Printer'ı çalıştırmasaydım paş paşa uyuyacaktı.
Belki gene uyurdu da ben acele ettim.
Uyuduktan on dakika sonra internete girip
kredi kartımın geriye dönük dört ekstresinin çıktısını aldım.
"Hey Sherlock Holmes! Bu paralar nereye gidiyor?" dedektiflik çalışmam
"Anniiieeee" haykırışı ile ilk molasını printer tepsisinde verdi.
E planım altüst olunca deli gibi bir şey oluyorum ben.
Kafamda kurmuşum işte: Şimdi yattı. En az iki saat uyur.
Önce ekstreleri incelerim, sonra dün akşamdan bahsettiğim bir yazı çiziktirir,
ardından Dostoyevski'nin "Beyaz Geceleri"ne gömülür son olarak az biraz kestiririm.
Ekspres yaşam bundan başka bir şekilde tarif edilemezdi herhalde.
İki saat için yaptığım bu planla çocuksuz bir kadının koca bir gününü özetledim demin.
Neyse uyandı bu.
Baktım kulaklarımdan duman çıkıyor.
Gözüm ekstre falan da görmüyor.
Bebek hop hop ister şimdi ve benim kralı gelse hop hoplayacak halim yok.
Bunun üzerine katlayıp kolumun altına kıstırdığım gibi kızı Yeniköy'e indim.
Hiç oyalanmadan Yeniköy Börekçisi'nin bahçesinde bir masaya iliştim.
Kırmızı yanaklı, gürbüz oğlan "Abla açık çay?..." diye sordu.
Otuz yaşındayım ve "Abla"yım artık.
Ne fena...
"Evet evet" diyerek onayladım kendisini.
Bebekler çift tekrarlara bayılıyor diye
"Gel gel, koş koş, hop, hop, pış pış, şap şap..."
herkese çift tekrar çekesim var.
Nil hazır pusetinde ayak başparmağını kemirirken
(Gün gelir dişlerinin arasından sallanan bir baş parmak görürsem şaşırmam kesinlikle)
ben de mal mal takılayım biraz dedim.
10 dakika kadar etrafı kestikten sonra, yeşil kare defterimi
kırmızı keçeli kalemimi çıkardım.
Ve bir şeyler çiziktirmeye başladım:
"...kitabımı açtım, iki sayfa okuyamadan bir martı
kaldırım kenarına park etmiş hurdacının el arabası üzerinden pike yapıp az öteme indi.
Martı.
Bildiğin martı:
Beyaz, gri, sarı ve azıcık siyahın mükemmel uyumu;
kusuruz eklemler, kararlı bir gaga, çakmak gözler.
Sarı gaganın ucunda turuncu bir leke.
Yan masadaki amcanın kahverengi ceketi, garsonun somon rengi gömleği..."
diye kaptırmış giderken kalem bitti!
Ya bu şimdi niye bitti?
Biten kırmızı kalemimi satın aldığım gün geldi aklıma.
Nil 2 aylıktı, ağladığı için kucağıma almıştım;
sonra onunla birlikte Kabalcı'ya girmiştim.
Bu kitapçının içinde, hiç de azımsanmıyacak çeşitlilikteki kırtasiye malzemeleri satıldığını o gün keşfetmiştim.
İstinye Park'taki Kabalcı Kitabevi.
Parmaklarımın arasında henüz sönmüş kırmızı kalemi de o gün satın almıştım.
Bitmesi normaldi.
Az sonra "Abla bi'çay daha?" diye sordu gürbüz oğlan.
"Evet evet" diye cevap verdikten sonra mavi tükenmez kalemini ödünç istedim ondan.
ve başladım kalemin "hayatımdaki" tarihçesini yazmaya...
18 Haziran 2008 Çarşamba
10:48
Anasayfa