açıkcası.

Biz de varmak istediğimiz noktaya ulaşana kadar sayısız ezilme tehlikesi atlatırız.
Hatta çoğumuz ezilir, sona ulaşamayız.












15 KASIM 2005 SALI 10:55 Yavru kedi...

Bu sabahım Lost ile başladı; salı, perşembe saat 10:00'da biliyorsunuz.
Bugün Lost'un bol Sawyer'lı bir bölümüydü.Bu da benim için görsel şölen demekti.

 


Baktım da 
Sawyer tam bir yavru kedi...
Gel de biraz seveyim seni ,)






14 KASIM 2005 PAZARTESİ 18:50 Kitapcilari severim...

Kitapçıları severim.
İçeride istediğiniz kadar vakit geçirip bir şey almadan dışarı çıktığınızda 
çalışanlarının öldürücü bakışlarına maruz kalmadığınız dükkanlardandır.
Belki de umursarlar da çok ustaca umursamıyormuş gibi yaparlar 
kimin alış veriş ettiğini kimin etmediğini; 
kitapçıların sessiz anlaşmasıdır müşteriyi rahatsız etmemek.
Hangi semtte ya da ülkede olduğunuz fark etmez.

Aynı şey bir de Teknosa için geçerlidir :)





14 KASIM 2005 PAZARTESİ 10:51 Hayat bir boks maciysa...

Hayat bir boks maçıysa nakavt olmadan bitmez. 


13 KASIM 2005 PAZAR  17:30 Mantıklı ol cigerimi ye...

Mesaj gelmiş "Allah askına foto albumde cekecek baska bir sey bulamadın mı?
O ne oyle kasık catal falan?" 
haklı. 
Diyorum ya mantıklı ol ciğerimi ye!
İkea'nın karşılığında 5 YTL'lik hediye çeki bile almadan bu kadar reklamını yaptığım yeter.

Fotoğraf albümünü az biraz toparladım.





12 KASIM 2005 CUMARTESİ 16:26 Bunu yaptım...

Başladığım bir yazıyı kestim boş bir word açıp yapıştırdım ve draft dosyasına kaldırdım.
Kısacası yarım bırakıp, sakladım.
Belki başka bir zaman.

Amatör bir 'yazan' olduğunuzda çevrenizdekileri de düşünmek zorundasınız.
'Yazan'ın yazdıklarının tadına doyum olmaz, çevresini sarmış dikenli tellerinde.
Aman ha fazla uzaklaşma!...



11 KASIM 2005 CUMA 17:30 Üzgünüm...

Bugün bir ara Maslak Starbucks'da idim; kasadaki çocuk sesimi duyduktan sonra 
(dün akşam hiç çıkmayan sesim şimdi bir tarvesti kadar sağlam)
tüm cazibeme, dişiliğime, hayvanlar alemindeki en karşı konulmaz memeli olmama rağmen 
belki de alık alık baktığımdan bir an durakladı.
Sonrasında oturduğum süre boyunca hepsi uzaktan bana bakıp bakıp durdu.
Ben bu durumu geceleri uyuyamadığımdan altları halka halka olmuş gözlerime değil,
pek tabii ki cazibeme verdim.

Sonra bir elimde mümüklü mendilim ile, ki iki el arası sürekli değişim içindeydi, 
Boyner mağazasında pek çok ürünü elledim, çektim, düzelttim falan falan...

Sonuç olarak bugün 15:20-16:10 arası ve sonrası Boyner'de fark etmeden 
benim ellediğim ürünlere elleyip sonradan hasta olacaklara sesleniyorum:
Üzgünüm!




11 KASIM 2005 CUMA 17:05 Bir gün...

Bir gün aşkımın bu fotoğraf makinesini kullanarak fotoğrafımı çekeceğine olan inancımı yitirmek istemem.
Bir sürü ayar var üzerinde onları kullanarak çok değişik fotoğraflar çekilebiliyormuş.



11 KASIM 2005 CUMA 11:50 Vazgectim...

Artık geceleri uyumaktan vazgeçtim.

10 KASIM 2005 PERSEMBE 21:40 Acaba hangisi daha agır?...

Kendisi pamuk, kalemi demir bir kızım ben; 
acaba hangisi daha ağır?


10 KASIM 2005 PERSEMBE 20:05 E siz iyilesmemissiniz...

-(Dr.)E siz iyileşmemişsiniz!
-(Ben)Hadi yaa!

Böyle olmadı tabii ki:

-(Dr.)E siz iyileşmemişsiniz
-(Ben)Evet

-(Dr.)Şöyle geçin de sırtınızı dinleyeyim
-(Ben) O zaman ben bir atletimi değiştireyim, çok terledim de, hastayım ya
-(Dr.) !!!

Neye şaşırıyorsun dümbelek!
Bunca senelik meslek hayatında muayeneden önce atletini değiştiren ilk hastan ben miyim?
Sanmam..
Aşkımın kızdığı kadar var bu adam, biraz durgun.

-(Dr.)Size antibiyotik yazmamışız, antibiyotikli sprey yazmışız (düşünceli)
-(Ben)Evet (Nasıl kuzuyum ama)

Yeni bir sprey, antibiyotik ve öksürük şurubumu aldım geldim.
Bugün diğer günlere nazaran daha çok konuştum.
Öğleden sonra annemleydim demin de telefonda yarım saat kadar ablamla konuştuktan sonra kapadım 
ve 10 dak sonra bir baktım ki sesim çıkmıyor, kısılmış.





10 KASIM 2005 PERSEMBE 09:31 Dün gece...

Dün tam  yazımı bitirmiş, ftp'ye atmış siteden okuyordum ki elektirikler kesildi,
ben tam bilgisayara dikmiş gözümü bakarken. 
Bu kesilme esnasında ekranda döne döne içeri kaçan bir delik oluşuyor bilmem rastladınız mı?
Ürkünç...

"Kızdırdım mı?" acaba diye düşünüp, üçbuçuk atarken öncelikler yerini almaya başladı:
hangi ışıklar açıktı, bu arada elektirik düğmesinin hangi hali açık hangi hali kapalıydı,
dişimi de fırçalamam lazım, mumu da yakmam lazım, sigara kullanmayan bir çift olarak çakmağı
nereye hapsetmiştik, ben karanlıktan korkuyor muydum, aşkımın 20 dak önce yatıp uyumasının ne gereği vardı 
falan fişman...

Cep telefonumun ışığında mutfağın ikinci çekmecesinden kibriti bulup, salonda tv'nin yanındaki mumu yaktıktan sonra 
iş fifti fifti bitmişti zaten.

Elektirikler kesilince benim hamaratlığım tutar bilir misiniz?
Arasında nasıl bir ters ilişki var çözemedim ama öyle.
Mum ışığı eşliğinde salonu toplayasım, yatak odasının kalöriferine kurusun diye serilmiş 
çorapları eşleyip çekmecelere kaldırasım vardı ben bile şaştım kendime.

Tam yatağa yerleştim ki elektirikler geldi.
Bunu açık kolidor, antre ve baş ucu ışığımdan anladım, kalktım söndürdüm.
Yattım, bu sefer burnumun tıkanıklığı, boğazımın acısı ve az buçuk başımın ağrısından uyuyamıyorum.
öyle bir nefes alıyorum ki ağızımdan, can çekişiyorum sanırsınız.
Ben nefes almanın bu kadar hayati bir şey olduğunu unutmuştum, çok meşgul bir insan olmama verin.

Yatakta dönelememe, kah bunumu çekip kah mendile silmeme aşkım uyandı.
Önce bir kalktı, sonra yatağın kenarına oturdu sonra da ellerini başının arasına alıp yere bakmaya başladı.
"Ya salonda yatabilirim, ciddiyim, bozulmam yani "dedim.
Meğerse derdi benle değil doktorlaymış, gene "Neden antibiyotik yazmadı" krizine girdi,
"Hangi devride yaşıyormuşuz, bu çağda yaşıyor olmamızın anlamıymış antibiyotik kullanıyor olmamız" falan falan...

Bugün beni tekrar doktora götürmeye kararlı, kaçacak delik arıyorum.
Neyse iki yastığı üst üste koyup, yatak başlığına dayayarak "hastane modu"nda yatttım akşam.
Yani oturarak ve gayet iyi geldi.
Nefes almak uyamaktan daha mühim olduğu için  karanlıkta kendimi ve yaşadığım ızdırabı dinliyerek 
boş boş durmak kötü değildi.
Uyumaya çalışırken nedenini bilmiyorum ama şu yazım aklıma geldi.




  

10 KASIM 2005 PERSEMBE 00:32 Sıkılanlara özel



Bu arada sıkılanlara özel bir coşmuşum ki sormayın.
Tok karnına sabah akşam bir "paf".






09 KASIM 2005 CARSAMBA 16:56 Soğuk alginliginin semptomlarini siftirtan ilac...

Soğuk algınlığının semptomlarını şıftırtan ilaç bende ter ve uyku yapıyor.
Sabah akşam alıyorum ve arada sızmış oluyorum, kabuslar eşliğinde.

Rüyamda Esra Ceyhan olmuşum A'dan F'yi sunuyorum 
program konuğum ise bir şenpanze,
sonra Seda sayan olmuşum yerli yirmilik Antonyo Banderas'ım aklımda program yapmaya çalışıyorum,
Aydın olmuşum Sabah Fıstıklarından Lerzan Mutlu'yu şutlayıp,
kırmızı balonlar eşliğinde Asumancığımla program sunuyorum,
Banu Zorlu  olmuşum Karadenizin Riki Martin 'i 
Davut Güloğlu'nun likiditesini tartışıyorum,
Mehmet Ali Erbil olmuşum eski eşlere nafaka parası yetiştirmek için o kanal senin bu kanal benim dolaşıyorum.
Rüya değil kabus anlayacağınız.

Bu hastalık bana tüm kış sezonu yetecek, emin olun.
Kısmetse uzun bir süre daha hasta olduğumu okuyamayacaksınız.



09 KASIM 2005 CARSAMBA 14:20 Bir sure daha burnumdan nefes almazsam...

Bir süre daha burnumdan nefes almazsam solungaçlarım çıkacak ciddiyim.
Sabahları uyandığımda boğazım taşa dönmüş oluyor.
Uzun bir süre su ve sıcak bir şeyler içerek yumuşatmaya çalışıyorum, eh işte!

Bu sıralar size anlatacak ya da keşif edecek değişek bir şeyim yok.
Totomdan alıyorum soluğu, hastayım...






08 KASIM 2005 SALI 17:40 Sinüslerim ve 27 Yıl

Sinüslerim 27 yılın temizliğini yapıyor.
Ağızımdan çıkanları bir görseniz (genzimden düşenler mi demeliyim),
bir tanesi için balgam bile denilemez, et parçası gibi 
(sanırım 10 yaşındayken geçirdiğim ateşli hastalıktan kalma).
Kendisini evyede görünce hemen telefona sarıldım ve aşkımı aradım:

-Hayatım ağızımdan çıkan mümüğü bir görsen, mümük bile değil et parçası gibi, 
çok eskiden kalma sanırım, fotoğrafını çekip sana yollicam
-Fotoğrafını çekme de doktoru ara istersen
-Ay ne yapacak adam benim balgamımı canım hastayım işte
-Bence bir daha doktora gitmeliyiz, başka bir tanesine  
-Antibiyotik yazmadığı için sen taktın adama, hayatım adam bünyemin biraz savaş vermesini istiyor.
Ayrıca ben antibiyotik yazmadığına memnunum.Bu sprey kış temziliği yaptı yahu...
-Çok kullanma o spreyi 
-Yok! Sen şimdi fotoğrafını görmek istemiyor musun?
-Yok güzelim
-Peki o zaman ben bunu evyeden kuklak pamuğu ile alıp peçetenin üzerine koyucam,
akşam bakman için saklicam yani, görmeni çok istiyorum, enteresan çünkü.
-!!!
-Hadi öptüm hayatım görüşürüz!
-Görüşürüz!






08 KASIM 2005 SALI 16:41 Herkesin kıyafeti benimkinden güzel...

Neredeyse dışarıda gördüğüm herkesin kıyafeti benimkinden güzel;
daha doğrusu ben öyle sanıyorum.
Hep yeterince kıyafetim olmadığından yakınıyorum,
hep gardırobumu yenileme ihtiyacı içindeyim, hep eksik bir iki parça eşyam var,
hep benim yanımdan acele ile geçenler şık, bense idare ediyorum.

Aslı öyle değil biliyorum ne kadar çok kıyafetim de olsa giyim sektöründeki çeşitlilik ve değişim hızı  
kadın cinsinin bile tüketim hızını aşmış durumda, yetişemiyoruz yani.

Çeşit giyime ne kadar özenirsem özeneyim en sevdiğim kıyafet 
siyah pantolon, siyah bir sweat ve siyah spor ayakkabılarım.
En sevdiğim takı aşkımın yıldönümümüzde aldığı küçük halka küpeler ve alyansım.

Sadeliği seviyorum ve rahatlığı,
ne kadar alırsam alayım ya da çeşitlendirirsem çeşitlendireyim dolabı gözüm hep dışarıda, 
gardırobuma koyamadıklarımda.
En önemlisi kabullenmek bence
tarzı yaratan bakışlar, beden dili aslında,
içinde kopan fırtınalar ya da durgun suların 
ve tabii ki sağlıklı bir cilt, 
kıyafet çoğu zaman hikaye :0)


08 KASIM 2005 SALI 11:41 Horlama degil sesli uyuma...

Türkiye'nin Desperate Hausewifeları kocalarının her sabah bıraktığı üç kuruş ile evi çekip çevrimeye çalışsın,
eloğlunun ki bahçevanla yatıyor.

Bu aralar çok terlediğimden midir nedir sinirlerim tepemde.
Kulağım ağrıyor, genzim yanıyor ve burnum tıkalı; dudaklarım neredeyse yara olmak üzere.
Gecelerim aşkımın "Bebeğim yan yat istersen"leri ile bölünüyor.
Bunu söylediğinde ağızım açık oluyor, yüksek bir ihtimalle horluyorum.
Allahtan geçici bir durum.
Bu yaşananlar "Asla ve asla aşkıma ağzım açık, şörükler dışarıda yakalanmayacağım"
takıntımı geçersiz kılmayı başardı.
Peki bu bir ilerleme mi?
Hayır tabii kiiiiiiiiiiiii
Ne demişler "Her gelişme bir ilerleme değildir".
Sanırım bundan bir sekiz sene sonra hasta olsa bile ağzı açık uyumayan bir hatunla beni aldatacak,
buraya yazıyorum.






07 KASIM 2005 PAZARTESI 15:10 SABAHA GORE DAHA IYIYIM...

Sabah beni bir görseydiniz dağılmış vaziyetteydim, hatta dün akşamdan itibaren.
Şimdi biraz daha toparladım kendimi.
İlaçlar iyi geldi.Doktor tansiyonumu düşük buldu bir de o kadar.
Onun dışında tipik soğuk algınlığı ilaçları işte, bir de ağrıdan çatlayan başım için ağrı kesici.
Aslında Dr gitmek hem biyolojik hem de psikolojik olarak iyi geldi.
Dışarı çıktım ya,
hala genzim yanıyor, hala dayak yemiş gibiyim hala başım ağrıyor; ama sabahtan daha iyi...

Ankara için şurayı bir zahmet tıklayabilirisiniz.




06 KASIM 2005 PAZAR 19:56 Ciger onemli bir organ...

Ankara'dan iki araba peş peşe dönüyoruz.
Babam, ben, "evden biri" bir araba;
ablam, Atahan, annem, eniştem bir araba.
Bolu Varan tesislerinde ablamlarla buluşuyoruz.
Büyük bir masayı bi'baba oğul ile paylaşıyoruz.
Baba oğul dediysem adam 60 yaşında oğlu da 35 civarı...

Babam anneme şaka yollu beni şikayet ediyor:
"Arabada bana sigara içirtmiyor, çelişkiler yaşıyormuş..."
Çelişkiler yaşıyorum dediğim şu:
Babam sigarayı yakınca ben boğulup camı açıyorum; camı açınca donuyorum ve ıslanıyorum.
Kısacası ikileme düşüyorum :)
Gülüyoruz falan.

Tanımadığımız baba oğluldan oğlu, masadan kalkıyor bir şey almak için.
Bunun üzerine adam karşısında oturan babama doğru eğilip 
"Haftaya ciğerimin bir kısmını alacaklar sigara yüzünden..." diyor.
Bunu derken bir sigara daha yakıyor.Günde üç paket içiyormuş.
"Bırakmak lazım bu mereti kendimiz için değil çocukalrımız için.
Alsınlar ciğeri, önemi yok; ama oğlanın içi içini yiyor, çok üzgün..."
Babam ile bir an göz göze geliyoruz.Sanırım annemle ikisine senelerdir yaptığım
"Sigarayı bırakın" baskısını hatırlıyor.
Arada bir de korkutuyordum "Parmaklarınızı kesecekler" diye.
Bir zaman duymuştum, sigara içen birisinin ayak parmaklarını kesmişler, kalmış işte aklımda...

Baba oğul masadan kakıyor az sonra, karşılıklı iyi yolculuklar diliyoruz.
Adam iki adım sonra geri dönüyor, kısa bir bakış attıktan sonra bana, 
babama yaklaşıp "Bırakmak lazım bu mereti, çocuklar çok üzülüyor" diyor bir daha.
Babam gülümsüyor sadece.

Yola çıkıyoruz, babam bir sigara yakıyor.Daha yarısına gelmeden 
"Babacım söndürebilir misin, hasta olucam galiba, genzim de yanıyor" diyorum.
Derdimin genzim olmadığı çok açık...
Babam, "Peki kızım!" diyor.
Arabadaki zamanı kurtarabiliyorum sadece...




06 KASIM 2005 PAZAR 19:00 Kismet degilmis demek ki...

Kısmet olsaydı eğer cumartesi saat 17:00 sularında evde olurduk değilmiş ki pazar 18:00 sularında evdeydik.
Geldik...

Cumartesi sabah çıkamadık çünkü ablam ve Atahan hasta oldu, üşüttüler.
Bunun üzerine biraz daha iyi olmaları için bir gün bekledik ve öyle yola çıktık.
Bugün İstanbul il sınırına girdik ki "Galiba ben de hasta oluyorum" dedim.
Sevgili bünyem hastalanmak için İstanbul'a girmeyi uygun bulmuş.
Şimdi tüm genzim zehir gibi yanıyor, bu şu demek:beni zorlu birkaç gün bekliyor...

Çok nadir hastalanırım ve hastalanmaktan da hiç hoşlanmam, hastalandığımda ilaç almayı ise sevmem.
Anneme durumumu anlatıp "Önümde ilaçlar var şimdi benim ne içmem gerekiyor ki?" diye sorduğumda 
"Grip ilacı içeceksin" dedi.
Sağ olsun bu durumda zır cahil olduğumu unutmuş, yorgunluğuna verdim ve 
sadece "Anne ne içmeme gerektiğini bilsem seni aramazdım" dedim.

Söyledikleri evde yoktu ve ben de Sudafed ile multi vitamin içtim.
Şimdi çamaşır makinesinden beyazları çıkartıp asmam lazım.
Acelesi yoktu biliyorum ama yarına beyaz gömleğimi giymem şart!



04 KASIM 2005 CUMA 20:10 Ankara gecelerine patladık(!)...

Dün akşam Ankara gecelerine patladık.
Aşkım, Cemil, ablam, eniştem ve ben...

Önce Arjantin Caddesindeki Pampero'ya gittik; canlı müzik vardı orada kıvama geldikten sonra 
GOP'da Mey'haneye gittik Tunç sahne alıyordu.
Aydın, Fatih Ürek hiç diyorum o kadar yani.
Aşkımın "eller havaya" bir mekanda bu kadar eğleneceğine ihtimal vermezdim.
Fotoğraf çektik, kendi fotoğrafımızı çekmekle kalmayıp ilk gittiğimiz mekandaki 
garsonun da fotoğrafını çektim, abarttım kısacası.

Çok içtik, çoook şarkı söyledik bağıra çağıra (ki boğazım acıyor) Ankara'nın tadını çıkarttık.
Detaylar eve döndüğümde artık, biraz beklemeniz gerekiyor yani.
Yarın sabah yola çıkıyoruz, akşama görşürüz kısmetse...

02 KASIM 2005 CARSAMBA 20:35 Teyzemdeyiz...

Şimdi teyzemlerdeyiz.
Teyzemler Şişli'de değil Ankara'da oturuyor, yani şehir aşırı gitmemiz gerekti yemek için :)))

Ablam, eniştem, Atahan, aşkım ve ben arabaya atladığımız gibi soluğu Ankara'da aldık;
annanemde Ankara'da zaten bir taşla iki kuş.

Gelirken köprülü Mc Donald's da durduk (galiba İzmit yolu üzerindeydi) masaj koltuğu da vardı,
kullandık pek tabii; eniştem koltuğu denemeyip gazetet okumayı tercih etti.
Bir Mc Donald's da ne kadar süre geçirilir?
Biz 1 saat kadar kaldık: yemek, çay kahve çilekli yoğurt falan fişman...

Şimdi yeğenim Cemil'in laptop'ındayım, odasını basmış vaziyetteyiz:
ablam, eniştem, aşkım hep beraber takılıyoruz.
Güzel, güzel...

Cemil'in laptop'ından hergün devam :)




 


01 KASIM 2005 SALI 11:13 Sekerler...

Bahsettiğim diyet şekerler bunlar efendim.
Girişimci ruhların Güzin Ablası ben, bunun da Türkiye'ye getirilmesini öneriyorum.
Nasıl satar biliyor musunuz?
Jelibon gibi duruyor ama değil, nasıl lezzetli bir bilseniz...


























Anasayfa
 
kumhavuzu
derKİ
b.hayat
compir
Shockhaber
şehir turu
 
PANO
Videolarım
Eski Yazılarım 
Geçen Aylar 
Atraksiyonlarım 
Deneylerim 
 
 
 
sevdiğim üç
ekim-1
ekim-2
ekim-3