tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

Bir İnsanla Diğeri Arasında Çok Az Fark Vardır;
Ama Olan O Az da Çok Önemlidir

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir



Yorum Yaz
Mail
Pano


Ana Sayfa


Bi'de..

Mayıs1
Mayıs2
Mayıs3




Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah


  
    


30 Haziran 2007 Cumartesi 13:50 Ölüdeniz, Yamaç Paraşütü Ölüdeniz yamaç paraşütü ile ünlü, pek çok turist sadece bu aktivite için geliyor. Gün içinde gökyüzü rengarenk paraşütlerle süsleniyor. İniş alanı ise sahilin hemen arkası, lokantaların önü. Gün sonuna doğru, gün içinde olmadığı kadar peş peşe iniş izleme imkanınız oluyor. Uçanların yakınları aşağıda çığlık çığlığa seslerini duyurmaya çalışıyor. Fotoğrafçı inişleri çekiyor. Firma sahipleri isimlerini çığrıyor, öyle ayaküstü eğlence ve kötü adam kahkahaları işte.. 29 Haziran 2007 Cuma 14:50 İstanbul-Ölüdeniz, Ölüdeniz-İstanbul Tatilin kötüsü olmuyor. Ben bunu her söylediğimde "evden biri" X Tur tarafından sersefil olmuş bir arkadaşının hüsranla sonuçlanmış tatil anısını (kötü tecrübe diyelim) anlatıyor bana. Burdan çıkan sonuç: Bak senin için nasıl da güzel bir tatil organize ettim. Evliliğimiz hala "koca" tarafından organize edilmiş bir tatilin mutluluğu ile şenleniyor işte, ne yaparsın, klişe bir Türk ailesi. Kendisi olaya bir hayli organize olmuş olacak ki (Duygu'nun Mutluluğu) ucuz uçak biletlerine sebep olarak gönüllerde taht kurmuş Sabiha Gökçen'e doğru yola koyulduğumuzda önce bana kız bebek hediyesini verdi, bir bileklik. Daha bunun "hadi ya!"sını üzerimden atamamışken ikinci kutu, doğum günü hediyemi kucağıma bıraktı: Kol saati (Yazının teması: Çatlayın da patlayın). Sonuç olarak esmiş kendisine, eğer her hamile kaldığımda böyle el üzerinde tutulacaksam neden ve neden olmasın? Tatil için daha önceleri de tecrübe ettiğimiz Ölüdeniz'e gittik. Hamile olduğum için bildiğimiz yerden şaşamayalım, süprizleri en aza indirgeleyim dedik. İyiki de öyle yapmışız, üzülmeden döndüm evime. Gene sabah 10:00' a kadar akşamüstü 17:00'den sonra kah 50+ kah 60 (60 sadece SebaMed'de var) ile şişmeden, kızarmadan, kaşınmadan 1 haftayı tamamladım. Her gün toplamda 1 km kadar yüzdüm ve çok iyi geldi. İnanır mısınız karnım artık iyice belirginleşmesine rağmen kendimi hamile gibi hissetmiyorum, kuş kadar hafifim, sporu burda da bırakmayacağım. Hamile kadına olan ilgi din, dil, ırk fark ettirmiyormuş. Tursitlerin sevgi ve şefkat dolu gülümsemelerine karşılık vermekten helak oldum, bir süre sonra da nezaketi bıraktım, öyle bön bön baktım, sevgi kelebeği de değilim yani.
Prens Felipe'nin kızı Leonor Tabii gene bir dolu çocuk olayı tecrübe ettim. En babası da giderken, uçakta yaşandı. Arka sıramızda oturan baba oğul arasında geçen diyaloglar yarıcı etkiye sahipti. Adam bilemedin 4 yaşındaki oğluna "Biliyor musun biz Adem ve Havva denen iki insandan dünyaya geldik... Onlar ilk insanlardı ve bizim atalarımızdı" dedi. Çocuk bu sırada yuvadan öğrenmediği kesin bir şarkı söylüyordu: Bu gelen gelin kız mı ata binen benim kız mı... (bkz. babaanne efect) Sonra baktı burdan saramadı 10/5 10/6'dan büyüktür gibi bir "temel" matematik bilgilerini aşılamaya kalktı ki ben de kendisini siyanür ile aşılamayı düşündüm. Yüksek bir ihtimalle çocuk mıçtığı yeri bile daha yeni yeni sökmeye başlamıştır nerede kaldı 10/6... Ben de bu camiaya katıldığımda hayat benim için çok daha eğlenceli olacak, buna eminim. Evden Biri'nin ilk kız bebek alışverişi Diğer taraftan başka bir mevzuya hızlı ve kısa sürecek bir geçiş yapmak istiyorum. Bebişi Prens Felipe'nin kızı Leonor gibi giydirmeye niyetlenmişken, "evden biri" tatil öncesi iş dönüşünde elinde pembe bir şort ve dötü fırfırlı pembe bir body ile geldi. Sesimi çıkarmadım, üzmek istemiyorum kendisini. Ama mümkünse mavi, lacivert ve yeşil diyorum. 21 Haziran 2007 Perşembe 10:10 İlk Ayakkabı Kız bebekmiş. İlk ayakkabısını salı günü aldım. Ben demiştimcileri şöyle alayım.. 19 Haziran 2007 Salı 08:55 TV Programlarından İnternet Sitelerine Gastroporn Ne Mene Bir Şeydir? (Fon Müziği: Rachael Ray) Hiçbir akademik eğitim almadan hazırladığınız bir yemek programında mantarlarla ya da bir baş soğan ile konuşarak yılda 6 milyon dolar kazanacağınız söylense buna inanır mıydınız? Rachael Ray Rachael Ray'e ne söylendi bilmiyorum ancak kendisi bunu başardı. Onu, ilk olarak 3 yıl önce Digiturk'un Home TV kanalında yayınlanan "30 Dakikada Hazır" programı ile tanıdım. Yere düşürdüğü patatesten özür dilemesi, yemeğe serptiği bir tutam tuzdan kalanı şans için omuz arkasına serpmesi ve bol bol büyük büyük kahkahaları ile her daim ailesinden bahseden Rachael, tahmin ettiğiniz gibi İtalyan asıllı bir kadın. Babasının bir restoran sahibi olması ve annesinin de ünlü restoranlara yemek konusunda danışmanlık yapması 3 yaşından beri mutfaktan çıkmayan bu hanım kızımız için yetmişte artmış bile. Albeny'de bir mağazada yemek dersleri verirken keşfedilen Rachael Forbes dergisinin yazdığına göre, TV şovları ve kitaplarından yılda 6 milyon dolar kazanıyor. Times dergisi ise onu 2006'nın en önemli isimlerinden biri olarak ilan etti. Jamie Oliver Bugüne kadar Rachael'ın hazırlayıp sunduğu 30 Dakikada Hazır, 40 Dolara Ne Yenir? ve Lezzet Yolculuğu adlı programları Digiturk'den takip etme fırsatınız olmadıysa; kendisini hafta içi her gün saat 10:00'da kanal E2'de yakalayabilirsiniz. Rendelenmiş havuç, yıkanmış marul, hazır pizza hamuru ve çabuk pişmesi ile ünlü makarna-tavuk ikilisi ile gene kendisine eşlik eden onlarca konserve sayesinde pratik ve lezzetli yemekler yapmaya devam ediyor. Burada işi biraz daha geliştirmiş tabii, programında artık sadece "çabuk" yemekler yapmakla kalmıyor; "Günlük sorunlara basit çözümler üretip, izleyiciyle birlikte hayatın bütün yüzlerini keşfe çıkıyor". Bir nevi Martha Stewart olmuş anlayacağınız. Asıl mevzu bu değil, burdan başka bir tarafa geçiyoruz şimdi. Bir çırpıda akla gelen Rachael Ray, Jamie Oliver (Oliver Twist), Mario Batali ve Emeril Lagasse'nin sadece yemek yaparak edindiği ün ve servet; İnternet dünyasında ise kendinizi parçlasanız dahi 2369. peynirli poaça tarifini veren (bu sefer içine azıcık dereotu koyuyoruz ama) bir yemek blog'unun sollanamayışının altında yatan nedeni de kısa bir süre önce öğrendim: Yemek Pornosu! Tabii burada kastedilen bir çeşit 9,5 Hafta değil, buzdolabı önünde vuku bulan erotizm akla gelmesin hemen. Şimdi bizim mutasıp yemekçilerimiz de endişelenebilir, korkacak bir şey yok! Yemek pornosu yani Gastroporn onay görmüş bir kavram. Amazon.com'a "Gastroporn" yazdığınızda önünüze onlarca yemek kitabı dökülüyor ya da kendisini 'yemek pornosu' olarak tanımlayan bir dolu blog var. Ayrıca yemek tariflerinde kullanılan jargonu da açık aşikar porno terminolojisiyle değiştiren siteler de mevcut. FHM Rachael Ray "Gastroporn" kelimesini lügata kazandıran da yaklaşık üç yıl önce 'metroseksüel' lafını icat eden reklam dünyasının Dalai Lama'sı, 'trend analizcisi' dendiğinde akla gelen ilk isim: Marian Salzman. Biz olaya yeni yeni uyansak da 'Gastroporn' aslında 'yemek pornosu' (food porn) olarak, 90'lı yılların sonundan itibaren türlü çevrelerce tartışılan bir kavram. İnsanlar yemek programlarını izlerken ya da üzerine az biraz yağlı su püskürtülmüş bir yeşilliğin ya da karnıyarığın fotoğrafına bakarken porno izleme hissi yaşıyormuş. Fotoğrafçılıkta ayrı bir dal olan 'gıda fotoğrafçılığı' sayesinde kusursuz ama gerçekliği sorgulanan fotoğraflar da feminist çevrelerin tepkisini çekiyor; çünkü mesaj aynı "Ye beni"! Şefler de artık eskisi gibi sadece "kuklak memesi" kıvamında hamurlar açmakla kalmıyor. Hepsinin bir hikayesi var, ilgi çeken bir yönü; sesi, aksanı, belki bir gülümsemesi.. O zaman Gatroporn kavramı ortalığı böyle yakıp kavuruyorken Rachael Ray'in FHM'e soyunması da tesadüf değildir hani. Yorumlar 15 Haziran 2007 Cuma 12:04 Lifim Var, Evlenilecek Kadınım Barsak hareketleri ile bebek tekmesini birbirine karıştıran insanın sitesi bubenimhayatim.com'a hoş geldiniz! Havalar sıcak ve ben de denize girme hasreti ile yanıp tutuşuyorum. Karnım daha fazla büyümeden tatile çıkmayı planlıyorum, mesela bu ay, haberiniz olsun. Aslında denize her karın büyüklüğünde girilebiliyor; doktorlar hamilelere yüzmeyi tavsiye ediyor. Suyun kaldırma kuvveti sayesinde ağırlığınızı hissetmemeniz ve bu sporu yaparken terlemiyor olmanız büyük avantaj. Ancak ben bu hevesimi fazla reklam olmadan yatıştırma niyetindeyim. Şimdilerde bir hamileden çok "genç irisi" gibi duruyor olmalıyım ki kimse metroda bana oturmam için yer vermiyor. İşte bu durumu avantaja çevirerek, bikinimi giydiğim gibi kızgın kumlardan serin sulara... İşte örnek bir evlenilecek kadın Şimdi bu mevzuyu bir kenara bırakalım. Sitenin bekar kadın okuyucularına bir sorum var: Evlenilecek kadınlardan mısınız yoksa eğlenilecek kadınlardan mı? Eğer eğlenilecek kadınlardansanız sizi bir daha gözüm görmesin! Ya da Deniz Seki misali hem eğlenilecek hem de evlenilecek kadın olabilirsiniz; içli dışlı giyilebilen montlar gibi. Bu ayrım bundan 70 sene önce annanelerimiz zamanında da yapılıyordu. Anlayacağınız mevzu yeni değil, ama eskiyecek gibi de görünmüyor. Bana işin en ilginç gelen kısmı bu ayrımı yapanın erkekler gibi gösterilmesi. Aslında kadını kategorize eden gene kadının ta kendisi: Homo homini Lupus'un New Age versiyonu. Tabii Buket Uzuner benimle aynı fikirde olmayabilir.. Bir sayı daha almanın en basit yöntemlerinde biridir "Canım onunkisi eğlenilecek kızlardan" diyerek kulağa kar suyu kaçırmak. Dediğim gibi bu ayrımda erkeklerin fonksiyonu tartışmaya açıktır: Yoksa onlara sorsan mutfakta aşçı, yatakta... İyyyğğğğ, nefret ediyorum bu formülden. Ben e=mc² hayranıyım. Aslında formülden ziyade ikinci el bir felsefe gibi geliyor kulağa. Bu aralar otrişle gezen kız, kanaviçe işleyen kız ayrımı depreşti tabii. Çünkü önce Emel Müftüoğlu bu konuda yazılmış bir şarkı ile çıktı piyasaya, sonra Petek Dinçöz 8 yıllık sevgilisi için "Eğlenilecek kızım ki herhalde benimle evlenmiyor" tespitinde bulundu, Deniz Seki'nin düttürü dünya sevgilisi ile ilgili demin bahsi geçen son beyanatı... Mesela ben de kalan son yazlık birkaç parça eşyamı çek-yat'ın altından çıkartırken bulduğum 20'ye yakın lif ile birlikte evlenilecek kız olduğumu fark ettim, seneler sonra. Lifin varsa yırttın demektir. Bu arada LİF yalan olmuş bir çeyizdir. Onu en kullanılmaz yapan şey kuruma sürecidir zaten. Yer kaplasın da çeyiz bol görünsün adına anaların yapıp yapıp kenara attığı bir el işidir. Bu 20 adet lifin hepsi benim değil zaten, yarısı da evden birinin. Çok komik. Şimdi biz hiç bir işimize yaramayan 20 adet lifi atsak atamıyoruz satsak satamıyoruz. Bu durumu kendime bir hayli efkar yapmış olucam ki 'evden biri' bunlarla bebişi yıkarız, dedi. Ben de '20 yaşına kadar mı?' diye sordum mantıklı bir insan olarak. Zaman öyle bir zamanki evlenecek insanı bulmak, sıfırdan ev kurmanın maliyeti, sonra evli kalabilmek... Durum ip cambazlığından da beter bir hal aldı. O yüzden böyle ayrımlar ile ilişkileri sendeletme taraftarı değilim. Eğlenmenize bakın. Yorumlar 12 Haziran 2007 Salı 13:50 "Mutlak O" Faktörü ve Doğuştan Hamileler Annem İtalya'ya gitti. Senede birkaç kere Evropa turu atmadan içi rahat etmeyen bir insan değildir kendisi; denk geldi gitti işte. Gelirken bana iki kere fırınlanmış, çikolatalı İtalyan kurabiyesi getirecek. Heyecan içersinde bekliyorum. Annem, akraba kadınları ile birlikte Margarita yerken (en sevdiğim pizza türü: domates ve peynir) biz de babamın yanında takılalım birkaç gün dedik: Dün akşam mantı pişirdim. Aslında yazıya yemeklerden içmeklerden bahsetmek için başlamamıştım; ancak laf nedense bir şekilde oraya geliyor. Hamileliğim boyunca doğru düzgün yürüyüşe çıkmadığımı fark ettim. Eğer ben yürürsem bebek daha fazla oksijen alırmış. Hem kafam da daha iyi çalışırmış falan filan.. Bunun üzerine her sabah 1 saat yürüyüş yapmaya karar verdim. Beni tanıyanlar bilir, günde 8 km'den aşağı yürümezdim. Adım sayarım vardı, kaç adım attığımı, kaç kalori yaktığımı falan yazardım. 8 km olmasa da bugün 1 saat kadar yürüdüm. Belki 4 km.. Tabii yürüş parkurum Levent-Akatlar arası olunca: "Aaa burada Çin lokantası mı varmış, yeni bi'fırın açılmış şuraya, sabah kahvaltıya gelsem.." iç sesleri eşliğinde oksijenini arttırmaya çalıştım bebişin. Bu arada yurt dışında bir sperm bankasından bebek sahibi olan o kız hakkında ne düşündüğümü de keşfedersem hiç fena olmazdı, oksijen zihnimi açacaktı ya.. Görmezden geldiğim bir haber bu. Hakkında ne düşündüğüme bir türlü karar veremedim çünkü (Komutan Logart tanımlanamayan bir cisim yaklaşıyor). Genç kızlık dönemlerinin vazgeçilmez sohbeti: "Vallahi ilerde sırf çocuk için evlenirim yoksa evlilik çok sıkıcı ve oldukça banal" konulu sohbetlere ben "Ya evlenirim evlenmesine o sorun değil de şu çocuk işi ne olacak?" cümlesi ile eşlik ederdim. Genede en iyi havuz komşunun havuzu misali etraf çocuklarına kayıtsız davranamam. Bebek sahibi olmak iki kişilik bir eylemdir (Bunun komiği çıkmaz boşuna uğraşmayın). Bir adam olacak, o adama bir şeyler hissedilecek, bir güven ortamı oluşacak vs vs ve siz bir süre sonra "Onunla bir bebeğimiz olsaydı.." diye düşünmeye başlayacaksınız. Bebek düşünmek için bir mutlak O (üçüncü tekil şahıs) lazım gelir diyorum kısaca. Ayrıca hamilelik zor bir süreç, bir günün bir gününe uymaz, bir hamileye hayatta yaranılmaz (Bu ayrı bir yazı konusu)... Süreç boyu sizi hoş tutma yeteneğine sahip iki kişi vardır: Kocanız ve anneniz. (Kocası odun olanlar hamile kalmayacak ya zaten). Bakın üçüncü bir isim saymıyorum. Sayılamaz çünkü. O yüzden hastalığı sebebiyle bebek sahibi olamama ihtimaline karşılık, gidip bir bankadan sperm satın alan kızı (aslında bu gibi durumlarda -cağız takısı kullanılır) bir türlü anlayamıyorum. "Bir bebeğim olsun" demek ile "Onunla birlikte bir bebeğimiz olsa.." demek arasındaki istek farkını yaratan nedir acaba: Annelik içgüdüsü, biyolojik saat? Yok kardeş, hiçbiri değil, ben size söyleyim: Bazı kadınlar hamile olarak doğuyor, hayatını hamilelik hormonları ile sürüdürüyor. Sonra gün geliyor, hayatının bir döneminde gerçekten HAMİLE kalıyor, ne pahasına olursa olsun... O yüzden kimse kendi anneliğini, güdülerini ya da biyolojik saatini bu insanlarla karşılaştırmaya kalkmamalı. İşin içinden çıkamazsınız çünkü. Ayrıca külliyen yanılıyor da olabilirim "mutlak O" faktöründe, "Sen ROMANTİK bir insan değilsin" diyen "evden biri"ne inat iflah olmaz bir DUYGUSAL olabilirim de. Yorumlar 11 Haziran 2007 Pazartesi 17:42 Münchener Tierpark - Hellabrunn 8 Haziran 2007 Cuma 21:45 Yuva Her Şeydir Susuzluk Hiçbir Şey! Geçen gün deniz kenarında yemek yiyoruz -Yeniköy Tarabya hattı ucuz-lezzetli kaçış noktaları- etrafımızda çocuklu ailelerle dolu. Çocuklar büyük büyük soruyor, ebeveynler ciddi ciddi cevaplıyor. Onlar cevapladıkça çocuklar soruyor; hiç sonu gelmeyen -Sana bir fıkra anlatiiimm mi? -Anlat -Anlat demekle olmaz sana bir fıkra anlatiiiim mi? kısır döngüsü gibi bir şey. Bu arada çözdüm ki ebeveyn olmak AÇIKLAMAK, anlatmak, tanımlamak, tarif etmek demek. Temelinde yatan, pardon bunu besleyen, yetenek de SABIR! Sabır yetenektir, bir kenarınıza not edin. Düz mantık ile Göksel'den iyi bir anne olur diyebilir miyiz? Diyebiliriz, neden ve neden olmasın... Bir ara "Sus da yemeğini ye!" isimli kurtarma operasyonuna niyetlendim. Masa masa dolanacaktım ve anneleri çocukların sorularından azad edecektim. Çünkü bu cümleyi bir anne olsun ya da bir baba olsun çocuğuna söyleyemiyor. Çocuk büyütme eylemini sonsuza kadar sürdürebilmenize yarayan o VİCDAN AZABI var ya işte onun yüzünden "sus artık" denemiyor. Uzun ve mantıklı açıklamalar ve sonu gelmeyen diyaloglar işte. Sonra, normal insan tepkisi göstererek BANANE dedim. İçimden. Ben kalkıp gidecektim ve bu onlar için daha uzun bir süre devam edecekti. Sonra o soran çocuk büyüyor ve anlatsan da dinlemiyor nasıl olsa. Ayrıca herkes en fazla kendisini kurtarabilir di'mi? Sonra bu çocuklu masalardan iki oğlan çocuğu tanışıp, kaynaşıp MASALAR ARASI ÇOCUK BAHÇESİni keşfettiler ve döt kadar yerde oynamaya başladılar. Aslında bu eyleme tam da OYNAMAK denemez; oraya buraya yıkılarak volta atıyorlardı. O andan itibaren o çocuklar benim de, senin de, beriki masadakinin de çocuğu oluyor; çünkü fark etmemek, o hareketliliğin yanında kaldığın yerden devam etmek pek mümkün değil. Çocuklardan biri 3 yaşında diğeri de 4. ("Nereden biliyorsun?" diye soracak olursan sana "okumaya devam et" derim). Bunlar bir ara denize yaklaşınca 4 olanın babası yanlarında bitti. Doğru bir hareket. 3 olanın ailesi de zaten deniz kenarındaki masada oturuyordu. Sonra çocuklar şemsiyenin direğine sarılıp sağa sola dönmeye başladılar. Bunun üzerine: -(4 yaşın babası, 3 yaşın annesine) Yuvaya gidiyor mu? -(3 yaşın annesi) Yok -(4 yaşın babası) Oğlum, hadi arkadaşa şarkı öğret -(3 yaşın annesi) Ama gidecek bu sene başlayacak (eylül sezonunu kastediyor) -(4 yaşın babası) Güzel.. Kaynaşabiliyor ama... -(3 yaşın annesi) Küçük diye gidemedi bu sene gidecek ama -(4 yaşın babası) Oğlum bi'oyun öğretsene arkadaşa -(3 yaşın annesi) 2,5'tu 3'ü yeni bitirdi. O yüzden artık bu sene başlatalım dedik. -(4 yaşın babası) Bizimki de 4 oldu Ve 4 yaşındaki oğlan denize elindeki pet şişeyi atar. Ta ta taaaaaaaaaaaaaaa! -(Yan masadan olayla alakasız bir kadın) Şişeyi niye attın bakiiim? -(4 yaş) İştee... Attımm.. -(4 yaşın babası) Pardon de teyzeye Üst düzey gurur ile çocuk eğitimi arasında bocalayan bir baba: PARDON de teyzeye! Ne o yanlışlıkla ayağına mı bastı? Ya ÖZÜR DİLER ya da 4 yaşında olmasına verir teyzesi, kimse kimsenin lafına takılıp kalmaz. PARDON'muş.. -(4 yaş) Pardon -(3 yaşın annesi) :)) ve 3 yaş olayın başından sonuna kadar şemsiye direğine tutunup dönmektedir. Baba yuvalı oğlunu alıp olay yerinden uzaklaşır. Sonuç: Çocuğun yuvaya gitmiyor diye eziklik hissetmenin manası yoktur! Ve yuvalar olmasa anneler kafayı yerdi! İyi hafta sonları. Yorumlar 7 Haziran 2007 Perşembe 13:06 Çek-Sil Bir İhtiyaç Mıdır? Elimde bir kase yoğurt (hamileye kalsiyum yüklemesi) bilgisayar ekranına bakıyorum, bakarken kaşığı ağzıma düzgün götürememiş olucam ki yoğurt ağzımın kenarına bulaşıyor. Hemen masamda duran çek-sil'den (ki Selpak kendisine 'kutu mendil' demeyi tercih ediyor ve Google Images çek-sil olarak aşağıda gördüğünüz cam siliciyi anlıyor) bir yaprak çekip ağzımı siliyorum. Bir bardak portakal suyunu masaya koyuyorum, bardak hararet yapıyor hemen bir yaprak çekip masayı siliyorum. Elma yiyorum, çöpünü çek-sil'den bir yaprakla sarıp kenara koyuyorum, su içiyorum damlıyor gene çek-sil gene çek-sil... Başa dönelim. "Şımarık harcama" adını verdiğim bir alışveriş günüm var. Bu, ayda sadece bir gün olur ve tamamen market harcamasını kapsar. Kredi kart ekstremin kesildiği, ayın 23'ünden sonrası, 24 ya da 25'dir. Neşe içinde Yeniköy Makro'ya giderim, o kısa çift katlı el arabalarından bir tanesini önüme katarım ve normalde almasam da olur en fazla 10 parça eşyayı alır çıkarım. Bu çek-sil mendil, evde olmasına rağmen ikinci paket filitre kahve, tavuk için teriyaki sosu, salata için kapari, bulaşık makinesi için parfüm benzeri şeyler olur. Öyle çok da abartmam.. En son yaptığım şımarık harcamamın içinde çek-sil de vardır. Bu şekilde ilk defa ev için çek-sil almış oldum. Bunu kısa bir süre içersinde o kadar çok ve sık kullanmaya başladım ki dün akşam "çek-sil olmadan önce ne yapıyordum?" diye bir düşüncedir aldı beni. Daha pis pasaklı bir şey miydim? Sanmıyorum. Yoğurt bulaşmış ağzımı koluma silmiyordum elbette, dilimle elimden geldiğince "kedi temizliği" yapıyordum ya da su masaya damladığında kolumla siliyordum. Elmanın çöpünü mutfağa gidip atıyordum. Buna benzer bir şeyler yapıyordum işte. Ama sonuca baktığınızda ben çek-sil olmadan iş yapamaz hale geldim ve kutuyu alalı henüz 2 hafta olmadan bitti, tükendi. Tabii şimdi düşünüyorum 'Yeni bir kutu çek-sil alsam mı?' diye. Sonuçta kendisinin tam olarak bir ihtiyaç olup olmadığına karar veremedim. Durumu tahlil ettiğim noktada yeni bir kutu çek-sil'i de gurur meselesi yapıyorum (bu kadar basittir işte gurur meseleleri)... İnsanoğlu rahata çabuk alışıyor bu da bir gerçek tabii. Yorumlar 5 Haziran 2007 Salı 12:06 Mutlu Evliliğin Üç Altın Kuralı Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip oldukça eğitim kalitesinin düştüğüne ilişkin bir yazı okumuştum. Şimdi bu nereden aklıma geldi pek mana veremedim. İsterim ki benim kafam karıştığında sizinki de karışsın. Neyse, bugünkü ahkam konusu Tuba Ünsal kriterleri. Temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen mevzular var: Eğlenilecek kızlar evlenilecek kızlar, Kocaların ayağı yıkanmalı mı yıkanmamalı mı, Mutlu evliliğin kriterleri.. Bu tür konularda "Çekilin liste açıkliciiiimmmm, görüş bildiriciiim" diyenler genelde çuvallayanlar arasından çıkıyor (Ebru Şallı her daim istisnadır). Mesela annem, en azından 30 yıldır evlidir, iki de kız evlendirmiştir bir günden bir güne kriter açıklamışlığı yoktur. Yağmur altında tek boynuzlu ata binmek gibi hayalleri olan insanların evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü evlilik bu tür insanlar için fazlasıyla "gerçek" ihtiva ediyor. Eğer illaki evlenmek niyetindelerse onlara misal, bir Defterdar öneriyorum ki hepsi pırlanta gibi insanlar. Çünkü çok fazla beklenti ve bunun karşılanacağı inancıyla yapılan evliliklerde sıklıkla yaşanan duygu hayal kırıklığıdır, ondan sonra gelsin kriteler. Tuba Ünsal'ın listesi bana ortaokul yıllarında doldurduğum anketleri hatırlattı: 1- Sadece koca değil, aynı zamanda hayat arkadaşı olacak, her şeyi paylaşacağız 2- Gerektiği zaman ayrı evlerde kalabileceğiz. Çünkü insan kendisini dinlemek isteyebiliyor. 3- Bana hiç karışmayacak, şu işi yap, bu işi yapma demeyecek. 4- Gereksiz yere kıskançlık çıkarmayacak. Evlilik karşılıklı yaşam kapasitesini ölçmek üzerine kuruludur. Eşler birbirlerini yok etmeye çalışıp başarısız olacak ki güven duygusu oluşabilsin. O yüzden bu ölçümü geciktirecek ya da çıkacak sonucun değerini düşürecek; aralık bir kapı, geveşek bir düğüm ya da yangın çıkışı süreci zora sokmaktan başka işe yaramaz. Evlilik hakkında pek çok genel geçer doğru bilgi sıralayabiliriz; gene de hiçbir evlilik diğerine benzemez. Siz bir liste hazırlayıp kapınıza assanız bile, bu listeye 'tamam' diyerek içeri giren adamla yaşananlar umulduğu gibi olmayacaktır. Yapılması gerekenleri bilmek ve onları gerçekten yapmak arasında uçurumlar vardır; bunu listeyi onaylamak adına söylemiyorum. Ayrıca mutlu bir evliliğin dört değil üç altın kuralı vardır: Ancak ne yazık ki bunların ne olduğunu bilen de yoktur. Yorumlar 4 Haziran 2007 Pazartesi 12:46 Ceza - Sen Oyna Dilber (Yeni Klip) Yorumlar 2 Haziran 2007 Cumartesi 23:29 Bugün... İyi vakit geçirmek için, üzerinde bol çalışılmış bir plan yaparsanız iyi vakit geçirmeniz pek mümkün olmuyor. Ama onun yerine "dur bi'çıkalım da..." derseniz muhtemelen keyifli bir gün sizi bekliyor olacak:Tıpkı benim bugünüm gibi. Öncelikle şunu belirteyim: Hastayım. Yalnız bu tamen benim cengaverliğimden kaynaklanıyor. İki ya da üç akşam önce "evden biri"nin üç ya da dört tane gömleğini ütüledim. Ortalık o sauna etkili ütü reklamına döndü, hava zaten sıcaktı; sonra biraz ortalığı toparladım ve bir duş aldım. Üstüne saçımı kurutup yattım. Yatarken fazla hareket etmiş olmaktan sanırım, o kadar bunaldım ki tişörtle yattım ve sabah kalktığımda boğazım yanıyordu. Bu hasta olacağım anlamına gelirdi ve hasta oldum. Mayıs ayının sonlarında tişörtle uyumaya kalmak aklımın üstünün örtüldüğüne işaret. Allah'dan yatak döşek yatmıyorum. Burnum tıkalı ve biraz da vücudum kırılıyor; ama ayakta idare edebiliyorum. Neyse, bu sabah hemen her hafta sonu oyaptığımız gibi Yeniköy Emek'e kahvaltıya gittik. Denize cephesi olan, ara sokakta bir yer işte; kafe desen değil, kahvehane değil, pastane hiç değil. Bu mekanın en güzel tarafı balıklar. Oturduğunuz yerden balıkları izleyebiliyorsunuz. Balıklar bir hayli besili çünkü sürekli besleniyorlar ve kimse onları avlayamıyor, Emek'in balıkları çünkü. Dükkan sahipleri bayat ekmekle, müşteriler taze ekmekle besliyor onları. Bazen bir ördek gelip av yapmaya kalkıyor; ama oldukça şebelek olduğu için hiçbirini avlayamıyor. Bu sefer de balıklar onun totosunu ısırmaya başlıyor, videoda izlersiniz. Bu ayakkabıyı çok beğeniyorum Kahvaltının ardından sahilde biraz yürüyüş yaptık. Açık hava, deniz, güneş, üç bardak çay.. Oradan Tarabya bayırındaki çiçekçilerden birinin önünde duruduk. Balkona, asmalı saksılardan aldık. Siz saksıyı ve çiçekleri seçiyorsunuz, onlar dikiyorlar, onu da videoda izleyebilirsiniz. Eve gelince hemen saksıları astık, üç taneler. Gazeteleri de kucakladığımız gibi balkon sefası yaptık. Sonra ben gaza gelip yemişli kurabiye yaptım, akşama doğru. Demin bir tane yedim, ağır geldi ama. Kusmak üzereyim. Gene de güzel bir gündü. Yorumlar DEVAM...