tüm "border'ları ="0" layan müessese Bu Benim Hayatım. c o m

Bebek Okutan

 

kum havuzu

derKİ

b.hayat

compir


Ana Sayfa


Bi'de..

Eylül1
Eylül2
Eylül3





Eski Yazılarım
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Konuk Yazar
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah

  
    


29 Ekim 2007 Pazartesi 18:59 Hoş Geldin Nil Duygu 25 Ekim Perşembe günü saat 22:45'de Nil Duygu dünyaya gözlerini açtı: 4 kilo 125 gram ve 53 cm. 'Maşallah' deyin olur mu. Yaklaşık 15 saat kadar sancı çektikten sonra bebek sezeryan ile dünyaya geldi. Dört günlük bir lohusa için gayet iyiyim, memeye yapışmış bir kızım var ve kaysı kompostosu harika birşey. Niye bugüne kadar yapıp da içmemişim hayret (Sadece 1 yemek kaşığı şeker ile pişiyor). Doğum hikayeme gelince: Yazar mıyım yazmaz mıyım, yazarsam ne zaman yazarım, ne kadarını anlatırım, bir Duygu kaç hamileyi korkutma gücüne haizdir onu zaman gösterecek, bir de lohusa sendromu falan var tabii. İlk gördüğüm anda Nil Duygu'ya yapıştım. O zaten bana yapışık. Şimdi Nil'i büyütmek için bir hoştayn ineği kadar performans göstermek zorundayım. Normal hayata geçene kadar, normal hayata geçebilmek için, ara sıra, kısa kısa ama mutlaka yazıcam. Nil'in fotoğrafına gelince, merakla beklediğinizi biliyorum; fakat şimdilik buldumcuk oldum, paylaşamıyorum. Yorumlar 23 Ekim 2007 Salı 12:47 Duydunuz "Çıt!" Sesini ve Yarışma Başladı Sırtımı incittim. Dün sepetten tişört almak için eğildim ve doğrulduğumda "çıt!". Tamam, böyle bir ses çıkmadı ama ben o sesi psikolojik olarak duydum, ters bir hareket yapmış olmalıyım. Sırtımın sağ tarafı iptal oldu. Zaten akşamları döne döne uyuyordum, şimdi dönemiyorum da. Dün gece dönmeye çalışırken çıkardığım her "ay! oy! uf!" sesinde "evden biri" doğurmak üzere olduğumu sanıp panikle uyandı, filmi her seferinde baştan aldı. Kötü bir gece geçirdim anlayacağınız. Ayrıca hiç uyumadım dediğim bir gece için ilginç bi'rüya bile gördüm. Tanımadığım birisinin bebeğini sevmek için kucağıma alıyorum, öpüyorum ve öperken yutuyorum! Hamileyim ve bir bebek yutarak iki bebeğe birden hamile kalıyorum. Ailesi panikte ancak beni de üzmemeye çalışıyorlar. Fakat bu ince düşünüş bebeklerini geri istemelerine engel de olmuyor. Yuttuğum bebek biraz daha büyük olduğu için karnımın içinde tuvaletini de yapabiliyor. İğrenç! Neyse, panikle iki bebeği nasıl doğuracağımın, yuttuğum bebeği kusarak çıkarıp çıkaramayacağımın hesaplarını yapmaya başlıyorum. Sonra biri kulağıma üflüyor ve doğum sancılarım başlıyor. Eğer bana inanan, iyi bir yapımcı bulursam vizyona girmeye hazırlanan The Saw4'u tahtından edecek ilginç iğrençlikte bir filme imza atabilirim, rüyalarımın zenginliğine güveniyorum. Takip edenlere not: Gazeteport'a yazı göndermeyi bıraktım; ama Numan Bey'i takipteyim. Yorumlar 22 Ekim 2007 Pazartesi 13:59 Dosyam Artık Masanın Üstünde Cumartesi günü kontrole gittim, 40 hafta geride kaldı. Her tür acil durum için dosyam artık doktorun masasının üstünde duracakmış. Tanıdık, eş, dost arayıp "Eeee?.." diye soruyor, biraz mahçup bile sayılabilirim. "Bekliyoruz vallahi"den başka aklıma söyleyecek pek birşey gelmiyor. Aslında sinirlerim de biraz gergin; ama öyle değilmiş gibi davranmaya çalışıyorum. Keza doğurmasına ramak kalmış ideal bir hamile/gelin/evlat nasıl davranmalı hususunda net bir bilgiye sahip olduğum söylenemez. Doğururum diye birkaç hafta öncesinden İstanbul'a gelenler de ben doğurmadıkça sıkılmaya başladı. Eğlence başlasın isteniyor; gönül koymamaya çalışıyorum kendilerine. Yorumlar 19 Ekim 2007 Cuma 11:34 Kız bebek ve hediyeleri Yengem bayram için çıktığı yurt dışı gezisinden kız bebeğe hediye ile döndü. Yorumlar 18 Ekim 2007 Perşembe 14:32 Gökten 25 YTL Düştü Onpunto.com bi'yazıma 25 YTL ödedi. Kahve mi ısmarlasam mail atan ilk beş kişiye, yoksa ideefixe alışveriş listeme mi göz atsam henüz karar veremedim. Yorumlar 17 Ekim 2007 Çarşamba 11:30 Yaşlılık Simülasyonu Olarak Hamilelik Yaşlanmaktan çok korkuyoruz. O yüzden kendisini de bir süredir “yaş almak” olarak telaffuz ediyoruz. Alışveriş yapmayı seviyoruz. Yaşlanmayı da bir tür “zehirli suratlar” ile çıkılmış “Abdi İpekçi Caddesi aktivitesi”ne benzetince tenimizin karıncalanması duruveriyor. İnsan hele bi’korkmaya görsün büyük yaratıcılık gösteriyor görüyorsunuz. Aslında bu durum hem bedene hem de akla sahip olmanın getirdiği ikilemlerden biri sadece. O zaman bir süredir bende de baş gösteren, bir şeyleri bir şeylere benzeterek anlatma, , benzetemediğimde tam olarak anlatamadığımı sanma ve sonucunda vuku bulan içe sinememe halinin özgün olduğu söylenemez, bir çeşit virüs işte. Hamilelikle birlikte gündelik hayatımda da bir takım değişiklikler oldu, malum. Son üç aylık dönemin içine girdikten sonra bedensel performansımda ciddi düşüş yaşadım. Yokuş, merdiven çıkamaz oldum mesela. Hafta sonları ritüele dönüşen uzun kahvaltımız için hazırlık yaptıktan sonra neredeyse tüm gün başka hiçbir şey yapacak gücü bulamıyorum kendimde. Mutfaktan çıkmayan ben, önüme konacak bir tabak yemeğin yolunu gözlemekteyim. Oksijenimi bebek ile paylaşmaya başlayınca solunum performansım yerlerde sürünmeye başladı, buna da yoga ile çare bulmaya çalışıyorum. Bu fizyolojik değişiklikleri önce şişmanlığa benzetim. Her ne kadar bu ağırlığa yediklerim sebep olmasa da işte, görüyordum: Eğer her istediğimi hesapsız kitapsız yersem buna benzer bir hale gelecektim ve hayatım da aynen böyle sekteye uğrayacaktı. Hamilelikte değişiklik sadece bedensel performans ile sınırlı değil tabii. Hormonlar bedenimin içinde Horon teptiği için psikolojik olarak da değişmek kaçınılmaz oluyor. Bariz bir huysuzluk hali, onu takip eden alınganlık ve duygusallık. Ana haber bülteninde 17’lik kızı sevgilisine kaçan anne ile birlikte salya sümük ağlamak mesela. Biraz da bencillik: Hep beni sorsunlar, bebeği sorsunlar ama sadece duymak istediklerimi söylesin. “Ne kadar iyi görünüyorsun, şişmemişsin” ya da “Sipsivri bir karın başka da bir şeyin yok” densin. Mümkünse ikisi birden peş peşe söylensin. Eşe dosta “Duygu da tüm kiloyu çocuğa almış” muştulansın. Bir nevi “79 mu? Hiç göstermiyorsun” beklentisi, “Söyleme teyze, nazar değer” misali. Diğer taraftan bir yıl öncesini hatırlamakta zorlanmazken akşam için ekmek almayı unutmakla başgösteren bir unutkanlık ve devamında da sakarlık hali. Düşen bardaklar, sendeleyen ayaklar ve bir şekilde gündelik hayatın içine sıkıştırmaya çalıştığım “siesta saati”, oysa hiç adetim değildir. Yapılmayı bekleyen ev işleri için dilime pelesenk ettiğim ”Şimdi hamile olmayacaktım dört dönerdim evin içinde, bir günde bitirirdim falanca işi” cümlesi. “Sen beni gençken görecektin”in kardeşi. Bugünlerde hevesle beklerken kız bebeğin doğmasını büyük resme bakınca gördüm ki hamilelik şişman bir yaşlılığın simülasyonu aslında. Hamilelik ve ardından gerçekleşen doğum anne için bir çeşit detoks iken öncesinde “yaşlanmak” ya da “yaş almak” gerekiyor, sonra en genç insanı dünyaya getirip hayat denen çelişkiler yumağının tepesine bayrağı dikiyorsunuz. Bir şeyler öğrenmeden hamilelikten basıp gitmekse bana yakışmaz. Yaşlılık zor, çok zor. Ben anlayacağımı anladım ve 79’dan bir an evvel, sağlıkla 29’a dönmek için gün sayıyorum. Yorumlar 16 Ekim 2007 Salı Pazartesi 12:49 İlginç Kız bebeğin odası için buradan bir şeyler seçebilirim. 15 Ekim 2007 Pazartesi 13:23 Yüksünmeyen İnsandan; Yaz Hamilesi, Kış Hamilesi Hamileliğimin bir döneminde, galiba haziran ayıydı, tüm anne&bebek dergilerinden birer tane alıp incelemiştim. Hepsinin kapak konusu neredeyse aynıydı: Yaz hamileleri. Ardından ailelere yaz tatilinin püf noktalarını işaret ediyorlardı. Bir tanesinde de ana kucağı araba koltuğuna nasıl yerleştirilmeli konusu işlenmişti ki sonradan fark ettim o da Volvo'nun advertorialiymiş. Hamileliğim söz konusu olunca çokça duyduğum cümlelerden biri: "Ayyy hamileliğinin en zor zamanı da sıcaklara denk geliyor" oldu. Bunun üzerine "Öyle mi? Bak ben bunu hiç hesap etmemiştim, tez abaküsüm getirile!" demedim tabii. Bu arada insanlara diyemediklerimden bir kitap yapmayı düşünüyorum, bubenimhayatim.com u yazmak da beni kesmemeye başladı. Neyse bu cümleyi o kadar sık duyduktan sonra nasıl bir yaz geçireceğimi tahayyül ettiysem artık düşündüğüm kadar zorlanmadım. Son günlerde havaların durumu malum. Kısa süreliğine de olsa hem yaz hem kış hamileliğini test etme şansım oldu. Hatta tam kıştan da bahsetmek doğru olmaz sonbahar işte. Hemen söyleyebilirim ki ikinci kez hamile kalmam söz konusu olsa gene yaz ayına denk gelsin isterdim. Öncelikle giyim derdin neredeyse yok gibi birşey. İnce kıyafetler ile kendini daha hafif hissediyorsun, daha şık giyinebiliyorsun. Ayrıca yazın alışveriş daha ekonomik, hamile paltosuna ihtiyaç yok mesela. Ayaklarınız şişti diyelim, alırsın bir numara büyük terliği dolan dur tüm yaz. Meyveler de daha çeşitli. Yağmurda karda kayıp düşme riski daha az. Yüzersin, süper hissedersen kendini. Hamilelikte yüzme gibisi yok, bu noktada yoga bile hikaye kalıyor benim için. Ayrıca pek çok kişi hayran hayran karnına bakar, gülümser moralin yerine gelir. Tüm bu bahsettiklerim işin kreması aslında, kremanın avantajları. Pek çok sağlık problemi üzerine bir de hamileliğin yükü bindiğinde kış mevsimine daha töleranslı olabiliyor aslında. Bu arada benim göremediğim kış avantajları da olabilir, yazan olursa yazının sonuna iliştiririm, yüksünmem. Yorumlar 13 Ekim 2007 Cumartesi 12:50 Nasılım, iyi miyim?.. Hala doğurmadım. Heyecan ve biraz da korku içinde beklemedeyim. Hastane çantam hazır, hastane çikolatası da. Ev %85 oranında yerleşti, sadece bizim görebildiğimiz birkaç küçük eksiklik var o kadar. Anneannem doğum için Ankara'dan geldi. "Evden biri" tüm bu evi ayaklandırma işini "kız bebeğe bi'oda şart" sloganı ile gerçekleştirdiği için yatağını yanaştıracağımız boş duvarda kendisinin yaptığı yağlı boya tablolardan biri duruyor artık. Doğal olarak anneannem de "bebek odasını" görmek istiyor ve gösterdiğimiz boş, sade oda için "hani, nerede bebek odası?" diye soruyor. Haklı. Yatağını henüz kurmadık ve odada ne bir ayı ne de bir renk var. Aslında bebek odalarının biraz renkli olması lazımmış ama işin dekorasyon, yani eğlence kısmına henüz sıra gelmedi. Şimdilik dinlenmekle meşulüz. Dün yeni açılan İstinye Park'a gittim ve insan seli karşısında biraz şuurumu ve biraz da yön duygumu kaybettim. Çok büyük olmasına rağmen bayramın da etkisi ile insanlarla omuz omuza gezdik ve bu da bende umutsuzluğa sebep oldu. Çünkü bizim eve yakın açılmış ilk AVM unvanlı İstinye Park için "Kışın kötü havalarda yürüyüşümü bebişle burada yaparım" hayalleri kuruyordum; ancak bayram sonrası için de bana fazla umut vaad etmedi, hep çok kalabalık olacak sanki. En fenası da her kattaki uzun tuvalet kuyruklarıydı. Ayrıca İstinye Park'a gitmek için kullanmak zorunda kaldığımız Oto Sanayi kavşağında trafik, günün her saati felç! Belki sahil yolunu takiben İstinye'den çıkmak daha akıllıca olabilir. Neyse, İstinye Park izlenimlerimi başka bir yazıya bırakmak niyetindeyim. Dün İ.Park'ta doktorumu da gördüm ve kendisinden kaçtım. "Evden biri"ni de kolundan yakaladığım gibi "Buraya gel! Çekil! Ey başını!" şeklinde onu da doktorun menzilinden çıkardım. Galiba sadece doğum eyleminden değil, doktorun kendisinden de korkuyorum. Beni görürse hemen oracıkta doğurtmaya kalkar gibi geliyor falan, neme lazım. İşler de bittiği için şu sıralar tek isteğim gezmek. Oysa evde kalıp dinlenmem gerekiyormuş, ya da her an doğurabileceğim için fazla uzaklaşmamam. Mesela bugün AKM'ye ya da Santralistanbul'a gidip Bienal'i gezmek, mesajımı almak, biraz da eğlenmeyi amaçlamıştım ki "evden biri"nin bariyerine çarptım. "Duygu doğurdun doğrucaksın otur oturduğun yerde" dedi. Beklediğim fırsatı yakalamış olmanın da coşkusu ile "İşte tüm o anne bebek yazarlarının dediği gibi bebek oluyor hayat bitiyor bi'Bianel'e bile gidemiyorum görüyor musun.." dedim ben de. O da "Sende bu gezgiçlik varken hayatında hiçbir şey bitmez, seneye bugünlerde çocuğu sırtladığın gibi Bianel Bianel gezersin" dedi. Kritik dönemde olduğum için dötümü kırıp oturmam gerekiyormuş o kadar. Ama nasıl olduysa oldu ve bu konuşma "O zaman akşam sinemaya, The Bourne Ultimatom'a gidelim" şeklinde sonuçlandı. Oysa ben biraz daha yol kat edip Bianel gezmek, içi doldurulmuş kadın şeklindeki koltuğa oturmak, bi'fotoğraf çektirmek filan istiyordum. Neyse, buna da şükür. Yorumlar 9 Ekim 2007 Salı 16:04 Anne Sevgisi Nedir? Karnı burnunda bir hamileyim, bugün yarın doğurmam an meselesi. Ben böyle eli kulağında beklerken GEO dergisinin ekim ayı sayısı gözüme çarptı . Dergi, "Anne sevgisi nedir?" sorsunu ele almış. Konu beni fazlası ile cezbetti, o yüzden dergiyi kaptığım gibi soluğu evde aldım. Hamile olduğumu öğrendiğimde pek de havalara uçmamıştım. Bundan dolayı da kendimi suçlu hissediyordum ve benzer sorular benim de kafamı kurcalıyordu. Aslında kısa vadeli gelecek planlarımız içersinde bebek de vardı. Beni korkutansa şiirlere, resimlere konu olan fedakar ve cefakar eden anne portresiydi. Pozitif çıkan test sonucu ile bu portreye üç beş adım birden yaklaşmıştım. Saçımı süpürge edip, "ben pahasına" bir çocuk sahibi olmanın kulağıma pek de hoş geldiğini söyleyemem. Ayrıca beynim direkt beni ilgilendiren bir sürü plan, program ile bezeliyken "annelik = acı çekip endişelenmektir" aslında ne kadar talep ettiğim bir eşitlikti? Bu tür şüpheler taşırken içimde bebeğim için iyi bir anne olabilecek miydim? Test çubuğunda sonuca uzun uzun baktıktan sonraki ilk cümlemi de hatırlıyorum mesela: Ben bir bebekle tüm gün ne yaparım?.. Anlayacağınız annelik fikrini hazmetmem biraz vaktimi aldı. Çocuk sahibi olmakla ev sahibi olmak birbirine benziyor bana göre. Yaşam felsefeniz bir mülk edinmenize karşı dursada pratikte işler öyle yürümez. Kendi evinizde oturmanın sağlayacağı pek çok avantaj için tüm imkanlar seferber edilir ve bir ev sahibi olunur. Çocuk sahibi olmakla normal olduğunuzu kanıtlarsınız, onaylanırsınız. İçinizdeki eksiklik duygusuna da iyi gelebilir, torun bekleyen ana babalar mutlu olur falan. Bu sebeplerden dolayı baştan karar vermeniz gerekir: "Bu evlilik çocuklu mu olacak çocuksuz mu?" Eğer yanıtınız "çocuklu" ise zaman içinde hazır olmanın ya da olmamanın pek bir önemi kalmaz. Zaman ilerleyip bebek iyiden iyiye varlığını hissettirmeye başlayınca bu sefer endişeler yerini büyük çoğunlukla heyecana, meraka ve sabırsızlığa bıraktı. Ama fonda hep "kendisi için koşturması gereken bencil Duygu" ile "şiirlere layık olması gereken fedakar Duygu" sürtüşüp durdu. İki yüzyılı aşkın süredir "ideal anne" kavramının sürekli eleştiriliyor olması tüm kadınların ona uymak istemediği ya da uyamayacağı anlamına bile gelse benim kendimle ilgili şüphelerim baki idi. GEO dergisi ise benim gibi kendinden şüphe edenleri rahatlatarak "anne sevgisi"nin sanılanın aksine karanlık yüzleri olan, karmaşık bir duygunun hikayesi olduğunu ortaya çıkarmış. Doğumla başlayan zahmetli sürece her şeye rağmen göğüs germenizi sağlayan dayanak için uzmanlar "doğa" yanıtını verse de pek çok canlı türü yavrularına karşı kafa karıştırıcı tavırlar takınıyor. Yumurtalamadan hemen sonra, çıkacak yavruların beslenmesi için hemen oracıkta ölen örümcek de var; genelde ikiz doğuran pandalarda yavrulardan birini yemekte sakınca görmeyenler de. Amerikalı antropolog Sarah Blaffer Hrdy göre bu sözü edilen hayvanların tamamı "iyi anne" ünvanını hak ediyor: Çünkü tüm annelerin, ister aziz ister canavar olsun, ortak noktası hesaplama yetileri. İyi bir annenin sorumluluğu, çocuk büyütmek için gereken enerjiyi halihazırdaki kaynaklar ile karşılaştırıp aradaki farkı belirlemek ve gerektiğinde çocuk sayısını bu farka uydurmak. Diğer taraftan tarihe baktığınızda görüyorsunuz ki filozof Rousseau'dan, aydınlanmanın ilk düşünürlerine; Nobel Ödüllü Max Planck'tan dini dayanak gösteren alimlere kadar "iyi anne" olmanın kuralları, "anne sevgisi"nin formülleri erkekler tarafından yazılıp çizilmiş. "İyi annelik" kavramı her ne kadar hormonla, doğabilimleri ile izah edilmek istense de sosyal bir buluş olarak ortaya çıkmış aslında. Çocuğunu başarı ile büyütmek için önce kendi gücünü idareli kullanmalı anne ve "ben pahası"na çocuk büyütmenin hem kendisi hem de çocuk için bedelini doğru hesap etmeli. Yorumlar 9 Ekim 2007 Salı 12:15 Atahan ve Kız Bebek Atahan kız bebeğe hediye almış. Tamamıyla kendi seçimi bir bornoz. Çok hoşuma gitti, mutlu oldum. Yorumlar 6 Ekim 2007 Cumartesi 01:30 Danışıklı Kanma Yapmam gereken onca iş varken, işi gücü bir tarafa bırakıp Süper Alışveriş dergisini karıştırıyorum ve doğurduktan sonra sezonun gözdesi Oxford ayakkabıların içinde iyiden iyiye [at gibi] olmanın hayallerini kuruyorum (1m 78cm +5 cm -topuk- mesela). Hamilelikten önce "ben bunu hayatta giymem" dediğim ne varsa ağzımın suyu aka aka bakıyorum her birine.. Gece gece bir AVM'nin kapısına dayanmam an meselesi, hele yerimden bi'çırpıda kalkabilsem... Oysa ben kot pantalon ve spor ayakkabı ile yaşayan, spor ayakkabı alışverişini bir ritüele çevirmeden yaptığı işten tat alamayan bir insanım mesela. Ama şimdilerde mantığım New Balance, hormonlarım Oxford diyor.
895 YTL BALLY Aslında ne zaman ayakkabı düşünsem, işi gücü bırakıp nette, dergilerde ayakkabı avına çıksam ve sonra bu durumumu kaleme almaya kalksam [eşya] ile bir derdim var demektir. Bana hemen şimdi en nefret ettiğin söz nedir diye sorsanız cevabım "Bu eşyanın tabiatına aykırı" lafı olur, tereddüt etmem. Eşyaya bi'şahsiyet yüklemek ya da onun kabulleri redleri olduğunu iddia etmek bana çok saçma geliyor, [kışkırıyorum]. Veya öfkeleniyorum da diyebiliriz. Eşyayı satın alırsınız, kullanırsınız, sıkılır atarsınız, kırar parçalarsınız ya da. Ama kalkıp yok [tabiat]tı [aykırı]ydı dedin mi [adam] oluyor bu! Oysa eşya benim bir kölem ve ben ne dersem o olur, olmalı. Olmadığı zaman, ben her ne kadar aksi için dirensem de, aksıyan her nokta öfkelenmeme sebep. Çok sevgili Alain de Botton'a göre [eşyaya karşı öfke] insanın kendisine olan duygularının bir yansımasıymış. Alain de Botton'ı seviyorum. Beni bir tek o anlıyor gibi geliyor. Mesela Felsefenin Tesellesi isimli kitabını benim için yazdığını düşünüyorum, neden olmasın? Orada diyor ki: "Bizimle dalga geçer gibi masadan düşüp duran bir kalem ya da inatla açılmayı reddeden bir çekmece öfkelenmemize yol açar. Bu öfkeye genellikle bu nesnelerin aslında bizi aşağıladıkları inancı eşlik eder... Eğer gürültülü sokaklarda sükunetimizi kaybetmeden yürüyebilmek istiyorsak, gürültü çıkaran kişilerin bizi hiç tanımadıklarını hatırlamalı; dışarıdan gelen gürültü ile cezayı hak ettiğimizi fısıldayan iç sesimiz arasına bir engel koymalıyız..." Neredeyse üç hafta olacak evde yaşamıyoruz, döndüğümüzde tuvaletin tıkandığını fark ediyoruz. Acaba içine biz yokken neler [düştü] de tıkandı ya da kendi kendine yamulan çöp kutum.. Acaba üzerine kim, ne için çıktı? Kopan çekmece kulpları, eksik işler güçler... İnsanlar yok, eşyalar var evde! Taşmak için 17'lik genç kız heyecanı içinde bekleyen bir klozetim var mesela, üzeri örtülmediği için içi harç dolu kalörifer petekleri, çekmece dolap işleri... Birşey tabiatlarına aykırı gelmiş olmalı ki yollarını bulamıyorlar işte. Diyorum ya ben eşyalara öfke duymayı tercih ediyorum. Arkasındaki [insan]ı görmek dahi istemiyorum, [insan]ı [bilmek] dahi istemiyorum. İnsan demek [iletişim] demek, hayatta işim olmaz. Ben [eşya]yı muhatap almak istiyorum, ona öfkelenmek istiyorum. Eşyaya duyduğum öfke, [kendim]e duyduğum hislerin bir yansıması olsun istiyorum; ama derdim kesinlikle başka bir [İNSAN] olmasın istiyorum. Başka bir insana kızmak istemiyorum. Benim muhataplarım hep eşyalar olsun, ben onların tabiatı olduğunu reddedeyim, olması gereken yerlerde olmadıkları için sinirleneyim ama [CANLI] bana [uğramasın], tamam mı? Öfkemi eşyaya yöneltmenin insana yöneltmekten daha sağlıklı olduğunu keşfettim işte, çok yeni.. Paylaşmak istedim ve tavsiye bile edebilirim kısaca. Sakın alay etmeye kalkmayın çünkü bu bir tür [danışıklı kanma]. Yorumlar 3 Ekim 2007 Çarşamba 21:06 Mayolu Noel Baba ile Şort Giymiş Türbanlı Genç Kız ""Mayolu Noel Baba ile şort giymiş türbanlı genç kız bir gün yolda karşılaşırlar..." Bu iki kişi ancak fıkrada bir araya gelir zannediyorsanız yanıldınız. Daha çok yeni ikisi aynı haberde konu oldu. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Antalya’nın Demre ilçesinde doğan ve Noel Baba olarak bilenen Aziz Nikola’nın kıyafeti için "Şortlu veya mayolu biçimde denize girip sörf yapan yeni Noel Baba imajı yaratılmalı. Dünyanın kırmızı kıyafetli kürklü ve ren geyikleriyle tanıdığı Noel Baba figürü, Antalya'da doğmuş, Demre'de yaşamış olan Noel Baba gerçeğiyle bağdaşmıyor" dedi. Bunun üzerine CHP Antalya milletvekili Süner "Bu türbanlı bir kıza şort giydirmek gibi bir şey olur" yorumunu yaptı. Gündem türban ya herşey dönüp dolaşıp ona bağlanıyor ya da onun kıyısına köşesine değmeden varacağı noktayı bulamıyor. “Türbana dokundur” yöntemi ses getirmek isteyen birinin bulduğu ilk fırsatta Hülya Avşar ya da Gülben Ergen’e laf atmasına benzer bir hal aldı. O yüzden uysa da oldu uymasa da oldu bu şortlu türbanlı kız benzetmesi. MHP’li Yıldız da "Bakan ciddi işlerle uğrasın bıraksın mayoyu sörfü" diyerek kızgınlığını dile getirmiş. Dört bir tarafımızı sardı "Bırakın bu işleri devlet su işleri" yaklaşımı. Hüsnü Çöllü ise "Bakanın söyledikleri hiç duyulmamış bir şey" diyor. Oysa ilginç fikir dediğin daha önce duyulmuş olmalı! Süner gene de dişe dokunur yorum yapmak istemiş olacak ki sonunda: "Madem bir değişiklik söz konusu bari o bölgenin köylüsü ne giyiyorsa onu giydirelim" diyor. Bu da sadece Türk insanında görülen bir “Ezogelin Sendromu”. Tepkiler sadece Antalyalı milletvekilleri ile sınırlı değil: Antalya Mimarlar Odası da Bakanın Noel Baba yaklaşımına tepki göstermiş. Günay'ın mayolu Noel Baba fikrine ilham olan Akşam gazetesi yazarlarından Mevlüt Yeni de köşesinde "Noel Baba’nın mayosu Mimarlar Odamızı neden rahatsız etti inanın anlamakta güçlük çektim" demiş. Anlaması basit aslında, kriz içindeki turizmden çıkış yolu hala yatak kapasitesi, herşey dahil otel inşaatları. Yıldız'ın dediğine göre, “Yarım kalmış yatırımlar varken laf üretiliyor, demogoji yapılıyor. Noel Baba şalvar giymiş şort giymiş bununla kimse uğraşmıyor. Sadece Kültür Bakanı uğraşıyor.” Buradan anlıyoruz ki uğraşılacaksa inşaat ile uğraşılmalı, inşaat ciddi bir iştir çünkü! Antalya’da, misal 30 tane daha, açık büfe yemek veren otel açılsa ülkenin turizm hamlesi gerçekleşmiş olacak. Peki kültür turizmi için fikir üretmek, üzerine tartışmak? Bunlar gayri ciddi meseleler, kültür dediğin de bir mantar çeşidi zaten. Merak ediyorum benzer bir öneri dünyanın başka bir ülkesinde de bu şekilde mi tartışılırdı? Aslında Noel Baba da etten kemikten bir insan. Kışın kürkünü giyip geyikleri ile dolaşıyorsa, yaz gelince denizde mayoyla neden olmasın? Onun bacadan inme imajını ellemeden, yazlık bir Noel Baba kültür turizmine dönüştürülemez mi? Yılbaşı geldiğinde de hediyelerin yanına yazın Antalya sahillerinden topladığı deniz kabuklarını iliştirirdi, fena mı olurdu? Bizde böyle üst düzey hassasiyetler gösterilince insan “İspanya’da turizm kimlerden soruluyor?” diye düşünmeden edemiyor. Çünkü her yıl İspanya’nın Valencia kenti Bunol kasabasına düzenlenen domates savaşları için 25 bin turist akın ediyor. Bir de dünyanın dört bir yanından insanların eğlenmek ve sokakta boğaların önünde koşmak için katıldığı Fermin Festivali var. 1924 yılından bu yana 13 kişi koşu sırasında boğalar tarafından boynuzlanarak hayatını kaybettiği halde turistlerin ilgisi bitmiyor, tükenmiyor. Biz mi ince eleyip sık dokuyoruz bilmem ki?... Yorumlar 2 Ekim 2007 Salı 12:20 Akmerkez'den Son Dakika Haberi "Hayat süprizlerle dolu" lafının mimarı herhalde böyle bir günü kastediyordu. Şu anda Akmerkez'in yemek katında oturmuş beleş internetin çektiği en optimum noktada aynı zamanda Music Wall alanının karşısındayım, televizyonun olduğu. Mümkün olan en kısa sürede bir şeyler çiziktirip ardından salon perdelerini kısaltacak bir yer bulmamam lazım. Ancak bahsettiğim bu Music Wall alanında ben diyim 40 siz diyin 50 tane 10 yaş veledi bulunuyor. Alandan "Abla.. Abla.." sesleri yükseliyor; çünkü ablaları şişirdikleri sosis balonları burmak kaydıyla onlar için şapkaydı ışın kılıcıydı yapmakla meşgul. Kılıçlar kapanın elinde kalıyor da şapkaya pek rehabet yok. Ayrıca masalarda Burger King'in hamburger menüleri var. Patatesler havada uçuyor, herkes balonla birbirinin canını acıtmak istiyor, olmadı patlayan balonlardan sapan yapılıyor ve arada eli fırçalı başka bir abla da çocukların gözlerinin çevresine yeşil halkalar çiziyor. Ne var ne yok programda acilen uygulanıp sonlandırılması lazım anlaşılan ki ben bu konuda kendilerini destekliyorum. Çünkü ortamı "şenlik alanı" ya da "aktivite meydanı" olarak tanımlamak mümkün değil; daha çok Media Markt'ın açılışını andıran bir "hareketlilik" söz konusu. İstanbul'un özelliği de bu işte, hangi gün, hangi köşeden ne çıkacağını bilemiyorsun. Yorumlar 1 Ekim 2007 Pazartesi 16:48 Son durumlar ve işaretli insan "evden biri" Bence artık kimse zor durumda değil, kimsenin hiçbir şeye ihtiyacı yok. Para kazanmak, mal sahibi olmak sadece benim gözümü korkutan işler artık. Öyle anlıyorum ben. Temiz ve işe yarar eşyalarınızı ihtiyacı olan ya da ihtiyacı olan birilerini tanıyan başka kişilere vermeye kalktığınızda karşılaştığınız diyaloglar ilginç olabiliyor. Bugüne kadar onca kıyak geçtiğiniz temizlikçiniz hamile olduğunuzu bile bile "Yoook gelememmmmm... hafta sonu gelemememmmmmmmm" diyebiliyor. Bugün kontrole gittim, haftaya "her an herşey olabilir" dönemine giriyormuşum. Evimdeki tadilat ise hala bitmedi. Belki perşembe bitecek ve ben bu hafta sonuna kadar yerleşmeyi umut ediyorum. Bu arada İkea'dan 2 adet dolap + 1 adet kitaplık alarak ıvız zıvırlarımla olan aşk maceramı mutlu sona ulaştırdım. Mutfak ve gardıroplardaki pek çok şey toz olmuş, kireç olmuş vs Kurtarabildiklerimiz var tabii. Ama "evden biri", " bu senin meselen değil sen önüne bak, işine bak, bebeği düşün" diyor. Güneş ışığı ile kendi kendini temizleyebilen dış cephe boyasından sonra duyduğum en ilginç haber/cümle/yaklaşım/ürün ve olabileceği ne varsa o işte! O, yolun kenarında çimen söküp "Çok güzel çimen, ben bunu büyütücem" diyen, Praktiker'de "Vay be ne güzel keresteymiş" diyerek heyecan yapan, yediği şeftalinin çekirdeğinden şeftali ağacı türetmeye çalışan bir doğa insanı, olaylarla ve akış ile kavgası olmayan bir ermiş kendisi. Sinir sistemsiz doğan ve buna rağmen hayatta kalmayı başarmış "işaretli" bir kimse benim gözümde ve çok uzun yaşayacak, çok. Böyleleri hepimizi gömer, ciddiyim. Yorumlar DEVAM...