30 Eylül 2006 Cumartesi 23:53
Skorda Son Durum
Evden Biri 11 : 1 Duygu
"Evden biri" için daha çok taze,
"O böyle konuştukça içimden 'çok şey biliyor sanki' diye geçiriyorum" demiştim,
belki hatırlarsınız...
Geçen gün arabada gidiyoruz, dinlediğimiz radyo kanalının DJ'i,
çok da gerekiyormuş gibi,
lafının arasına "sarkastik" kelimesini sıkıştırıverdi.
DJ jargonu denen bi'şey bile varken,
bunlar hangi ara Türkoloji doktorası yaptı şaştım kaldım.
Neyse, hızla kendimi öveceğim kısma geleyim,
bunun üzerine O da bana dönüp "Sarkastik ne yahu?" dedi;
ben de tak diye "nanik nanik selanik" demek dedim.
Skorda son durumu açıklıyorum: Evden biri 11 : 1 Duygu
Çok Kolay!
Çok Net!
27 Eylül 2006 Çarşamba 22:31
Ben Çok Kalmicam, Birisinden Özür Dileyip Çıkıcam
Tuğçe, images.google.com'da Gülse Birsel ile ilgili arama yaparken
bulmuş bubenimhayatim.com'u.
Duygu'nun İstanbul'u başlıklı yazımdan dolayı bağlamışlar olayı.
İki gün sonra, 10 yaşında bi'oğlan çocuğunun elinden tutup
"İşte gayri meşru kardeşinizi bulduk" diyerek kapımı da çalabilir bunlar,
korkarım artık ben bu Google'dan!
Aslında bu durum beni çok utandırdı;
ama yanıt mailimde pek belli etmedim Tuğçe'ye.
Google images'da, benimle ilgili bir arama yaparken
misal, Gisele Bundchen'ine ulaşılsa,
hem de ilk sayfada, çok bozulurdum açıkcası.
Üşenmeyin, bi'açıp bakın Allah aşkına,
yırtık bi'iç giyimden fırlamış gibi duruyor fotoğrafım...
Ayrıca daha demin, kendisinin kaleme aldığı
kötü bir "Mükremin Abi" tiplemesine güle öle bi'hal olmuşum!
Bi'dikkat edin: Tavırları, mahallenin bıçkın delikanlısı havaları,
"Alla allaaa!" falanları filanları...
Neyse, ben bi'özür dileyip açıkıcam zaten, kafamın içi Sepetçiler Kasrı gibi:
Gülse Hanım, vallahi benim tasarrufumda olan bi'şi diiil bu!
Kusuruna bakmayın çocukların...
26 Eylül 2006 Salı 21:37
Sn.Düvenci'nin Neyi Eksik, Sn.Kalkavan'ı Gören Oldu Mu?
)Aklıma takıldı da...(Almanağa takılıp eski haberleri karıştırınca karşıma
kendinden yaşça küçük sevgilisi ile Ceyda Düvenci çıktı.
Şöyle bir baktım da;
bu ilişki yüzünden "Genç sevgilisi var, biz ona iş vermeyiz" diyen
çok yapımcı olduğunu, başında kara bir bulutla dolaştığını söylemiş
ve çekilmiş kenara.
O kadar!
Ne sevgilisini çizgi filme götürürken jipinde yakalanmış,
ne Antalya sahillerinde oğlana "bıcı bıcı" yaptırırken görüntülenmiş,
ne raftingde sobelenmiş, ne de apartmanın kapısını
4 kameraman 3 fotoğrafçı eşliğinde açmaktan yakındığı beyanatlar vermiş.
Çok can sıkıcı bir televole karakteri,
Yedi Cüceler'den "Uykucu" gibi biri anlayacağınız.
Diğer tarfta ise ben kendimi bildim bileli
"Genç erkek isterim" diye paralanan bi'Billur Kalkavan.
O, "Ben sadece oğlanlarla çıkarım" dedikçe
millet, "Zengin bir ailesi var; ama kendi parasını kendi kazanıyor, maşallah!"
güzellemesi döşüyor hakkında.
"Takıntısını" görmezden geldiler, geliyorlar anlayacağınız.
Bugün ise her ilişki değişikliğinde 8 kilo verip,
düzene girdiğinde 12 kilo olarak geri alan bi'Şekeriiiiiiiiiiim karakteri:
Kime ne? Bana Ne? Kime göre? Sana Ne? . . .
soruları ile Bilim Tarihini yazmaya aday bir devrimci!
Öncesinde bunca çalışan çabalayan, bedel ödeyen varken...
Kısa yoldan ucuz terfilere aklım ermiyor.
Düvenci'yi "out of office" yapıp, Şekerim'i kadın hareketinin öncüsü haline getiren nedir?
İkisi de portakal da vitaminken Sn.Kalkavan lise çıkışlarını mesken tutmuştu bi'kere.
Bu ülke de emeğe de mi saygı kalmadı be'güzel kardeşim?
Kuyruğa ilk giren almaz mı pideyi?
Hepinize hayırlı Ramazanlar!
26 Eylül 2006 Salı 14:57
Şubat 2006
25 Eylül 2006 Pazartesi 12:38
Gözlerimi Senden Alamıyorum...
Şimdi kolonun sesini açalım ve huşu içinde dinleyelim;
sevimsiz bir pazartesi gününü, romantik bir pazartesiye dönüştürelim.
Damien Rice - The Blower's Daughter
(Closer)
24 Eylül 2006 Pazar 16:10
Ben Merkezci Bir Pazar Gününün Uzun Dip Notu
)Basit Sebep Sonuçlar(
Tüm içindelerin dışında kalmak istiyorum
Gözlerim ağrıyor.
Gözlerimi çok seviyorum; bu yüzden ağrımaları canımı sıkıyor.
Ama yenidir ağrımıyor, çoktur ağrıyor; en az 2 hafta oldu.
'Evden biri'ne gözüm ağrıyor dediğimde bana,
"Gözlerine iyi bak" dedi
"kendini yenileyemeyen tek kas, göz kası; o, direkt yaşlanıyor..."
Sonra "Az Bak Bilgisayara" isimli panelin açılış konuşmasını yaptı.
Panel isimleri genelde soru cümleleri olur biliyorum;
çevirecek olursak "Bilgisayara Neden Az Bakmalıyız" gibi.
Ben de hemen ardından bilgisayara çok "bakmadığımı" iddia ettiğim için
küçük çaplı bir tartışma yaşandı ve bu durum da "panel"in tanımına uydu.
Sadece "panelin konukları" olarak altımızdaki sandalyeleri birbirimizin
kafasına geçirmeye çalışmadık o kadar;
arada dilimiz kurudu, bir kutu şeftalili icetea'yi paylaştık.
O böyle konuştukça içimden "çok şey biliyor sanki" diye geçiriyorum.
Ya da benim bilmediklerim onun bildiklerine denk geliyor:
Şanslı herif!
Gözümün yaşlandığını öğrenince canım çok sıkıldı.
Zaten bi'annemin yaşlanması canımı sıkıyor bi'de göz kasımın...
Annanem ise ben kendimi bildim bileli yaşlıydı zaten, orda bir problemim yok!
Ekim ayının başı gibi annanem bizi görmeye geliyor da, ordan çağrıştım.
Bi'de Film Ekimi diye bir şey vardı di'mi?
İşte,
kendime "hışt! kışt!" demezsem yatağından taşmış nehir gibi
çağıl çağıl çağrışabilirim.
O yüzden burada kesiyorum;
gözüm ağrıyor diyorum!
İmza:
Son Cümleyi Kendi İçinde 'Kafiyeleştirmekten' Nefret Eden Duygu Y.O.
(M.Y.O gibi)
23 Eylül 2006 Cumartesi 22:45
Çok Çalışma Kriterleri No.1
Eşiniz, sevgiliniz her neyinizse işte;
üç öğün yemeğin en az iki öğününü ofiste yiyorsa
çok çalışıyor demektir.
22 Eylül 2006 Cuma 13:03
Yeni bir soluk almak isteyenler sol taraftaki kırtasiyeye, L Ü T F E N !
-Sırayı Bozmayın-
Dün Profilo AVM'nin giriş katında bulunan o büyük kırtasiyeden
kendime bir tane not defteri aldım.
Çıkarken beni bekleyen Pınar'a da dediğim gibi:
"Yeni bir deftere sahip olmak beni mutlu ediyor".
Bizim zamanımızda öyle süslü defterler yoktu.
Annem bir torba dolusu "normal" defteri alır,
okulların açılmasına yakın bir gecede de hepsini kaplardı.
Bu durum neredeyse liseye kadar böyle devam etti.
Liseye başladığım sene de, yani 1992 yılında,
ya kırtasiye sektörü hareketlendi ya da benim farkınladığım arttı bilinmez
defterler sert kapaklı, helezon kenarlı, gençlik desenli olmaya başladı.
Tüm dersler için bu defterden satın alamazdım da en sevdiğim ders için
-tabii ki edebiyat :) - bunlardan bir tane alır
diğer derslerin defterleri için eski sisteme devam ederdim.
Tek farkla, bu sefer defterleri kap kağıdı ile değil dergilerden
kestiğim "manalı" sayfalarala kendim kaplardım.
. . .
Bi'klişe vardır ya hani:
"Hayırlarınız evetlerinize anlam katar" diye
bir de "Çocuğunuzun mutluluğu için her isteğine 'peki' demeyin" salık verilir.
Her şeye koşulsuz sahip olmak mutlak mutluluğu garanti etmiyor
(zaten mutlak mutluluğu ne garanti edebilir ki???);
ama gene de dünyanın en pahalı 48inci ülkesinde yaşayan, 28 yaşında biri olarak,
2,5 YTL karşılığı yeni bir defter ile gayet mutlu olabiliyorsam
bu benim için büyük avantajdır.
O yüzden çocuğumu da yetiştirirken bu klişeleri hatırlamaya çalışıcam:
Koşulların her geçen gün kolaylaşmadığı bu hayatta, yorulduğunda,
yeni bir defter ile soluklanabilsin diye...
21 Eylül 2006 Perşembe 12:00
Sex And The Matrix
Carrie, Neo ve Morpheus: Sex and The Matrix!
Bunu çektiklerine inanamıyorum :)))
20 Eylül 2006 Çarşamba 17:20
Bu Benim Almanağım (Ocak 2006)
Almanak, genel bir ifade ile, "bir yıl böyle geçti"nin kısa adıdır.
Ben de yazılarımda kullanmak için,
bu senenin, aylara bölünmüş basit (yüzeysel) bir almağını hazırlamaya karar verdim;
nasıl olsa birkaç ay sonra detaylı 2006 almanağını inceleme şansımız olacak.
Ocak 2006 bitti, sadece kendim kullanırım diye düşünüyordum;
ama haberlere şöyle bir göz atınca biraz eğlendim, biraz keyfim kaçtı...
Manzara ilginç anlayacağınız; o yüzden sizinle de paylaşmak istedim.
Vaktiniz varsa bi'göz atın derim.
pi es:
Metinleri, haberin ciddiyetine göre renklendirdim,
üzerini tıklarsanız haberin yer aldığı gazete sayfasına da ulaşabilirsiniz.
20 Eylül 2006 Çarşamba 10:10
İncitmeden Baskı Uygulanır
Dün Bahçeşehir'de ablamdaydım.
Ablamın yeni takıntısı (hobi demedim farklındaysanız) ev dekorasyonu olduğundan
eline geçirdiği bir şeyleri eline geçirdiği başka şeylerle kaplamakla,
bir şeyleri bir şeylerin üzerinden söküp duvara çakmakla meşgul.
Bunun ışığında dün, bana küçük bir dekorasyon turu attırıp,
çeşit çeşit pasta ile enerji toplattırdıktan sonra
soluğu Bahçeşehir pazarında aldırdı.
Pazardan, BİM Kadını'nın kötü bir taklidi olarak ben,
250 gr Lor ve bir kalıp Ezine Peyniri almakla yetirken ;
o, bulduğu ilk bebek body'cisinin önünde durup...
Pardon!
ilk bebek body'cisi de değil, üzerinde "I Love Dad" yazılı body satan
tezgahın önünde durup bir body iki bereyi bir poşete koydurduğu gibi elime tutuşturdu.
Bunun üzerine ben de özenle gerçekleştirdiği bu operasyona
"İncitmeden Baskı Uygulanır" adını koydum taktir edersiniz.
Sonra . . .
Dönüşte akşam yemeğini annemlerde yedim,
ardından odama çekilip televizyon izlemeye başladım
("evden biri" işten çıkıcak da... gelip beni alacak da...).
Sırt çantamda doğmamış, hatta henüz portakalda vitamin bile olmamış
bebeğimin body'si, zap arasında National Geographic'de,
bundan 1 sene önce izlediğim bebek belgeselinin tekrarına rastladım.
Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur!
Bebeğin anne karnındaki gelişimden dünyaya gelene kadar ki
tüm macerasının anlatıldığı oldukça "kapsamlı" bir belgeseldi bu.
Bittiğinde rengim kireç gibi olmuştu ve tansiyonum da düşmüştü.
Bunun üzerine kendime gelmek için Discovery Cannel'da
dünyanın en büyük uçağı AirBus-A380'in montajını izlemeye başladım.
Gerçekten işe yaradı; ama bitiremeden evden biri beni almaya geldi.
Takside sohbet etmeye başladık:
-(evden biri) Naaptın?
-(ben -anlatmaya sondan başladım-)
Ay naapiim Airbus A380'in montajını izliyodum, tam ortasında geldin yani!
- Hadi ya! Evde seyrederiz...
- Ya bak ben sana söyliim, ben uçak mühendisi falan olamazmışım.
Ölürmüşüm ben genç yaşımda...
Kolu bi'ülkede yapılır kanadı başka ülkede...
Kaç yüz bin vida ile hepsi bir araya getirilmeye çalışılır.
Tam bitti dersin uçak inişte hesaplanandan fazla türbülans yapar.
Adamlar kötü kötü düşünmeye başlar: küçük kanatlardan da mı taksak... neresine taksak?...
Yani teslimden sonraki ilk uçuşun stresini düşünebiliyor musun?
-Uçaklar sıfır hata ile üretilir, izledin ya, biliyosundur...
-Sıfır hata ile üretilir ama hepsi de kel ! ! !
Ve şoförün de kel olduğu dank etti, taksi şoförünün...
Adamın ensesinde üç tel saç, onu da güzelce traş ettirmiş.
Ne oldum biliyor musunuz?
Ağzımdan "L" harfinin çıktığı an batırdığımı anladım; ama kelime kısa kardeşim ben napiim?
Mesela keller için "kel" değil de "Zamratik" diyor olsaydık,
ağzımdan üçüncü harfin çıktığı an
"Zam... Zam yapılması lazım, sene de 3 kere, çok stresli iş bu canım" falan der geçiştirirdim.
Adam üzüldü, üzüldü; çünkü arabayı efkarlı kullanmaya başladı,
para üstünü verirken de tribal yaptı;
hani "Kel dediniz, üzdünüz, bari bahşiş bıraksaydınız" gibilerinden (sanırım).
Sadece "evden biri"ni üzmekten zevk alan bi'insan olarak;
gecenin köründe, tanımadığım bi'taksi şoförünü üzdüğüm için hicap duyuyorum.
Öyle yani...
18 Eylül 2006 Pazartesi 13:28
"Ne" için yaşayan parmak kaldırsın
Fransa’da kurduğu Sipa Press’le dünyanın en ünlü gazetecilerinden biri haline gelen
Gökşin Sipahioğlu’nun İstanbul Modern'de açılan
"Doğru Yerde Doğru Zamanda" isimli retrospektif sergisini
geçen hafta görme şansım oldu.
Sipahioğlu, türlü çeşit yerde, tam zamanında
çoğunluğunda da "ilk kez" bulunmayı başaran,
biz buna meslek aşkı da diyebiliriz,
dünya tarihine tanıklık etmiş ünlü, idealist bir gazeteci.
Paris'te yaşamaya devam edip, Türkiye'de gömülmek isteyen Sipahioğlu,
yerli yabancı pek çok gazetecinin de idolü olmuş.
Eğer sergiye giderseniz;
1956 Sina Savaşı sırasında çektiği fotoğraflardan,
1963 yılında Vietnam, Saygon da yakaladığı karelere,
1972'de Münih Olimpiyat Köyün'deki Yaz Olimpiyatları Trajedisinden,
1962 Küba Füze Krizine kadar pek çok önemli olayın
ilk fotoğraflarını görme şansınız olacak.
Bu arada müzede inanılmaz bir denetim vardı,
kitaplarla kaplı tavanın fotoğrafını bile çektirmediler inanır mısınız...
Sergiden çıktıktan sonra içimi bir sıkıntı kapladı.
Yok, cahil bir dürüstlükle ifade etmek gerekirse: İçim Karardı.
Belki, Sipahioğlu'nun elindeki gibi bir makine ile
olay olay, ülke ülke gezerek haber yapıp hayatını kazanan,
ya da kazanmayı amaçlayan bir gazeteci olsam,
çıktığımda daha "muhteşem" duygular içinde olabilirdim.
. . .
Beni daha çok Erdal Kınacı'nın çektiği fotoğraflar heyecanlandırıyor.
Kınacı, bu siyah beyaz fotoğraf ile, National Geographic tarafından
yerel edisyonların işbirliği ile düzenlenen Uluslararası Fotoğraf Yarışması’da
“İnsan” kategorisinde birinci oldu (NTV).
Ben sanattan pek anlamam biliyorsunuz;
korkmayın, bu yazıda da elmalar ile armutları toplamaya çalışmıyorum.
Nasıl metabolizmam kahveye ihtiyaç duyuyorsa,
ruhumun da ihtiyacı olan bir şeyler vardır mutlaka,
onu bulmaya çalışıyorum...
Zaten ne için yaşıyoruz ki?
17 Eylül 2006 Pazar 16:33
Bir haber, bir tavsiye
Bir Haber:
Bugün gerçekleşecek Jay-Z Konseri,
Diyarbakır'daki üzücü olay sebebi ile,
sanatçının menejeri tarafından iptal edildi.
Bir Tavsiye:
Dr.Oetker Créme Yogo,
süt ve yoğurtla hazırlanan yoğurtlu bi'tatlı;
daha doğrusu meyveli yoğurt.
Poşedine 1 YTL verip 4 kase meyveli yoğurt elde edebilirsiniz
(muzlu-şeftalili-çilekli çeşitleri var)
Ben muzlu denedim ve beğendim, ayrıca ekonomik de.
16 Eylül 2006 Cumartesi 23:06
İnsanlar Arası İlişkiyi Kolaylaştıran Bir Unsur: Konuşmak!
Bugün canım, insanlar arası ilişkiyi kolaylaştıran
üç beş unsurdan biri hakkında yazmak istedi: Konuşmak!
Konuşma eylemi eğer doğru düzgün gerçekleşirse;
tuvaletiniz de taşmaz, bir arkadaşınız sizi çok yoğun olduğunuz bi'gün
sürekli mesaj çekerek taciz de etmez, "hacı" da ilan edilmezsiniz...
"Ne alaka?" demeyin, şu an için susarak, huşu içinde okuyun!
Her ne kadar bülbülün çektiği dili belası olsa da
söz konusu insansa, dilini doğru düzgün kullandığında,
ya da önce "kullanırsa" diyelim, her şey biraz daha kolaylaşabilir.
Hadi kolaylaşmasından da vazgeçtim, zorlaşmayabilir!
Mesela yatıya misafiriniz var,
evdeki iki tuvaletten biri de arızalı. Misafiriniz sizin bilginiz dahilinde
ilk gün arızalı tuvaleti kullanıp durdu. Siz de nedendir bilinmez
ağzınızı açıp, tek bir cümle uyarıda bulunmadınız.Ertesi sabah alt komşunuz
tatsız bir telaş içinde kapınızı çaldı: "Tuvaletiniz tuvaletine taşmış!".
Bunun üzerine siz misafirinize dönüp
"Aslında küçük tuvalet arızalıydı, şimdi komşuya da taşmış,
siz en iyisi banyodakini kullanın" derseniz,
ben sizin için çok üzülürüm!
Kafede arkadaşlarınızla oturuyorsunuz diyelim,
tesadüf bir tanıdığınız da içeri girdi.Kolunun altında da iki farklı dergi var:
bir kitabevi, dergilerin önceki aya ait sayılarını tanıtım amaçlı müşterilerine dağıtıyormuş,
o da almış. Masanıza oturdu, hep birlikte sohbet ettiniz,
derken sizin kalkmanız gerekti ve iki dergiden birini, arkadaşınıza sormadan,
sessiz sedasız çantanıza koydunuz, evinize vardınız.
Hatta açtınız bilgisayarı bubenimhayatim.com'u okuyorsunuz.
O zaman ben size sorarım:
Etrafımızdaki insanların para vermeden edindiği şeyleri,
sormadan alıp götürme hakkımız var mıdır?
"Alabilir miyim?" gibi basit bir soruyu sordurmayan
süper ego mudur, özgüven eksikliği midir, nedir ben pek bilemedim?...
Bir de çok basit bir örnek çözmek istiyorum:
Bir arkadaşınız öğlene doğru akşam için "görüşelim mi?" diye sordu,
siz de acayip yoğunsunuz, "Acil bir şey değilse bugün çok doluyum" demek;
"Tamam görüşelim" deyip buluşma saati geldiğinde
aslında bu buluşma için vaktiniz olmadığını söylemekten
çok daha mantıklı değil midir? Hem arkadaşınız, o yoğun temponuzda
sizi akşam ile ilgili mesajlar atıp taciz etmemiş olurdu.
Bu örneklerden sonra bir anım canlandı gözümde:
Bankada çalışıyorum o zaman
(ayrılalı 3 yıl oldu gerisini siz hesap edin),
telefonda bir müşteri ile konuşuyoruz.
Aslında konuşamıyoruz, direkt monolog yapıyor adam!
Hesabında olması gereken -atmayım- 60 milyar gibi bir rakam YOK!
O, evde internet bankacılığının başında ben de sistemden kontrol ediyorum.
Araya giricem ama mümkün değil; para gitmiş, anlamadığımı sanıyor!
Sürekli başa alıp alıp anlatıyor, hikayesi de kısa ve sıkıcı aslında:
"Dün hesabımda 60 milyar vardı, bugün YOK!"
Anlamadığımı sanıyor; ama elinde anlamadığımı sanmasına sebep olacak bir delil de YOK!
Kısaca adam YOKluklar içinde...
Kuruyan dilini ıslatmak için ağzında boşa döndürdüğü o saniye araya giriverdim:
"Hesabınızda olması gereken 60 milyarı göremediğiniz için çok korktunuz!"
cümle, bir çırpıda çıktı ağzımdan.
Sustu!
60 milyarının çalındığını düşünen bir müşteriyi susturabilmek başarıdır!
"Ama, işte, cırt pırt" demeye kalmadı baktım parası ile fon alınmış.
O dönem bankacılık daha esnekti tabii, şube personeli açıkta kalan mevduatları,
sırf müşteriye iyilik olsun diye oraya buraya bağlardı.
Açıklamada "fon alış" değil de uzun uzun sayılar yazdığı için
sanal acemi pek bi'şey anlamamış, kalp krizinin eşiğinden dönmüştü.
Tabii şimdi 60 milyarının çalındığını düşünen müşteri,
karşısında empatinin ağa babası da olsa kendi geçirmez,
sana geçirtir kalp krizini!
Bankacılıkta bir süredir Paganizim çok popüler biliyorsunuz,
her müşteri bir Tanrı gibi...
Bu yaşa geldik, onca okuduk ettik, ele güne karıştık,
pek çoğumuz hala konuşmanın faziletini kavrayabilmiş değil.
"O zaman koklaşalım" diyerek olaya yeni bir boyut kazandırmak istiyorum;
ama onun da sonuçlarına pek güvenemiyorum!
15 Eylül 2006 Cuma 16:30
Küçüktüm, ufacıktım ve hep açtım!...(galiba)
Küçüktüm!
Bana göre en güvenli meslek polis*ci*likti
ve ben sadece yatağımın altındaki öcülerden korkardım.
Hayatımı çikolata, jelibom ve Bionik Kurabiye yiyerek sürdürebileceğime inanırdım:
Selülit uzayda henüz kesfedilmemiş bir gezegenin adıydı,
kabağı saksıya gömüp sulayabilirdim ve
şişmanlık, sokak köpeklerinin burnunu kurutan feci bi'hastalıktı!
Elektirik kesildiğinde hiçbir işim aksamazdı.
'Ayın başı', 'ayın sonu' ve 'para' gibi bir takım kelimeler benim için Japonca kadar anlamsızdı.
Ama bi'keresinde Sibel, lastik atlamaca oyununa beni almayınca -lastik onundu çünkü-
tüm dünya başıma yıkılmıştı.
O zaman "tüm dünya başıma yıkıldı"nın ne demek olduğunu bilmiyordum da
derdimi "uyumak ve bir daha hiç uyanmamak istiyorum" diyerek anlatmıştım.
Bi'keresinde de annem,
bir tencere dolusu fasülye yemeğini kazara yere döktüğüm için popomu fena pataklamıştı.
Ama başka bir gün sinirlenip, bi'tabak salçalı makarna ile
firizbi oynamaya kalktığında hiçbirimiz poposuna şaplak atmaya cesaret edememiştik.
Rüyayı gerçek hayat, gerçek hayatı da rüya sandım bir dönem.
Gerçek hayatın kısa, rüyanın uzun sürmesine tahammül etmeye çalıştım.
Tahammül, patlamaya hazır bir yanardağın adıydı o zaman.
Küçüktüm işte!
İnsanlar bana bilmekten sıkıldıkları şeyleri öğretirdi.
Annem beni sokakta bir kez bile kaybetmedi.
Bu onun başarısı mıydı yoksa ben mi izin vermemiştim hala karar veremedim.
Bi'gün de dayım evlendi, bana fikrimi sormamıştı!
O gün giymem için pembe bir elbise alındı.
Pastadaki inci şekerlemelerini yiyerek teselli bulmaya çalıştım.
Ayakkabım ayağımı sıkıyordu ve ben buna çok üzülüyordum!
Okula da gitmem gerekti.
İlk kez bu kadar çok çocuğu bir arada görmüştüm ve bundan hiç hoşlanmamıştım,
annem bana ihanet etmişti...Ama sonra beslenme saati geldi!
Kapının önünde meyveli buz parmak satıyorlardı,
servis beklerken leblebi tozu da hüpletiyorduk,
"idare edebilirim" dedim babama.
Ve bi'gün biri öldü...tanıdığım...
İşte o zaman anladım bir insan bir insanı bıçaklamadan da,
zehirlemeden de öldürebilir; kurşun sıkmadan da mezara koyabilir.
Sonra ben biraz büyüdüm ve biraz daha...
Biri bana, bi'ekim ayında "ben çok yol katettim" dedi "kusura bakma..."
Ben o gün değiştim; ama bunu da çok sonra fark ettim.
İki bankada staj yaptım, birkaçında da çalıştım,
çok insan tanıdım ve tanıdıkça nefret ettim.
Ama gene de çirkin insanlara "yok canım güzelsin!" dedim,
güzellere iltifat etmedim, kötülere ise hiçbir şey söylemedim.
Bugün;
yazılarımdan birkaçını Charles Dickens da okusun isterdim,
yalnız kahve içerek yaşayabilirim,
artık güvenli meslek diye bir şey yok
ve belki de sadece yatağımın altındaki öcülere güvenebilirim...
13 Eylül 2006 Çarşamba 22:54
Üç etti!
Bugün üçüncü evlilik yıldönümümüz hatırlarsanız,
"evden biri" bana "ne yapmak istersin?" diye sordu.
Yemek yemek istiyorum, dedim hem de çok güzel bir yemek...
Bunun üzerine akşam iş çıkışı Kanyon'da buluştuk, baktım ki elinde hediye paketi var.
O bana parfüm: "L'instant de Guerlain" almış;
ben de ona günlük iş planını yazması için defterle, şeffaf mürekkebli kalem aldım :)
Sonra:
Sonuç olarak mutluyuz biz hem karnımız da çok güzel doydu *:)
çok mühim pi es:
Wagamama'ya giderseniz size tavsiyem 42 numaralı yemek(fotoğraflarda, 2. satırdaki odun noodle);
pişman olmazsınız, bana güvenin.
12 Eylül 2006 Salı 19:01
-Parfüm anlamına geliyor
-Hadi Ya!
-O zaman cam bezi diyorum sana...
Yakındır etrafınızı, üzerinde "Das Parfum"" yazılı tişörtler giymiş kızlar saracak.
Yo hayır!
Sevil Parfümeri her 250 YTL'lik alışveriş yapan müşterisine
bol kepçeden dağıtmıyor bunları,
ayrıca hiç birimiz böylesi bir promosyonu giyecek kadar ayağa düşmedik!!!
Geçen kıştan kalma, üzeri fondoten lekeki beyaz uzun kollu sweatshirt'ü
ne yapsam diye düşünürken kendimi Şişli Yunus Kırtasiye'nin önünde buldum.
İçimden "Das Parfum" diye sayıklıyordum, içimden ama...
Bu kadar seksi bir kelime olabilir mi yahu:
Das Parfum!
"Das", parfümün artıkeli; yani Almanların ne kadar "ilginç" insanlar olduğunun bir kanıtı(daha).
Her kelimenin cinsiyeti var.
Neyse efendim, görevli kızla geçtik PC'nin başına, yazı karakterini ve rengi belirledim,
iki dakkada basıverdiler tişörtü.
Sonra Metrocity'de üzerimde bu "yeni" cicim, defter bakarken
bi'kız nazikçe tişörtümü nerden aldığımı sordu, çok beğenmiş de.
Acayip gururlandım tabii ve "ben yaptırdım" dedim, Patrick Süskind'den hiç bahsetmedim:
bildiklerimi insanların gözünün içine sokmayı pek sevmem de...
Ardından karşılıklı gerçekleşen anlamsız donakalmışlığı
"Bu öncelikle bir kitap, şimdilerde ise bir film"in yerine
"Almanca parfüm demek" diyerek bozdum
-açıklamamamın abukluğu sonra beni de kahretti merak etme-
Bunun üzerine o nazik kız gitti, yerine bi'Sulukule güzeli geldi:
"O kadarını biz de biliooruz!"
!!!
Ben gene de Patrick Süskind'den mevzu açmadım,
Allahtan böyle zamanlar için İngiliz tarzı bi'tebessümüm var, onu kullanıyorum.
Ne diyorduk?..
Evet, yakındır etrafınızı üzeri "Das Parfum" yazılı tişörtler giymiş kızlar saracak.
Bunun üzerine ben de yeni bir cam bezine sahip olucam.
11 Eylül 2006 Pazartesi 10:10
3, 13, 17 ve Jay-Z
Masa takviminde 17 Eylül tarihini Jay-Z konseri için işaretlerken
"evden biri" de takılmış plak gibi tekrarladığı cümlesini hatırladı:
"Sonbahar geldi...sonbaharda bizim anılarımız var di'mi???"
Kendisi 30 Ağustos Zafer Bayramı'ndan beri hemen her gün,
hiç üşenmeden, bu cümleyi tekrarlayıp duruyor.
Bunun üzerine ben de kendisini, bana dahi yabancı gelen bir şefkat ile onaylıyorum:
"Yaaa...evet! Anılarımız var!"
Böyle diyorum, ama düşünmeden de edemiyorum:
5 yıldır tanışıyoruz, yani her mevsimi beş kez yaşamışlığımız var.
Bırak mevsimi, istersen her ay için ayrı bir "özel" anı bulup çıkarmak mümkün:
Tanıştığımız ay, ilk buluşmamızın gerçekleştiği ay, sakinliğinin beni ilk kez delirttiği ay,
onu ilk kez terk ettiğim ay, barıştığımız ay, tekrar terk ettiğim ay, tekrar barıştığımız ay,
ilk kez kar topu oynadığımız ay, beni ilk kez bikini ile gördüğü ay,
ayaklarımın 40 numara olduğunu öğrendiği ay...
Eğer takarsan kafaya argüman bulmakta zorlanmazsın, onu demek istiyorum yani.
Bilirsiniz, ben de sonbaharı çok severim:
yazın hava güzel diye cumartesi pazarı illa ki dışarda geçirmeye çalışmak saçma gelir.
Güneşli günlerde erken uyanamam, bu sefer de günün bereketi kaçar(bugün 07:30'da uyandım mesela),
dışarı çıkarken kıyafetime uygun en az bir tişörtü yanıma almam,
günün ortasında mutlaka üst değiştirmem gerekir, çocuk gibi!
Ayrıca yaz geceleri sarılıp uyumakta mümkün değildir.
İstanbul'un nemli havasında insanın canı el ele tutuşmak bile istemezken,
kışın sokaklarda kolu omzumda gezeriz, beni ısıtmak için.
Bu kapalı havanların bi'kötü tarafı var: o da ADSL sık sık kesilir (bugün olduğu gibi).
Ben takvimin üzerinde böyle gün kovalarken, "evden biri" de
"Jay-Z'ye 17 Eylül de gidicez öyle mi?" dedi
"17 Eylül! Hımmm!...Bugün ayın kaçı?",
"10'u "dedim.
Sesli bir şekilde saymaya başladı "10, 11, 12, on üççççç, 14...bir hafta sonra yani"
"Evet hayatım 17-10=7 yani bir hafta sonra!" dedim, dedim ve dank etti:
13 Eylül!
Üçüncü evlilik yıldönümümüz!
Pekiii ben bu kafayla daha kaç yıl evli kalabilirim, bir tahmini olan var mı?
8 Eylül 2006 Cuma 00:23
Yeni Nesil Diziler, Değişen Zevklerim, Global Çapta Endişeler
Bilen bilir, öyle olması da kuvvetle muhtemeldir, ben dizi filmler eşliğinde yaşarım.
Günümü gecemi tüm faaliyetlerimi dizi filmlerimin saatine göre programlarım.
Belki de bu yüzden misal, gotik edebiyatın babası Edgar Allan Poe'dan
bahsettiğim yazılar döşenemiyorum, sizin adınıza üzgünüm!
Eğer zekamı da tek haneli bir rakam ile ifade ediyor olsaydık (ki ucuz atlattım)
2003 Eylül'ünde, 5th Avenue'da gördüğüm Kim Cattrall'ın suratına tükürüp
ardından da "Seni Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz" diye höykürebilirdim.
Bilmem "kaptırmışlığım"ın derecesini anlatabildim mi ya da
siz yırtmış olmama sevindiniz mi?
Son üç yıldır dizi filmlere kafayı öyle bir taktım ki bu süre zarfı içinde
dizi tercihimde meydana gelen değişim, benle birlikte tivi izleyen
"evden biri"nin de gözünden kaçmadı.Dawson's Creek, Evrebody Loves Raymond,
Friends, Will&Grace, Sex and The City ile başlayan anten hayatım
son bir yıl içinde çığrından çıktı.
'Duygu sen neler izliyorsun böyle Allah aşkına!...' diyen "evden biri" için ben,
ya birilerinin vahşice katledildiği ya da sevişmemesi gereken insanların seviştiği
dizileri gözünü kırpmadan izleyen acayip biri olup çıktım.
Evet!
İtiraf ediyorum:
Anten hayatında geldiğim bu son noktada bi'ilişkiler dizisini izleyebilmem için
konu içerisinde en iyi ihtimalle 3 çiftin, 12 çapraz aşk hikayesinin ve bölüm başına
en az 3 öpüşme 1 sevişme sahnesinin olması gerekiyor.
Evliyim ve artık sahada değilim, kız arkadaşlarım gayet normal şeyler yaşıyor,
tahmin edeceğinizden daha sıkıcı ve monoton bir hayat sürüyorum.
O yüzden bir diziyi izleyebilmem için kimin eli kimin cebinde belli olmaması
ve sezon finalinde kocalardan birinin gay olduğunu açıklaması şart!
Eğer çifterden birinin küçük oğlu diğer çiftin gay olması muhtemel kocasından ise değmeyin keyfime!
Hala bi'umut beklemedeyim!
Delillerin analizi için tivi karşısına geçtiysem eğer; tacize uğramış, 25-30 yaşlarında,
beyaz, bekar, ölü bi'kadın kurbanın konu edildiği bölüm tercih sebebimdir.
Olur ha o gün kurban erkekse bi'de ölmediyse,
bu sefer mevzu hemen çözlüyor ve anlamsız sahneler ile süre dolduruluyor,
aynı saate denk gelen bir başka diziye zaplamam an meselesidir.
Devamında ise gene tercihen 5 sahnede kan görmeliyim, polis şüphelilerden en az 2'sini tartaklamalı
(bu esnada kamera polisin pazularına zoom yapmalı); tanıklardan biri de iki lafı bir araya getiremeyen,
ifadesini sürekli değişteren 10 yaşında zenci bi'velet olmalı.
İlişkiler ya da cinayet dizilerinin yanında bi'de tür kombinasyonu yapanlar var: ilişki+ölüm gibi.
Hause ucudan değiyor; Grey's Anatomy ise 2.sezonun sonunda dağılarak istediğim kıvama gelmek üzere.
Ben tekrarlarını izlerken o, 3üncü sezonda tam Duygu'luk bi'dizi olacak, eminim.
Hem milletin doğrandığı hem de kullarının cehennemlik olduğu bir başka dizi var ki o da Nip&Tuck;
tüm arızalar bir olduk, elimizde tütsü otlarından yedi dükkân süprüntüsü
17 Eylül Pazar'ı bekliyoruz: "Elem terefiş RTÜK'ün gözlerine şiş..."
Lost ise kategori dışı, yılbaşı ağacının tepesindeki yıldız gibi,
dallara asılı süslerden bağımsız ve alakasız.
Şimdilik her şey yolunda görünsede beni bunların da kesmeyeceği bir gün gelecektir.
O zaman öyle bir dizi senaryosu yazılacak ki,
mahalle sakinlerinden biri intern'e aşık, evli, başarlı bir kalp cerrahı,
diğeri kocasını, oğlunun sınıf arkadaşı ile aldatan pedofili hastası bir kadın.
İlişkilerinde tutunamayan ve evli bekar demeden ona buna sarkan özgür kadınımızı da araya sıkıştıralım.
Bir bir başka çiftin de ıssız bir adaya düşmüş bi'kız çocukları var,
sonra başka bir çiftte evliliklerinde sorun yaşıyor ve adam zaman içinde kayınpederine aşık olduğunu anlıyor,
bir ara bu adam dandirikten bi'hastalık yüzünden kalp cerrahının çalıştığı hastaneye muayeneye gittiğinde
kısır olduğu ortaya çıkıyor, bu esnada adamın karısı kalp cerrahına aşık oluyor;
kalp cerrahı karısı, komşusu ve intern arasında çaresiz kalırken bu sefer de hemşirelerden birine
aşık oluyor.Hemşire de aynı mahalle de oturuyor ve yukarıda bahsi geçen kayınpeder ile gizli bir ilişki içinde.
Diğer yanda işlenen ıssız adadan kurtarılma hikayesi başarı ile sonuçlanıyor
ve kız mahalleye dönüyor.Gelir gelmez mahallenin cinsel suçlarda uzman dedektifine aşık oluyor.
Dedektifte işinden dolayı bunalımda olduğu için hiçbir ilişkide dikiş tutturamıyor, sorunlar sorunlar...
Bu arada kısır çiftin üç çocuğu da mahallenin ayrı ayrı evlerinde yaşanan yasak ilişkilerden peydahlanmış.
Hatta çocuklardan biri mahallenin delikanlısına aşık oluyor, birkaç bölüm sonra
kardeş oldukları ortaya çıkıyor, bunalım bunalım...
Tüm bunlar olurken mahalleye bir sapık dadanıyor, kadın erkek dinlemeden hepsine tecavüz ediyor,
bir kısmını da öldürüyor.Bunun üzerine ilişki sorunlu dedektifimiz her bir vakayı çözmek için
kolları sıvıyor falan filan.
Sonuç olarak ahlak anlayışının yerlerde süründüğü, kan gövdeyi götürdüğü dizi tutkumun
global anlamda ahlak anlayışı için hayırlara vesile olmasını dilemek dışında
şimdilik elimden pek bir şey gelmiyor!
6 Eylül 2006 Çarşamba 21:55
Geniş bi'perspektifte yapılacaklar
* Pelçemleri düzelttir
- Aç olmadığın zaman yemek yeme (ya da az ye)
* Eski PC'lerdeki dosyalarını yenisine aktar (evde 2 PC 1 laptop var)
- Elektirik süpürgesine torba al
* Kahverengi spor ayakkabı arayışına başla (şimdi başlasam aralıkta ancak karar veririm)
- Atılacak dergileri ayır
* "Evden biri"nin pantolonunu terziye bırak (not:paçası yapılacak)
- Siteyi güncellerken üşenme bir gün önceki yazıyı da mutlaka kontrol et ve son olarak
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
Draft yazıların için üşenme birer dosya aç
.
.
.
.
6 Eylül 2006 Çarşamba 11:53
Ondan Şundan Bundan
Beğendiğim bi'reklam, kadın, Mr.Big Network'de, sıkı bi'dergi, pazar günü masa başı keyfi,
hafta içi her gün 13:00''de Dizimax'de...
5 Eylül 2006 Salı 12:37
İlginç Bir Haber:Kitap okuyan manken satışları katladı
"Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki bir kitabevi bir süredir farklı bir tanıtım yapıyor.
Kitabevi vitrininde oturan oyuncu Yeliz Demir,
günün belli saatlerinde gelip geçenlerin meraklı bakışları altında kitap okuyor.
Bu farklı tanıtım kampanyasının fikir babası İstiklal Kitabevi sahibi Medet Daş,
canlı mankenin vitrinde kitap okuduğu 18.30-22.30 saatleri arasında
kitap satışlarının ikiye katlandığını belirtiyor.
Daş, önümüzdeki günlerde bu projenin ikinci ayağını da hayata geçirmeye hazırlanıyor.
Sanat, edebiyat, hatta politika ve futbol dünyasından tanınmış simaların
kampanyaya katılıp vitrinde canlı mankenlik yapması için teklif götürecek...."(devamı)
4 Eylül 2006 Pazartesi 19:53
Hani gün olur yaşadıklarınıza inanamazsınız ya!
Dün akşamüstü kapı çaldı.
Bizim kapımız öyle pek çalmadığı için (bunu övünerek söylemiyorum)
"alla alla" iç sesi ile koştum açtım.
Karşımda apartmanın çocukları duruyordu; 10-12 yaş aralığında üç velet ve
bir tanesinin elinde de ahı gitmiş vahı kalmış bir top:
-(biri)Abi evde yok mu?
-(ben) ! ! !
-(diğeri)Topa çağırıcaktıkta...
-(ben) "Evden biriiii" (değil tabii ismi) arkadaşların kapının önüne çağrıyor!
-(koro haline onlar) Kıkır kikir kıkır...
-("evden biri" suratında kocaman bir gülümseme ile) Naber çocuklar!
-(öteki) Abi gelsene top oynicaz, hem bize bir iki hareket gösterirsin
-("evden biri") Bu topta iş yok ki!
-(ben) ! ! !
(hala olanları anlamaya çalışıyorum)
-(diğeri) Abi, geçen gün de iş dönüşü yorgunum dedin ektin bizi, hadi ama!
-("evden biri")Duygu ben aşağı iniyorum beş dakka!
-(ben) ! ! !
Ve apartmanın bahçesine indiler.
Beş dakika sonra,
"Duyguuuuuuuuuuuuuuuuu, Duyguuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu"
Ben gene "alla alla" diyerek pencerereye koştum:
-("evden biri")Duygu on milyon atsana
-(ben)Ne yapıcaksın?
-Top alıcaz
-10 milyona???
-(Biraz sert)Duygu cüzdanımı atar mısın!
-Nerden alıcaksınız?
-Yukardaki marketten
-Ya top dediğin ne kadar tutar ki?
-Duygu top 10 milyon, atar mısın cüzdanımı!
-(Biri) Abla top 10 milyon
-Ya biz de bi'top vardı ki! Durun bi bakayım....
Bakıyorum ve topun havasının inmiş olduğunu görüyorum.
"Evden biri"ni iyice kızdırmadan cüzdanından 20 milyonu pencereden atmak suretiyle
kendisine taktim ediyorum, ardından:
-(ben)İki dakka sonra da yarım ekmeğin arasına domates peynir isteme ama
-("evden biri") :))))
Her şeyden önce "evden biri"nin apartmanın çocukları ile top oynadığından haberim yoktu.
Ne zaman bir araya geldiler de kaynaştılar inanın bilmiyorum.
Bu durum beni korkutmadı değil;ruhum duymadan kim bilir başka ne işler karıştırıyordur.
Tüm bu olanların orjininde "evden biri"nin bulunması beni ayrıca şaşırttı.
Nasıl anlatsam...Onu tanıyanlar ne demek istediğimi anladı aslında.
"Evden biri" 35 yaşında, az konuşan, vara yoğa gülmeyen, temiz giyimli,
cool görünümlü, gayet ciddi bir mühendistir.
Akşamları iş dönüşü apartmanın çocukları ile top oynaması ve günün birinde çocukların toplanıp
onu "kapının önüne" çağırmaları bana en az Cem Yılmaz'ın espirileri kadar komik geldi.
Bu arada benim de ilk şoku hemen atlatıp
rolüme nasıl da "can hıraş siperhane" (dabıl dabıl) sarıldığım gözlerden kaçmamıştır umarım!
03 Eylül 2006 Pazar 12:10
Cumartesi Günü Ablama Giderken: Çok süslü
31 Ağustos 2006 Perşembe 12:52
Şifa niyetine Rodin
Tüm yaralara merhem Picasso sergisini kaçırmış biri olarak
- üç ay boyunca şehrimizde konaklamış bir sergi nasıl kaçırılır
bakın onu ben de bilmiyorum; galiba soğuk füzyona kendimi fena kaptırmışım -
dün, "evden biri" 'bari Rodin'i kaçırmayalım' dedi
(Yazının bu kısmında, içimizden "Roden" diye geçiriyoruz).
Zaten herkesler tatilde ve birçok ünlü örnek kadınımız pedofilinin pençesindeyken
Rodin hakkında yazacak kimse kalmamştı ve adam 3 eylülde ülkemizden ayrılıyordu.
Sakıp Sabancı Müzesi kalitesi, teknolojiyi kullanış biçimi ve
seçimlerindeki özen ile bence; New York'daki Metropolitan'ın,
American Natural History'nin Türkiye'deki muadili sayılabilir.
S|S|M'yi ziyaret etmek her şeyden önce bir zevk;
Atlı Köşk'den içeri girip, müze binasına ulaşana kadar
yolda tanık olduğunuz manzara karşısında bu mekanın
bir dönem ev olarak kullanıldığına inanmak istemiyorsunuz ve
böyle bir ihtişamın müzeye çevrilmesindeki "insanlığa" hayran kalıyorsunuz.
Müzede rehber hizmeti için elde taşınabilir makinelerden faydalanıyorsunuz,
ücretsiz dağıtılıyor (Aşağıda fotoğrafını görebilirsiniz).
Girişte bunlardan bir tane alırsanız, müzeyi gezerken etiketlerin üzerinde
yer alan numaraları makineye tuşlayıp eserler hakkında daha detaylı bilgi dinleyebilirsiniz.
Benim aklımda kalanlardan biri çevresinin Rodin'e
"Senin bitti dediğin her eserin aslında yarım kalmış arkadaş!" diyerek yapmadığını bırakmamasıydı.
Bi'de boş vakitlerinde bol bol kol, bacak, ayak, el çalışıp kenara atıyormuş.
Heykel yapacağı zaman bunların içinden en uygunu seçip gövdeye monte ediyormuş.
Bunu öğrenince Rodin'e sempati duymadım dersem yalan olur;
ayrıca karısını da çok seviyormuş, onunda yüzünü de mermerden oymuş
(Aşağıda fotoğrafını görebilirsiniz).
"Cehennemin Kapısı", Rodin'in önemli eserlerind biri.
Bu çalışmanın içinde yer alan Düşünen Adam, Adem, Havva
daha sonra bağımsızlıklarını ilan edip ayrı eserler olarak varlıklarını sürdürmüşler.
Gezi sonunda müzenin içinde yer alan cafe-restoran MüzedeChanga'ya mutlaka uğrayın.
Manzarası Vogue'a rakip bu mekanın fiyatları da Vogue'u aratmıyor.
Ama olsun, içeri girdiğiniz de, ya da terasa çıktığınızda diyelim,
uğradığınıza pişman olmayacaksınız.İki cappuccino ve bir tabak tatlı
(biz portakal şekerlemeli, çikolatalı, cevizli mozaik pastayı paylaştık)
26 YTL tuttu, bence makul.
Heykelin büyük ustası Rodin'in tunçtan, mermerden eserlerini gördükten sonra
bende bir değişiklik oldu mu, ya da bu işe kendini adamış biri kadar
gönül telim titredi mi?
Yok! Görgüm arttı sadece.
Ben bu "görgüm arttı"yı o an için etkisini fark etmesem de zamanla
beni aydınlatacağına inandığım sanatsal aktiviteler için kullanıyorum.
Siz de aşağıda birkaç tane fotoğrafa bakıp "Tamam, gördük işte" demeyin.
3 Eylül'e kadar açık olan bu sergiyi cumartesi, pazar bir gün mutlaka görün.
Sergi fotoğrafları için tık tık!
pi es: bilet fiyatı 10 YTL (öğrenci, öğretmen için 3 YTL, grup indirimi 7 YTL)
DEVAM...