Mayıs Yorum Yaz Mail
30 HAZİRAN 2006 CUMA 13:15 Maksat Free Shop olsun!
Geçen şubat ayında, İZ kanalındaydı galiba, Ganj Nehri'nin konu alındığı bir belgesel seyrettim.
Hinduların her şeyi bi'tanesi Ganj hakkında bir şeyler duydum okudum da
olan biteni izlemek ben de bambaşka duygular uyandırdı!
Bir ara hakkında yazarım diyerek fotoğraf çekmişim sonra da unutup gitmişim işte.
Dün akşam klasörlerini karıştırırken fark ettim.
Hinduların Boklu Dere'si gibi bir şey Ganj:
İçine yakılması yasak ölüler (12 yaşından önce ölenlerin ve cüzzamlıların cesetleri) bırakılıyor,
birçok noktadan kanalizasyon akıtılıyor, komşu çamaşırını yıkıyor, bir başkası da kendini yıkıyor.
Karışım tamamlanınca da avuç avuç içiyorlar Ganj'ın suyunu.
Deli saçması bir şey!
Deli saçması; çünkü normal bir suyun 100 ml'sinde 500 adet(Yazı ile: Beşyüz!) bakteri varken
Ganj'da bu değer 1.5 milyon (bildiğiniz milyon) .
Kutsal saymışlar bir kere, yapacak bir şey yok!
Bilirsiniz Hindular canlılara saygı duyma ve hiçbir canlıyı öldürmeme ilkelerini benimsediklerinden
inekleri de kutsal sayıp kesmiyorlar.Kısacası et yemiyorlar.
Ama yönetici üst kastlar brahmanlar ve aryalar, insan vücudu için gerekli olan tüm hayvansal proteinleri alıyorlar,
bir tek sığır eti yemiyorlar.
Bilinen bir gerçek ki hayvansal protein insan beyninin daha hızlı düşünmesini sağlıyor ve
saldırgan davranışları tetikliyor.
E, protein ile beslenmeyen, bir milyarı aşkın nüfusa sahip Hindistan bu şekilde daha kolay yönetiliyor.
Önyargıma rağmen bi'gün Hindistan'a da gitmeyi düşünmüyor değilim.
Aslında benim seyahat tercihlerime de pek güven olmaz:
Zamanında bir tur şirketinin camında "Umre de Kampanya" yazısını okuyup Umre'ye gitmeye de kalmıştım.
Maksat Free Shop olsun!
29 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE 13:19 "İsmini vermek istemeyen izleyici"
Cinsel problemlerin ya da aile içi sorunların tartışıldığı programlara
"İsmini vermek istemeyen izleyici" olarak telefonla katılan kişiler
atmasyon dahi olsa bir isim-soyad söylemeye tenezzül etmez.
Böyle yaparlar; çünkü "İsmini vermek istemeyen izleyici"nin kendisi için
uydurduğu isim-soyad onun şartlarında yaşayan aynı isimde bir başka kişiye denk gelebilir.
O zaman bu kişi zor durumda kalır endişesi ile programın sevimsizi olmaya katlanırlar.
Bu sefer sunucu hitap noktasında zor durumda kalır.
Öyle olunca da bazıları "İsmini vermek istemeyen izleyici"ye kendisi bir isim takar:
"Biz size Ayşe diyelim" gibi.
Gördüğünüz üzere "İsmini vermek istemeyen izleyici" aynı zamanda
parametrik de düşünebilen bir izleyicidir.
Bu yazıdan sonra programlara "İsmini vermek istemeyen izleyici" olarak
katılmayı tercih edenlere daha farklı bir gözle bakacağınızı umuyorum.
29 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE 12:34 "Ben hoşgörülü bir kimseyim"
İmza: Prof.Dr.Ünal Yarımağan
Prof.Dr.Ünal Yarımağan'ın dinleyip dinleyip güldüğü,
5 gençten oluşan "Deli" isimli grubun ses getiren çalışması
28 HAZİRAN 2006 ÇARŞAMBA 16:26 EVLİ ve MUTLU ERKEĞİN HİKAYESİ
Doğum günü kutlamalarım 1001 gece masallarına taş çıkartacak şekilde devam ediyor.
Önce "evden biri" ile sonra kızlarla kutladım; hafta sonu da ailecek kutlamayı planlıyoruz.
kızlarla kestiğim pasta
"Evden biri" Williams-Sonoma'dan Cookies isimli kitap ile kitap ayracı hediye etti.
Kitaplarımın arasına bir parça gazete kağıdı koymamdan rahatsız olmuş anlaşılan.
Kurabiye kitabına da şaşırmadım; çünkü zamanında beni yemek kursuna göndermeye kalkmıştı.
Zannedersem yemek pişirmeyi ve kurabiye yapmayı bilmediğimi sanıyor.
Aslında ben kurabiyenin kralını yaparım ağzı açık kalır.
Bir yiyeceğin en kalorilisini gönül rahatlığı ile satın alırım da ben yapıcaksam eğer
az yağlı az şekerli olmasına çalışıyorum elimden geldiğince.
Yoksa ben de bilirim kurabiyeye tereyağ ve şekeri basmasını...
Şeker yerine bal, tereyağ yerine soğa yağı koyunca yiyeceklerin ağzı gözü bir tarafa kayıyor.
Bunun üzerini "hayat arkadaşınız" Cookies adlı kitabı doğum günü hediyesi olarak burnunuza dayayıveriyor.
Ben de onun doğum günü için
EVLİ ve MUTLU ERKEĞİN HİKAYESİ
Karıcım Nasıl İstersen
isimli kitabı hediye etmeyi planlıyorum.
Biriniz 19 Ekim'e yetişecek şekilde yazmaya başlasın.
Benim yazılmayı bekleyen başka kitaplarım var!
27 HAZİRAN 2006 SALI 12:14 Salonumun kuzey doğu köşesi
Benim salonun kuzey doğu köşesi boş kaldı.
Bunun üzerine direnmeyip "çekçek sehpa" almaya niyetlendim.
Sonra aynı hızla vazgeçtim.
Büyük Şehir her an buraya da bir cami yapmaya karar verebilir çünkü.
26 HAZİRAN 1978 PAZARTESİ 14:54 Doğum günü kızı ne giyer?
Doğum günü kızı ne giyer?
26 HAZİRAN 1978 PAZARTESİ 13:57 Aaa!
Aaa panom düzelmiş!
26 HAZİRAN 1978 PAZARTESİ 12:30 Bi'gün 82 ama bugün 28
İnsanın tüm hayatı boyunca kafasına taktığı bir konu vardır mutlaka,
iki konu da olabilir bu, üç konu da; ama genelde bir konudur.
Benim de gözüm gibi baktığım bir konum var pek tabii; ama bugünkü konum bu değil.
İnsanın, karşılığı cezasız kalmasada, hayatını derinden etkileyen bir eylemi olmuştur
ve bugüne kadar hiçbir ceza, bir eylemi olmamış hale getirmeyi başaramamıştır.
Ne yazıktır ki benim şu ana kadar böyle bir eylemim olmadı!
Bunu not ediyorum.
Yerine geçer mi bilmem ama utanmaktansa öfkelenmeyi tercih ettiğim bir olay gelmişti başıma.
Aşk için her şeyin yapılacağına inanmayan kadınlardanım.
Buna istinaden zamanında neler kaçırdığımı merak da etmiyorum açıkcası.
İnandırıcı olsun adına doğru sözleri yalanlarla mı süslemek?
Kendinden başka bir şey olmak istemediğin için mi yalan söylememek.
Bu yalan konusu çok çetrefilli.
-(Anne) Resmini eve getirdin mi?
-(Küçük kızı) Hayır, daha kurumamıştı.
İzlediğim filmde problemli bi'anne ile onu protesto eden yavrusu arasında geçen bu diyaloğu
deftere not edecek kadar anlamlı bulabiliyorum. Mecazi ufuklara uçabilirim mi ne?!
Geçen kış Tarabya'da yürüyüş yaparken restoranlardan birinin arka kapısında,
çöp bidonunun yanına çömelmiş sigara içen, düşünceli bi'aşçı yamağı gördüm.
O gün bu adamın başından geçen bir hikaye yazmaya karar verdim.
Hala başlayabilmiş değilim ama.
Evlilik konuları genellenemez; parmak izi gibi biriciktir.
Fakat önünde sonunda biz de çocukerkil bir aile olacağız.
Bu son beni korkutmuyor değil.
Ayrıca "İdeal striptiz şovu nasıl olmalıdır?" isimli bir kitap da yazmayı planlıyorum.
Bu sefer hızlı hareket edip ilk paragrafı kurdum bile:
İdeal bir striptiz şovu, seyircisini kösnüyete boğar; ama tatmin etmez.Çünkü tatmin duygusu striptizin doğasına aykırıdır.
İyi bir striptizci şovu ile büyük bir beklenti yaratır ve bu beklentiyi hayal kırıklığı ile karşılıksız bırakır.
Sonra kendini affettirmek için yeni bir vaatte bulunur.Bu döngünün kırılmadığı şov iyi bir şovdur.
Bazen mana veremediğim, bana bile fazla gelen bi'hırçınlığın içine düşüyorum:
sene de bir, bilemedin iki.Sanırım bugün....
Neyse, aylardan haziran dışarıda da güneş var.
Şimdilik bilmeniz gereken tek şey bu!
2+8 ya da 8+2 ne fark eder ki?
Bazen de sadece 2 ve 8 ... bi'gün 82 ama bugün 28
Dyg
25 HAZİRAN 2006 PAZAR 16:48 Dişim üzerine gayet gereksiz bir yazı!
Bir tane dogulu dişim var, bluğ dönemlerinden kalma,
o da bir haftadır her geçen gün artan dozda ağrıyor.
Sadece dişim de değil; bundan bir yıl önce çektirdiğim sağ alt yirmi yaş dişimin
diş eti de ağrıyor, o boşluk.
Ağzımın içinde birileri Tarabya Atık Su Çalışması benzeri bir çalışma içine girmiş vaziyette:
ortalık darman durman.Taze sayılır yirmi yaş dişlerimden birini daha çektirdiğimden
bi'de bu dert tatilde musallat olduğundan harekete geçmeye niyetlenemedim;
ama bugün bitmiş vaziyetteyim.Çift Parol eşliğinde yazımı yazıyorum.
Tuzlu limolu suyla gargara da yaptım.
Bir şey varlığını hissettirmek noktasında bu kadar inatçı olunca
hakkında düşünmeden edemiyorsun:
Mesela diş çekmek insanlık tarihinin en eski tedavi yöntemlerinden biri.
Değişmedi de işin tuhaf tarafı.
Narkozsuz ameliyat, robotla ameliyat, kansız ameliyat bin çeşidi çıktı.
Ama diş çekmek=diş çekmek olarak kaldı.
Bana göre diş çekmek ve çektirmek sapıkça iki eylem.
"Bacağım ağrıyor doktora göstereyim...Belki keser de" diyor musun
ya da aynı rahatlıkla alınan bir aksiyon mu bu, düşünmesi kolay bir ihtimal mi?
Bir insanın dişini çekmek ne kadar sempatik bir davranış olabilir ki?
Bir de diş tedavisi var.Ağzınızın içinde bir dünya problem de olsa canınızdan bezseniz bile
diyelim dört hafta sürecek bir tedavide her biri küçük çaplı operasyon da sayılsa hastaneye yatmak söz konusu olmuyor.
Başınıza gelecekleri bilerek kuzu kuzu gidip geliyorsunuz.Çin işkencesi gibi.
Kimse dişinden rahatsız olan birine çiçek yaptırıp geçmiş olsuna da gitmiyor.
Diş hastası olarak pek de ciddiye alınmıyorsunuz kısaca.
Dişim ağrıyor, konuyu daha fazla uzatacak değilim.
Son bir sözüm var: Bilgisayarda calendar kullanımı teşvik edilmedi.
Teşekkürler.
24 HAZİRAN 2006 CUMARTESİ 17:14 Öneri
Bizim bi'tanış vardı;
üzümü derin dondurucuya koyup bir süre bekletir, taş gibi olduktan sonra
çıkartıp üzerine tuz döktüğü gibi yerdi.
Anladınız mı?
Çok karışık anlatmadığımı sanıyorum.
Demin üzüm yiyordum, normal bi'biçimde, aklıma geldi de
değişik lezzetler arayanlar için yazmak istedim.
Birazdan anneme gidicez.
Kapatıyorum!
23 HAZİRAN 2006 CUMA 23:39 Ayak parmaklarımın dans kabiliyeti!
(Siz de var mı?)
Önümüzdeki 2 ay boyunca İstanbul içindeki hayatımı
sayfiye yerindeymişim gibi geçirmeye karar verdim.
Bugün dışarı bermuda, tişört ve pamak arası plaj terliğim ile çıktım.
Annemi Metrocity'nin içinde değil dışında;
milletin fellik fellik kaçtığı en güneşli bankın üstünde bekledim.
Hem güneşlendim hem müzik dinledim hem de terlikleri ayağımdan çıkartıp
müzik eşliğinde ayak parmaklarımı dans ettirdim;
gölgede serinlemeye çalışanların şaşkın bakışları altında
kollarımı güneşe doğru uzatıp içlerini yakmaya çalıştım.
Metrocity'den ellerinde torbalarla çıkan tatil şoklu kızların,
yaşlı teyzelerin über sempatik (bkz. Nihat Doğan) bakışları ile plaza kadınlarının
"Hayatın tadını çıkaran bu tip insanlar işte" gülümsemeleri eşliğinde oturdum öylece.
Aslında hayatın tadını çıkarttığım falan yoktu.
Çok basit bir biçimde kendimi kandırıyordum o kadar.
Mesela şartlarımdan memnun olmadığım zamanlarda da kendimi çikolatalı kurabiye yemek gibi
dolaysız yollarla ifade etmeyi tercih ederim.
Bu arada Tarkan da Faith'in kötü bi'taklidi sayılabilecek "Start The Fire"ı söylüyordu kulağımın içinde.
Şu mp3 çalarlar çıktı çıkalı birkaç nesil çok erken başlayacağız işitme sorunları yaşamaya.
Neyse, olabilirdi.Her şeyin 4/4'lük olmasını beklemiyordum zaten.
Böyle diyince gidip bi'de Sayısal Loto oynadım.
Devreden ikramiye bana çıkarsa Hunululu Adaları'nda uzun bir tatil yaparak olayı 4/2 den 4/4'e çekebilirim kolaylıkla.
Bir süredir kendimi çok seviyorum.
Bu duygunun yaratıcı gücümü pek de olumlu etkilediğini söyleyemem ama.
23 HAZİRAN 2006 CUMA 12:27 Misafirperver Cumhuriyet Fırkası
Yerli yabancı turistin karışık olduğu tatil köylerinde turizm neferlerinin
her iki tarafa karşı tavırlarını daha net gözlemleme imkanı buluyorsunuz.
Diyelim yemek saatinde karpuz standındasınız.
Mutfak görevlisi de taze taze karpuz dilimleyip sıraya servis yapıyor:
Rus kadına karpuzun göbeğini, Türk erkeğine kenarlarını veriyor.
Ya da akşam diskoda, barmen sizden sonra gelen mini etekli Rus kızın siparişini
önce alıyor ve onun bardağına Absolut'u bol bol koyuyor.
Gözleme almak için bir Rus ile Türk aynı anda içeri giriyorsa önce Rus'un siparişi alınıyor.
Misafirperverliğe zorlanıyorsunuz sanki.
Ama adam Anadolu Ateşi dansı yapıldığında tiyatroyu terk edebiliyor.
Takılmamak lazım herhalde!
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim tatilin en keyifli tarafı her şeyin mümkün olmasıdır.
İstanbul'da parayı bastırır girersiniz bi'mekana:
"şu tarafa" basamazsınız, elinizdeki bardağı bu mekandan o mekana taşıyamazsınız,
şezlongu üç badal ileri alamazsınız, yiyecek elinizde dolaşmazsınız,
odanıza bir şey çıkartamazsınız...
İstanbul'un mekanlarında her şeyin ve herkesin yeri keskin çizgilerle belirlenmiştir.
Bunun dışına çıkamazsınız;
ama tatil mekanlarında müşteri memnuniyeti adına neredeyse sonsuz bir özgürlük vardır.
Bunu da unutmamak lazım.
22 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE 14:40 Yeni video eşliğinde "Tatilin kötü tarafı..."
Tatilin kötü tarafı dönüşüdür.Son gün benim dışımda herkesin
yaz sezonunu bulunduğum otelde kalarak geçireceğini sanıyorum;
içlerinde eve dönecek olan tek kişi de benim...
İstisnasız her yaz böyle hissediyorum işte.Buna engel olamıyorum.
Tüm bunların sonunda doğal olarak haksızlığa uğradığıma inanmaya başlıyorum.
Neyseki bu hezeyan çok uzun sürmüyor.
22 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE 10:23 E, ben geldim!
"Güneşe alerjisi olan biri yaz tatilini nasıl geçirir?" konulu yazıma başlamadan önce
çektiğim tonlarca video ve fotoğrafı bilgisayara yükleme, düzenleme ve
'size küçültme' çalışması yapmam lazım.
16 HAZİRAN 2006 CUMA 00:36 Çok işin var çok!
Sen önce şu yeni çektiğim videoyu izle
sonra bunu, ayrıca bunu, şunu, bi'de bunu, bi'de şunu, sonra bunu, sonra şunu,
ayrıca da bunu, ha bi'de şunu son olarak da bunu oku!
Ara da ne olur bilinmez; ama ben sana en geç perşembe günü yetişirim!
pi es:
(Kıl okuyucunun özgür sesi) Konuşma, sadece yaz güzel kardeşim!
14 HAZİRAN 2006 ÇARŞAMBA 18:19 Mali'nin Justin Timberlake'den ne eksiği var?
Namusu kaçan! kızların balta ile doğrandığı bi'coğrafyada
nihayet bir erkeğin de namusu kaçtı hem de canlı yayında, 75 milyonun önünde!
İki kelime konuşup yazan herkesin kafasına göre nüfus sayımı yapıp,
tüm ciddiyeti ile ilan ettiği ülkemizde çıkan rakam aynı zamanda
kurulan cümlenin reytingini de belirliyor.
Mali Bey geçenlerde, canlı yayında, "Ya Şundadır Ya Bunda" ekibinin yevmiyeli elemanlarından
Hilmi Türe'nin arkasına geçip, pantolonunu indirmiş.
Şimdi, bir insan canlı yayında başka bir insanın pantolonunu niye indirir?
Bu hareketin sonunda ne olacağını öngörür?
Zannımca Hilmi Türe, 65 milyonun önünde donu ile kalakalacak,
bunun üzerine millet kahkahalara boğulacak;
"Dırıt dırıt dıt dıt dıt, dırıt dırıt dıt dıt dıt!" müziği eşliğinde başka bir şaklabanlığa geçilecekti.
Bu hale düşmüş bir Hilmi Türe'nin en az Cem Yılmaz kadar komik olacağını zannetmiş olabilirler!
Tabii tüm plan Hilmi Bey'in don giymeyi unutması! ile değişiverdi.
Mali Bey, "şarkı-türkü programı desen değil, Nurseli İdiz'li Saklambaç'ın yeni versiyonu desen değil,
yetenek yarışması desen hiç değil" programını kanalında mutlu mesut sunarken! bu son yaşananlar ile
apar topar yayından kaldırıldı.
RTÜK'ün telefonlarını Koalaların çiftleşmesi konu belgeseller izlemek için
aşındıran necip Türk milleti duygu ve düşüncelerini dile getirdi.
Kıçını sallayarak ciddi paralar kazanabilmeyi başarmış ülkenin tek erkeğini
kıskananlar da kredibilitesini sorgulamaya başladı.
Şu ana kadar olanları tam Mali'lik bulmuş, yadırgamamıştım.
Bu tür şeyler bir tek 70 milyonluk Türkiye'de yaşanmıyordu.
Mesela Justin Timberlake de Janet Jackson'ın elbisesinden bir parça kopartıp göğsünü açıkta bırakmıştı.
Sadece olay anında Mali Bey'in "Aldı mı?" diye sorduğunu okuduğumda mana verememiştim.
Bana pek de "Tüh! Ayıp oldu.", "Kahretsin! Ne bok yiyicez?", "Eşeğin kulağına su kaçtı mı acep?" tadında gelmemişti.
Daha çok "Yörüngeye oturduk mu?", "Çanak çekiyor mu?" gibi bir şeydi.
Mali Bey, yeni sezonda, Sho Tv için bir program yapacakmış, bugün Vatan İki'de okudum.
Yeni program öncesi erken soluklanmak istemiş olabilir mesela hem eşi de Amerika'da doğum yapacak.
Her şey olabilir kısacası, yoksa kimse bu düzeyde saçmalamayı göze almaz.
Alamaz di'mi?
13 HAZİRAN 2006 SALI 13:20 Faturalarım Çalındı!
Faturalarım çalındı!
Şimdi ablamı duyar gibiyim:
"Sen de kendini iyiden iyiye fasülye gibi nimetten saymaya başladın ama!"
-bu iyi bir şey demek di'mi?-
:)
Öncelikle faturalarımın çalındığına nasıl karar verdiğimi anlatayım:
Dün akşam "evden biri" ile elimizde torbalar apartmandan içeri girdiğimizde
posta kutusunda iki zarf gördüm.
Biri kesin cep telefonu faturamdı da ("evden biri"ninki iş adresine gidiyor)
diğeri sanırım kredi kartlarından biriydi.
Ben de dur, torbaları yere bırak, faturaları al, torbaları tekrar yerden al uğraşmak istedim.
Nasıl olsa faturalar postadan önce sms ile ulaştırıldığından
hem tutarlarını biliyordum hem de yarın bir ara iner alırım diye düşündüm;
beş saniyenin içinde, öyle şip şak!
Demin aşağı indim ki faturalar yok!
"Evden biri"ni aradım; "İşe giderken sen mi aldın?" diye;
faturaları kutuda görüp görmediğini bile hatırlamıyor.
Çöp olayında da beni ciddiye almamış "Polise haber verdin mi bari?" diyerek takılıp durmuştu.
"Manyağın teki bize musallat oldu!" ihtimali sadece beni korkutuyor sanırım.
Çok fazla La&Order izliyorum galiba.
Akşam geldiğinde buna ne diyecek bilmiyorum; ama işe iyi tarafından bakacak olursak
faturalarımızı çaldığı gibi belki öder de.
Yapar mı dersiniz?
13 HAZİRAN 2006 SALI 12:35
Acaba herkese parasını geri vermenin bir yolunu bulabilir miyim?
Evlilik hazırlıkları sırasında çok yakınlar beni kuyumcu kuyumcu dolandırmıştı.
Takıda altından pek hoşlanmadığımdan sıkıntılı bir süreçti benim için.
Tekrar,
"takıda altından hoşlanmadığım için" beni kuyumcu kuyumcu dolaştırmışlardı.
Modern, günlük hayatta kullanabileceğim takıları onlara gösterecektim ve
onlarda bunları satın alacaktı.
Tabii bu uygulamamız çok samimi olduğumuz bir grubun içinde gerçekleşti.
Bir sürü para vereceklerse eğer; takacağım bir şey almak istediler, haklı olarak.
Düğünde sadece annemle annanem madalyon şeklindeki beşi bir yerdelerden takmışlardı bana.
Tüm gece Süreyya Ayhan gibi dolanmıştım ortalarda; o da henüz böyle rezil rüsva olmamıştı zaten.
Bana takılan onca kullanışlı takıya rağmen ben ne kullanıyorum dersiniz?
28/06/2005
Geçen sene "evden biri"nin Kuşadası'nda 1 milyona aldığı uzun, pembe ipin;
bu sene kolye ve bilezik olarak "set"e çevrilmiş halini ve bir de annemin eski bi'yüzüğünü
13/06/2006
Vicdan azabı çekiyorum.
Acaba herkese parasını geri vermenin bir yolunu bulabilir miyim?
11 HAZİRAN 2006 PAZAR 23:28 Bugün Atahan'ın doğum günüydü
Bugün Atahan'ın doğum günüydü.
Ablam üç senedir yaptığı organizasyonlar ile bu güzel günü
aynı zamanda büyük bir aile yemeğine, partisine, brunch'ına çevirmeyi başarıyor.
Öncesinde ise ciddi bir hazırlık devresi geçiriyor.
Bu güzel ve özel günde hepimiz bir araya geliyoruz;
içimizden birinin en son çektiği filmi konuşuyoruz, merak içinde sorular soruyoruz kendisine;
sonra ben de çektiğim videoları anlatıyorum, kahkahalarla gülüyoruz bu sefer;
bir ara çantama davranıp, başucu kitaplarımdan birini imzalatıyorum sahibine.
Minderlere uzanıp güneşlenmeye, çayla yediklerimizi hazmetmeye çalışıyoruz.
Çocuklar koşturuyor, balonlar patlıyor, pasta parmaklanıyor; herkes halinden çok memnun.
Ablamın bu çabası aileye verdiği değerin de bir göstergesi olduğundan;
günün sonunda tüm davetliler binbir teşekkürle, kocaman gülümsemeler ile ayrılıyor partiden.
Atahan artık 3 oldu!
pi es: Hatırlarsanız "Karışıklığın böylesi" demiştim.
Artık düzeldi.
11 HAZİRAN 2006 PAZAR 01:41 Çöpüm çalındı!
Çöpüm çalındı!
Öncelikle çöpümün çalındığına nasıl karar verdiğimi anlatayım:
Çöplerimiz eskiden akşamları toplanırdı (ekim 2005).
Bu işle görevli kişi elinde dev boyutlarda mavi bir torba ile
tek tek zillere basar "Çöp var mı?" diye sorardı.
Bu durumdan memnun kalmadık, sofradan kalkıyorduk her şeyden önce.
Bunun üzerine gece çöplerimizi kapımızın önüne koymaya karar verdik.
Böylece sabahleyin gazete bırakırken bunları da alacaktı.
Bir kere uğrayıp iki iş birden yapacaktı yani;
apartmanımızda kalmadığı için gelip gitmelerin azalmasına memnun oldu.
Bu akşam (saat 22:00 sularında) 5-6 adet eski gazete ile bir torba çöp bıraktım kapıya.
Demin ise gazete parasını koymayı unuttuğumu fark edip kapıyı açtım ki ne göreyim:
Çöp torbam yok!
Ama gazetelerim duruyor ve komşunun çöpü de duruyor.
En az altı aydır :
1)Çöp sabah toplanıyor.
2)Çöple birlikte ne koyarsan görevlimiz hepsini alıyor.
3)Ve cumartesi gece 22:00'den sonra çöp toplamak için kesinlikle apartmana uğramıyor.
Deli mi?
Peki sizin çöpünüz hiç çalındı mı?
Nasıl boktan bir duygu olduğunu biliyor musunuz?
Aklınıza ilk gelen "İçinde ne vardı?" sorusu.
Yaaa!
Mahretmiyet böyle bir şey işte.
Şimdi düşünüyorum bizim evin çöpünü kim ne yapsın?
Ya çok ünlüyüm kimse çaktırmıyor ya "evden biri"nin veya benim gizli bir hayranımız var
ya da ortalıkta bir sapık dolanıyor!
Bir film izlemiştim zamanında; sapık, evine girdiği kurbanına
"Çöpünü gündüzleri dökmeliydin;o zaman kimse karıştıramazdı!" demişti.
Çünkü onu çöplerinden tanımış, takip etmiş ve en uygun zamanda evine girmişti.
Çok fena!
10 HAZİRAN 2006 CUMARTESİ 23:57 Düşüneyim ben bi!
Ortaçağ Avrupası'nda düello vardı; Anadolu'da ise pusu.
Bunun üzerine biraz düşünmek istiyorum.
10 HAZİRAN 2006 CUMARTESİ 22:39 İlginç dialoglar
"Anne üşüyorum.Sobayı yakamaz mısın?"
"Kömürümüz yok."
"Neden?"
"Çünkü baban işsiz kaldı."
"Neden?"
"Fazla kömür olduğu için."
İşte böylesine deli saçması bi dialog kapitalizmin çıldırdığı ülkelerde yaşanabilir herhalde.
9 HAZİRAN 2006 CUMA 14:25 Raydan Çıkamayanlar
Brad Pitt'in kendisiyle evlenmek istemesine Jennifer Aniston da inanamamıştı.
Brad'in adetidir zaten; dönemin popülerine kıyıverir nikahı.
Oysa Jennifer'ın, Friends ile öne çıkan oyunculuğunu parlatmak için
sağlam bir plana ihtiyacı vardı.Bu evlilik önceliklerini alt üst etti.
Yeteneğini Rachel'ın içine hapsetmemek için daha çok çalışması gerekirken;
Brad'e layık olmak adına kafayı zayıflamaya taktı.
Bi de üstüne boşanınca, oyunculuğu bir daha da iflah olmadı.
Her şeye rağmen Jennifer bu sezon iki film ile karşımıza çıktı;
gördüğün üzere Hollyood bi alem bubenimhayatimcom okuyucusu.
Geçtiğimiz hafta perşembe günü "evden biri" ile sinemaya gittik ve
Clive Oen ve Jennifer Aniston başrollerini paylaştığı Raydan Çıkanlar'ı izledik.
İnanır mısınız konusunu okumadan, oyuncu kadrosuna bakmadan;
afişte Clive Oen var diyerek kendimizi salona attık apar topar.
İlk 10 dakikanın içinde başrolü paylaşan kadının Jennifer Aniston olduğunu anlayınca
afişte suratını neden gizlediği de ortaya çıktı.
Tüm keyfim kaçtı anlayacağınız.
Bir gecelik kaçamak sonucunda bir adamın hayatı nasıl ve ne kadar kararır?
Katakulli fimlerini çokça seyretmiş bir izleyicinin,
filmin ilk 20 dakkasında sonunu tahmin etmesi içten bile değil.
O anda da tüm heyecan kaçıyor zaten.Kısacası popcorn bir film Raydan Çıkanlar.
Oen, istismar edilen rolünde mükemmel.
Closer'da "dışardaki adam"ı başarı ile oynarken Derailed'da tam anlamıyla içerdeki!
Ve kötü Fransız'ı oynayan Vincent Cassel!...
"Cassel kimdi?" diyenlerinize en önce Irréversible (Dönüş Yok) diyorum sonra Brotherhood of olf (Kurtların Kardeşliği) diyorum,
Ocean's 12 diyorum.Kötülük bir adama ancak bu kadar yakışırdı doğrusu.
Rolünü aldı götürdü.
Filmi izlerken baktım içim kaldırmayacak; ne zaman sıra Aniston'ın performansına gelse gözlerimi yumdum.
Karanlığın içinde süzülen ışıklı solucanları seyrettim.
Yemin ederim oyunculukları Aniston'dan bin kat daha iyiydi.
pi es: Neden "Raydan Çıkamayanlar?
Bunun için filmi izlemeniz lazım...
7 HAZİRAN 2006 ÇARŞAMBA 22:45 Non-ilginç hikayeler!
Avrupa yakasını izlerken çok utandım.
Dizinin bir yerinde Burhan Altıntop'un taze flörtü "Entellektüel değil entelektüel, tek L ile" dedi.
Ben de daha yeni sayılır entelektüel yazmıştım ve 1/10 bahse girebilirdim ki çift L kullanmıştım.
Bitince dönüp baktım... evet çift L ile yazmışım.
Hay bin kunduz!
Daha önceleri de çokça utanmışlığım oldu.
Bi keresinde kasa sırasındaydım ve dalgınlıkla benden önceki müşterinin para üstü için avcumu uzatmıştım.
Kadın bana hırsızmışım gibi baktı.Sanki elimi cebine sokarken yakaladı.
Bi de fiş vermek istemeyen bir büfede kasiyere "Fiş de alabilir miyim?" demiştim.
Fişimi kestikten sonra "Bunları da al istersen" diyerek benden önceki müşterilerin fişlerini de burnuma dayamıştı.
Pardon ya!
Burda utanmamıştım.Kızmıştım.
Terbiyesiz!
Bir gün de kızın teki yüzünde kocaman bir gülümseme ile konuşa konuşa bana doğru geliyordu.
Kendisini tanımadığım için yüzümde artık nasıl bir ifade oluştuysa yanımda durup
"Size değil beyfendiye" demişti, arkamda oturan adamı işaret ederek.
Böyle de non-ilginç hikayeler işte.
İnsan dediğin keşke biraz daha karmaşık olsa.
6 HAZİRAN 2006 SALI 15:33 Nasıl?
Ben bekarken özgür şarkıların kızı daha küçüktü.
Arkadaşlarımla onu dinlerken bırakın bizi gaza getirmesini "Ah yazık!" halindeydik mütemadiyen.
Aşkının altında ezildiği ya da içinde kaybolduğunu anlattığı bi şarkısında
"Onun aşkı bana ekstra larç, ekstra larç, ekstra larç" diyerek dövünmüşlüğü vardı mesela.
Giymiş ama onun boyu kaçmış, yaşı kaçmış?...
Üzülürdük...Gerçekten!
"3 yumurta kırdım önce, portakal dilimledim ince ince...
Ya ben saçımı süpürge ettim, adam elin kızıyla al takke ver külah.
Adaletin bu mu dünya???" diyerek isyan ettiğinde ise
için için kendisini teselli ederdik: "Kimin başına gelmedi ki kardeş!"
Yani ben bekarken yoktu öyle sağ elimizle sol memişimize vura vura
"Cebindeki kalsın sana, sol üst köşeden harca bana!" diye höyküreceğimiz bi şarkı.
Özgür şarkıların kızı artık ayaklarının üzerinde, tay tay döneminde; ama bize geç kaldı.
O yüzden son "bombasını" görmezden gelip, sizin için mahsuru yoksa eğer,
Chopin'nin "Fantasie Impromptu" eşliğinde 06.06.06 hakkında bi yazı döşeneceğim.
Şeytan 666 seviyor ya The Omen 666'da bugün gösterime girdi.
Bir süredir de 06/06/06 Deccal'in geri döneceği tarih olarak kulaklarımıza çalınıyor.
Bilmeyenine Deccal dediğin köşe bakkalın küçük oğlu değil.
Kıyamete yakın bir zamanda arz-ı endam edeceği, ortalığı karıştıracağı
sonrasında mesih tarafından öldürüleceği biliniyor.
Tüm bu söylenenler doğru ise, az bir vakit kaldıysa yani:
1-Tanrım tez elden beni bir gazetenin "Otel Köşe Yazarı" yap n'olur!
Mevsimlerden yaz, Laptop'ımı attığım gibi bavula Ölüdeniz benim Antalya senin otel otel dolaşayım.
Her gittiğim otelin üç öğün yemeğini, manzarasını, kumu ince mi kalın mı,
havlusuz oturursam popoma kaçar mı test edip yazayım.
Bunun üzerine "Sen ne de güzel yazıyorsun" diyen övgü mailleri alayım.
Başıma güneş geçtipte üç kelime çiziktiremezsem eğer okuyucu feedback'i olarak köşemde bunları yayınlayayım.
2-Eğer bu olmayacaksa Tanrım beni bir gazetenin "Kuruçeşme Köşe Yazarı" yap n'olur!
Sahilin manzaralı lokantalarını bir bir dolaşayım.Yakışıklı İtalyan aşçılardan,
"ine and cheese" partilerden bahsedeyim.Araştırmalarımın birinde Teoman ile karşılaşayım.
Elini omzuma atıp bana "Seni tanıyorum sen Duygu'sun!"desin, üç yazı boyunca nasıl utandığımı yazayım
ve bir üç yazı daha bu anıya göndermeler yapayım.
Haftanın bir günü de starter, tatlı ve bir kadeh kırmızı şarap dahil kişi başı 400$'dan fazla hesap ödemeyeceğimiz
uygun fiyatlı yerlerin listesini açıklayayım.Bunun üzerine "kalemin amma sıkıymış!" diyen övgü mailleri alayım.
Hazımsızlık çekip yazımı yetiştiremediğim bir günde de okuyucu feedback'i olarak köşemde bunları yayınlayayım.
3-Eğer bu da olmayacaksa Tanrım beni bir gazetenin "Anne ve Bebeği Köşe Yazarı" yap n'olur!
Her daim yaz bir memelekette, sevgilim işten eve Concorde ile insin.
Kah jipime DVD oynatıcı takmanın faydalarından behsedeyim, kah sevgilim cep telefonunu açık unutsun
yaşadığım şaşkınlığı tefrika edeyim.
Lalalar eşliğinde büyüyen bebeğim, peşindeki onca adama rağmen,
ya begonvillerin arasından koşup bahçeli evimizin havuzuna düşme tehlikesi atlatsın ya da
merdivelerimizin başına dikilip yukarı çıkmaya çalışsın (merdivenler evimizin içinde) ve
ben de bembeyaz kanepeme kurulayım, laptop'ım dizimde, yaşadığım dehşet dakikalarını anlatayım uzun uzun.
Her şeye rağmen yazacak bir konu bulamadığımda "Seni ve bebeğini seviyorum, gaza geldim ben de bir tane doğuracağım"
okuyucu feedback'lerini "mucuk mucuk" lar eşliğinde yayınlayayım.
4-E, eğer Tanrıcım bu da olmayacaksa artık, izin ver en kısa zamanda 5 gece 6 gündüz 8 taksit bir tatil yapayım!
pi es: Şansımı bi 07/07/07 bi de 08/08/08 deneyeceğim.09/09/09 sonbahara denk geliyor, hayatta işim olmaz!
5 HAZİRAN 2006 PAZARTESİ 11:27 Her şeyin böyle olması ne güzel.İyi ki böyle!
Kendimden kopmuş vaziyetteyim şu aralar.
Kendime de dönmüş olabilirim ya, neyse...
Biraz karışık bu işler.
Günlerdir içimden "Her şeyin böyle olması ne güzel.İyi ki böyle!" diye tekrar edip duruyorum.
Kuantum Olumlama'ya fena kaptırdım anlayacağınız.
O kadar ki içim boşaldı sanki.
Son zamanlarda ben de bir de inat peydah oldu.
Dün, çürüğe çıkan tek dilim kalorifer peteğini konteynıra taşımak için yardım isteyen "evden biri"ne
"Yapabilirsin, tek başına taşıyabilirsin, bu güç sende var" diye telkinlerde bulundum.
Adam "tutsana ya bi ucundan sen de" diye inim inim inliyor; nuh dedim peygamber (SAV) demedim.
Ha-şa!
Tek başına taşıyamayacak olsa yardım ederim de olmusuz ihtimallere konsantre olup
gücünü tam kapasite kullanmamasına; olayın orjininden şaşmasına kıl oldum o kadar.
Dönüşte "Şu saate kadar, Duygu nasıl biri, diye sorsalar 'kıyamaz, edemez, yumuşak kalplidir' falan derdim;
ama sen safi inat olmuşsun" dedi.
Gülümsedim kendisine.
Size de tavsiyem en kısa sürede "Doğru zamanda uygun dozda gülümseme"nin inceliklerini öğrenmeniz.
Öyle uzun uzun konuşmaya ne hacet, gülümse ve bitir işi!
Ne diyordum?
Ha!...İçim boşaldı.
Öyle ki az önce Kuşçu Aydın'ın programına Nevriye kod adıyla katıldım.
Asuman beni çarşıya buyur etti.
Sude'den temzilik seti, Copilexs'den tüy dökücü krem, Bertone'den ıslak kuru süpürge aldım.
Her şeyin böyle olması ne güzel.
İyi ki böyle yahu!
4 HAZİRAN 2006 PAZAR 15:15 Sex and The City (yeni video)
Sex and The City'nin bu bölümde Samantha,
evinin önünde şamata yapan travestileri tatlı dille uyarır.
Başta anlaşmışlar gibi görünse de değişen bir şey olmaz.
Bunun üzerine Samantha travestilerle kapışır.
Sonlara doğru baktı ki başa çıkamayacak apartmanın çatısında bir "barışma partisi" düzenler.
İşte ben de bu sahnede Carrie ile travestiler arasında geçen dialoglara hastayım.
3 HAZİRAN 2006 CUMARTESİ 00:12 Wagamama, Kanyon, Tümden Gelim, Tüme Varım...
Geçtiğimiz perşembe akşamı sinemaya gittik.
Buluşmadan önce bir saat kadar boş vaktim vardı; ben de soluğu yeni açılan Kanyon'da aldım.
Aslında Kanyon'a değil de Wagamam'ya gittim desem daha doğru olur.
Ama "tümden gelim"e uygun bir yazı yazmak için klavyenin başına geçtiğimden
önce çok kısa da olsa Kanyon'dan behsedeyim:
Farklı!
Bu kelime Kanyon için gayet uygun.
Devamında ise büyük, rahat ve benzersiz diyebilirim.
İçerisi ilk bakışta Equilibrium filmini hatırlattı bana.
Matrix pardüsesi üzerinde Christian Bale (ki kendisine American Psycho'dan hastayım),
bir sütunun arkasından fırlayıp "Biliyor musun artık hissediyorum!" diyecek gibi geldi.
Neyse ki güneş, şık dükkanlar, topuklu ayakkabı giymiş kadınlar, bavul çantaları,
küçük de olsa bir su birikintisi beni 2006'ya geri getirdi.
İçeri girdiğinizde ziyaretçisine hedef kitleyi haykıran bir alışveriş merkezi Kanyon.
Mesela Mc Donald's ın garsonu var;
bi Big Mac Menü yedikten sonra "Hesap lütfen!" demeniz gerekiyor.
"Yemek katı" diye bir şey (bir yer) yok burda,
lokantalar (bakın Fast Food demiyorum) dükkanların arasına serpiştirilmiş.
Gazeteler Kanyon için "Akmerkez'e Nişantaşı'na rakip" diye yazıyor.
Binaya dışarıdan bakıldığında ne Akmerkez gibi "Ben burdayım!" diye bağırıyor
ne de Abdi İpekçi Caddesi'nde yürürken kendini hissettiren "yabancılaşma" duygusu var burda.
İlginç!
İçinde gezinirken bir keyif hissediyorsunuz; neyin keyif verdiğini tam olarak çıkartamıyorsunuz.
Sonuç olarak burası bi'beton yığını, tarzı olan bir beton yığını.
Çok YTL'li rakamlar için POS'ların havada uçuşacağı bir alışveriş merkezi, o kadar.
Fazla da abartmamak lazım.
Yalandan içeride şöyle bir dolanıp; giriş katta, kapının yanına konuşlanmış Wagamama'da alıyorum soluğu.
Noodle'a bayılıyorum çünkü.
Girişte sizi hostes karşılıyor.Kaç kişilik bir yemek olacağını soruyor.
Ona göre sizi bir masaya yerleştiriyor.
Bana, çocuğu avaz avaz araba oynayan bir annenin yanı için "Burası uygun mu?" diye sorduğunda
kulağına eğilip "Çocuksuz bir yer olsun lütfen!" dedim.
Eğer pahalı bir yer ise burası, en azından noodle'umu "nereme yediğimi" bilmek istedim.
Ama çocuğum olsaydı da onu alıp gitseydim aynı yer için cevabım değişmezdi, inanın.
Masaya oturduktan sonra göz ucuyla etrafı inceledim :
FiFi kadınlarımızın hepsi ilkokul sırasından bozma masalarda yan yana dizilmişler,
sırtlarını bile yaslayamıyorlar, doğru düzgün bacak bacak üstüne atamıyorlar.
İlkokul sırası derken şakasına söylemiyorum.
Aynen okul sıraları gibi, altlarında eşyanızı koymanız için gözler de var.
Zaten bu gözler bacak bacak üstüne atmayı engelliyor.
Japonlar yemek yerken kimsenin bir takım havalara girmesini istemiyor.
Anlayacağınız hepimiz çocuk olup noodle'larımızı bekledik.Wagamama'nın bu düzeni beni rahatsız etmedi.
Adını hatırlayamayacağım, 21 numaralı noodle'ı sipariş verdim (içinde tavuk, karides, yeşil soğan, mantar ve ıspanak vardı),
bi'de diyet kola.Garson çocuk, yemeğimin numarasını ve anlamını bilmeğim başka bir numarayı
önümde duran servis kağıdının üzerine yazdı.
O gittikten sonra yemeğimi beklerken çantamdan kalemimi çıkartıp servis kağıdının üzerine şekiller çizdim,
değişik yazı karakterleri deneyerek adımı yazdım falan.
Kalemimi ararken fotoğraf makinemi evde unuttuğumu fark ettim ve kahroldum pek tabii.
Noodle'ın irice bir çorba kasesi içinde, çorba-yemek şeklinde geleceğini biliyordum;
ama kalsiğe uygun olarak kalan suyu çanakla başıma dikmeye niyetim yoktu.
Zaten yemek de servis kaşığından küçük, yemek kaşığından büyük tahta bi kaşıkla birlikte geldi.
Bununla suyunu içebilir, makarnamı burabilirmişim.
Güzel!
Sonuç olarak sağlıklı, damak tadıma uygun ve (eğer suyundan da içerseniz) doyurucu bir yemeği gönül rahatlığı ile mideye indirdim.
Kola gereksizmiş.Hesap 18 YTL tuttu.
Hesap pusulasında kırmızı harflerle "Servis ücrete dahil değildir" yazıyordu.
Bunun üzerine 20 YTL ödeyip mutlu mesut ayrıldım Wagamam'dan.
pi es: Sevisle birlikte masanıza bırakılan ıslak mendilin kokusu şahane.
Pahalı parfümlere taş çıkartıyor, insan boynuna sürmek istiyor filan.
Tek ben mi böyle düşünüyorum derken baktım da çoğunluk mendilini koklayıp duruyordu.
2 HAZİRAN 2006 CUMA 14:50 Bu yazı bir hayli kişisel, site de zaten Unicef'e üye ...
Bazı günler acayip seksi oluyorum; görseniz dibiniz düşer.
Zannetmem hiç göremeyeceksiniz ama,
kimse de göremez ya ...çünkü o gün mutlaka evde tek başıma oturuyor oluyorum.
Bir kez D&R'da kitap bakarken ya da Starbucks'da latte'mi beklerkene denk gelir di'mi?
Birisi "o!" falan der diğeri sıcak kahvesini eline döker, haşlanır;
ben de dudağımın kenarı ile gülümser bardağımı aldığım gibi kaybolurum ortadan .
Yok!
"Evden biri" bana sırılsıklam aşık ya,
Tanrı da onu çok seviyor ya,
keyfi kaçmasın diye evdeykene denk getiriyor seksiliğimi!
Milleti dinden imandan çıkartacak halimle gidip içeri nevresim takımını değiştiriyorum,
kirli sepetinde beyazlarla renklileri ayırıyorum,
klozeti fırçalıyorum, eski gazetleri kapının önüne koyuyorum,
canım tek kelime yazı yazmak istemiyor falan...
Mesela bu sabah,
geç de kalkmışım üzerinize afiyet!
Yüzümüm yıkadıktan sonra aynaya baktığımda tanıyamıyorum kendimi.
İki seksiliğimin arası bir hayli uzamıştı da, unutturmuş kendini.
Kısa kabarık saçlarım bi tarz, gözlerim o biçim buğulu, dudaklarım da şişmiş.
İlk birkaç dakika "hamile miyim acaba?" diye düşünmeden edemiyorum.
Ablam ara ara "Ay hamile olunca insan bi güzelleşiyor bi güzelleşiyor" diyerek
beni gaza getirmeye, olaya ısındırmaya çalıştığından ( e haklı o da teyze olmak istiyor)
aklıma ilk ihtimal olarak geliyor hamilelik;
ama mümkün değil :)
Shaquille O Neal şortum (haşemam mı desem acaba) altımda, üzerimde beyaz bir atlet, elimde bir kutu krem ile
salona geçiyorum; topuklarımı kremlemeye.Daha bir yudum su bile içmemişim.
Seksiyim ya aman ha topuklarım çatlamasın!
Ayaklarımı overken ellerime bakıyorum hayran hayran, ne güzel ellerim var!
Güneşten rengi de dönmüş biraz...
Hala yazlık yorgan çıkartmadığım için ter içinde uyanmışım;
tuhaflaşmış vücut kokum hoşuma gidiyor ama.
Kafam böyle günlerde bi başka çalışıyor.
Müziği açıyorum, önce Madonna'dan Sorry'i sonra Ping'den Stupid Girl'ü dinliyorum.
Kahvemi hazırlarken sallanıyorum ayaküstü...
Ok!
Alenen dans ediyorum!...
"İyi güzel anlatıyorsun da bak hazır farkındayken çık işte dışarı" diyenlerinize cevabım:
Şu anda buzdolabını temizlemek için içimde karşı konulmaz bir istek duyuyorum.
Ben mutfağa gidiyorum.
1 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE 13:24 Kuantum Olumlama
" Biz yatağımızda mışıl mışıl uyurken, dünya kendi çevresinde saatte 16.000 kilometre hızla
dönüyor.Üstelik bu işlem en az 15 milyar yıldır sürüyor.
Biz yatağımızda mışıl mışıl uyurken, dünyanın merkezindeki sıcaklık 6.000 santigrat derece.
Ve o sırada dünya uzay boşluğunda saatte 60.000 km hızla yüzüyor.
Ve biz, kendimizi öylesine zayıf ve çaresiz hissetme ayrıcalığını kullanıyoruz!
Ve terkedilmiş ve unutulmuş!..."
Nükteli bir yaklaşım; "İşte bunu kendine yapma!" demek istiyor ya...
Ne söylersek onu yaşıyoruz aslında.
Üşenmeyin, dönüp geçmişinize şöyle bir göz atın.
Ben yaptım ve şok oldum millet.Lafımla kendime neler ettiğime bir baktım da...
Yazının sonucu tavsiye kitap: Kuantum Olumlama (R.Şanal)
31 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA 00:04 Amma yaptın Duygu!...
Karışıklığın böylesi her zaman denk gelmez.
Düzeltilecek, o zamana kadar takılabiliriz azıcık...
pi es: Yazıdaki linki tıkladıktan sonra alfebatik sıradan Duygu Yılmaz'ı seçmeniz gerekiyor.
Tıklanmış haline link versem bile yazarların listelendiği sayfa açılıyor.
Zaten adımın olduğu sayfa ile bu sayfanın adresi aynı.
Teknik işlere kafam basmıyor ya!
|