31 Ekim 2006 Salı 13:14
İklimler
-(İsa) Arkadaşımın evine de mi gidemicez seninle?..
-(Bahar) İyi gelir onlara bu!
Problemli ilişkilerinin ortasındaki Bahar ile İsa
Kaş'da İsa'nın arkadaşı çiftin evine konuk olurlar.
Aralarındaki sürtüşme burda da devam edince;
İsa, rahatsızlık verdiklerini düşünerek, Bahar'a bi'çırpıda soru verir işte:
[ Arkadaşımın evine de mi gidemicez seninle?.. ]
ve Bahar belki de insanlık kadar eski olan formülü hatırlatmaktan çekinmez
[ İyi gelir onlara bu! ]
Ortada iki çift varsa, kavga eden etmeyene hep iyi gelir di'mi?...
Sadece bu dialog için bile izlenebilir İklimler,
ki ikili ilişkiler adına izleyicisine çok daha fazlasını vaadediyor.
İçine ihanetin de karıştığı bu ilişkide Bahar, çoğumuz gibi;
İsa da son günlerin favori sıfatı ile 'nadan' biraz...
Neredeyse tüm film boyunca yüzü gülmeyen bir Bahar var karşımızda.
"İsa bildiğimiz 'erkek' işte, bu kadar hüzne gerek var mı ki?..."
demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Ama asıl bomba sonlara doğru patlıyor!
İlşkinin az biraz yoluna girmeye başladığını düşündüğünüz bir anda;
çift, karlar içindeki Ağrı'da, sabaha bir otel odasında uyanır.
Bahar, İsa'ya gördüğü rüyayı
yüzünde kocaman bir gülümseme ile anlatır.
İzleyici olarak biz de "E, Bahar aslında neşeli bir insanmış" diye düşünürken İsa,
"Birazdan çıkalım, sen sete gidersin ben de havaalanına..." der ve
o gülümseme yerini filmin en başından beri alışkın olduğumuz hüzne bırakır yeniden...
İsa önce çekip sonra iten bir erkek!
İnsanın gülümsemesini yüzüne gömen bir erkek!
Kahroluruz Bahar'ın haklı hüznüne...
. . .
Sanat filmi de olsa, konu ilişkiler olunca ben de az buçuk anlıyorum bir şeyler:
"İşte şimdi bitti" dedikten 3 dakkika sahne karardı, perdede [ Oğlum Ayaz'a ] yazdı;
filmin bir sahnesinde "Artık bir çocuk yap, arkadaş olur sana" diyen annesine
"Ben çocukları sevmem biliyorsun" diye cevap veren İsa'ya inat,
Nuri Bilge Ceylan...
29 Ekim 2006 Pazar 21:28
'Ayağını Bile Yıkarım' Joker Hakkı
Ebru Şallı "Harun'un ayağı mis gibidir, tabii ki yıkarım ayağını,
bu olayda ben çok garip bir şey görmüyorum" diyerek
Türk Basını'nda yeni bir travmaya sebep oldu!
Televole nüfusuna kayıtlı çoğu ünlü örnek kadınımız
gündemdeki yerini tazelemek için röportajlarında:
"Ayağını bile yıkarım", "Geyşası olurum" joker hakkını kullanmaktan çekinmez.
Google'a "ayağını yıkarım" yazıp bi'aratın bakalım
önünüze hangi ünlülerin isimleri dökülüyor..
Magazin tarihini yazan da bu ve benzeri 'fedakarlık'lardır zaten!
Kadın köşe yazarlarımız da her taze beyanda,
böyle bir lafı sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi
hayret içinde fikir beyan eder, 'ayak yıkama kriterleri'ni sıralar;
tivi programları da halkın nabzını tutmak için,
muhabirlerinin eline mikrofonu tutuşturduğu gibi ortalığa salar:
"Ebru Şallı 'eşimin ayağını yıkarım' dedi, siz eşinizin ayağını yıkar mısınız?.." gibi.
Ancak her "ayağını bile yıkarım" diyen ünlümüzün ardından;
'Evlilikte Kadının Rolü'nü,
'Mutlu Evliliğin Kriterleri'ni,
'Geyşalığın Türk Toplumundaki Yeri ve Önemi'ni sorgulayıp,
ayaklanmak ne kadar doğru?..
Bu tür beyanatlar üzerine ciddi ciddi yazı döşenmeden
dalga geçmeyi, gülüp geçmeyi denesek,
işe yaramadığını gören ünlü örnek kadınlarımız da bir süre sonra
"Gerekirse ayağımı bile yıkatırım" demeye başlar mı dersiniz,
hani o en sevdiğimiz makamdan...
Kısacası feminizmi her seferinde sil baştan keşfetmek
biraz ayıp olmuyor mu?..
28 Ekim 2006 Cumartesi 13:46
'Evden Biri', Sanat ve Ben
Bayramda üç günlüğüne Samsun'a gittik.
'Evden biri' Samsunlu değil, ancak ailesi buraya yerleşmeyi uygun bulmuş.
Samsun'daki yakın akraba evlerinde,'evden biri'nin
lise çağlarında yaptığı yağlı boya tabloları asılı durur.
Bu sefer ben de fotoğraflarını çektim:
Resimleri çok başarılı buldum.
Benim de kendi çapımda çalışmalarım oldu zamanında.
"Sanat İçin Soyunurum" isimli paint çalışmamı bi'hatırlayalım isterseniz:
İngilizce sohbet (Burhan Altintop)
26 Ekim 2006 Perşembe 12:48
Ha'vi Nikıls
)Bir İnsan Neden Mağazada Duş Almak İster Ki?..(
Geçenlerde çoğu İstanbullunun içerisinde
hayvanat bahçesinde gezer gibi dolandığı Harvey Nichols'dan alışveriş yaptım!
Kaç zamandır aklımda Bottega Veneta marka
kahverengi bir çanta vardı, 14 bin dolar, onu almaya gittim!
Gittim de ağzımdan burnumdan geldi!
Aslında mağazada uzun süre oyalanmayı planlamıyordum.
İki gün sonra, üç günlüğüne Cannes'a gideceğimiz için
kısa sürede eve dönüp, gardırobumdan bavula konacakları ayıracaktım.
Oyalanmayacağım dedim ama
mağazanın kolonlarını süsleyen Swarovski taşların ışıltısı
başımı döndürmüş olacak ki kendimi, 'özel' alışveriş danışmanım eşliğinde
Pinko marka bir jean'i denemek için, 1.419 YTL,
-gene- 'çok özel kabinin' yolunu tutarken buldum.
İşte tam o esnada kasanın önünde kendini bilmez kadının teki
Rene Caovilla marka çantayı, 2.735 YTL
bankaların, "Şimdi al, ahirette ödersin" kampanyasından faydalanarak
edinmeye çabalıyordu, kasa önünde bi'hengame bi'telaş:
"Kart onay verdi mi? Taksit sayısını doğru girdin mi?.."
Hiç huyum değildir; ama gözüm dönmüş ne yaparsın,
tuttuğum gibi kolundan "Kadın! Kadın!.." dedim
"Bu çantaları sen alırsan, beriki alırsa nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa"
Benimkisi zengin fare, onunkisi fakir tavşan hikayesi;
gözüne ışık tutmuşum gibi dona kaldı.
Tabii bende de sinirler laçka!
Elim ayağım zangır zangır titriyor!
Bunu gören 'çok özel alışveriş danışmanım' (bi'nevi Pretty Woman),
bi'yallık çimen sıktırdı da fondipledikten sonra ancak kendime gelebildim
(Bekletmeden içmek lazım sonra vitamini kaçıyor).
Neyse efendim,
'özel kabinim'e varım ki bi'de ne göreyim:
Yan tarafta Ebru Şallı, günde üç kere ayağını yıkadığı mı,
ya da ayağını yıkamadığı için günde üç kere duş aldığı mı...
üff işte neyse ne, kocasının sırtına kese atıyor!
Oldu mu şimdi bu!..
Joseph Wan, Ha'vi Nikıls'ın Türkiye için yıllık ciro hedefini 40 milyon dolar belirlemiş olabilir,
ona göre hedefe giden her müşteri mübah olabilir;
ancak tahmin edersiniz ki benim böyle münasebetsizlikleri bünyem kaldırmıyor.
Bunun üzerine kendisine sormadan edemedim:
"Ebru Hanım, YKM'de her 500 YTL'lik alışverişe 50 YTL hediye çeki verilmiyor mu???.."
"Evet!" dedi şaşkın bir ifade ile,
"Öyleyse sizin burda ne işiniz var!..",
'Tak!' diye kapadı suratıma kapıyı!
Neyse,
jean içime, [pardon] üzerime tam oturdu;hadi üstü boş kalmasın dedim,
Sass&Bide marka bi'de bluz aldım -819 YTL-.
Kanyon'da sonradan görmeler gibi Ha'vi Nikıls torbaları ile dolanacak değilim ya!
Satış danışmanıma alışverişimi eve yollaması için talimat verdim .
O esnada başka bir 'tavşan',
suyu 10 dakikada iyonoze edip daha sağlıklı hale getiren,
Beyond Beauty marka manyetik çubuklardan satın aldı [89 YTL diye].
Gider ayak ona da "Sen önce beynini iyonoze et hanım!" dedim,
ama beni duymadı!..
25 Ekim 2006 Çarşamba 09:50
Haberler bitmiyor!
Hıncal Uluç'un köşesinden bugün de devam...
24 Ekim 2006 Salı
Kaçırmanızı İstemem
Bu akşam, CNBC-E'de başrollerini Ethan Hawke, Robert Sean Leonard
ve Uma Thurman'ın paylaştığı
(zaten filmin oyuncu kadrosu da bu 3 kişiden ibaret)
Tape (Kaset) isimli film var, saat 22:00'de.
Tape'ı yaklaşık bir yıl kadar önce Digiturk'de izlemiştim
ve tekrarlarını da kaçırmamıştım.
Sizin de kaçırmanızı istemedim, haber vereyim dedim.
Üç kişilik oyuncu kadrosu ile hikayesi tek mekanda -bir motel odası- geçen film,
düşündürücü ama yalın dialogları ile gayet ilginç.
"Özür dilemek, dostluk, samimiyet nedir ne değildir"i sorgulayan Tape,
ekranların bayram şekeri.Şimdiden iyi seyirler.
24 Ekim 2006 Salı 19:49
Size Kötü Bir Haberim Var!
"65 Kupon Biriktiren Köşe Yazarı Olacak" başlıklı yazım
camiada büyük yankı uyandırdı!!!
Çok kızdılar bana!
Hatta o kadar kızdılar ki Hıncal Uluç bugün benden bahsetti...
20 Ekim 2006 Cuma 14:57
Dün Akşam ve Bi'Kısım Bu Öğlen
19 Ekim 2006 Perşembe 11:59
Akıllı Kadın:Doğum Günün Kutlu Olsun Hayatım!
Yuvayı dişi kuş yapar ve
yuvayı ayakta tutan da, yaygın kanının aksine, dırdır yapabilen kadındır.
Burda önemli olan ne zaman dırdır yapacağını bilmektir.
Bakınız:
Salonumuzun pahada ağır tek aksesuarı gümüş orta sehpa zımbırtsının içine
yediği muzun kabuğunu attıran malum adamın kafası pek tabii ki dırdırla şişirilmelidir.
Hak eder bu adam tüm olanları ve olması muhtemel her tür lakırdıyı.
Ancak!
Ancak...Bu adam eylül ayından beri hafta sonu da dahil olmak üzere
geç saatlere kadar çalışıyorsa ve doğum gününe saatler kaldıysa;
akıllı kadın susar ve muz kabuğunu olduğu yerden alıp sessizce çöpe atar.
Gık çıkartmaz!
Doğum günün kutlu olsun hayatım!
pi es:
Bir yıl önce bugün...
19 Ekim 2006 Perşembe 09:08
Bu Kadar Basit Aslında
" Toplumsal yaşam, başkalarının bizimle ilgili algıları ile
bizim kendi gerçekliğimiz arasındaki uyuşmazlıklarla örülü.
Temkinli olmaya çalıştığımız zaman aptallıkla suçlanıyoruz.
Utangaçlığımız kendini beğenmişlik,
başkalarını memnun etme isteğimiz dalkavukluk olarak algılanıyor.
Bu yanlış anlamalara son vermek istiyoruz ama birden boğazımız kuruyor,
ağzımızdan çıkan sözlerden hiçbiri asıl söylemek istediklerimiz olmuyor.
En büyük düşmanlarımız bizim üstümüzdeki mevkilere atanıyor,
bizi çekiştirmeye devam ediyorlar.
Aslında, masum bir düşünüre yönelen bu haksız nefrette(Sokrates),
bize adil davranmayı beceremeyen ya da bunu istemeyen insanlar yüzünden
yaşadığımız acıların yankılarını duyuyoruz "
Alain de Botton, Felsefenin Tesellisi
17 Ekim 2006 Salı 23:45
Üzgünüm! Ara Dönem Kadınısınız!
Geçen gün plazalara özel
bi'cafe bistroda "evden biri"nin işten çıkmasını bekliyorum.
Sırt çantam, eskimiş spor ayakkabılarım ve
bana iki beden büyük gelen kot pantolonumla
yüksek tip box'lı garsonların meraklı bakışlarının odağındayım.
Yan masada, son moda iki döpiyes arasında hararetli bi'sohbet dönüyor.
Kitabımın sayfalarından kaytaran gözüm, ayakkabılarının topuğuna takılıyor.
"File çorap iş yaşamına kim tarafından,
ne zaman sokuşturuldu ve hangi ulvi amaçla onay gördü"
gibisinden bir şeyler düşünürken,
"Yakası bilemedin iki düğme açık gömleklerin altına giyilen
gayet fantazyalı bir siyah file çorabın iş yaşamına etkileri"
başlıklı konferans hazırlığım başlamadan bitiyor.
Çünkü sohbetleri ilgi çekici bir hal almış vaziyette;
yüzü bana dönük döpiyeslinin endişesi
ses tonunu bile takmadığı boyutlara ulaşıyor.
Yeni başlayan ilişkisinde içine sinmeyen bir şeyler varmış.
Her şey harikaymış; ama çok ortalardalarmış!
Yenen yemekler, gidilen mekanlar, alınan hediyeler...
Çok taze ilişkileri Business Man'in arkadaşlarının gözü önünde,
onlarla birlikte yaşanıyormuş nerdeyse.
Kaçıranlara da olup biten ilk buluşmada ballandıra ballandıra anlatılıyormuş.
Önceleri çok tatlı gelen bu 'spot hayatı', şimdilerde kadınsal içgüdülerin
ağına takılmış, "Bunca güzelliğe.. Ne biliiim..Hiç iyi şeyler hissetmiyorum"muş...
Buna karşın diğer döpiyesin performansı yerlerde sürünüyor.
Bir öğretmen edasıyla "Empati:Sıfır! Otur aşa!" diyesim geliyor ama malumunuz,
haddim değil! "Yani, ne biiilm, sen öle diosan, nolcakki..." benzeri msn ağızlarına
karnı tok Endişeli Döpiyes'in.Bu kadar çabuk bulduğu ballı kapının
defosunu yakalamaya çalışmakla meşgul ve bunun için acil yardıma ihtiyacı var!
Bir omuz darbesi ile beceriksiz Güzin Ablayı itip, yerine geçesim geliyor;
ama bu öncelikle benim adıma mümkün değil.
Sadece dinliyorum okuyormuş havalarında.
Dinliyorum ama duymam gerekeni duydum nasıl olsa
ve teşhisimi koydum daha fazla düşünmeden:
"Tomografinizi inceledim!Üzgünüm...ve fekat....Ara Dönem Kadını olmuşsunuz!"
Yaaa!
Çok yazıktır bunlara biliyor musunuz?
Yazıktır; çünkü yaşanan her şey Asıl Kadın duysun,
duysun da gaza gelsin adına yaşanmaktadır ve bu yüzden neredeyse mükemmeldir.
'Ara Dönem Kadını' kolaylıkla büyük bir aşk yaşadığını hatta çok sevildiğini sanabilir.
4/2'lik bir erkekle bile evliliğe gidebilen pek çok kadın için rüya gibi bir ilişkidir bu!
Business Man, ortamlarda ilgi alakasını şova dönüştürürken
Endişeli Döpiyes'in de dediği gibi "Telefondayken hep de soğuk sanki" olabilir.
Bu rüyanın yakalanabilir bi'falsosu kalabalıksa diğeri telefondur!
Aklıma bi'çırpıda Aysun Kayacı geliyor.
Fatih Aksoy kendisine, konuklarını sokağın başında kemancıların karşıladığı,
Televole Tivi'ye günlerce mevzu olan, şaşalı bir doğum günü partisi düzenleyip;
ayrıldıktan kısa bir süre sonra, (bize göre) alakasız başka bi'kızla evlenmesi gibi mesela.
Sezgiyi nedenden saymalısın Endişeli Döpiyes,
Business Man'i "Hiç iyi şeyler hissetmiyorum" diyerek kapının önüne koymalısın!
Risk almadan yaşanır mı?
Şlafgut sadece bi'çarşaf markası mı?
Gerçek bir ilişki ilk ayrılıkta bitmez!
Denemeden bilinmez!
17 Ekim 2006 Salı 14:00
Bu fotoğrafı dün çektim.
Böyle bir hastane var: Korku filmini andıran.
16 Ekim 2006 Pazartesi 00:59
Sex and The City -II (Yeni Video)
Bu gece, Sex and The City'nin sevdiğim bölümlerinden biri vardı.
Üşenmedim kaydettim, sabırsızım yarını bekleyemedim:
Buyrun izleyin!
Yaa bayılırım böyle Braveheart halleri, Buscaglia söylemleri:
"...Ben de öyle yaptım.
Çünkü gerçek insanlar hayatta düştüğünde
tekrar ayağa kalkıp yürümeye devam eder."
15 Ekim 2006 Pazar 19:28
Yeni Bir Gündem İsterim!
Ülkemizde bir olayın gündemi meşgul edebiliritesi en fazla b1r haftadır.
Ne şirin di'mi?
Bizim üç-beş günde geçiştirdiğimiz mevzu ile
elin Avrupalısı bir ay oyalanıyor mesela.
Bir yabancı, iş için Türkiye'ye gelip altı ay bile kalsa
dönüş günü iki gözünden ağlıyor.
Ülkesinde sıkıntıdan patlayacak çünkü!
O yüzden 'Sözde Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısının Kabulü" ve
'Nobel Edebiyat Ödülünü Orhan Pamuk'un alması'
-verilmesi miydi yoksa?- ile şekillenen ortak gündemin
derhal değişmesi gerekiyor;üç gün oldu nerdeyse!
Ayrıca internet üzerinden Fransız menşeyli ürünleri de boykot ettik...
E bitti, yeter, tamam!
Halk olarak biz de yavaş yavaş sıkılmaya başladık.
Gündemin:
"Flaşh Flahş Flahş!
Avşar Kızı Tarabya'da restorant çıkışı
mini eteğinin altına giydiği dantelli taytı ile yakalandı!"
gibi bir haber ile kendini bulması lazım!
Ya da birkaç tane sosyoelit erkek daha,
Moldov hizmetçiyi kaptığı gibi evi terk etmeli;
kadın köşe yazarlarımız da hem erkeğe teşhis koymak hem de
"Ne olacak bu Türk kadınının hali!" iç sıkıntısına
derman olmak adına kalem çalıştırmalı biraz:
-Andropozdan mı?
-Yok Viagra'dan!
-Valla inanmam, komşu yapıyor diye gaza gelmiştir.
-Hepsi palavra!Önce ekmekler bozuldu...
Ve dört büyüklerden birinin teknik direktörü için de
"gidici galiba" diye söylenti çıktı mı
kadınından erkeğine herkesin gündemini refresh etmiş olursunuz ki
Türkiye'nin doğal dengesi için çok yerinde bir hareket olur bu!
14 Ekim 2006 Cumartesi 19:40
Hayal Kurmak / Hayal Dünyasında Yaşamak
Hayal kurmayı çok severim.
Ergen dönemlerimde bu işe çokça mesai harcardım.
Büyüdükçe bu önemli (ve aslında ciddi)
faaliyete ayırdığım vakit azalmaya başladı.
Mutsuzluğum da bununla ters orantılı olarak arttı.
Hayal kurabilmek Tanrı'nın bir armağanı.
Akıl ve ruh sağlığımızı korumak için tur şirketleri
her ne kadar bize 5 günlük Paris-Roma-Floransa tatili tavsiye etse de;
hayal kurmak bu işin en ucuz ve en basit yolu aslında.
O yüzden ben de son zamanlarda hayal kurma idmanlarına başladım.
İnanın çok çabuk etkisini gösteriyor.
Bir de bu işin ölçüsünü şaşanlar var.
Eni konu hayal dünyasında yaşayanlar.
Hayal dünyasına gereğinden fazla emek harcamak,
zamanla kendine hayallerden bir dünya kurmak ,
kaçınılmaz olarak beraberinde yalanı getiriyor.
Hayalin pembesinden yalanın grisine...
Ne amaçla başlıyorsunuz ve nereye varıyorsunuz...
Çok sevimsiz bir yolculuk bu!
Bana hemen şimdi
"Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey ne olabilir?" diye sorsanız,
hiç düşünmeden "İnandırıcılığını kaybetmesi" derdim.
Hayal kurmak, hayal dünyasında yaşamak.
Olur da böyle bir noktaya gelirseniz eğer;
çevrenizdekiler ne yapacaklarına karar verene kadar
iyi kötü bir şekilde idare eder sizi;
ama bir gün gerçekten koyunlarınızı kurtlar kaparsa
köyden bir kişiyi bile inandıramazsınız!
13 Ekim 2006 Cuma 23:03
Faydalı bir hizmet
Küçük çocuğu olanlar için faydalı bir hizmet;
ne zaman lazım olacağı belli olmaz.
13 Ekim 2006 Cuma
Boykot etmek gerek
Tıkla, hangi ürünleri satın almayacağını öğren!
Mesela, Tikveşli Fransızlarla ortakmış
(Hay Allahım ya!).
Neyse, bizim boykotumuz mütevazi markalardan yana olmak zorunda da,
yarın bi'Hermes kemer almak için (içimizden "Ermes" diye geçiriyoruz)
Abdi İpekçi Caddesi'ne inecek olanlar, büyük! bir nefis savaşı verecek (inşallah)!
13 Ekim 2006 Cuma 10:48
Bu Sabah Biri Düşünür
İlk şoku atlattıktan sonra,
bu sabah,
Orhan Pamuk iç ses:
"Üzerine gölge düşmüş bir Nobel ödülüm var!
Bundan sonra ne çapta bir ödül almalıyım ki
Nobel Edebiyat Ödülü'nü dahi temize çıkartabilsin?..."
12 Ekim 2006 Perşembe 20:43
Nobel Edebiyat Ödülü Elif Şafak'ın!
(Gel Edebiyatçı Gellllll! 301'e Gellllllllllll!)
Elif Şafak Nobel almış!
Bi'dakka! Orhan Pamuk almış galiba...
Elif?...
Yok!
Orhan?...
Üffff! Biri almış biri de alacak işte!
12 Ekim 2006 Perşembe 01:40
Sizin İçin Gayet Lüzumsuz Mevzular
Biliyorsunuz karargahımı salonda, yemek masasının üzerine kurdum.
İşimi burada home pc ile görürken, ağustos ayında 'evden biri'
"Gel sana laptop alalım" dedi ve benim tüm 'yazın hayatım' değişti
-Tamam! Hiçbir şeyin değiştiği yok;
ancak tercihini daha 'net' maçlar için plazma tividen kullanmayıp,
bana laptop alınca biraz pofurdatılmayı hak ediyor-.
Şimdilerde ise kesme tahtasını mause pad olarak kullanıyorum,
laptop'ın klavyesi parmaklarımın hızına yetişemediği için de
ayrıca bir klavye aldım.
Sonracığıma, geçen hafta da, evde olduğu nadir günlerden birinde
(çok çalışıyor malumunuz)
"Hadi sana o istediğin kütüphaneyi alalım!" dedi.
Kitaplarımın bir kısmı çalışma odasında
(ki aslında kendisini sadece çamaşır kurutma odası olarak kullanıyoruz)
bir kısmı da büfenin üzerinde durduğu için hem oraya buraya dağılmıştım hem de
git içeri gel salona helak oluyordum (Yok yani kilo vericem diye korkuyorum).
Şimdi salonda, yemek masasına 2,5 adım mesafede bir kütüphanem var.
Önünde poz verdiğim fotoğraflarım gazete/dergi röportajlarında acayip havalı duracak
(Üfff sinir yapmayın hemen!).
Merak edenler için hand made kitaplığım ise hala duruyor.
. . .
Bana Starbucks'ın pabucunu dama attıracak bi'kafişop varsa o da Kahve Dünyası'dır.
İlk JPG'de gördüğünüz latte'nin üzerine konuşlanmış kaşıklar çikolatadan
(İko ile latte keyfindeyken).
Adamlar ikram olayına takılmış vaziyetteler; ayrıca latte'si de hiç fena değil.
Hatta latte'si hiç fena değil bi'de üstüne çikolata ikram ediyorlar.
Türk Kahvesi de şahane!
Onu da çikolata ve buzlu su ile birlikte servis ediyolar; hepsi bir arada iki Türk Kahvesi 3 YTL
(2. JPG annemle kahve keyfindeyken)
Benim tarafımda bu gibi gelişmeler olurken, Starbucks'ın üst düzey yetkilileri
Maslak Sun Plaza'daki meynofiste, gizli kapılar ardında,
"Duygu Hanım'ı Kahve Dünyası'na kaptırırsak Türkiye'den çekilme kararı alabiliriz"
diye konuşuyorlarmış.
. . .
Hatırlarsanız bundan 1 yıl kadar önce SPK Lisansımı almak için evraklarımı teslim etmiştim,
güvenlikte ehliyetler karışmıştı falan filan...
Neyse, bugün lisansım postayla eve geldi.
Artık SPK Temel Düzey lisanslı bir yazaNım.
Bir işime yarar mı dersiniz???
10 Ekim 2006 Salı 20:41
Türkiye’de bir edebiyat dergisini alacak 100 bin kişi var mı?
Alain de Botton: "Yazarlar haricinde başka hiçbir kimsenin
yazamayacağına dair romantik bir görüş var" demiş
(Kendisini aşağıdaki JPG'de görebilirsiniz).
Belki de o yüzden "kraldan çok kralcı" edebiyat dergileri
okuruna ve potansiyel okuyucusuna çok yukardan bakar.
Lafım, her ay beyin cerrahlarına yollanan özel bültenler gibi;
entelektüellerin ihtiyacını karşılayacak
"depo penisilin" ağırlığındaki yayınlara değil pek tabii.
Ancak ne tür yan açıklamalar yapılırsa yapılsın,
sonuçta insanı insana anlatamayı amaçlayan edebiyat;
ulaşılamaz, anlaşılamaz, kaskatı bir çerçeveyle sunulduğunda bundan
yazarından, dergicisine, yayın evinden, toplumuna
uzun vadede hepimiz zarar (gördük)görücez (ben ne dedim!).
İşte bu açığı tesbit ederek, "okuma yazma bilen insanı" hedef kitlesi seçen K Dergi,
geçen hafta cumartesi günü 1 YTL'lik fiyatı ile ilk sayısını yayınladı.
Birkaç yıl önce, çok satan ucuz kitap deneyini ilk başlatan Alkım Yayınları
şimdi de aynısını bir edebiyat dergisiyle deniyor.
Alkım Yayınları'nın sahiplerinden Başar Arslan
"Yazıların hem bilgi veren, hem eğlendiren, hem de edebi bir tada sahip olmasını istedik,
bunun için de çok genç ve parlak bir yazarlar ekibi oluşturduk" diyor.
"K Dergisi’nden geleceğin Türk edebiyatının yıldızlarının çıkacağını göreceksiniz.
Türk edebiyatına hiçbir katkısı olmasa bile
yeni ve şaşırtıcı derecede yetenekli yazarlar kazandırmak gibi
bir katkısı olacak bu derginin" diyebilecek kadar da rahat!
Cumartesi akşamı "evden biri"nin işten çıkmasını beklerken;
bir fincan kahve, ardından cappuccino, ardından
tavşan kanı çay eşliğinde okuduğum K Dergi
-merak eden için ancak sabaha karşı 05:00 sularında uyayabildim-
gerçekten söylendiği gibi çok keyifli.
Sanem Altan'ın Alain de Botton ile yaptığı röportaj ise müthiş!
(K Dergi, Alain de Botton röportajını benim gibi 'müthiş yav!' diye tanımlayanlar için)
İlk sayısını 100 bin basarak
"Türkiye’de bir edebiyat dergisini alacak 100 bin kişi var mı?"
sorusunu akla getiren Arslan "Bence var" diyor.
"Çünkü edebiyat aslında televizyondan daha eğlenceli".
10 Ekim 2006 Salı 10:02
www.yazbukey.com
Geçenlerde Tuğçe bana yazbukey.com'da beğendiği
ilginç tasarımlardan birkaçını yolladı.
Açıkça söylemek gerekirse benim de
Yazbukey tasarım markasından ilk kez bu şekilde haberim oldu.
Sonrasında internette biraz araştırma yaptım.
Emel ve Yaz Kurhan kardeşlerin tasarımlarını Björk'ten Madonna'ya,
Mick Jagger'dan Britney Spears'a kadar pek çok ünlü sanatçı kullanıyormuş.
İlk sergileri "The Wonderful World of Yazbukey" (Yazbukey'in Sihirli Dünyası)
16-30 eylül tarihleri arasında, Fransız Kültür Merkezi'nde açılmış.
İlk sergiyi kaçırdım; kısmet ikincisine.
Vaktiniz olursa markanın sitesine bir göz atın,
çok ilginç parçalar var.
Biz de ayakkabımızın üzerine mesela bir adet paket süsü yapıştırsak,
bi'nevi Yazbukey olabilir miyiz acaba?...
9 Ekim 2006 Pazartesi 00:12
Sabah Sabah Badminton
RTÜK aralarında Papparazzi, Sabah Sabah Seda Sayan ve
Benimle Dans Eder Misin'in yer aldığı 6 programa,
ücretsiz yayınlanmak üzere 17 dakikalık
Badminton Sporu Eğitim CD'si göndermiş
. . .
RTÜK'ün Ceza List'i hayli enteresan:
Bir programa kızdığında kanalına,
ilgili yayın saatinde gösterilmek üzere,
nuh nebiden kalma deprem ya da sulatı belgeselleri yolluyor.
Kanalı 'belgesel ile cezalandırmak';
bu programların "coştuğu" anlardan zarar gördüğümüz kanısıyla
izleyiciyi de belgesel ile 'tedavi etmek' ilginç bir yöntem tabii!
RTÜK kadar nüktedan olan Türk izleyicisi de kurumu arayıp,
böyle nitelikli ve güzel belgeselleri daha çok izlemek istediklerini söyleyerek,
mesela deprem belgeselinin CiDi'sini nereden satın alabileceğini soruyor.
İzleyici ile RTÜK arasındaki Hacivat-Karagöz atışması
işte böyle devam ederken RTÜK geçenlerde ani bir atak ile
"O zaman sana Badminton diyorum" dedi.
Courtside Sports'dan biri olan Badminton (aman aman);
tenis sporunun tüylü topla, ağır çekimde oynan hali.
Diyorum ya 'RTÜK'ün Ceza List'i bir hayli enteresan'.
Bu sporun badminton.gov.tr'si bile olsa, izledikten sonra
canımız bi'tüylü top çekerse nereye gideceğimizi bilmiyoruz.
Her ne kadar Avşar kızı sayesinde tenis sporunu yalayıp yutmuş olsak da;
bu sefer izleyicinin çalışmadığı yerden sorduğunu sanan "ağır yetkililer" misal,
"Biz bidmintını çok sevdik, hele de köpeğim Karabaş,
topu her gördüğünde havaya sıçrayıp durdu, parası neyse vericez, nerede satılır bu top?"
diyen izleyici telefonları ile haşır neşir olmak zorunda kalabilir.
Televizyon programları ISO 9000'e 1000 km mesefaden yayın yapmaya devam ederse,
RTÜK'de küflü belgesellerden badminton'a, satrançtan eskrim sporuna kadar
türlü çeşit aktivitenin eğitim CiDi'sini ceza niyetine kanallara postalayacak.
Bu cezalar sayesinde tivi yöneticileri ne olduğunu anlayamadan
her Türk vatandaşı bi'hobi sahibi olacak bi'spor dalına tutulacak.
O güne kadar " Sabah Sabah Badminton " diyorum...
8 Ekim 2006 Pazar 16:16
Sinemalar tıklım tıkış!
)olmalı(
-Her telden-
1-İklimler2-Beş Vakit
3-I Love You Paris (Filmekimi)
(Film ayın 19'undaydı ve ben 14'ün de bilet almaya gittim; kalmamıştı, acemilik işte..)
4-Hokkabaz
5-The Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer)
6-Sınav (Bu filme ayıracak param kalırsa)
6 Ekim 2006 Cuma 23:31
65 Kupon Biriktiren Köşe Yazarı Olacak!
Son günlerde okuyucu olarak bize,
g e n i ş ufuklar, dumur bakış açıları sunulması gereken! köşelerden
köpüksüz kahve tadında bi'tartışmanın tefrikalarını okuyoruz:
"Rejisörün yatağına giren köşe yazarı olarak çıkar mı?"
Bu nasıl bir transformasyondur bilen yok!
Rejisör+Yatak+Oyuncu=Başrol klişesi 2000'lerin başında popülaritesini yitirdi.
"Nasıl Denizgüzide Duranakkaya olunur?"dan mezun
birkaç bıcı bıcı kızımız gel zaman git zaman,
Mahsun Kırmızıgül'ün dizi partneri olarak karşımıza çıkacak nasıl olsa...
Bir süredir herkesin derdi kadın köşe yazarları,
hem kadın hem de genç olan köşe yazarları.
Zamanında Sn.Kırıkkanat Elle Dergisi'ne anlatmıştı,
kadın olarak ekte yazarken, gazeteye geçmenin karın ağrılarını.
Sn.Altaylı, Sn.Mengi'yi nasıl da diline dolamıştı
"Ne Zaman Adam Oluruz: Başyazarla yatarak yazar olunmayacağını anladığımız zaman";
doğal olarak kadın bastı davayı!
Sn.Uluç'da Pakize Hanım'ın yazarlığının ilk dönemlerinde tutturmuştu
"Pakize'nin köşesini aslında Sezen Aksu yazıyor" diye;
Pakize Hanım orta yerinden yarılmıştı, sonra geçti.
Şimdilerde ise yaşından başından utanmayan bir adam,
Hüseyin Pulur mu ne adı,
bu bağlamda kalkıp Ayşe Özyılmazel için abuk sabuk laflar ediyor(muş).
Camia içersinde artık duayen bile sayılmayan,
"insan çöpü" olarak (biz okuyucular öyle anladık),
gecenin bir yarısı Darülaceze'nin kapısına bırakılıp kaçılması gereken bu adamı
hala yazar yerine koyup, köşe yazdırıyorlar(mış) görüyor musun?
Tüm bu tartışmalar
kişisel tatmin ve ego savaşlarına cephe olsun diye değil de,
gazete yöneticilerinin okuyucuya derininden farklı
bakış açıları sunulabilmesi amacıyla,
bir takım kişilere tahsis ettiği köşelerde,
işinin ehli yazarların istihtam edilebilmesi için yapılıyor aslında!...
Samimi olmak gerekirse bizler, gazete okuyucusu olarak
bu tip mevzulara pek takılmıyoruz, önümüze ne gelirse okuyoruz.
Mesela Ayşe Özyılmazel'in köşesine yazdığı cümleleri
("köşesine yazdığı" diyorum, belki evde yatağının altına sakladığı günlüğüne
daha vurucu satırlar karalıyordur)
alelade bi'bloger'ın bile "edit'leyebileceği" türden!
Artık gazetede köşe sahibi olmanın pek bi'espirisi kalmadı.
Bir arkadaşımın da dediği gibi
"Sitesinin aylık ziyaret sayısı 15 bin olan kral gibi dolanıyor ortalarda".
Bu sebeple gazetelerdeki köşelerin,
o köşeleri yazanların kalitesi pek umrumuz değil okuyucu olarak!
Yakında 65 kupon biriktiren herkes
1 haftalığına köşe yazarı olabilecek nasıl olsa...
pi es:
Yazının etkileri için şurayı,
ayrıca bi'de burayı tıklayın...
6 Ekim 2006 Cuma 00:10
Acaba Ona Ne Alsam (Nisan Hanım)
Toplanın:
İmkanları geniş bir çifte hediye önerisinde bulunuyorum...
4 Ekim 2006 Çarşamba 22:58
Beş Vakit
Zamanın unuttuğu, günün ezan ile beş vakte bölündüğü,
herkesin kendi ritmini yakaladığı,
Ege Bölgesi'nin Kozlu köyünde üç çocuk:
Ömer, Yakup ve Yıldız.
Ömer, babasının ağzını şapırdatarak yemek yemesinden tutun da
küçük kardeşini kayırmasına kadar her şeyinden nefret ediyor
ve onu öldürme planları yapıyor.
Yakup, öğretmenine aşık.
Babasının öğretmenini gizli gizli gözetlediğini gördüğünde
dünyası başına yıkılıyor ve o da babasını düşmanı ilan etmekte gecikmiyor.
Yıldız babasının bir tanesi;kundaktaki erkek kardeşi de annesinin.
Onun da balansı anne babasının sevişmesine tanık olduktan sonra şaşıyor.
Beş Vakit, üç çocuğun büyüme sancılarını işlerken,
diğer taraftan da köy yaşamı üzerine odaklanıyor
ve izleyiciye kırsal yaşam portresi çiziyor, hem de hiç acele etmeden.
Bu sene Altın Portakal'da en iyi film seçilen,
uluslararası alanda da baş tacı edilen Beş Vakit,
bu başarısını yöresel bir filmden evrensel duygular çıkarabilmesine borçlu.
Nerede büyümüş olursanız olun izlerken siz de bir anınızı çağırabiliyorsunuz.
Mesela ben, öğretmenin okuma parçasını
öğrencilerine bölüm bölüm okutmasına takıldım kaldım.
Yazar ve yönetmen Reha Erdem, şiir tadında görüntüler ile
izleyiciye olan biteni düşünme lüksünü de işte böyle tanıyor, şahane!
Filmde klasik bi'giriş-gelişme-sonuçtan bahsedilemeyeceği için
Erdem de "olmayan" sonu açıklamaktan çekinmemiş:
"Beş vakit geçer. Çocuklar öfkeyle suçluluk arasında gidip gelerek, ağır ağır büyürler.
Ömer babasını öldürmekten vazgeçer. Sevgiyle nefret arasında sıkışmış, çaresiz ağlar":
İnsanın bittiğine inanası gelmiyor...
Yüksek sanattan anlayanlar bir tarafa,
benim gibi düz vatandaş için de sıkıcı sayılmayan bir film;
aldığı ödüllere rağmen "İkinci bir 'Beş Vakit' çekmem" diyen Sn.Erdem'e
nice nice Kaç Para Kaç'lar nasip olur inşallah.
Ben gönlümden geçeni söylüyorum.
Vaktiniz ve naktiniz varsa:
Atlas Sineması'nda her gün ilk seans,
pazartesi ve çarşamba günleri de tüm seanslar 8 YTL.
3 Ekim 2006 Salı 14:03
Dün:Basit Bi'Fotoroman
(Yeni Video)
Dün İstiklal'de:
Önce Ayvalık Tostcusu'nda karnımı doyurdum,
ardından yürümeye çalıştım,
sonra sinemaya girdim.
Çıktım, hava kararmıştı, ara sokakların birinde yürüyordum,
Hip-Hop organizasyonlarını kaçırmayan, Jay-Z konserine bilet alan biri olarak
(her ne kadar Biletix paramızı iade etmiş olsada)
bi'türkü duydum, Efuli'de: "Etek sarı sen etekten sarısın..." diyordu.
Çok güzel söylüyordu, girdim, dinledim, efkarlandım;
iki fincan çayı üst üste içtim.Sonra aynı şarkıyı istek yaptım,
ikincide kameraya aldım.
(Siteye 1-1,5 dakikadan uzun video koyamadığım için "bir kuple" diyorum size).
Çıktım; biraz daha dolaştım.
Saat geç olmuştu,
Metroyla Gayrettepe'ye kadar geldim
"evden biri" işteydi, ama çıkmak üzereydi, aradım: "Beni de alsana..."
Eve vardık; sabah bi'heves yaptığım turtadan bir dilimi paylaştık,
sonra vurduk kafayı yattık.
3 Ekim 2006 Salı 01:10
Hı-Hı
Ayazağ Metro İnşaatı:
Çevreye Saygılı Şantiye
Lastik Yıkama Havuzu
2 Ekim 2006 Pazartesi 11:42
Unakıtan, Ali Poyrazoğlu ve
Leicester Hemningway bir trende gidiyorlarmış...
Yeni vergilerin çokça konuşulduğu,
Unakıtan'ın ise yalanlayıp,
"Bi'tek emlak vergisini düşüniiiciiiim" dediği şu günlerde,
aklıma Ali Poyrazoğlu'nun eski bir köşe yazısında anlattığı
Leicester Hemningway hikayesi geldi:
" Ünlü yazar Hemingway'in küçük kardeşi Leicester Hemningway,
1967 yılında 3 metreye 9 metre boyunda, bambu bir sal hazırladı,
arkasına bir motor taktı, salını Jamaica'nın 7 deniz mili açığında demirledi,
bayrağı direğe çekti ve YENİ ATLANTİS KIRALLIĞI'nı kurdu.
Gazetecilere yaptığı ilk açıklamada,
'Bu ülkede vergi yok, çünkü vergi kendine bir ülke bile kuramayacak
kadar beceriksiz insanların ödediği garip bir şeydir'
cevherini yumurtladı ".
1 Ekim 2006 Pazar 22:56
!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Satın alın, indirmeyin: Ceza, Yerli Plaka
30 Eylül 2006 Cumartesi 23:53
Skorda Son Durum
Evden Biri 11 : 1 Duygu
"Evden biri" için daha çok taze,
"O böyle konuştukça içimden 'çok şey biliyor sanki' diye geçiriyorum" demiştim,
belki hatırlarsınız...
Geçen gün arabada gidiyoruz, dinlediğimiz radyo kanalının DJ'i,
çok da gerekiyormuş gibi,
lafının arasına "sarkastik" kelimesini sıkıştırıverdi.
DJ jargonu denen bi'şey bile varken,
bunlar hangi ara Türkoloji doktorası yaptı şaştım kaldım.
Neyse, hızla kendimi öveceğim kısma geleyim,
bunun üzerine O da bana dönüp "Sarkastik ne yahu?" dedi;
ben de tak diye "nanik nanik selanik" demek dedim.
Skorda son durumu açıklıyorum:
Evden biri 11 : 1 Duygu
DEVAM...