"Tabii ki elde edilen şeyle sahip olunan şey arasında fark vardır."
-Pearl S. Buck
2001 krizi sırasında bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyordum.
Zaten banka da kısa bir süre önce fona devrolmuştu.
Acayip boktan bir durumdaydık.
Bir cuma günü 15-20 kişilik bir grubu toplantı odasına aldılar.
Sonraki cuma gene,
biraz ara verdiler ve bir cuma gene.
Seçilen kişilerin içinde performansı çok iyi olan da vardı,
kötü olan da, idare eden de. Tam bir "sepet" yapılmaktaydı.
Böyle olunca kalan bizler durumumuzdan hiç emin olamıyorduk.
Toplu işten çıkarılmalar için cuma günün seçilmesi de tesadüf değildi.
Amaç, kalanlar olan biteni hafta sonu hazmetsin,
toplanıp dedikodu yapılacaksa yapılsın ve
pazartesi günü işe soğumuş halde gelinsidi.
İşin en ilginç yanı ise işten çıkarılanlara seçenek sunulmasıydı:
Biz mi atmış olalım (tazminat verilecek),
yoksa siz mi istifa etmiş olursunuz (tazminatsız ama "bastım istifayı" tadında,
ya da böyle bir tad varmış gibi gösterilmeye çalışılarak)?
Gidenler aptal değildi tabii.
Kriz olmuş, yer yerinden oynamış; ileride, yeni bir iş başvurusunda
istifayı kimse yemez, kovulmayı herkes anlar.
O zaman yirmi üç yaşındaydım ve tek sorumluluğum kendime karşıydı.
Şimdi otuz yaşındayım ve sorumluluğumda bir de bebek var, bir ailem var.
Daha bir tedirgin geçiyor günlerim.
Market alışverişlerimi İstinye 3M Migros'tan yapıyorum.
İstinye'nin tam ortasında bir çarşının içersinde bulunuyor Migros.
Bu çarşının yapılanması aynı Amerika'daki mall'ları andırıyor.
Ortada bir otopark ve bu otoparkın etrafını kare şeklinde çevirmiş dükkanlar:
Migros, Joker, Remzi, Bimeks, Kahve Dünyası, Divan Pastanesi, Eczane, ATM'ler filan.
Genelde Jaguarlı, Mercedesli ablalar tercih ediyor burayı,
Duygu Dikmenoğlu Kahve Dünyası'nın bahçesinde oturup,
uzakta bir noktaya dalıp gitmeyi seviyor filan.
Değişik gelir grubundan müşterisi olsa da çarşıda ağırlık bavul çantalar, büyük gözlükler,
tek kapılı otomobillerden yana.
Geçen gün gene böyle aklım karışık, içim sıkıntılı;
Nil'in ıslak mendili bitmişti, Migros'a gittim.
Bebek ürünleri reyonunda yanımdaki kadın çömelmiş bebek mamalarına bakıyordu.
Sepetine ilişti gözüm.
İçinde bir kutu prinçli muhallebi, iki elma ve bir armut vardı.
Devam sütünü de raftan aldı ve reyonun sonundaki kasada sıraya girdi.
Meyveler bebek içindi kesin, ya muhallebiye rendeler ya da direkt yedirirdi artık.
Kadın gayet iyi giyimli ve daha çok elma armut alabilecek görünümdeydi,
bilmem dikkatimin sebebi anlaşılabildi mi?
Bir marketten içeri girdiğinde "toplayarak ilerleme" diye bir şey vardır.
Yani, "Çar çur har vur al al al al al deli gibi deli gibi al al al al
paraları paraları saç saç saç, saçma, S A Ç M A" tadında.
Aynısı marketlerde de yaşanır.
Ama son zamanlarda dikkatim market arabalarına,
kasa sırasında önümdeki, sağımdaki, solumdaki diğer müşterilerin alışverişlerine takılmış durumda.
Olaylar markarna, yağ, salça, tuvalet kağıdı ya da kabak, dereotu, diş fırçası
veyahut yarım kilo kıyma, patlıcan, sıvı sabun üçgeninde, dörtgeninde
hadi bilemedin altıgeninde ceryan ediyor.
Moral diye bir şey kalmadı bende.
Zengin bir insan değilim -konu bu değil- ama bir takım ufak küçük keyiflerim var bu hayata dair.
Ne bileyim, her gün (hemen hemen her gün) dışarı çıkıp bir fincan kahve içmek gibi.
Bir insan standardı olan ayda iki kitap, bir aylık, iki haftalık dergi alışverişi yapmak gibi.
Ya da ne bileyim -bebeğimiz olduğu için şu günlerde iyice seyrekleşen- üç ayda bir sinema gibi.
Dört ayda bir konser vb bir etkinlik gibi, hafta sonu dışarda yemek yemek gibi.
Gibi, gibi, gibi.
Kısaca bana "Paran nereye gidiyor?" diye sorsanız, cevabım "Her yere ve hiçbir yere" olur.
Çünkü öyle. Çünkü korkuyorum.
Artık G8 ülkeleri bile krizden paçayı kurtaramaz oldu.
Dünya üzerinde ekonomisi bir çift galoş kadar bile güvenli bir ülke kalmadı sanırım.
Moralim "yok" artık.
"Bozuk" olanları şanslı buluyorum.
Doğrusunu isterseniz, aslında kriz hakkında konuşmak bile istemiyorum.
13 Ekim 2008 Pazartesi 13:25
Anasayfa