Ağustos
30 EYLÜL 2005 Cuma 01:23 Cuma serbest kıyafet günü...
Amsterdam'dayız biraz da içkiliyiz (Halbuki Amsterdam ve içki ne alaka di'mi?)
Mc Donald's a giriyoruz; bir bardak kahve ve ihtiyaç molası için.
Tuvaletin kapısında zenci bir kadın var.
Yani Mc Donald's tuvaleti ücretli; ancak tartışacak durumda değiliz.
Çıktığımda kadın adam başı (yanış hatırlamıyorsam) 10 gulden istiyor yoksa 1 gulden miydi?...
Kadına kısa süreliğine bön bön bakıp Mine isn't as much as diyorum
(kötü İngilizcemle kendi çapımda "Benimki o kadar etmez" demeye çalışıyorum).
Gülmekten helak olmuş bir vaziyette dışarı çıkıp istanbu'un Doğan marka
taksilerine inat Mercedes taksilerden birini çeviriyoruz.
Bu aralar iyi görünmeme rağmen "Çek beyne bir reset" demekten kendimi alamıyorum.
Bir ara gazetelerin birinde okumuştum:
Elektro-mıknatıslarla beyni resetleyen yeni uygulama depresyon tedavilerinde
kullanılmaya başlamış.
Ağır depresyon halinde olmasam da anılarıma bir şey olmayacaksa;
uzun ve kaliteli bir uykudan uyanmış hissi yaratacaksa bende
neden olmasın?
Blanjjj taksiiiii....
29 EYLÜL 2005 Perşembe 14:50 Sucu kız ile dönüm noktası
Fındığı diş ile kırmamak lazım, ojeyi dişle açmamak;
sabah, öğlen vakit yoksa bile her akşam fırçalamak lazım
sinirlenip dişleri sıkmamak...
Çok kıymetli bir şey diş, ayıkken birinizin yüzünüzün üstünde,
ağızınızın içinde "çalışması" ve bunu tedavi sürecine yayıp sürekli hale getirmesi
ameliyat olmaktan bile beter.Sadece hatırlatmak istedim.
(Bu hatırlatmanın Samsun'dan 5 kg fındıkla dönmemle bir alakası olabilir mi?)
Sucu kız bana kıl!
Nedenini bugün çözdüm.
Yaklaşık 1,5 senedir aynı yerden su istiyoruz.
Son 1 yıldır da kayıt sistemine geçtiler.Ev telefonuyla aradığımda isim vermeden
nereye su yollayacaklarını bilgisayarda görebiliyorlar.
Çok güzel.
Ne zaman sucuyu arasam görevli kız telefonu geç açıp bir de "Efffendimhhh" diyor.
Ben "Bir tane su rica ediyorum" diyorum,
o da "Şu beyin evine di mi?" diyor, ben de "Evet" diyorum kapatıyoruz.
Bugün çaldırdım çaldırdım açan yok.
Sonra ararım dedim; aradan yarım saat geçmedi ki su geldi.
Meğerse çaldırıp kapatmam; cep telefonu deyimi ile çağrı bırakmam yeterliymiş.
Telefonu açmasalarda kayıt alabiliyorlarmış, ben nereden bileyim telefonu açmaları şart sanıyordum.
Ben de kendisine bayılmıyorum.
Bunu sorarak öğrenmedim; olayın gelişimi tahmin etmemi sağladı (kimse bana bir şey açıklamıyor yani).
Telefondaki hanım kızımız da zannımca telefonu açtırmaya çalışmama mana veremiyordu.
Bir yıldır her telefon çalıp ekrana isim düştüğünde beni olaya uyandırmak yerine (Bir kere çaldırıp kapamanız yeterli)
vazgeçmemi bekleyip, geçmediğimi görünce "efendim" kelimesinin içine bir çaba "h" harfi ekleyerek beni karşılıyordu.
Aynı çabayı durumu bana anlatmak için harcasa bir yıl boyunca
istenmeyen müşteri, embesil alık, teknolojiden habersiz ev kadını
muamelesi görmekten kurtulacaktım.
Salak...
29 EYLÜL 2005 Perşembe 13:50 Dur bir tahmin edeyim...
Dur bir tahmin edeyim:
Sabah 07:10'da kalktın; bir baktın ki dışarısı adam kovsan çıkmaz bir halde.
Oysa senin cicili bicili giyinip işe gitmen gerek.
Bugün etek giymeyi planlarken hava muhalefeti seni siyah pantalon, beyaz uzun kollu bir tişört,
siyah cekete mahkum etti.
Uzun kollu tişört (belki de sweatshirt demek istiyorum); çünkü iş yeri ceketle oturmak için sıcak
kısa kollu ile oturmak için soğuk olacak.
Topuklu ayakkabılarını karton(ve pek tabii markalı) bir poşete koyup
ayağına yağmura dayanıklı lastik pabuçlarını giyip atıyorsun kendini dışarı;
bu havada servisi kaçırmazsan fena olmaz...
Ofisten girdiğinde pek de kuru sayılmazsın.
Kaldırım taşlarına dikkatli basma gereği sabahın ilk saatlerinden itibaren seni seri katil adayı yapmaya yetti.
Şimdi gelsin işler, çalsın telefonlar belki öğlen dışarı çıkmaz yemeğini ofise getirtirsin.
Oysa sen şimdi:
Kışlık eşofman altını giyip, üstüne de bir polar, elinde sıcak bir fincan kahve,
belki de çay, uykudan yeni kalkmış şişik bir suratla Sabah Sabah Seda Sayan'ı
izlemek isterdin, bitirilmesi gereken kitaplar orta sehpada seni beklerken,
reklamlarda Halit Kıvanç yıllara meydan okuyarak "Final OKS..." dediğinde
sen çoktan TV'de ZAP rüzgarına kapılmışsın bile.
Kısacası cumartesi görünümünde bir perşembe yaşasan.
Keşke...
29 EYLÜL 2005 Perşembe 02:10 Sus Biraz...
Benim lisedeyken bir kız arkadaşım vardı.
Erkek arkadaşı kendisi dışında atıyorum az ilerideki şu kızı da beğeniyor diye
her bulduğu fırsatta kıza laf sokup dururdu.
Ne komik di'mi?!
:)
Normal şartlar altında karşılaşmış olsalar severdi belki kızı ama ...
28 EYLÜL 2005 19:28 ‘G noktasını ararken tamamen kaybolup geri dönemeyen adam’...
Günün Makalesi - Kendimle ilgili derin düşünceler
28 EYLÜL 2005 ÇARŞAMBA 16:10 Çarşamba Evimdeyim ben...
Samsun-İstanbul arası 1 saat,
Atatürk Hava Limanı-evim arası 1 saat 45 dakkika.
Samsun'da beş kilo domates (eni-konu ekolojik) bir milyon lira,
bir demet maydonoz İstanbul’da da Samsun’da da 500 lira;
ama İstanbul'dakinin tadı saçım gibiyken Samsun'daki bir başka...
Bugün Samsun'da evin önünde pazar kuruldu.Ben de buraya dönmeden önce pazara indim.
Bir demet maydonoz, iki demet roka, 2 kilo tatlı küçücük biber,
5kg fındık, 1 kilo armut, 1 kilo elma aldım.
Bunları bir koli yaptım, İstanbul'a getirdim.
Yaptım yani bunu...
Hoş geldim !
26 EYLÜL 2005 Pazartesi 11:44 Nerdeyim Ben?-3...
Kete nedir bileniniz var mı?
Kete dünyanın en güzel yiyeceklerinden biridir.
Cevizle yapılır fındıklısına da rastlanır.
Fotoğrafını çektim; ama sonra...
Yuvarlaktır, hamur işidir, kahvaltıda çayla yenir, ölünür bitilir.
Bu sabah zannedersem 6 tane yedim ki bir tanesi ile sabah kahvaltısını
tamamlayana çokça rastlanır.
Girişimci ruha sahip kişilere sesleniyorum:
Simit dünyasından sonra İstanbul'da Kete Evleri açılmalıdır,
yanında sadece çay ikram edilmelidir.
Yüksek bir ihtimal ile Keteden bi'haber olan İstanbul halkına
birimizin bu hizmeti vermesi lazım.Kete az buçuk katmeri andırmaktadır
ve kendisine on basmaktadır.
25 EYLÜL 2005 Pazar 19:15 İş bölümü...
Kalabalık aile ortamlarında iş bölümü yapılacağı zaman size
seyrekleşen baklava tepsisini bir tabağa aktarma görevini
üstlenmenizi tavsiye ederim.Bu noktada tavrınız işe elman alan
insan kaynakları yetkilisi tadında oluyor.
Üst kabukları bir şekilde dağılmış baklava dilimini
"Ayıp şimdi ikram edilmez artık bu..." diyerek mideye indirmek işin
en keyifli kısmı.
Ardından size "Yoruldun kızım otur azıcık" derler,
üzerine bir de kahve içersiniz.
Çok keyifliymiş :)
25 EYLÜL 2005 Pazar 14:31 Neredeyim Ben?-2...
Bugün annemleri İstanbul'a uğurladık.Babamın pazartesi günü girmesi gereken bir
dava olduğundan bizimle birlikte çarşambayı bekleyemediler.
Çarşamba Havaalanı'ndan her daim "Evropaya gidiyorum " ruh hali yaşamnız mümkün.
Çünkü uçağa körük bağlanmıyor inerken de binerken de uçağa merdiven yanaştırılıyor
Ve ben her merdiven başına geldiğimde Belgin Doruk şapkasının eksikliğini hissediyorum.
Bir sürü fotoğraf çektim: elimin kınasını, havaalanını,
yediğim bir tepsi baklavayı (bir yıl boyunca yiyeceğim baklavanın hepsini
iki günde tükettim)...
Ama laptop'ı modifiye ederken bir şeyi atlamışım o da fotoğraf makinesinin programı,
yüklememişim yani.
Fotoğraflar İstanbul'a döndüğümde artık...
Evin yakınında mezarlık var, balkondan görünüyor.
Mezarlık içimdeki merhamet duygusuna tavan yaptırıyor.
Babamın da dediği gibi "Yaşarken ölüden değil diriden korkacaksın..."
Balkona çıkıyorum, elimde bir fincan çay "Allah rahmet eylesin" diyorum içimden
her çıktığımda mütemadiyen...
Cep telefonuma mesaj geliyor, kredi kart borcumu ve son ödeme tarihini haber veriyor banka.
Ama ha!
Uzun çam ağaçlarına bakıyorum.
Hep bir iç sıkıntısı hep bir hüzün hakim benim topraklarımda nedeni belli değil
ve ben bu duygu ile yaşamaya alışmak istiyorum, alışmaya çalışıyorum.
Hava biraz sıcakta olsa ara ara yağan yağmur hem onların hem de
benim üzerimdeki toprağı ferahlatmaya yetiyor.
24 EYLÜL 2005 Cumartesi 23:16 Neredeyim Ben?......
Düğündeyim daha doğrusu düğünün yapıldığı ildeyim , Samsun...
Aşkımın kardeşi evlendi bu gece :)
Çarşamba günü öğleden sonra İstanbuldayım; ama buradan siteyi güncellemem için bir engel yok:
babamın laptop'ını aldım.
İçine bana lazım olan programı yükledim, kontörlü internet bağlantısı kurdum.
Yani size kısa bir süre için Samsun'dan yazacağım, siteye Samsun'dan bağlananlarla da
Çiftlik Caddesinde görüşürüz artık :)
Samsunla ilgili ilk anımın konusu Matasyondur:
Aşkım bundan iki sene önce beni almış Samsun'a getirmişti.
Geldiğimizin ikinci günü tutturdular "Seni Matasyon'a götürücez" diye,
ama kimse bana Matasyon'un ne olduğu konusunda bir bilgi vermiyor ve ben de
ilk kez gittiğim Samsun ili için fazla "sorgulayıcı" görünmek istemiyorum.
Ama için için "Kur'an kursuna yazdırılacağım" şüphe-korkusu var
(bkz. Aydan Şener-Mine Çayıroğlu'nun oynadığı Çalıkuşu dizisinin "Kur'an Kursu" bölümü).
Bir nevi "Kızım Olmadan Asla"yı çeviriyorum.
Sonradan anlaşılıyor ki Matasyon Samsun'un sayfiye yeriymiş, deniz kenarı yani.
21 EYLÜL 2005 Çarşamba 12:14 Günün Makalesi...
Günün Makalesi - Emmy ödülleri gecesinde birkaç saniye
21 EYLÜL 2005 Çarşamba 11:28 Adam evde...
Aşkım ki ben bu yazıda kendisine adam demeyi tercih ediyorum, evde...
İzne çıktı, iki hafta kadar sabah dizilerini beraber izleyeceğiz.
22 Eylül'de Dizimax'de Lost'un başladığını düşünecek olursak keyifli görünüyor.
Bu arada 20lives'ı oynamak pek mümkün değil .
Oyun sürekli takılıyor, yüklenmiyor falan filan...
Bu arada kadın erkek kullanıcılara özel
20 tane kadınlar için 20 tane de erkekler için tasarlanmış hayatlar yokmuş.
Zaten Nokia'nın da böyle bir beyanı yoktu ya neyse...
Olaya fazla " düşünülmüş " yaklaşmışım demek ki.
Dün benim hayatım ilk gün aşkımın da hayatı olan "Paparazilik" idi.
Oyun 2. aşamada takılıp kaldığı için oynamak mümkün olmadı.
Teknik olarak takılan bir oyunda başarısız sayıldım.
Buradan anlaşılacağı gibi başarı öyle çok da dikkate alınması gereken bir şey değilmiş.
Bugün ise Playboy olacağım.
Daha oynamadım; oynayabilirsem eğer sonucunu söylerim.
Teknik yetersizlikler oyundan alınacak zevki sıfırlıyor.
Başlarım böyle oyuna diyerek ekranı kapatıyorsunuz.
20 EYLÜL 2005 Salı 13:26 Her şey bana karşı...
"Karşıyız karşı herşeye karşı!..."
1980'lerde Star-1'de -ki kendisi yayın hayatına Macig Box olarak başlamış
ismi sebebi ile beni kendisine hayran bırakmıştır- Ahmet Uğurlu'nun Karşı Show adında bir programı vardı.
Ne komikti yaaa...
Neyse...
ADSL'e karşıyım, kimseye de tavsiye falan etmiyorum.
1,5 yıldır ADSL kullanan ben-deniz ağustos ayından beri abuk sabuk şeyler ile uğraşmaya başladım.
Bu sabah iyi has nette takılırken sayfa değişimlerinin birinde tuhaf bir uyarı çıktı:
"Telefon ve ADSL numaranızı yazarak (aşağıdaki kutuları kastediyor) ADSL şifrenizi yeniden alın,
modem ayarlarınızı güncelleyip, ADSL modemi kapatıp açın".
Oldu, temizliğe de geleyim mi?
Ne diyorsun sen kardeşim ya?
1,5 yıl önce ilgili alana şifreyi yazıp olaya başlamışken
ve fonksiyonalitesi gereği şifre, kod mod uğraşmazken şimdi ne oldu da şifremin doğruluğundan,
geçerliğinden şüphe ettin?
Bunca sene ben sana boşuna mı para ödedim, aslında ben kaçak kullanıcı falan mıyım neyim yani?
Ne yaptım peki?
Neredeyse ADSL aylık ücretine yakın bir para ödeyip kontörlü internetime
(içinde 1 saat falan kalmıştı) kontör yükledim.
Telefon hattına da ücret yazıyor, zaten aylık ADSL parasını saymıyorum bile bunca ödemeye
bağlantı hızım 52.0 Kbps ye düştü,
boşver...
Belki akşam aşkım sorunu neymiş bir bakar, ben şifreyi nereye yazacağımı bilmiyorum.
Dün Emmy Ödüllerinde Karen ile D.Trump'ın köy mü şehir mi konulu şarkısı süperdi.
Muhteşem bir ikili olmuşlar.
Bu arada ben dışarı çıkmayı planlıyordum da acaba yağmur yağar mı tekrar?
20 EYLÜL 2005 Salı 09:28 Günün Makalesi...
-bir hayli geriden- Hayatımın en kritik ikinci yazısı
20 EYLÜL 2005 Salı 01:11 Bauhause'da gençlerin önünü açma operasyonu...
Sırf Ata fotoğrafını aşağı yollamak için sabah yazacağım iki satırı şimdi yazıyorum.
Bilgisayarı açtığımda beni karşılayan Ata ve annesi olmasın diye.
Kaldır o zaman, diyebilirsiniz; ancak fotoğraflar daha sonra geriye
döndüğümde yazımı bulmamı kolaylaştırıyor.
Geçtiğimiz cumartesi günü süpürgelik almak için (içine kabloları saklıyorsunuz) aşkım
Bauhause'a gitmeyi önerdiğinde içim buruldu; çünkü Bauhause'a değil İkea'ya ya gitmek istiyordum.
Yani kalbimde Bauhause'u İkea için sattım.
Ancak İkea'da süpürgelik satılmadığı için Bauhause'a gittik :(
(Vah vah vah!!!)
Cumartesi günü Bauhause'da beni dumur eden bir dialoğa şahit oldum.
Banyo malzemelerinin satıldığı bölümde duşakabinlere, küvetlere bakarken yanımıza bir aile yanaştı.
6-7 yaşlarında bir çocuk, adam, karısı ve adamın annesi olduğunu zannettiğim 78 yaşında bir kadın
(Nasıl bu kadar kesin rakam veriyorsun, diye sormayın ben de bilmiyorum).
Çift toplasan çarpsan 10 yıllık evli değil, bağlı bulundukları sosyo-ekonomik sınıf hakkında
bir tanımlamaya da girişmeyeceğim;
çünkü Türkiye şu aralara ikinci bir Mine G. Kırıkkanat olayını daha kaldıracak durumda değil.
Sadece "Modern dialoglara çok açık olmayan bir aile görünümündelerdi" diyelim...
Adamla kadın duşakabinli bir küveti incelerken babanne kendinden beklenmeyen bir
çeviklik ve işve ile "Yani ben karışmayayım diyorum ama bu küvette iki kişi aynı anda nasıl banyo yapacaksınız?"
diye sordu ve ardından da "ihi ihi ihi..." diye güldü...
Gelin hanım tınmadı bile adam da duymazdan geldi.
Bu tavrını anlamaya çalıştım:
"Benim yaşıma başıma bakma ben kayınpederin ile zamanında fantazinin gözüne vurdum" mu demek istiyor
yoksa "Benim oğlum havada, karada, suda..." diyerek övünmeye mi çalışıyor veya
"Ben yaşamadım siz yaşayın" tavrı ile gençlerin önünü mü açıyor anlam veremedim.
Ardından tanımadığım bıyıklı bir adam ile koca poposuna rağmen tayt kumaşından kot giymiş karısını
karşımdaki küvette çıplak hayal etmeme sebep olarak manevi bütünlüğümü bozan babanneye
tazminat davası açmaya niyetleniyordum ki "Bunların parası sadece küveti yenilemeye yeter ve bana da para kalmaz"
tahminime istinaden vazgeçtim, hızlı adımlar ile olay yerinden uzaklaştım.
Çok vicdanlı bir kimseyim...
19 EYLÜL 2005 Pazartesi 13:49 Yazık...
Ne Ata'yı ne de annesini sevmezdim, sonradan ortaya çıkan babasına da bayılmadım...
Ama hep seyrettim, tüm gelişmelerden haberdardım anlayacağınız.
Belki de o yüzden Ata'nın öldüğünü öğrendiğimde çok üzüldüm.
Haberi duyduğumda aklıma programına çıkan konukların ölüme varan kavgası ile Yasemin Bozkurt geldi:
Programın başında stüdyoda hep bir ağızdan ant içerlerdi de kadının programı, olanlardan ötürü kaldırıldığında
beş kişilik bir grup oluşturup televizyon kanalının kapısında slogan dahi atmadılar.
Sonuçta bu kadın külliyen mi yalan yanlıştı?...
Siz değil miydiz Yasemin'i anneniz sanan, ne oldu peki?...
Neyse, Ata "Gelinim Olur Musun?" evinin en popüler yarışmacısının
gene onun gibi yarışmacı oğlu olup konuşuldukça, ana haber bültenlerini işgal ettikçe,
işgal ettiğini öğrendiğinde ağızı kulakarında "Ben neymişim be abi?" dedikçe
düşüşü de bir o kadar acı oldu:
Öldü...
Ama şundan da emin olamıyorum
rahmetli, şimdi karşımızda olsa da sorulsa:
Bu yarışmaya katılmazsan 85 yaşında emekli bir muhasebeci olarak bu dünyadan göçüp gideceksin;
eğer katılırsan 25 yaşına gelmeden bir otel odasında ölü bulunacaksın ve gene tüm Türkiye
iki üç gün için de olsa seni konuşacak, senin için göz yaşı dökecek. Hangisini tercih edersin?
Sizce hangisini seçerdi?
Bir an duraksayıp ardından "Yok canım tabii ki birincisini" diyorsak bile...
Her şey bir kenara çocuğunu bu şekilde kaybeden bir annenin kendisi ile en zor yüzleşmesi olacak bu.
19 EYLÜL 2005 Pazartesi 12:50 Başladı...
Nokia 20lives başladı.
İlk gün Sarah adında bir kız olarak seçmelerde bir rol kapmaya çalıştım.
Daha doğrusu Sarah Nicholas adlı bir kızın kariyerini mahvettim.
Sarah seçmelerden bir gece önce gece klübünde Guy isminde biri ile tanıştı.
Guy dakika bir gol bir kızı evine davet etti.
Sarah gitmedi pek tabii.
Gitmedi de ertesi gün Misty Morning in September'ın başrol seçmelerine katıldığında
bir de ne görsün Guy'da orada, başrol oyuncusunu seçmek için hazır ve nazır bekliyor.
Dün terslediğimiz adam bugün karşımızda vallahi şok oldum.
Deneme çekiminde Sarah'ya b.k gibi davrandı inanın.
Sonra katıldığı başka bir partide karşılaştığı arkadaşı Guy'ın kendisini aradığını söyledi.
Kısa süre içinde doğru soruları sorarak Guy'a ulaşması lazım;
ancak ortalık cozutuk dolu olduğundan bir türlü Guy'a ulaşamadık.
Ulaştığımızda ise süre dolmuştu ve Guy onu güvenlikler eşliğinde
"Bu kız beni her yerde takip ediyor" diyerek kapı dışarı etti
(acaba beni mi etti ?!...)
İnanmayacaksınız ama üzgüldüm.
Bir gece klübünden kapı dışarı edildiğimize mi yanayım rolü alamadığımıza mı?
Scampimix diye girip 2 nolu kutuyu seçtiğimde açık açık yazıyor işte:
Sarah Nicholas : Aktirist : Hayat Başarısız!
Puanınızı değiştirme şansınız olmasada gün içinde deneme amaçlı aynı oyunu toplamda
5 kez oynayabiliyorusunuz.
İşin tuhaf tarafı her şeyi aynı yaptımda 2. gece klübünde sadece "Tuvalet ne tarafta?" sorusunu
sorarak tanınan süre dahilinde Guy'e ulaştım ve rolü kaptım.
Tuvaleti sorarak...
Kader böyle bir şey olsa gerek...
İlk oyunda kaybettiğim için sonucu değiştiremedim :(
Aşkım içinde bir kayıt açmıştım. Dur bir de ondan deneyeyim, dedim;
ancak erkeklerin oyunu başkaymış, paparazilik...
Hiç işim olmaz.Akşam gelsin de oynasın, bakalım o ne yapacak?
Dün sabaha karşı ya da bugün sabaha karşı 57.Emmy ödülleri dağıtıldı.
Saat 03:00 sularında ayakta kalmam pek mümkün olmayacağından bu akşam 22.00'deki tekrarı
izlemeyi planlıyorum.Özellikle hangi dizi kaç ödül almış bakmıyorum ki akşam ki keyfim 10 puanlık olsun.
Bilirsiniz ben dizi hastasıyım.
19 EYLÜL 2005 Pazartesi 00:35 Oto-cue gerçekten benim dostum mu?...
Günlerdir 20lives'ın demosunu oynamaya çalışıyorum; ancak bu pek mümkün olmuyor.
"Oto-cue senin dostun" diyen bir dallama benle dalga geçip duruyor.
Bu oyunu o mu oynuyor ben mi şimdilik belli değil.
Demoda hızlı hızlı yazmanız gereken bir metin var:
"Merhaba ben Phil Blitz ve size yeni bir hayat yaşatacağım"
devamı da mevcut.
Mevcut da ben şu "yaşatacağım" daki "ş"yi geçemedim bir türlü.
Her türlüsünü denedim cık!
Olmuyor ve oyunun içindeki başka bir figüran ise her olmadığında
"Sen Blitz'sin bundan daha iyisini yapabilirsin" diyerek sözde beni motive ediyor;
kadının teki de ara ara alnımı ve burnumun üstünü pudralıyor.
Kim neremi pudralarsa pudralasın "yaşatacağım"ı geçmek mümkün değil.
Benim bildiğim "Müşteri velinimettir", bu Nokia'nın ne yapmaya çalıştığını anlamadım.
Üyelik kaydında telefonunuzun markasını belirtiyorsunuz.
"Nokia" ya da "Diğer" olmak üzere 2 seçenek mevcut.
Motorola kullanan biri olarak "diğeri" seçtim, tüm araz buradan çıkıyor gibime geldi.
Bu konuda çok mu şüpheciyim, komplo teoriciyim, biraz Cold Caseci biraz
Low&Ordercı azıcık da CIS: Miamiciyim bilemiyorum.
Benim başarılı olacağım oyun 20. günde ki "your self" gibime geliyor.
Gönlümde yatan ödül ise "tır şoförü ehliyeti".
Bu arada Gamze Özçelik davasındaki gelişmeleri takip ediyor musunuz?
Olayla tam alakalı olmasa da bahsetmeden geçemeyeceğim.
Gamze'nin, atıyorum bundan bir sene önce de
"Ben ailemle kalıyorum...eve geç geldiğim zaman babam kızar..." tarzı söylemlerine gıcık oluyordum.
Kimse sana bununla ilgili soru sormamış etmemiş;
ailenden ayrı yaşasan da kimsenin ayıplayacağı yok, ne diye zırvalıyorsun anlamıyorum ki?
Bu son olayda da kendisine tecavüz edildiği iddiaları ortalarda kol geziyor,
kasedini bir ben bir de annanem izlememiş, hanım kızımız hala
"Nişanlımla aynı evde kalmıyoruz; herkes kendi evinde kalıyor" diyor.
Yahu "tecavüz" diyor adam sana sen kalkmışsın gazetelerde bir satır geçen
"Çıkan dedikodular sonrası nişanlısı ile evlerini ayırdılar" lafını aklamaya çalışıyorsun;
e ne oldu sonra?
Buna takılırken asıl mevzuyu kaçırdın; birbiri ile çelişen ifadeler verdin, vermektesin ve
üç cümle daha zırvalar ya da tutarsız konuşursan mağdur halin ortadan kalkacak,
güvenilirliğin sorgulanmaya başlayacak.
Oysa sen kolasına uyku hapı atılarak sevgilisi tarafından istismar edilmiş bir mağduresin
ve çok rica ediyorum bu şekilde kalmaya çalış!...
18 EYLÜL 2005 Pazar Oray Eğin bakış açısından...
Aslında konuyu bu şekilde ele almak ne kadar doğru bilemedim, kafam karıştı.
Bunun üzerine yazısını başlığı dikkate almadan
"Elizabeth Wurtzel’in 1999’da yazdığı Kaltak” adlı kitabından alıntı"
olarak okumayı tercih ettim.
Kitap ya da alıntısı ehil olmayan kişiler tarafından okunduğunda tatsız sonuçlar çıkabilir.
17 EYLÜL 2005 Cumartesi 11:59 Tükürüğünü benden uzak tut, lütfen...
Bu bende ne zaman başgösterdi hatırlamıyorum; ancak dışarıdayken eğer yalnızsam
yani yanımda dikkatimi dağıtacak bir gönüllü yoksa
insanların bazı davranışlarına takılmaya başlıyorum.
Mesela metrodayım, mesela bir adam öksürdü ve sözde nezaket icabı eli ile ağızını kapadı.
Çok güzel di mi?
Yok değil benim için,
ardından aynı el ile boruyu tuttu!...
Oysa ideal olanı ne?
Hepimizin cebinde bir adet kağıt mendil bulundurması.
Sen bulunduruyor musun diye bir sorun,
yok!
Ben öksürürken tişörtümün yakasını paçasını, kolları varsa kolunu siper ediyorum ağızıma,
ne kadar hijyenik bir çözüm bakın o tartışılır; ancak tükürük benim tükürüğüm.
Bir mağazada geziyorum diyelim, müşteriler olarak oraya buraya saçılmış kıyafetleri evirip çeviriyoruz ya
biri eliyle ağızını tutarak hapşurdu, sonra da o el ile başka bir kazağı ellemeye kaldığı yerden devam etti.
Buradan başka bir sonuç çıkartıyorum ki aldığım her kıyafette başkasının DNA'sı var, en azından yıkayana kadar...
Yolda yürüyoruz önümdeki adam sigara içiyor ve sevgili rüzgar beni onun dumanına boğmaya kararlı.
Annemin içtiği sigaranın dumanından iğrenmiyorum da (kokusu pek tabii rahatsız edici, burnumun içi yanıyor)
tanımadığım birinin sigara dumanı başımın üzerinde gezerken midem kalkıyor.
Nefesimi tutup koşar adımla adamı geçmeye çalışıyorum.
Onun ciğerlerinden çıkan sigara dumanını solumayacağım; ama anneminki olabilir ...
Karşı yönden gelen adam hapşurdu diyelim.
Ben de 1-2 saniye sonra o hapşuruğun içinden geçicem, çok yakınız birbirimize.
Evden çıkmadan önce parfüm sıkmak gibi bir şey bu.
Üzerime başkasının tükürüğü yağacak, sert bir hareket ile kenara çekiliyorum, o yoldan geçmek bana haram.
İtiraf ediyorum ki öyle ultura titiz biri değilim, tanımadığım insanların mikroplarından
kendimi korumaya çalışıyorum o kadar.
16 EYLÜL 2005 Cuma 15:19 İzninizle, hastasıyım bu beyfendinin...
-bir gün geriden- Günün Makalesi_Kadınları anlamak üzere bir deneme (daha)
İzninizle, hastasıyım bu beyfendinin ...
16 EYLÜL 2005 Cuma 00:50 Reklam alınmaz verilir...
Nisan, mayıs aylarında o kadar çok "ne duruyorsun reklam alsana" diyen mail gelmiştiki;
kimseye anlatamadım derdimi "Bende isterim; ama ortalara 'reklam almak istiyorum' diye dökülemem,
bas bas bağıramam; ancak reklam vermek isteyeni kabul edebilirim" diye.
Birkaç gün önce mail adresime gelen reklam teklifi (bende başgösteren 'acaba kekleniyor muyum' şüphesi)
sonra faxlaşmalar, bugün hesabıma yapılan EFT veee evet!
16/09/2005 tarihi itibariyle siteme Met Kimya'nın reklamını almış bulunuyorum.
Kabul ediyorum ki benim gibi Starbucks Decaf Sumatra tiryakisi biri için ideal olan Starbuks'ın reklam vermesiydi;
ancak yolum, konusu kahve değil de kimyasal ürünler olan bir şirketle kesişti.
Siteme reklam vererek kendi başıma bir şeyler yapmaya çalışan beni, destekledikleri için çok teşekkür ediyorum.
Çok bariz ki verdikleri bu reklam ile satışları %50 artmayacak :))
Sitem, başka reklam tekliflerine de açıktır, beklerim.
Çekinmeyin, burada hepimize yetecek kadar yer var :)
(Nasıl gaza geldim ama...)
Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum; çünkü utanıyorum :x
Reklam, anasayfa'da menünün içindedir; buradan kendilerine ulaşmak mümkündür.
Sevgiler&Saygılar
15 EYLÜL 2005 Perşembe 18:05
Dün akşam "evden biri" ile konuşurken birden konu Ölüdeniz'e bağlandı.
"Eylül ayında bir Ölüdeniz ne güzel giderdi di'mi?" dedik, sadece o kadar.
Ölüdeniz'de denize sıfır olması, harika odaları ve inanılmaz güzel lokantası sebebi ile (geçen sene öyleydi)
sadece Oyster diyorum o kadar...
Bir de içimizde Serkan&Ezgi'nin neden ingilizce yazdığını tahmin edebilecek var mı?
15 EYLÜL 2005 Perşembe 12:30 İşte hediyelerim...
Aşkım küpeleri değiştirmiş hatta üste para bile artmış, hain...
Ama hakkını vereyim, çok güzel ve tam benim tarzım ve çiçeğim pek tabii...
Bu ayakkabılar da ne alaka diyebilirsiniz, bunlar gelinlik ayakkabım.
Ortalığı toparlıyordum (daha doğrusu temziliğe girişmiştim ki) bunlar çıktı karşıma.
Üstüne basıldığı için danteli kirlenmiş; ama olsun, her hali ile güzel bu ayakkabılar,
anısı var en başta...
:)
14 EYLÜL 2005 Çarşamba 21:55 Başkasının ehliyeti...
Bugün Levent Metrocity'nin yanında SPK'nın da bulunduğu plazadan içeri girdim.
Bir süre girişteki koltuklardan birine oturup evraklarımı kontrol ettim, birazdan yukarı çıkıp teslim edecektim.
Bu süre zarfında binada bir yerde çalıştığı ve danışmada bulunan bayanın da tanındığı bir bey oturdu yanıma.
Kısa bir süre sonra bayan da masasından kalktı ve beyle sohbet etmeye başladı,
söylediğine göre "önemli kararlar arifesinde"ymiş;
bey bu durumla pek ilgilenmedi; sonra sohbete bir başka bey de dahil oldu.
Önemli kararlar aşmasındaki hanım
kendi çocuğunun bu beyin çocuğundan daha tatlı olduğunu iddia etmeye başladı;
oysa orada bulunan kimse bunun aksini iddia etmemişti.
Hakkı yeniyormuşcasına feryad ettikten bir süre sonra,
başım 11 adet evrağa gömülü olduğundan göremediğim ya da anlayamadım bir sebepten ötürü,
konuşması bıçak sırtı gibi kesildi ve yerine geçti;
2-3 dakika sonra da ben karşısına dikildim bu sefer: "SPK'ya bir dosya bırakacaktım"
"Kimlik rica edeyim"
...
Aşkımla eve dönüyoruz telefonum çalıyor ekranda tanımadığım bir numara,
"buyrun bakalım" tadında açıyorum:
"Duygu Hanım?"
"Evet"
"Bir kimlik karışıklığı olmuş sanırım ben 1.Levent Plaza'dan arıyorum, güvenlikten...
Kimliğiniz bizde ve sizde başka birinin kimliği var, SPK'da çalışan bir beyin"
"Bir saniye bakayım alıp çantama atmıştım, dikkat etmedim açıkcası"
...
Kısa bir süre sırt çantamın içini karıştırdıktan sonra kırmızı gömlekli,
gözlüğü olan bir bey ile burun buruna geliyorum.Bu benim kimliğim değil!
"Acaba buraya getirebilir misiniz?"
(Oldu, gözlerim doldu)"Getiremem dönüş yolundayız hem evde işlerim var
hem de trafik berbat; ancak beyfendi istiyorsa gelsin alsın"
"Anladım..."
Bir süre sessizlik
"Yarın saat kaç gibi getirebilirsiniz?"
"Yarın sabah boyacı gelecekte, kombinin ana borusunu boyayacak öğlene kadar biter işi 12.00'den sonra"
"Yarın beyfendi yola çıkacakmışta"
"Eşim getirse olur mu sabah bırakır zaten işe gitmek için sizin dükkanın önünden geçiyor"
(1.levent plaza inşaa edilirken harcanan para ve emekten ötürü sanmıyorum ki
"dükkan" olarak adlandırılmayı hayal etmiş olsun)
(Adam yılgın ve daha ne duruyorsun ses tonu ile)Fark etmezz, fark etmez kimin getirdiği, eşiniz getirebilir"
"Tamam 08:00-08:30 gibi sizinkini bırakır benimkini alır ok?"
"Tamam, teşekkür ederiz"
Maaşı, yemek çeki ve ssk'sı sadece doğru kişiye doğru kimliği vermek için ödenen
"önemli kararlar arifesinde"ki bayan hata yapmıştı;
ancak kimse yaygara kopartmadığı için bu düşüncemi kendime saklamak zorunda kaldım.
14 EYLÜL 2005 Çarşamba 12:50
"Kötü görünüyorum:
saçlarım ıslak, boğazımdan bağlanmış naylon bir örtü var üzerimde,
dizlerime kadar iniyor.İçinde inanılmaz çirkin göründüğünüz çıktığınızda ise göz kamaştırdığınız dükkanlardan biri burası.
Herkes birbirini süzmekte: "Acaba ikimizde kapıya yanaştığımızda o benden daha da mı güzel çıkacak?"
Her yerde dergiler var, plazma tv de ise Fashion Tv.
İki tanesi kucağımda karıştırmaya başlıyorum sayfaları,
tepemde dikilen oğlan yüzünden "Sex, yatak, tahrik, erkeğiniz" başlıkları atılmış sayfaları hızla çeviriyorum.
Benim hiç sorunum yok!
Basit(!) konulara geliyorum "iş yerinde göze batmanın 10 altın kuralı",
"bu kışın makyaj trendleri" vs vs
Kahvelerin biri gidiyor biri geliyor.
Saçım konusunda ne kadar muhafazakar olduğumu hala anlayamamış olan o adam ,
kahveyi sevdiğimi unutmamış, senede 3 kez görüşmemize rağmen...
Burası gerçek manada dişe dokunmayan şeyler düşündüğüm tek yer.
Dergiler, çıraklar, kahveler,saçlar, çıplak ayaklar, leğenler.
Galiba kuaföre daha sık gelmeliyim.
08/09/2005 "
ve nokia
14 EYLÜL 2005 Çarşamba 11:21 Mavi küpe...
Dün akşam aşkım bana çiçekle gelmiş.İnanın beklemiyordum; ancak bu hüzünlü bir beklememe hali değildi bu.
Şimdi buradan "hop!" bi atlamak istiyorum.
Aşkım geçenlerde bana "hiç romantik bir insan değilsin" dedi.
Bana!
Ben kendimi salya sümük romantik bilirdim.
Birden görüntü dalgalanmaya başladı ve ben kısa geçmişe şöyle bir bakınca
kendisini haklı buldum. Evet ben "romantik" özürlü biriyim.
Romantik ortamlar beni sıkıyor.
Burnum kaşınıyor, saçımın dibinde bir şey yürüyor sanıyorum başım kaşınıyor,
ayak parmaklarım seyiriyor, duruş şeklimden dolayı illa bir yerim uyuşuyor sanıyorum...
Liste uzar gider yani...
Sonuç olarak kabul etmedim tabii.
Bu arada her şart altında kadınların bu "kabul etmeme" durumuna bir ilaçla çözüm bulunması taraftarıyım.
Daha sonra bana hediyesini verdi.
Gene ve gerçekten hediye de beklemiyordum.
Zaten ben de kendisine hediye falan almamıştım, biliyorsunuz zor beğenen bir
kişi kendisi.
Bu seferde ben onun hediyesini beğenmedim.
Bana bir küpe almış, çok teşekkürler.
Yalnız mavi taşlı!!!
Şimdi sitenin kadınlarını erkeklerin arasından çekip, şöyle bir kenara alıp sormak istiyorum:
Hanımlar! Altın da "mavi" devri kapanalı ne kadar oldu?
ben bir ara 1998-99 gibi gördüğümü hatırlıyorum.
Dört sene sonunda ilk kez bana aldığı bir hediyeyi "Iıı! Hı hı! Şey! Evet!...Canımmmmmm!(son anda uyandım ki ayıp oluyor)"
diyerek karşıladım vallahi çok bozuldu.
Düzgün cümleler ile değiştirmesi gerektiğini ifade ettim.
Bu sabah aldı gitti, bakalım ne yapacak?
12 EYLÜL 2005 Pazartesi 20:12 Temiz kağıdını nasıl beklerdiniz?..
Sky Türk'de şu anda Betül Mardin var.Ne kadın yaaa!...
Bugün adliyede temiz kağıdı almak için el ele tutuşarak bekleyen çift gördüm ya 45 dakika boyunca;
ölsem de gam yemem!
Ne alaka gam yemem ?
Ve pek tabii ki başkalarının mutluluğundan bana ne!
Temiz kağıdı almak için gene söylüyorum 45 dakika beklerken neden bunu ispat zorunluluğum olduğunu düşüne durdum.
Diyorum ya 45 dakika...
Benim temiz olup olmadığım konusunda karşı tarafın yani SPK'nın bir şüphesi var ise neden şüphesini kendisi
ispatlamak zorunda değil de ben "Yok kardeş bak boşuna işkillenmişsin; ben piri pak bir kimseyim" demek zorundayım.
Zaten başka ülkede var mı böyle bir uygulama bilmek istiyorum.
Sırada, birbirine yazanlar, çocuğu ile gelip milletten eylemesini isteyenler, ter kokanlar (onlar her yerdeler),
ad soyad aile sıra no gibi boş alan dorldurmaktan acizler, 2 satırlık matbu dileçe ellerinde
yaptıkları "Nasıl doldurulacak fikir teklakkisi ile" pazar günleri televizyonda
"spor yorumu" adı altında yayınlanan geyiği havada karada katlayanlar eşliğinde geçirilen 45 dakika gayet normaldi benim için.
"Katlandım" bile diyemem; inanmazsınız hiç etkilemedi beni.
Öyle salak salak baktım etrafıma; ben dilekçemi spk sitesinden indirdiğim ve sıram gelmeden de
çantamdan çıkarmadığım için "Elinde dileçesi bile yok; sırası geldiğinde ne yapacak bakalım?İnsan sıraya girmeden
bir sorar etrafına ne lazım diye di'mi?" bakışlarına "Elinde dilekçede yok boşuna yer işgal ediyor,
keselim şunu şuracıkta kimse de sesini çıkartmaz" bakışları eşlik etti bir süre.
Önümde iki kişi kaldığında hızlı bir el hareketi ile "tak" çıkarttım dilekçemi, herkes dumur...
Bir grup insan daha bugün Şişli Adliyesi'nde kendini temize çıkardı.
Hayat keyifli ya!
12 EYLÜL 2005 Pazartesi 10:53 alık keyfi...
Nietzsche Ağladığında'yı kredi kartı puanlarımla aldım ve okumaya başladım.
41. sayfadayım.
12 EYLÜL 2005 Pazartesi 10:53 Balık keyfi...
Hafta sonu ablamın kayınvalidesinde balıkdaydık.İkinci fotoğrafta da annemle Atahan'ı görüyorsunuz,
çoook uzakta iki nokta :)
Balıklara uzanan maşalı el ise aşkıma ait.
Bugün kuru temzilemeciye gitmeyi planlıyorum.
Ardından da temiz kağıdı ("Cumhuriyet Savcılığından kişinin arşiv kayıtlarını içeren
Adli Sicil Belgesi" olarak ifade edilmiş)almak için Şişli'ye gideceğim.
Sonra noterde işlerim var:
-Hakkımda iflas kararı ve konkordato ilan edilmemeiş olduğuna dair yetki belgesi iptal edilen
ve durdurulan kuruluşlarda sorumluluğun olmadığına dair noter beyanı
-Nüfus Hüviyet Cüzdanının noter onaylı örneği
-Diplomamın noter onaylı örneği
SPK lisansımı almak için evrak topluyorum da...
Bu arada sabah yüzümün kaşınması ile uyandım; yeni bir tonik kullanıyorum ondan olabilir mi diye düşünmeden edemedim.
Cumartesi günü, yaşanan pantolon krizi yüzünden, düğüne saat 20.00 civarında varabildik.Feriye'deydi,
otoparktan düğün alanına geçmeye çalışırken mikrofondan sesini duydum arkadaşımın "Evet, evet!"
göremedim "evet" derken ama duydum.
Çok güzel gelin olmuştu...
12 EYLÜL 2005 Pazartesi 00:01 Pantolon kaybettim, hükümsüzdür...
Tarih:08/09/2005
Yer:Metrocity'deki kuru temizlemeci
Olay:
Perşembe günü aşkımın bir takımını ve kravatını kuru temzilemeciye verdim,
hatta verdikten sonra da kuaföre gittim.
Dönşte aldım eve getirdim.
Cumartesi günü ise öğlen evden çıkarken kıyafetlerimizi yanımıza aldık,
aşkım işe uğradı ben annemle buluştum.
İkimizinde işi bittiğinde buluşup annemlere gittik.
-Bu süre içinde kıyafetler arabadaydı-
Arabadan da beraber indik herşey kontrol altında...
ben giyindim ve tam makyaj yapmaya başlamıştım ki
içeriden bir ses geldi "Duygu pantolonum nerede?"
(ben)!!!!!!!
Baktık yok!
Pantolonun askıdan kayabileceğini tahmin edebilen 27 yaşında bir kadın olarak
perşembe gününden beri jelatin içindeki takımı her taşıdığımda
iki kat yapıp kolumla koltuk altım arasını sıkıştırdım, gerçekten...
İki askı vardı birinde ceket diğerinde kravat asılıydı (hatta içimden
bir kravatı askıya asmışlar ne cömertler diye geçirdim).
Ayrıca takımın kendisi lacivert olduğu için dükkanda başka bir takımla karışma olasılığı
o kadar yüksek ki...
Aradım pek tabii dükkanı; kız "Boş askı var mı ki?" diye sordu ben de
"Kravatı tek bir askıya asmanıza şaşırmıştım" dedim.
Durdu, telefonumu istedi bakıp döneceğini söyledi.
3 dak. sonra aradı bilgisayara da dükkana da bakmış yokmuş.
Bizim düşürme olasılığımız %65 dükkanda kalma/karışma olasılığı %35.
Eğer yolda izde düştüyse köpek değil ya bu evi bulabilsin,
ama %35 için elimden bir şey gelebilir.
Dükkana gideceğim ve başkasına vermiş olabilecekleri ihtimaline canı gönülden inandığımı
ifade edip en azından ellerine geçen ilk sahipsiz lacivert pantolonda beni aramalarını isteyeceğim.
Aşkımın Vakko takımını mundar ettim; vatana millete hayırlı olsun.
9 EYLÜL 2005 Cuma 17:40 Yeni Saçlarım...
Yeni saçlarım bol katlı ve biraz da kısaldı.
Hepsi birden orjinal rengine boyandı, gölgeler uçtu gitti; saçlarımda ACE etkisi görülüyor.
İnanılmaz mutluyum; işte şimdi Mahsun'un şarkısını söylemek geliyor içimden:
"...Sarışın, esmeri ne de kumralııııı
benim için en güzeli insan olanı!"
9 EYLÜL 2005 Cuma 15:27 Çok utanarak söylüyorum ki...
Çok utanarak söylüyorum ki bu yaşıma geldim ve "Nietzsche Ağladığında"yı okumadım...
Okunacak!
Okunacak da kitabın kapağındaki yazı karakteri beni hiç çekmiyor, elime almak istemiyorum kitabı.
9 EYLÜL 2005 Cuma 12:37 Yıkıldım...
Kullanım istatistiklerinde gördüm ki "liseli+kızların+etek+altları" şeklinde yapılan bir aramada siteme ulaşılmış.
Allah allah diyerek ben de bir denedim ve gördüm ki Google'da ilk sayfa ilk sırada bubenimhayatim.com çıkıyor.
Zaten kısır bir arama olsa gerek tek sayfa 5-6 tane site sıralanıyor.
Sonuç olarak bu, sitenin bittiği andır arkadaşlar.
Burger King tuvaletindeki musluğu açtığımda elimi haşlamıştım.
Hatta o esnada WC'de bulunan liseli kızlardan biri de beş dakika önce muslukta elini haşlamış;
ancak tecrübesini paylaşmak için benim de haşlanmamı beklemişti.
İşte bunu anlattığım sayfadan kaynaklanan bir "sağır duymaz uydurur" durumu.
Saçlarımı kendi rengine boyattım ve kestirdim.
Bir süre daha açık ya da koyu gölge ile uğraşmak istemiyorum.
Modeli de dün gördünüz, aynen öyle oldu.
Fotoğrafımı çekeceğim; ancak pillerimin şarj olması gerekiyor.
Çarşamba günü ablam "ayva tatlılı Algida hüsranını" yetkililer ile paylaşmaya karar verdi.
Dondurmayı bir heves almış, kaşıklamaya başlamış (ekmek kadayıflıda olduğu gibi)
altından kocaman bir parça ayva tatlısı çıkacağını sanmış, çıkmamış.
Aslında haklı ben de yediğimde gördüm: kendisi ayva reçeli soslu dondurma, ayva tatlılı değil.
Zaten bir kandırmaca olduğunu tahmin etmek lazımdı; çünkü ekmek kadayıflının kabı
şeffaftı, en altta yatan kadayıfı görelim diye,
oysa ayva tatlılının kabı mat, içi görünmüyor yani.
Kutunun altında yazan 0800 numarayı arayıp "Siz şunun altına şöööle bir ayva tatlısı koysaydınız,
ben çok büyük hayal kırıklığına uğradım yani, ekmek kadayıfında olduğu gibi sandım, onun için aldım;
ama eve geldim ne göreyim bunun üzerinde reçel var..." dedi.
MHY adına üzgünüm!
9 EYLÜL 2005 Cuma 00:17 Burcum beni anlatıyor...
Perşembe günü Günaydın ekinde Yengeç burcu için yazılanlar:
"Ay Akrep'te ilerliyor ve duygusal yönlerinizi artırıyor.
Kendinizi esir ettiğiniz kaoslardan kurtulmanın bir yolunu bulmalısınız.
Düşünceleriniz o kadar derin ki, sizi anlamak için karşı tarafın üstün bir çaba
sarfetmesi geriyor".
Üstün çaba sarfetmesi gereken şahsiyet şu anda koltuğa yayılmış Firends'i izliyor.
8 EYLÜL 2005 Perşembe 22:46 Burnumdan "g" harfi ile başlayan bir ses çıktı...
Döndüm, bir geceliğinde annemde kaldım.
Evet, annemleri su yolu yaptım.Üç hafta kalmış olmanın verdiği bir "orada kalabilirimli" durum söz konusu...
Burnumdan "g" harfi ile başlayan bir ses çıktı: Gııırçç
Bu ses burnumdan çıktı; çünkü Atahan burnuma oturdu.
Kendisinin 2 yaşında ve 14kg ağırlığında olduğunu hatırlatmama gerek var mı?
Yok!
Yere uzanmıştım, kabul ediyorum boğuşuyorduk.
Yani sebepsiz değil; bir ara herkes menejeri eşiliğinde kendi kÖşesine çekildi sandım
ki gözlerimin kapalı olmasını fırsat bilip burnumun üzerine oturdu.
Burnum ile bezli poposu arasında 5cm mesafe kalmıştı gözümü açtım.
MAvi şortlu bir popo, gözüme yaklaştığından olsa gerek normal ölçülerinin
2 katı büyüklüğündeydi, sonra o ses çıktı.
Devamında: sağ gözüm yaşardı, kulaklarım ve burnum ısınmaya başladı.
Yaklaşık yarım saat sonra burnumdan sular akmaya başladı.
Sinüslerim açıldı...
Şimdi de gözüm ağrıyor.
Bunları yazarken yüzümde kocaman bir gülümseme olduğunu söylememe gerek var mı bilmem
sevgi böyle bir şey olsa gerek,
kan çekiyor...
7 EYLÜL 2005 Çarşamba 11:01 Elimden bu geldi...
Kabul etmek lazım ki insanın kendi fotoğrafını çekmesi çok zor.
Bu akşam annemlerde kalma ihtimalime karşılık kıyafetimin fotoğrafını kendi çapımda çektim koydum.
Genede tam gözünüzde canlanmadığının farkındayım; ancak fikir verebilir.
Çok ölçülü bir dekoltesi var di'mi?
:)
Çantam da bu işte!
Özellikle açık rengi tercih ettim.
Siyah elbiseye siyah çanta kendini göstermez ve boğar diye düşündüm.
6 EYLÜL 2005 Salı 20:32 Misi...
Türkiye'de dizi furyası nerede doyuma ulaşır bilinmez; ancak kenarda kıyı da kalmış,
ki kalmamalıydı, tüm oyuncular ekmek yedi bu işten.
Oyuncu olmayanların adı birden "sanatçı" olarak anılmaya başladı.
Sanatçılar daha da bir değerlendi.
Kısacası kendi içinde bir terfi mekanizması çalıştırdı televizyon dünyası.
Bu furya yaşanmasa Elif Dağdeviren'in Mahsun Kırmızıgül ile dizi çevirme olasılığı yüzde kaçtı?
Cem Özer'in kızının bir dizi de rol alma gibi bir hayali olacak mıydı?
Özcan Deniz kendi sesini kullanmayıp kendisine dublaj yapılmasını tercih edince,
keramet bundaymış diyerek Küçük Emrah ile Mahsun'da "Dublajsız çıkmam abi" dedi,
gene de tutmadı.
Dizi alemi bir ilki daha yaşamaya hazırlanıyor bu gece:
ilk Türk Brezilya dizisi: MİSİ...
6 EYLÜL 2005 Salı 18:12 Kombicinin "Neden?" sorusu...
Eve giren çıkanın haddi hesabı yok vallahi.
Bugün de kombiciler geldi; kombiyi çalıştırmaya.
-Boru takılmamış (kombinin ek parçası olan boruyu kastediyor)
-Evet
-Neden?
-Ustalar kendi aralarında anlaşamadı da ondan.
Kombici pimapenciye pas etti.Pimapenci ölçüyü yanlış almış (borunun takılacağı camın)
bir hafta sonra camı takmaya gelen çocuk ben boru takmaktan anlamam dedi.
Bende bir kez daha çağırmadım kombi döşeyen ustaları.
Nasıl olsa bu parça sizin kombinizin yedek parçası ya geldiğinizde takarsınız diye!...
-...
Sen kimsinde bana "Neden?" diye soruyorsun ya???
-(ben)Ocağı da bağlayabilecek misiniz?
-(aynı adam-yüzünde kocaman bir gülünmseme ile)Yok biz ocak ile ilgilenmiyoruz.
Onun için Arçelik servisi arayın (içinden: Gollllllllll!)
Kendimi birden bankada çalışıyormuşum gibi hissettim.
Başka departmandan biri ile konuşuyorum...
İş yerinde de öyledir ya herkes iş pas etmeye "Aaaa yooook bu benim işim değil bunu
falanca bölümden soracaksınız" bayılır ya,
iş hayatı ve onun içindeki insanlar zamanla öyle bir hale gelmiştir ki
Sürekli soruları doğru kişiye sormadığınızı hissettirmeye çalışırlar.
6 EYLÜL 2005 Salı 13:27 Banu Alkan ve benim diş fırçam...
Dün akşam yatmadan önce dişlerimi fırçalarken aklıma Banu Alkan geldi, Ünlüler Çiftliği ile beraber.
Neden derseniz dişlerimi fırçalamış, diş fırçamı suya tutmuşken içimden baş parmağım ile
foşturu foşturu sesi eşliğinde fırçamı temizlemek geldi.
Bu benim için mümkün değildi; çünkü ben "fırçaya el sürülmez;suya tutulur" prensibi ile büyütülmüştüm.
Banu Alkan'ın Ünlüler Çiftliği'ndeyken yıkanmamış olması halkı galeyana getirmişti hatırlarsanız.
Çiftlik halkı da yıkanmadığı için kendisinden şikayetçiydi.
Bunun üzerine Banu Alkan'ın sabahları diş fırçalama seramonisi o kadar uzamıştı ki duş alsa daha iyiydi.
Omuzunda kürkü elinde bir kalıp sabunu diğer elinde diş fırçası çeşme başına gelir;
önce diş fırçasını kalıp sabuna sürter sürter sonra baş parmağı ile foşturu foşturu yıkardı.
Fırçayı duruladıktan sonra tekrar sabuna sürter (bolca) tekrar parmağına sürte sürte yıkardı.
Ben bu olayın seramoniye dönüşmesine değilde elini fırçaya sürtmesine hayret ederdim, birazda kıskanırdım açıkcası.
Bu şekilde 3-4 kez daha fırçayı temziledikten sonra ki bu şekilde bir nevi duş aldığını sanırdı,
dişini fırçalamaya girişirdi.Fırçaladıktan sonra tekrar sabun...
Zaten bu çiftlikte bir Banu Alkan'ın vücudu yerine diş fırçasını sabunlaması bir de
Güllü'nün tavuk boğazlaması olay olmuştur.
6 EYLÜL 2005 Salı 01:08
İster mühendis ol ister doktor,
beni anlayamayacaksın.
Kesip biçsen de beni;
ilk beyin naklini gerçekleştirsen de üzerimde
ya da sistemimi yeniden yüklesen de
takıldığımız yerde refresh etsende
sen beni hiçbir zaman anlayamayacaksın,
içimi bilemeyeceksin kısacası...
Üzüntülerim hep Artvin havası gibi gelecek kulağına
iç sıkıntılarımsa küçük kız çocuğu şımarıklıkları...
Sen beni hiçbir zaman anlayamayacaksın.
Kendini, kendi güneş sisteminin uydusu ilan edip beni de sistemin en sonundaki gezegen sanacaksın.
Sen kendinle
ben kendimle
bu kadar maşgulken; biz bir hayatı yaşamaya çalışacağız aynı evin içinde...
Birimiz orta noktada buluşmak için ilk adımı atana dek bu sürtünme prensibine bağlı
"ilişki" yüzeyi yıpratıcı bir şekilde devam edecek.
"Biz aslında birbirimizi çok seviyoruz" ara nameleri ile zaman kazanacağız.
Günün birinde birimiz ya orta noktaya varmak için yakına ya da enkazdan uzaklaşmak için ters yöne,
ilk adımı attığında bu iş burada bitmiş olacak...
(mayıs 2003)
6 EYLÜL 2005 Salı 00:07 Hasar tespit raporu...
Evin içinde ustaların dolaştığı yaklaşık 4 hafta sonunda:
1.Yemek masasının deri sandalyelerinden biri delinmiş
2.Yatağın altında duran destek yataktan da bir parçayla birlikte kopmuş
3.Gardırobun sol arka ayağı kırılmış
4.Girişte ayakkabılık yerine kullandığım ayakkabı dolabınının bir kulbu eksik
5.Aspitratörün hortumu delinmiş, çekmiyor
6.Mutfaktaki spotlardan biri çalışmıyor
7.Kolidorun lambası da çalışmıyor
8.Yatak odasındaki abajur yerinden çıkmış
9.Mutfaktaki elektirik prizi yerinden çıkmış bir de bağlantısı kopmuş
10.Pembe renkli elektirik süpürgem çizik içinde (kombiciler onu da kullandı)
11.Yeni taktırdığım çelik kapı ise biraz boya, biraz macun, biraz da pis içinde
12.ADSL den hiç bahsetmiyorum.
Bunlar bir nefes aklıma gelenler.Daha uzatmıyorum, sadece saymak istedim.
5 EYLÜL 2005 PAZARTESİ 20:30
Dün akşam Aysel Gürel'in dizisine şöyle bir göz attım da "Bendeniz Aysel" hiç beğenmedim.
Aslında toplamda beş dakika bile seyretmediğim bir dizi için ne kadar sağlıklı bir yorum diye
düşünmeden edemesem de sonunda "max 5 dak. izlettirebilmiş kendini" dedim.
Oyuncuların laflarını bekledikleri çok belli oluyordu.Yani bir yapaylık "bakın biz dizi çekiyoruz" hali vardı.
Bu arada sadece Sinan Çetin'e değil tüm camiaya sesleniyorum Doğa Rutkay'ı oynattığınızda
aynı zamanda babası Rutkay Aziz'i de oynatmıyorsunuz.Yani babası hatırına ya da babasına saygınızdan kızından
fazla bir şey beklemeyin.
Televizyonun sevmediği bir yüz Doğa Rutkay; antipatik geliyor insana.
Hangi rolde çıkarsa çıksın değişmiyor bu.
Dizi yine de tutabilir; sonuçta ben nacizane bir izleyiciyim bu işin kompedanı değil.
Ali Haydar ile Hanım başladı ben kaçtım...
5 EYLÜL 2005 PAZARTESİ 16:01
Bir süre önce bir başka yayın evinden daha mesaj aldım.
Bu kişide bana sitemin amacını sormuş, hem eleştirmiş hem de beğenmiş; güzel temennilerde bulunmuş.
En önemlisi yazmaya değer bulunması pek tabii.
Bu tür şeyler beni mutlu ediyor.
İki yayın evininde ismini şimdilik telafuz etmek istemedim; çekindim açıkcası.
Belki sonra, yeri gelirse :)
5 EYLÜL 2005 PAZARTESİ 14:35
Geçenlerde Alper isiminde bir site takipçim mesaj yollamış:
"benim masa üstümde senin bir foton var merak ediyorm senin masa üstün de ne var?"
Vallahi Alper benim masaüstümde şimdilik Yalın'ın konserinden bir fotoğraf var.
O da Yalın'a bayıldığımdan değil; konser ambiyansını çok iyi yansıttığından, aşkım çekmişti.
Masaüstünü dün değiştirdim.Ondan önce Atahan'ın doğum gününde çekilmiş bir tabak kurabiye vardı.
Yalnız bu fotoğraf tüm tadilat dönemi boyunca bilgisayarı her açtığımda karşıma çıktığından dün akşam kaldırdım.
Baktıkça hiç iyi şeyler düşünmüyorum çünkü...
5 EYLÜL 2005 PAZARTESİ 14:16
Telefonda eski bir arkadaşıma dert yanarken (ev çok dağınık diye);
"Çalışsaydın uğraşmazdın" dedi.Bende kendisini yürekten destekledim açıkcası.
Telefonu kapattıktan sonra düşünmeden de edemedim.
Ev bu kadar dağınık olduğunda çalışıyor olsaydım benim yerime kim yapacaktı ki?
Gene ben, yani sabahtan akşama kadar çalıştığım yetmezmiş gibi, eve gelip yemek hazırladığımda;
işim bittikten sonra saat artık 21:00 mi olur, 22:00 mi bilinmez,
bir de ortalık toparlayacaktım.
Ben en iyisi artık söylenmeyi kesip evimi usulca toplamaya devam edeyim.
4 EYLÜL 2005 PAZAR 19:34
Cemil İpekçi'nin aksine son bir kaç haftadır en verimsiz zamanlarımı yaşıyorum.
Sebepler malum, özellikle banyoyu temizledikten sonra duygusal manada da pek iştah kalmıyor insanda...
Sabah olsun İkea'dan aldıklarımın fotoğraflarını çekip sitede güncelleyeceğim.
Eskisi gibi bilgisayar başında vakit geçirmek istiyorum;
kaldırım kenarında boş boş oturan mahallenin çocuğu gibi...
Bugün eve kesin dönüş yaptık ve yarım kalan işlere soyunduk aşkımla;
kendisi bir süre daha dübel, vida, matkap görmek istemiyor;
ama küçük banyoyu aldığım raflar ile inanılmaz bir yer haline getirdim.
Depolamanın dibine vurmuş durumdayım o kadar söylüyorum.
Raf raf raf plastik kutu kutu kutu...
Salon, yatak odası, banyo yaşanılır halde; hala diğer odalar ve mutfağı toparlayamadım.
Artık yavaş yavaş...
Birazdan duş alıp temiz bir şeyler giyeceğim, bir fincan kahve eşliğinde
TV izleyeceğim ve bu beni çooook mutlu edecek.
3 EYLÜL 2005 CUMARTESİ 16:40
Vazgeçmek,
umutsuzluğa kapılmak,
hak bildiğin yolda tek başına ilerlemek,
amacını unutmak
sonra hatırlamak,
tutunmak hayatın dallarına,
ardından bindiğin dalı kesmek,
"kendim için"den yola çıkıp
"kimin içindi?"ye dönmek,
değer vermek içindekilere
beş dakika sonra içine tükürmek,
"her şey yolunda" oyununu 27x365'den 9855. kez sahnelemek
ve bir gece patlamak
sonra sönmek
inmiş bir balon gibi pörsümek,
"peki nasıl olacak?" diye sormak kendine
"nasıl olursa olsun içinde ben de olacağım" demek
kahretmek
ve ardından büyük bir korku ile şükür etmek...
sonunda köpek olmaya çalışmak
içindeki kediye inat...
3 EYLÜL 2005 CUMARTESİ 13:09
Dün akşam biraz stresli ve birazda asabiydim.
Son bir ayda yapılan harcamanın, oluşan karmaşanın, evimin içinde dolaşan adamın haddi hesabı yok.
Ben dün akşam yapılan harcama tarafına takılıydım...
Bugün matkap işleri var.
Evin içinde delmedik duvar bırakmamanın peşindeyim.
En iyi ihtimalle bu akşam ya da yarın sabah eve geliyorum.
Tek istediğim yazmak, ağustos 2004'de başladığım kitabıma kaldığım yerden devam etmek...
Yarım kaldı; çünkü devam edebilmek için yazdığım konuda biraz araştırma yapmam bilgi toplamam gerekiyordu.
Bir yıl içinde deli divane araştırmasam da mevcut çabam ile
kitaba biraz daha devam edebilmek için bir kısım dökümanı hatim ettim.
Biraz daha coşkuluyum şimdi; bir yayın evinin genel müdüründen mesaj aldım:
"...kitabınız bittiğinde mutlaka dosyayı görmek isterim"demiş.
Yayınlamaya değer bulur bulmaz bakın onu bilemem.
2 EYLÜL 2005 CUMA 16:22 EN SEVDİĞİM KADIN ADLARI-17/ DUYGU
"Seni kimse anlamıyor Duygu
Yıkandığın su, yürüdüğün yol, omuzunda gezinen melek
Şemsiyende sayı saymayı öğrenen yağmur
Sarmaşık gibi yüzüne sarılan ayna
Seni kimse anlamıyor Duygu
Binicisiz atlar, yeleli gece, elini altına soktuğun yastık
Hep başkalarının sevdiği şarkıları çalan radyolar
Kırmızı şarap gibi alnında gezinen ateş
Seni kimse anlamıyor Duygu
Denizdeki şişe, şişedeki mektup, mektuptaki söz
Tuttuğun günlüğe düşen gölge
Kuruttuğun çiçeklerden uçup giden koku
Seni kimse anlamıyor Duygu
Kırılan bardak, taşan süt, eteğine sıçrayan çamur
Yorgunlukta başını dayadığın omuz
Rüzgarın getirip pencerenin önüne bıraktığı kuştüyü
Seni kimse anlamıyor Duygu
Yıldırım aşkları, boşanma davaları, evine dönen yolcu
Aşkını portofino mu mortofino mu, neyse işte öyle
bir yerlerde bulduğunu şarkısında anlatan adam
ve mırıldanan
Yalnızca mırıldanan kalabalıklar kentin iç organlarında
Seni kimse anlamıyor Duygu
Yaşını başını aldığı halde neden teyze olmadığını kimsenin
bilmediği Güzin abla
Bilginin kurutulacak bir çamaşır olduğunu sanan okul
bir terliksi hayvan olduğunu
ve tek hücreli canlılar gibi bölünerek çoğaldığını düşünen devlet
Seni kimse anlamıyor Duygu
Ayın arkada kalan karanlık yüzü
Aşkın sana bakan yaralı yüzü
ve kayarlarken dilek tuttuğun yıldızlar"
Akgün Akova
1 EYLÜL 2005 PERŞEMBE 15:47
İnternet bağlantısıyla başım dertte; bir yılı aşkın süredir ADSL kullanıyorum.
Her şey iyi has giderken ne tasdüftür ki 3 haftadır ADSL gidip gelmekte.
Bağlantı bir var bir yok; bunun üzerine dün kontörlü internet bağlantısı aldım.
Bu seferde bağlan dediğimde daha bağlanmadan "bağlantı kesildi" uyarısı alıyorum.
146'dan bağlanmaya çalışıyorum o da ADSL hesabı bir var bir yok.
Kısacası bu PC de 3 adet bağlantı mevcut olmasına rağmen acayip bir bağlanamama durumu var.
Telekom ise apartmanın telefon hatlarını suçluyor; canım aşkım ise
"1 yıldır biz bu hattı kullandık bir şey olmadı da şimdi mi sorun var? diye sormuyor.
Kendisi benim aksime had safhada hümanistir.Kimseyi üzmek istemez.
Herkesi çok sever, sorması gereken soruları bile sırf karşı tarafın kalbi kırılmasın diye sormaz.
Bizim işlerde hep böyle muallakta kalır...
1 EYLÜL 2005 PERŞEMBE 12:18
Eylül ayı ile ilgili takıntımı bilmeyeniniz yok gibidir.
Sonbahar geldiğine üzülmüyorum da canımı sıkan sadece yağmur.
Üzerimde kıyafet varken ıslanmaktan pek hoşlanmıyorum.
Sadece rüzgar ve yapraklar güzel bir sonbahar adına benim için kafi...
Hala annemde kaldığımızın farkında mısınız?
3 haftadır devam eden bu misafirlik bugün yarın bitecek hayırlısı ile.
Hergün annemle gelip evin bir tarafını toparlıyoruz.
hala yatağımın üstü full eşya...
İkea'dan evi toparlamak için bir sürü kutu aldım ve mutfak içinde bir kaç parça bir şey.
Fotoğraflarını çekeceğim; ancak şimdi değil.
Ülker, 9 kat tat gofretin ambalajını değiştirmek ile bence dünyanın 8. büyük hatasını yaptı;
ama biliyorsunuz bu ülke başına gelen herşeyi ve yapılan alakalı alakasız tüm değişiklikleri
unutmakta bir numara...
Fındıklısına tavım ,)
|