tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

İnansalarda Bir İnanmasalarda

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir


Ana Sayfa


Bi'de..

Ağustos1
Ağustos2
Ağustos3





Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah

  
    


27 Eylül 2007 Perşembe 12:00 Ellerim Bunalımda Hamileliğin bedeli var, kadınlar bilir; şişlik, varis, çatlak burada adını anmak istemeyeceğim başka geriden gelen sorunlar işte. Sonlara yaklaştığım için artık rahat rahat söyleyebilirim ki şanslı bir hamilelik benimkisi. Pek çok bedeli savuşturdum sayılır, ayrıca sağlık anlamında sorunsuz bir hamilelik geçirdim ve geçirmekteyim. Mide bulantısı, hazımsızlık vs saymıyorum, onlar zaten standart ve sorundan çok sağlıklı bir hamilelikte olması muhtemel kaşıntılar. Belki bu kadar rahat bir hamilelik geçirmeseydim, doktorum tarafından yakından takip edilmem gerekseydi mesela kendisini de bu kadar kolay değiştiremezdim. Doğrudur. Ama bu sabah ellerimi kesmek istediğimde fark ettim ki insanın aklına gelmeyen başına geliyor. Yoga CD'sinde de bahsi geçen bir hamilelik hediyesi var o da "Karpal Tünel Sendromu”. Bunu rahatlatmak için bir elinizi ileriye uzatıp, diğer elinizle parmaklarınızı geriye çekiyorsunuz. Aylardır yoga yaparım, aklımın ucundan "Karpal Tünel Sendromu”na kapılacağım geçmezdi. Bu sendrom bana uğramaz sanırdım ve fakat yaklaşık bir aydır ellerim "bunalımda"! Eski doktorum "Ne yapalım kızım" derken yeni doktorum magnezyum destekli bir tedaviye başladı. Aslında vitamin takviyesi bile denebilir her şeyi hafife alan bir hamile tarafından. Zaten hamileyseniz hiçbir rahatsızlığın "iyileştirilmesi" mümkün değil. Reçeteye yazılan her bonibon sizi azıcık rahatlatıyor o kadar. Kısacık Karpal Tünel'den bahsedeyim size: Kolumdan gelen sinirler ve kaslar avucumun içinden bileğime bir tünelden geçerek ulaşıyor. Bu tünele de Karpal Tünel deniyor. Yalnız bu tünel biraz dar. İçinde sadece sinir (median) ve kasların sığabileceği kadar yer var. İşte bu daracık tünel içinde herhangi bir oluşum ya da şişlik dokularımın sıkışmasına neden oluyor ve bunun bana hediyesi de mengeneye alınmış eller. Yani bu noktada uyuşma, keçelenme, ağrı kelimeleri oldukça hafif kalır. Diyorum ya kesmek istiyorum ellerimi. İnsan uykusundan ellerinin acıması ile uyanır mı, gün içinde kollarını kırıp, elleri yanak hizasından dolanır mı kendine "fifi" süsü verir mi ya da verdi diyelim bunu umursamayacak kadar çaresiz hisseder mi?.. Doktorum 15 günlük bir tedavi yazdı bana, olmazsa başka bir tedaviye geçecekmişiz. Haftaya kontrol var ve bende öyle göz yaşartıcı bir iyileşme söz konusu değil. Ama dokrorum gene de moralimi bozmamam gerektiğini söylüyor: Hastanenin hamile bir hemşiresi de hamilelerin %20-30'unda rastlanan bu "el bunalımı"na girmiş, ama durumu o kadar kötüymüş ki kol askısı kullanmak zorunda kalmışlar falan. Hamilelik esnasında birkaç farklı doktora göründüm ve neyi fark ettim biliyor musunuz: Doktorlar eğer sizin eşleneğiniz bir hasta/hamile örnek verecekse bu çalıştıkları hastanenin hemşiresi oluyor. Zannedersem "Başka bir hastam vardı..." diye başlayan bir cümle hasta bilgilerinin gizliliğine uygun düşmüyor ya da doktor sizinle başka bir hastası hakkında sohbet etmiş sayılmıyor böylelikle, yoksa bu kadarı tesadüf olmaz. Açıkcası bunun da pek umrumda olduğu söylenemez. Bir de "Yabancı El Sendromu" var. Elinizin sizin kontrolünüz dışında hareket etmesi yani. Bununla ilgili bir belgesel izlemiştim çok önce. Olayın "exorcism" tarafı ne biliyor musunuz: Kontrolü kaybeden organ Karpal Tünel de olduğu gibi 16 yaş bunalımına girmiyor. Söz konusu yabancılaşma cansız veya rutin hareketler değil; aksine rahatsızlanan eliniz sizden ayrı bir kişiymiş, özerk iradesi varmışcasına kafasına göre hareket etmeye başlıyor. Yani burada başka bir "kişilikten" bahsediyorum; işin kötüsü onu kontrol etmeye çalıştıkça iyice vahşileşip, isyan bayrağını çekiyor. O yüzden çok gezen mi bilir çok okuyan mı elini sever kıyasından kelli halime şükrediyorum ve "bunalıma girmiş" ellerimi çok seviyorum, canım benim. Yorumlar 25 Eylül 2007 Salı 20:59 Evlilikte 7 Ne Yedi Ne Yemedi? Ne “mahalle baskısı” ne Malezya ne ılımlı islam, iş dönüp dolaşıp insanlık tarihinin en eski kurumu evlilikte kitleniyor. Gündemde ne konuşulursa konuşulsun evlilik kurumu sona düşmeye müsade etmiyor. Geçen gün gazetede, gülümser bir fotoğrafı eşliğinde Gabriele Pauli haberini okudum. Almanya’da Fürth Kaymakamı Gabriele Pauli evliliklerin "zaman ayarlı" olmasını talep ederek yedi yıl sonra otomatikman sona ermesini istemiş. Pauli çoğu evliliklerin ancak yedi yıl dayandığını iddia ediyor, çiftler istekleri halinde rahatça boşanabilmeliymiş. Bence Almanya'nın çözülmesi elzem mevzu "rahat boşanmalar" değil; istenmeyen bebeklerin ebeveynleri tarafından öldürülüyor olması. Almanlar hastane ve sosyal merkezlerin duvarlarına konan kutular sayesinde bebeklerini sorgusuz sualsiz terk edebilecekken çöpten hala cesetler çıkıyor. Neyse, yedi yıl önerisi bizde de yankı buldu pek tabii. Zaten bu "zaman ayarı" mevzuna yabancı olduğumuz söylenemez. Bir ara Hülya Avşar da evliliğin kira kontratı gibi iki senede bir yenilenmesini önermişti. Oysa daha çok yeni, geçen hafta falan, çiftlerin yatakları ayırmasının evliliği olumlu yönde etkilediği haberini tartışıyorduk. İstiklal Caddesi'nde eli mikrofonlu muhabirler ana haber bülteni için gelen geçene fikir soruyordu. Sonuç: Bize gelmez böyle şeyler. Haberin "zaman ayarı"ndan ziyade söz konusu süre kafamı karıştırdı. Zaman dediğin izafi bir kavram. Bırak yedi yılı, yeri geldiğinde üç dakika bile oldukça uzun bir süre sayılabilir; istersen yumurtaya sor! Yedinin kerameti nedir diye düşünürken yedi yıl önce okuduğum bir kitabı hatırladım, Emre Yılmaz'ın Şeytanın Fısıldadıkları. Kitabın evlilikle ilgili bölümünde der ki:
"Seven erkek üç yılda, seven kadın ise yedi yılda bıkar. Aşkın en barbat yanı da aradaki bu dört senedir zaten." Buradan da anlaşıldığı üzere yedi öyle sallama bir rakam değil. Var dayandığı bir nokta. Yedi yılın sonunda şartlar eşitleniyorsa madem biri çıkıp asıl aradaki o sevimsiz dört yıl için bir formül üretmeli. Hayat, doğarsın -> yaşarsın -> ölürsün döngüsünden ibaretken "mahalle baskısı" araya bir de "evlenirsin"i ekledi. Oysa evlilik bir ilişkinin varması gereken en son nokta olsaydı ilk insanlar Adem, Havva ve bir de nikah memuru olurdu. O yoksa gemi kaptanı. Kaptanlar da nikah kıyabiliyor di’mi? Tabii ben bu mevzuları komşu Ayşe teyzeden daha iyi bilecek değilim. O yüzden tartışmadım kimseyle, sorgulamadım hiçbir şeyi ve bundan dört sene önce evlendim. Ama biz çift olarak evliliğin renovasyona tabi tutulmasına karşıyız. Evlilik klasikleşmiş bir kurum ve klasik olduğu için bu zamanlara kadar kalabilmiş. Kuralları yenilemeye kalktığın noktada bitecektir. Aslında bir zaman sonra evlilik hakkında çıkan bu tarz haberlerin, önerilerin (kısaca tüm büyük mücadelenin!) evliliği yüceltme veya yok etme etrafında ceryan ettiğini keşfediyorsunuz, ortası yok. Yorumlar 23 Eylül 2007 Pazar 15:48 Gene Ayn Rand "Eşitlikçilerin teorilerinin -onların duygusal sloganlarının, iğrenç yalvarmalarının ve hantal ciltler dolusu kelime tuzaklarının gerçek motivasyonunu bilmek isterseniz, onların uğruna insanoğlunu boğazlama peşinde koştukları ruhun ne derece küçük olduğunu kavramak isterseniz, bu birkaç satırda anlatılabilir. 'Bir insan iyi olduğunu düşünüyorsa, bu onun kötü durumda olduğu andır. Yaptığı ne olursa olsun, gurur tüm günahların en kötüsüdür.' 'Peki ya bir insan yaptığının iyi olduğunu bilirse?' 'Bu durumda onun için özür dilemelidir.' 'Kimden?' 'Onu yapamayandan.' (Atlas Shrugged)" Yorumlar 22 Eylül 2007 Cumartesi 17:30 Bebekler, Klişeler Kız çocuk ile erkek çocuk psikolojisi farklı olurmuş ebeveynlerde. Doğrudur. Jargonda bile farklılık gösterir mesela. Kızlardan genelde çocuk ya da bebek olarak bahsedilir de erkeklerde dil "oğlum"a döner. Erkek çocuklar genelde pusettedir ya da koşar, kızlar babaların kucağındadır. Hamileye yaklaşımda bile farklılık gösterir çocuğun cinsiyeti. Bu ay içinde peş peşe yaşadığım bir deneyimle fark ettim mesela: Kız bebek annesi beni merak edip, hamileliğimin nasıl geçtiğini sorarken birkaç gün sonra sohbet etmek zorunda kaldığım erkek çocuk annesi suya "bu" diyen oğlunun hallerini anlattı bi'dolu. Oysa çocuk 1 yaşı geçmiş, annenin çocuğu hazmetmiş olması lazım bana göre. "Suyu görüyor 'bu' diyor.. Ay o kadar alem ki yani buuuuuuu...uzatıyor..'bu' diyor". Ben:Öyle mi.. Kesmiyor, devam: Böyle eliyle de gösteriyor buuuuuuuuuuuuuuuuuuuu diyor. "Ay o u'lar dötüne kaçsın senin e mi!" derken içimden yüzümde kocaman bir gülümseme var. Bir an gerçekten inanır gibi oluyorum anne ile birlikte heyecanlandığıma. Bazen şaşırtıcı ölçüde sahtekar olabiliyorum yaşarken ve yazarken dürüst davranak telafi ettiğimi sanıyorum. Kız bebek klişeleri Bebeğimi çok merak ediyorum. Nadiren de olsa rüyama giriyor. Yüzünü göremiyorum. Kucağıma alıp uzun uzun seviyorum işte. Geçen gece de gördüm rüyamda. Bunun üzerine nasıl başardıysam çağrıştırmayı "Ne yapsın kızıyla aşk yaşıyor" klişesine takıldım kaldım. Ucu "evden biri"ne dokunmasa şaşardım zaten. "Biri seni telefonla aradığında mesela ya da seni sorduğunda bana 'Ne yapsın kızıyla aşk yaşıyor' mu diyicem, biz de bu formata geçicez mi illaki?" Kız bebek klişelerinden biridir "babayla aşk". Ne bileyim, bu hiç hoşlanmadığım bir dil; ama var bu tip klişeler işte. Herkesin Freud'u kendisine tabii. Geldiğim bu nokta da bana başka bir diyaloğu çağrıştırdı şimdi: Ben: Benden de anne olacak ya herkesten olur valla Annem: Bencede! Ben: Bu kadar çabuk atlamasaydın ya! Yorumlar 20 Eylül 2007 Perşembe 16:45 Bitmedi, bitmiyor.. Yazının başlığından bahsetmek istiyorum öncelikle. Bitmedi: Hiçbir şey hazır değil! Bitmiyor: Hasta oldum! İki gündür yatıyorum, ateş vb vs Kısaca annemlerde hasta olmakla meşgulum; çünkü bizim ev bu iş için pek müsait değil. "Evden biri"nin söylediğine göre yatak odasına geçmek için çamaşır makinesinin üzerinden atlamak gerekiyormuş. Bebişin ayakları ile sıkıştırdığı solunum sistemim burun tıkanıklığı ile perçinlendi. Bu noktada 2 gündür nefesi nereden temin ettim bilmiyorum, Allah yaşamama izin verdi diyelim o kadar. Bugün biraz olsun keçe deliğinden ışık gördüğüm için nete bağlanmak, ne var ne yok bir kolaçan etmek istedim, o da ne! Annemlerde kaldığım zamanlar otlandığım Wireless'a bir şeyler olmuş. -Bu arada indir bindir yapmadan uslu uslu sörfümü yaparım- Bağlantı var ama bağlanmamakta direniyor. Üç oda bir salon evi tuvalette dahil olmak üzere fır döndüm klozetin üzerinden bile takılmaya razıydım ama olmadı. Kalktım Kanyon'a gittim. İnsan istemeye istemeye alışveriş merkeszine gider mi? Gider! Madem yatakta uzanarak sörf yapamıyorum, oturuyorum bari "çok very"li kekimi geveleyim, sütümü içeyim tadında bağlantı aramaya başladım. O da olmadı ama: Bağlan ->Düş Bağlan ->Açılama ve gene düş! TTNET 5 çekiyor ama onun da gözü kredi kartımda. Bir süre uğraştıktan sonra TTNET'e teslim oldum tabii. Şu anda cebimde 1 haftalık sokak interneti var, hayırlı olsun. Oysa en altta Starbucks'da oturacağıma , en üst kata çıkıp Burger'da takılsaydım gene 5 çeken ama bu sefer beleş bi'internet bağlantısına kavuşacaktım bunu da Sosa'da oturduğum ara fark ettim. Bu arada dışarıda kullanmak için küçük, kablosuz mause'a ihtiyaç duyduğuma karar verdim ve Teknosa'dan hemen bir tane edindim. Kendisi yanımda yokken PİL bile almama tahammül edemeyen teknoloji gurusu "evden biri" mause aldığımı öğrenince ne yapacak çok merak ediyorum. Bu satırları da size sıkılıp Kanyon'dan geçiş yaptığım Akmerkez'in yemek katından yazıyorum, Fan Fang'ın karşısından. Günler böyle hastalıkta sağlıkta inşaatta hamilelikte geçip gidiyor işte. Yorumlar 17 Eylül 2007 Pazartesi 15:49 Swissotel'in Yolları Taştan Bi'baktım ki on yüz bin gün olmuş yazmayalı. Şimdi ne yazayım kimden bahsedeyim ki ben, kafam bi'dünya zaten. Hamileliliğin son ayının içindeyim. Doğal olarak stres yumağı, endişe kumkuması ve çoktan seçmeli sınav heyecanı içindeyim. Doktorumu değiştirdim. Son dakkika golü atmaya kalktı bana, direkten döndü. Doktorum biraz yaşlı, haklı olarak kendisi bu saatten sonra, atıyorum sabaha karşı üçte belki, uyandırılmak, doğum için hastaneye koşmak, "ıkın tıkın pıksır..hadi it ittir.. ıkın..geldi gelmedi" ile uğraşmak istemiyor. Belki bir aksilik olur Allah korusun, bu sefer de bir sezaryen kararı alması gerekirse işin, "E kızım baştan sezaryen olsaydın" kısmı var. Oysa ben şansımı denemek istiyorum, bebek de döndüğüne göre o da denemek istiyor demek ki. Ama doktorum sağ olsun sezaryenın artısını, normal doğumun da eksisini dile getirip, ağzımdan bir gün almakta kararlı davrandı. Ben de onun bu kararına saygı duydum pek tabii ve dört yılın sonunda "bye bye" dedim kendisine, İngilizce. Ataklar sadece doktor ile sınırlı değil. Toplasan çarpsan en fazla 1 ay kalmış gebeliğimde 'evden biri', evin içinde "Valla 1 hafta bilemedin 10 gün sürecek" dediği inşaat işi başlattı. Üç odanın eşyası da salonda, ben de dötümü koyacak bir boşluk buldum klavye ile oynaşmaktayım. Bebeğin eşyaları da hala torbalarda ve dört hafta kala önerisi "Hastane Bavulu" hazır falan da değil. Ustalar malum, bugün gelmesi gereken fayansçı işi çarşamba gününe erteledi bile. Eğer tüm bu usta muhabbeti (ki usta da kim? Eli çekiç tutabilen, sözünde durmayan ve üstüne para verdiğimiz halde lütfenden iş yapan bu ilginç insanlar mı?) olur da ben doğurana kadar bitmezse hastane çıkışı anneme ya da ablama da değil direkt Swissotel The Bosphorus'a taşınmakla tehtit ediyorum kendisini ve çok ciddiyim bu konuda. Şaka yapmadığım zaman anlarsınız. Yorumlar 13 Eylül 2007 Perşembe 23:11 Tabutta Rövaşata (Baba Zula) 12 Eylül 2007 Çarşamba 14:15 Hatasız Kul Olmaz ve Bir Ebru Gündeş Ne Emeklerle Yetişiyor Bu sabah Ebru Gündeş ile Fatih Terim'in ortak noktalarını keşfettim: Egoları. Ebru Gündeş "Ben seçilmem seçerim" diyor, Terim de "Ben ders almam ancak ders veririm". İkisi de sert seven tipler. En basit beyanatlarında bile çiçekleri kökünden söküveriyorlar. Gazetede Terim'in "Ben ders almam ancak ders veririm" dediğini okuyunca şöyle bir affalladım, bu kadar kesin yargıyı bir de havaalanında duyuyorum: "Bu falanca uçuş yolcuları için SON çağdır". Yunanistan'ı kurtuluş gününde yenmiş olmamıza alkış tutulmadığından, yenildiğimizde eleştirilmekten şikayetçi Terim. Basına ambargo da koymuş: "UEFA’nın mecbur kıldığı basın toplantıları hariç, hiçbir beyanat vermeyeceğim. Buna Futbol Federasyonu’nun Tam Saha dergisi de dahildir." diyor. Şuraya Terim ile bi'de afilli Gündeş fotosu koyayım Taktir beklentisi başarılı olmaları için başa getirilen insanların bi'zafiyeti. Sen taktir edildiğin için göreve geldin, bu "taktir" hesap kitapları işin başında görülmüş oluyor özetle, bundan sonra icraat konuşur. Terim Milli Takım'ın başına bir umut olarak geldi ama Dünya Kupası olmadı, şimdi de Avrupa Şampiyonası umutları tükeniyor. Bunun üzerine yazılıp çizildiğinde de tepkisi büyük oluyor. Terim'in öfkesi eleştirilere mi acaba? İnsan eleştirildiği için öfkelenmez aslında, eleştirilemez olduğunu düşündüğünde eleştirilmek öfkelendirir. Terim olmak gösterişli bir görev tabii. Gösterişli görevler ego gerektirir. Ancak bu özel insanlar bazen faydalı olamayacak kadar ego yüklü oluyorlar. Bize söylenecek söz bırakmayacak kadar çok konuşuyorlar. Sustukları zaman da söylenen her söz kulağa son damla gibi geliyor. Oysa bu sinema eleştirisi yazmak gibi bir şeydir. Siz film çekersiniz birisi de çıkar filminizin eleştirisini yazar. Ama o eleştiri yazısının eleştirisi yazılmaz. Eleştiri yazıları, özgün bir yapıtın hedef olduğu saldırılara hedef olmaz. Terim işte bunu tersine çevirmeye çalışıyor. O zaman yazıyı "Spor sanattır" diye bitirebilir miyiz, "Terim'i anladık ama Gündeş'e ne oluyor?" da alternatif bir son cümle olabilir ya da son sözü Terim'e bırakalım, ben içinden çıkamadım keza: "Hatasız emek olmaz". Yorumlar 10 Eylül 2007 Pazartesi 12:07 Türkiye Milli "Bitse de Gitsek" Takımı Avrupa Basketbol Şampiyonası'nı takipteyim, dört maçı da izledim. Geçen sene de Dünya Şampiyonası'nı da kaçırmamıştım, hani dünya altıncısı olduğumuz.. Bu sene turnuvanın üçüncü maçından itibaren karşı takımları tutmaya başladım. Önce Çek, ardından Slovenya. İnsanın sinirleri zıpladığı zaman ne yapacağı belli olmuyor görüyorsunuz. Bu akşam oynancak maçta İtalya'yı tutup tutmayacağıma da birinci periyodun sonunda karar vericem. Nowitzki Maçlardan birine hiç denk geldip izlediniz mi? Bir tanesini izlemiş olmanız geri kalan üç tanesi için de bir fikir edinmenizi sağlayacaktır. Aslında bu işin rengi hazırlık maçında belliydi. Bir türlü takım olamamış bir grup insan işte. Geçen sene genç ve yetenekli oyunculardan kurulu takım ile elde ettiğimiz başarı ortada. Peki işin içine milyon dolarlık iki oyuncu dahil olduğunda ne değişti? Başka bir taraftan devam edelim. Siz Nowitzki kim biliyor musunuz? NBA 2006-2007 sezonunun en değerli oyuncusu (MVP) seçildi, Almanya ile oynadığımız maçta yer aldı. Adam anlı şanlı Nowitzki nasıl hırslıydı bir görseniz. Yani "Ben MVP'yim, bir numarayım, karşımda da Türkiye gibi bir takım var, oyuna asılsam ne olacak, kassam ne olacak, ben benim işte" (Bir nevi Hido) demedi. Canını dişine taktı, bulduğu her sayıda sevindi, şevke geldi, takımını kucakladı, aldı götürdü adam. Peki başka bir isimden bahsedelim: Kobe Bryant. Adam Kobe olarak kalabilmek için günde 2000 şut çalışıyor. Kobe Bu iki isim, Nowitzki ve Kobe, bizim eksiklerimize işaret ediyor. Bir kere takımımızda dilediğiniz kadar NBA'li oyuncu olsun "meleke" yok adamlarda. Attıkları girmiyor, el ayarları bozuk. Bir de bir türlü aşamadığımız bir "ben" olayı var: "Ben nasıl olsa NBA'de oynuyorum burada yırtınmama gerek yok." Diğer oyunculara gelince: "Tutturdunuz Mehmet ile Hido diye hadi bakalım ne olacak ?" tadından bir tavırları var. Haklılar mı? Hayır. İyi oyuncu olmaya giden yol bu değil. İşte herkes böyle ayrı telden çalınca ortaya bir "Bitse de Gitsek" takımı çıkıyor. Sadece Türkiye'de değil yabancı basında da hayal kırıklığı yarattı takımımız. Ama ben Almanya'da çıkan bira+spagetti, Hido+özel şoförü haberlerine de pek itimat etmiyorum, biraz abartı buluyorum açıkcası, özellikle kaynak Almanya olunca. Ayrıca takımın koçu Tanyeviç'e de fazlası ile yükleniliyor. Adam italya'nın bu yıl akıl ettiğini geçen sene yapmıştı zaten. Bu akşam karşılaşacağımız İtalya tecrübeli oyuncularını bırakıp genç ve yetenekli oyuncularla 10 yıllık bir plan yaptı. Ama Tanyeviç bu sene NBA'li oyuncularımızı takıma almasaydı da herkes tepesine binecekti. Ya da başka bir örnek vereyim Amerika Milli Takımında NBA'in en parlak oyuncuları mı yer alıyor? Avrupa Kupası, Dünya Kupası gibi turnuvalar bana göre genç ve yetenekli oyuncular içindir. Çünkü bu maçları NBA avcıları da izler. İzler ve yetenekli oyuncuları keşfeder, bunu bilen genç yetenekler de kendini parçalar oynarken. Nowitzki gibi adamlar ise aşmış adamlardır, istisnadır. Bu tipten istisnalar ise Türkiye'den çıkmaz. Dişli dediğimiz Yunanistan Hırvatistan'ı son saniye 3'lüğüyle yendi, İspanya da ortada... Aslında turnuva bize yenilemeyecek bir takımın olmadığını göstermekle meşgul. Bu yüzden şansımız hala %100 ama umudumuz %O Yorumlar 6 Eylül 2007 Perşembe 13:00 Vito Kıroları 10 yıldır ehliyetli otomobil kullanıyorum hem de İstanbul'da. Bu çok şey demek. Ama övünülecek birşey de demek değil. Belki uzun yol ya da tır şöförü olsam belki taksici veya F1 pilotu ne kadar iyi otomobil kullandığımdan bahsetmenin bir manası olurdu; ancak bu işten para kazanmadığıma göre, bu işin -Spor- sahasına bulaşmadığıma göre benim adıma övünülecek birşey değil ne kadar iyi otomobil kullandığım. Sadece İstanbul trafiğinde hayatta kalabildiğime ve doğru düzgün otomobil kullanarak başkalarının da canına kastetmediğime sevinebilirim, şükredebilirim. Mercedes Vito Aslında bugün yazı yazmayacaktım. Fakat konuşarak biraz, yazarak bi'dünya rahatlayan insanlardanım. Dün trafikte başıma gelen bir olay canımı biraz sıktı; ama adam otomobilini önüme kırıp beni durdurduktan sonra levye ile girişmeye niyetlenmesin diyerek tartışmayı fazla uzatmadım. Tartışmayı uzatmadım ama olay içimde uzadıkça uzadı. Kamyonların trafiğe çıkışına getirilen sınırlamalar ticari araç denen bir fetiş unsuru doğurdu. Pek çok otomobil markası kendi ticari aracını sürdü piyasa. Binek otomobil desen değil, kamyon desen değil, yüksekçe birşey işte. Sonra prestijli otomobil markları da kendi ticari araçlarını görücüye çıkardı. Çok tutuldu bunlar. Mesela Mercedes Vito. Normal şartlarda Mercedes otomobili rüyasında bile zar zor gören bir insan, dilerse 30 milyara hem de Range Rover jip deneyimi simüle ettiren bir araca sahip olabiliyor bu şekilde. Oysa en basidinden Mercedes A bile (Bir çeşit FordK) 40 küsür milyar lira. Düşünsenize bundan beş yıl önce -aracım- dediği şey tarlada saban çeken bir öküzken; tarladan, sebzeye, sebzeden kabzımallığa uzanan yolda adam karşınıza Mercedes Vito ile çıkıyor. Dizilerde, televolelerde burnuna sokulan envayi çeşit yüksek aracın ardından, zihinlerde yer etmiş bir de Gurbetçi Şaban var, hani köyüne Mercedes ile dönen. Vitosuna binip, direksiyon simidini kavradığında da tam ortasında böyle nal gibi bir Mercedes ablemi ile burun buruna geliyor; sihirli yuvarlak, şaşı bak şaşır tadında birşey. Mercedes'in içinde olduğunu unutması imkanlar dahilinde değil anlayacağınız. Ondan sonra vur gözüne tacizin, hakaretin, abartı tepkinin, kornanın, üzerine kırmanın, şeritten çıkarmaya çalışmanın. Tipik hazımsılık emareleri bunlar. Adam altına çekince Vito'yu, Mercedes ablemi de ciğerine çakılmış oluyor otomatikman. Bir de 2 otomobil boyu kadar yükseldi ya: 'Ben Mercedesim ezer geçerim senin trafiğe çıkman bile hata" ya da 'Ben Mercedes'e biniyorum çekilsene yolumdan, tüm oralar buralar benim' 'Bu aracın satın aldım ablemi ciğerimde motoru da dötümde" yani araç ne kadar büyük, güçlü, yüksek ve hızlıysa ben de o kadar öyleyim şaşozlaması bir nevi. Oysa bilmiyor ki onun vücudundaki hücrelerin %50'si hıyarda da var. Böyle kocaman, böyle büyük, böyle avaz avaz bir şov adamı, taciz adamı türedi yollarda. Hep Vito'nun yüzünden işte. Burdan açık açık söylüyorum Mercedes'in yetkililerine: Gerekçesi ne olursa olsun 30 milyara Mercedes satılmaz, satılmamalı. Mercedes Vaneo Oysa "evden biri" karnımdakinin üzerine 4 tane daha çocuk yaptığımızda mecburen bir Vaneo almak zorunda kalacağımızı söylüyor, Vito'nun bir boy küçüğü. Aslında pek çok işe yarayabilirdi bu ticari araç sistemi ama şimdilik sadece kendi kırolarını yaratmakla meşgul. Çok yazık. Yorumlar 5 Eylül 2007 Çarşamba 12:44 Sondan Başlayan Türkiye, Çaylak Ben vs Kadınlar Arası Hiyerarşi Değişimi Siyasi yazı yazmayı beceremiyorum. Elime yüzüme bulaştırıyorum. Oysa 29 yaşında bir insan olarak hayatımın siyasetle en haşır neşir dönemini yaşıyorum. Galiba en tehlikelisi de benim gibi çaylaklar. Öyleki birşey yazıyorum (birşey) biri kalkıp sitenin ortasına dar ağacı kuruduğumu sanıyor. Yok canım dötünden anlamıştır diyorum, dönüp bakıyorum hakkatten (aynen söylendiği gibi) öyle görünüyor. Bunun üzerinde kafamda yeni açılımlar koşuşturmaya başlıyor. Yeni açılımları yazamıyorum ama, dötüm yemiyor. Dönüp yazıyı traşlayacak kadar dönek davranabiliyorum falan. Diyorum ya en tehlikelisi çaylaklar, kısaca "cümleten komesta". 11.Cumhurbaşkanı ya da Cumhurbaşkanımız (biliyorsunuz bu ayrım çok mühim) Abdullah Gül oldu. Yürekten sevindim. Hatırlayan bilir zamanında kendisi için "Ne Kestin Koç Ne Yedin Hiç Kariyer Günleri" başlıklı bir yazı kaleme almıştım, o dönem de Karayip adalarındaydım. Hislerimi en samimi biçimde dile getirmiştim, Abdullah Gül'ün kariyerindeki gelişmeleri onun adına endişe verici bulduğumu belirtmiştim. Ama kendisi durdu durudu turnayı gözünden vurdu. Eski Türk filmlerinde merdivenden inen Türkan Şoray misali. Bu sefer evdeki çılgın partiye göz kamaştırıcı şekilde katıldı. "Gün olur devran döner", "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer" benzeri atasözleri zaten bu filmlerden sonra altın çağını yaşadı. Türbanlı bir öğretmenin ya da öğrencinin başını açmadan okula giremediği bir dönemde türbanlı First Lady Çankaya'da. Tezatlar ile renklenen bir ülke Türkiye. Yakında bu çelişki de ortadan kalkacaktır zaten. Sondan başlamayı sever bir milletiz ya. Ben olayın kadın cephesinde yaşananları merak ediyorum aslında. Başbakan eşi olduğu için zamanında Emine Hanım'ın bir adım gerisinden yürüyen Hayrünnisa Gül şimdi First Lady. Ne kadar da inkar edilse vardır böyle bir hiyerarşi ve hiyerarşi kadınlar istediği için, desteklediği için vardır zaten. Şimdi en önde Hayrünnisa Hanım yürümekte ve diğerleri de arkasından. Bu zor hazmedilebilir bir değişim. Ve şu günlerde, Ankara Keçiören'de bir evde bir kadın kocasına "bık bık"lanmaktadır. İçi soğuyana dek de "bık bık"lanacaktır. Allah o eşe sabır versin. Yazının itiraz edilesi bölümleri ve muhtemel traş istekleri için lütfen tıklayın Yorumlar 4 Eylül 2007 Salı 12:06 Yoga ve Yavru Köpek Dün akşam ağladım. Öyle çok dramatik bir sahne canlandırmayın gözünüzde az dramatik, hatta komik bir sahne. Yoga yapmak niyeti ile tezgahı kurmuştum, DVD bilgisayarın içinde, ben minderin üzerinde... Biraz hazımsızlık çekiyordum aslında, çünkü akşamüstü iki adet simit arası kaşarı mideye indirmiştim. Akşam yemeğinde "evden biri"ne eşlik etmedim ama, yogadan sonra belki meyve, süt, yoğurt falan. Anlayacağınız ciddi bir susam krizi içindeydim ve beni rahatlatacağını bildiğim halde yoga dahi yapacak halim yoktu. Gene de iyi niyetimi bozmadım. İlk hareket nefes egzersiziydi: Bağdaş pozisyonunda, gözler kapalı, nefes alırken karın dışarı, verirken içeri. Deniyorum olmuyor, tekrar tekrar deniyorum olmuyor. Olmuyor; çünkü midemi hissetmiyorum. Midem taş. Tamam hazımsızlık çekiyorum ama genel bir ağırlaşma hali de var tabii, şartlar eskisi kadar konforlu değil. Moralim de eskisi gibi değil. Her sabah başka bir makamdan uyanıyorum. Çünkü gece saat 00:00 sularında yatağa giren bir hamile en iyi ihtimalle saat 03:00 sularında uyanır ve bu saatten itibaren her 30 dakikada bir bacağının, kolunun uyuşması ile tekrar tekrar uyanır ve ortalama 3 döt darbesi ile diğer kolunun üzerine döner. Sırt üstü yatmak yasak. Bu şekilde sabah olur, dayak yemiş gibi kalkar yataktan. Bunun üzerine "Kötü bir gece geçirdim az biraz uyuyayım" demek mümkün değildir. Nereye uyuyacaksın bi'kere? Uyuşmuş sağ kolunun üzerine mi yoksa ağrıyan sol bacağının üzerine mi? Kalkar. Yorgun kalkar. Susam krizine yorgunluğu ve uykusuzluğu da ekleyince eski Türk filmleri müziklerinden hazırlanmış karma bir albüm çalmaya başladı beynimde. Ya da "Bir Yudum İnsan" jenerik müziği de diyebiliriz buna. Ayağa kalkıp "ikinci savaşçı" duruşu yapsam ya da ne bileyim TadaSana:Dağ Duruşu belki sakinleşicem ama ayağa kalkacak mecalim de yok. Karnımı ne şişirebiliyorum ne içime çekebiliyorum, kalkamıyorum da ben de bunun üzerine muslukları açtım tabii. İçimden geçen de "Ben artık bu bebeği taşımakta zorlanıyorum". Çünkü aldığım kilonun 3/2 si karnımda. Bebeğin hızla büyüdüğü son dönemin içindeyim. Tam bir önden çekişli otomobil gibiyim, denge merkezimi şaşırmış vaziyetteyim ve bazen bebeğin tepelemeleri ilk 30 dakikadaki kadar eğlenceli olmayabiliyor. Ağlamam bittikten sonra, Türkiye-Litvanya basketbol maçını izledim biraz. Kafam dağılınca da tekrar Yoga yapmayı denedim ve oldu. Midemi içeri çekebildim, 1 saatin sonunda kendimi daha iyi hissediyordum. Unuttum ya da unuttuğumu sandım sıkıntılarımı ve yattım. Bu seferde bütün geceyi kendisini karton bir kutunun içinde unuttuğumuz için bize küsen, aç kalmış, çişini hep o karton kutunun içine etmiş, yürüyüşe çıkartılmadığı için hırçınlaşmış sersefil zavallı bir beyaz yavru köpek ile cebelleşerek geçirdim. Kaç defa uyanıp uyuduysam da kar etmedi, rüya kaldığı yerden devam etti. Onu karda yürüyüşe çıkarsam da, çişli kutusunu değiştirip karnını doyursam da kendimi yavru köpeğe bir türlü affettiremedim. Yorumlar 1 Eylül 2007 Cumartesi 14:34 Sokaklar Çok Tehlikeli Bugün hava çok sıcak. O kadar sıcak ki kahvaltı için dışarı çıktığımız sabah saatlerinde bile ilk fırsatta kendimizi parka atıp, ağaç altındaki bir bankta soluklanmak zorunda kaldık. Karşımızdaki bankta da tek başına, eli bastonlu yaşlı bir amca oturuyordu. Çok geçmeden amcanın ağızından çıkardığı (başka neresinden?) üst damağı ile birlikte irkildik. Hava sıcaktı, kendisi yaşlıydı, bunalmış, hatta ağzı hararet bile yapmış olabilirdi. Rahatsızlığımızı belli etmemeye çalıştık. Amca damağı çıkardı, ters çevirdi ve içindeki yemek parçalarını temizlemeye başladı. İçinden çıkardıklarını bankın üstüne atıyordu, hemen yanındaki boş tarafa. Tık tık tık... kahvaltıda ne yediğini seçemiyorduk ama görebileceğimiz kadar iri parçalardı. Her bir parçanın banka düşerken çıkardığı ses (köpek düdüğü gibi) kulakları sağır edecek kadar da yüksekti. Bu hijyen çalışmasının ardından gün içinde o banka oturacak kişileri düşündük, kendi oturduğumuz banka şüpheli gözlerle baktık, ardından birbirimize... Sokaklar tahmin edilemez tehlikelerle dolu. Yorumlar DEVAM...