Eylül
31 EKİM 2005 PAZARTESİ 19:22 Hayatıma bayılıyorum...
Çoğu zaman, pek çok şeye lanetler yağdırırım;ama hayatımı seviyorum aslında.
Bunu bugün Şişliye inmem gerekirken hava mualefetinden dolayı
annemlerde mahsur kaldığımda fark ettim,
işlerimi halledemedim ama olsun; hayatıma bayıldığımı keşfettim.
Aşkımı iş çıkışı 4.levent metronun oradan alıp eve vardıktan sonra
kendime bir kahvaltı tabağı hazırlayıp bilgisayarın başında gelen
mailleri ve yorumları okuyarak bir taraftan da yemek yiyerek geçen zaman günün en keyifli kısmı bence.
Evet bir domates bana fazla geldi, evet atmaya kıyamayıp bir
çay tabağının içinde buzdolabına kaldıracağım
ve gene evet ki sabah kaltığımda pörsümüş olacağı için
o zaman çöpe atmam gerekecek.
Ama o domates, tabağıma kattığı renk ile bu geceyi de buzdolabımda geçirmeyi hak ediyor.
31 EKİM 2005 PAZARTESİ 11:27 Azıcık tonu açılsa...
Ne kötü bir hava var; dışarı çıkmam lazım, yoksa umrumda olmazdı.
Azıcık aydınlansa hava (güneşten bahseden kim gri gökyüzünün tonu açılsın) benim için kafi;
Ebru Abla bana diyet şeker getirmiş bugün hazır çıkmışken anneme uğrayıp onları da alıcam.
Cumartesi günü aşkımın kardeşine gittik diğer kardeşi de Bursa'dan geldi (eylül ayında evlenen).
Birinci fotoğraftaki Zehra, Zehra aşkımın kardeşinin kızı :)
İkinci fotoğraf ise Zehra'nın hamurlarından yaptığımız hayvanlar:
Sol baştaki tavşan ve en sondaki de fil (burnu bana ait değil:) ikisini ben yaptım.
Ortadaki de civciv onu aşkım yaptı.
30 EKİM 2005 PAZAR 21:30 Öğrendim, paylaşayım dedim...
Nette satın almadığım gazetelerden birini karıştırırken Gamze Özçelik haberinde
geçen tecavüz hapına takıldım.O ne ki dememe gerek kalmadan araştırınca öğrendim ki
Nuri Alço'nun filmlerde kullandığı haptan bahsediliyormuş.
Hemen hemen tüm kadın dergileri bekar bayanlara "evleneceğiniz adamı bardan kaldırın" şeklinde tavsiyede bulunsa da
aynı barda tecavüz ilacı ile zenginleştirilmiş bir içki eşliğinde
kötü emellere alet edilmeleri içten bile değil.
Yurtdışında adamlar bunun kartını yapmış, içkinden bir iki damla karta sürünce
o panjur gerçekten pembe mi yoksa hepsi hikaye mi şıp diye anlayı veriyormuşsun:
www.drinksafetech.com'da 40 cent'e...
30 EKİM 2005 PAZAR 20:20 Bebeto'nun olayı basit...
Burak Kut nam-ı değer Bebeto maddi sıkıntı içinde ikinci icra şokunu yaşarken yardım kabul etmiyormuş.
Haber içinde en çok şu kısım benim canımı sıktı:
"...Kimsenin telefonuna çıkmayan, sadece tanıdık numaralara cevap veren Burak,
popçu arkadaşlarıyla uzun uzun konuştu. Konunun yaşadığı üzücü olaylara gelmemesi için
çaba sarfeden Burak.." yani konuyu sıkıntısına getirmemeye çalışması.
Eğer hep kıt kanaat geçiniyorsan problem yok da "varken yok"a dönmesi işin en tatsız tarafı.
Aslında bu iş basit bir şekilde çözümlenebilir:
Bu adam bir döneme damgasını vurdu. Tarkanlar Mustafa Sandallar yokken bir tek bu adam vardı.
Yani şimdi esamesi bile okunmasa geriye dönüp bakınca yetenek açısından mihrap yerinde;
bu adama para değil iş teklif edeceksin.
Bayramda ve sonrasında şu eller havaya mekanlar gene tavan yapacak;
bunlardan birinde şarkı söylese bir hayli toparlar kendini; iş verdin mi de yüzünü kara da çıkartmaz.
"Tahtalara vur çık çık çık
dağlara taşlara
yanarsa yansın dünya aşkaaaaa...."
(Sezen Aksu'nun şarkısıydı ve o ne güzel söylüyordu)
Buradan yetkililere sesleniyorum:
Sesinin tınısı güzel bir kere karizma dersen o da tamam!
Yaşı da genç!
Daha ne olsun be güzel kardeşim?!...
30 EKİM 2005 PAZAR 18:29 Ablamın Yazısı...
"Bu Sayfa Senin" e gösterilen ilgi beni mutlu ediyor.
Yazanların tanıdıklar olması keyfimi ikiye katladı desem abartmış olmam.
Tanıdık ya da tanımadık fark etmiyor aslında; ben en çok benim yazmadıklarımı beğeniyorum.
29 EKİM 2005 CUMARTESİ 17:19 Aşkımın yazısı...
Kendisine "Siteye bir sayfa yaptım, isteyen yazısını yollayacak" dediğimde ilgileneceği zerre kadar aklıma gelmemişti.
Bunu söyledikten 24 saat sonra eski bir ajanda elinde karşıma dikildi:
"Bir yazım var 'ilk kim olmak ister?' demişsin ben olmak isterim".
Dokuz ayın sonunda siteye ilgisini nasıl çekeceğimi tesadüfen öğrenmiş oldum;
bilseydim en başta yapardım.
Yazısını okudum ve "eh işte" dedim.Öyle çoook beğenmedim; ama ben kendi yazılarımı da çok beğenmem.
Bakalım siz "evden biri"nin yazısını beğenecek misiniz?
28 EKİM 2005 CUMA 13:12 Çelişkiler...
Beş dakika önce söylediğiniz bir lafın tersine düşmek kaderin bir cilvesi midir,
yoksa ayağınızı denk almanızı hatırlatan insertlerden biri mi?
Her zaman her şey yolunda gitmez ve kötü şans sizi sonsuza dek takip edemez...
28 EKİM 2005 CUMA 12:44 Bu kadarı Hollanda'da olur...
İstanbul'a Ramazan'ı medeni bir ortamda yaşamak için Arap ve İslam ülkelerinde gelenler var.
Türkiye'nin dört bir tarafı değil belki; ama ben burada yaşadığım için biliyorum İstanbul, Ramazan'da olsak bile
caddelerinde sigara, simit veya karton bardakta kahve ile dolaşabildiğiniz bir şehir.
Türkiye'nin bir numaralı tatil cenneti Fethiye'de yurtdışı bağlantılı olarak çalışan ve
Türkiye'den gay tatilcileri de ağırlayan bir otel Gay-Hotel Lykia Garden...
Bence bu Türkiye'nin hanesinde bir artıdır.
Bu kadar söylüyorum.
27 EKİM 2005 PERŞEMBE 23:02 Deja vu...
Dream TV'de "Geri Vites Yok" Yunus Deja Vu programını yapmaya başlamış.
Bundan (tahmini) üç dört sene önce Best TV'de yapıyordu; ben de aksatmadan izliyordum.
Şimdi baktım da zayıf buldum programı.
Programın konukları ise DJ-Oyuncu Tarkan'ın Baldızı-1 ile
yazar Tarkan'ın Baldızı-2 idi.
Baldız-2'de kirlenmemiş genç kız bakışları atmak için çok kasıp durdu.
Bir ara "Şebnem Schaffer'ın nesi oluyor acaba?" diye düşünmeden edemedim.
Gereksiz!
27 EKİM 2005 PERŞEMBE 11:51 Biraz...
LOST'un Türkiye sitesi
26 EKİM 2005 ÇARŞAMBA 12:17 Pis sırıtışın kitabını yazan adam...
Uçak kazası sonucunda bir adaya düşüyorsunuz.
Yıkıntıların içinden uçak mevcudunun bulunduğu bir liste çıkıyor.
Kontrol etmeye başlıyorsunuz; aranızda adı listede olmayan biri olduğu anlaşılıyor.
Aklınıza iki üç sahne önce deli deli bakan adam geliyor.
LOST böyle bir dizi işte...
Nette okuduğuma göre ilerleyen bölümlerde Sawyer öteki dünyaya göç edecekmiş.
Şimdiden üzüldüm.
"Pis sırıtış"ın kitabını yazmış adam, haberiniz yok!
25 EKİM 2005 SALI 20:40 Sawyer...
Sen nasıl bir şeysin ya!
Sawyer, LOST dizisinin kötü çocuğu, sarı erkekten haz etmeyen ben kendisine hasta olmuş vaziyetteyim,
Brad Pitt'den sonra pek tabii; yine de Brad'in tahtını sallamayacağının garantisini veremem.
25 EKİM 2005 SALI 20:32 Eskimolar...
Eskimolarda yardımlaşma pek olmazmış, hediye konusunda da bizim açımızdan bakıldığında
kaba sayılacak kadar cimrilermiş.Sebebi ise cimrilik ya da bencillikle açıklanmayacak kadar
ciddiymiş. Yardımın ve hediyenin karşıdakini esirleştirdiğine inanırlarmış.
Onca soğukta cozutmak serbest tabii.
24 EKİM 2005 PAZARTESİ 19:20 İyilik...
Yaptığında bir şey kazanmayacak ya da yapmadığında bir şey kaybetmeyecekse
kimse kimseye iyilik yapmıyor.
Kısaca yaralı parmağa işemeyenler devrindeyiz.
Bilenler hatırlamış oldu, bilmeyenler öğrendi.
24 EKİM 2005 PAZARTESİ 11:32 Önce şunu bir tıklayın...
Önce şunu bir tıklayın.
Tıkladınız mı?
Evet boş!
Şimdi bu sayfa sizin,
ok?
Yazılarınız burada duracak:
İster uzun ister kısa ister şiir ister bir söz ya da güncel bir olayın yorumu...
Sitede size ait bir sayfa var yani.
Kısacası sitenin hepsi benim, bu sayfa sizin.
23 EKİM 2005 PAZAR 16:24 Öğrendim ki...
Öğrendim ki medyumlar medium beden giyiyormuş.
23 EKİM 2005 PAZAR 14:00 Dumurlardan dumur beğen...
Tarabya'dan Yeniköy'e yürüyüyüş ve Yeniköy'ün klasikleşmiş Emek'inde kahvaltı.
Üstüne tekrar bir yürüyüş daha...
Niyetli arkadaşları bugünlük oradan selamlıyorum, ne yapalım...
Eve geldim gazeteleri kucağıma aldım ve şok!
Ali Koç evlenmiş :(
Evli ya da bekar hiç farketmez 17-57 yaş arası bir grup bayanın yüreği cız etti bu sabah...
Bunu bize yapmayacaktın Ali!
Daha sonra başka bir gazetede başka bir haber vardı:
Melissa Panarello ikinci kitabı Yusufçuk Gece Gelir'i yazmış haberim yoktu; nette bir baktım ki satışa bile çıkmış
0,20 YTL'den başlayan taksitler için tıklayın diyorlar.
Evet seks yazıyor, evet bundan sonraki eseri(!) Yusufçuk Gece Gelir değil de "Doğum Kontrol Yöntemleri"
ya da "HIV'den Korunma Yöntemleri" gibi bir şey olmalıydı.
Ama bu da olmalı, birileri bunu da yazmalı.
Benim midemi ekşiten şu olabilirdi: hikayesinin sattığını farkettikten sonra
yazmak için yaşamaya başlaması ya da tecrübelerim diye aktardığı her şeyin baştan aşağı hayal ürünü olması.
Bundan sonra ya da en başından beri.
23 EKİM 2005 PAZAR 01:30 Kumpir değil compir
Ayıptır söylemesi bu akşam annemlerde palamut yedik.
Hani şu halka halka kesilip kızartılan balık.
Ben çok küçükken yani sandalyeye oturduğumda ayaklarım yere deymiyorken; annem önüme kızarmış
palamut koyduğunda aklım karışırdı: "bu balık nasıl yüzüyor?" diye.
Bu kafa karışıklığım çok uzun sürdü yalnız...
Ben salak bir çocuktum (şu anda da cin gibi olduğum söylenemez)!
Kolay kolay yeni arkadaşlıklar kuramam (az çok herkes gibi), teknikten ise hiç anlamam.
"Bunların ikisi ne alaka?" diyebilirsiniz.
Benim, kullanıcı istatistiklerinde gelinen url'leri keşfetmem,
keşfettikten sonra da ne işe yaradığını anlamam çok uzun zaman aldı.
"Gelinen url" neydi ne değildi derken bu uzun listeden compir'i buldum.
O zamanlar sitenin sağ üst köşesinde yer alan kendi ismimi farketmem için bile biraz zaman geçmesi gerekti.
Kendisini takip etmeye başlamıştım ki sitesini kapama kararı aldı.
Genelde ota b.ka atlamam ama mail attım kendisine "yazsana" diye
sebebini yazdı ama benim ona son lafım "konuşur gibi yazmaya devam"dı.
Gene de kapattı.
Temmuz ayında geçen bu yazışmadan sonra bu akşam eve geldiğimde mailini okudum.
Sitesini tekrar açmış, sevindim.
Sitenin açılmasından çok açıldığını haber verdiği biri olmama
ki ben de onun adını sağ üst köşeye iliştirmemiştim, buna rağmen (keller körler durumu değildi bu)...
Compir'e "konuşur gibi yazma alemine" tekrar hoş geldin diyorum.
21 EKİM 2005 CUMA 22:21 Bu şirin bir köpek...
Bugün kaç km yol yürüdüğümü bilmiyorum; ama şunu diyebilirim ki en az 10km.
Ablamla Cevahir Alışveriş Merkezine gittik.Çok büyük, gezerken bir taraftan da kaybolma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorsunuz.
Yeni markalar var; ama kıyafetler hep aynı (değişik renklerde boleralar, popomuz donmasına rağmen
rengarenk askılı bluzlar)...
Oradan aşkımla buluştum.Sinemaya gitmeye karar verdik.
Profilo'da istediğimiz gibi bir film bulamadık. Yemek yedik.
Yukarıdaki fotoğrafları da Deli'de çektim.
İlk fotoğrafta gördüğünüz anahtarlık ablamın.
İki gün önce yeni anahtarlığını gördüm, fosforlu yeşil, kayış gibi bir şey.
Bu köpekliyi sordum ne yaptın onu diye, uzun bir süredir kayıp dedi.
Aramış bulmuş, kolanyalı mendille silmiş bana getirdi.
Çok güzel di'mi?
Son fotoğrafta ise dün aldığım sırt çantamı görüyorsunuz.
Bugüne kadar sırt çantasında hep siyahı tercih eden ben bu sefer kırmızı diyorum.
Fermuarın üzerine gelen parçayı çok beğendim.
Ortadaki ise sigara içmeyenlere yapılan eziyetin belgesi.
Sigara içilmez bölümdeki masalara bunu koyuyorlar ve ben her seferinde
tepsimle yerleşmeye çalıştığımda bunu ne yapacağımı bilemiyorum.
Fazla geliyor.
Tavana aslmış olan uyarı kartonlarını ya da masada kül tablası olmamasını tercih ederim.
21 EKİM 2005 CUMA 11:15 Şebnem'e hayrına bir tuvalet kağıdı...
Şebnem Schaffer'ın annesi Lale Hanım Şenol İpek için :
"Benim kızım çok tuvalet kağıdı kullanır, onu bile alacak durumda değildi" demiş.
İnsan bu cümleden sonra kafasında neyi canlandıracağını şaşırıyor, nasıl yani?
Bir insanı batırmaya çalışırken batmak böyle bir şey olsa gerek...
Oysa onlar Almanya'dan gelirken Şenol İpek'e koli koli viski taşımış.
Sana viski taşıyan kıza sen tuvalet kağıdını çok gör.
Terbiyesiz!
Günün Makalesi - Gözlerin ah gözlerin-
20 EKİM 2005 PERŞEMBE 21:53 Şoför bey rutinde inecek var
Patlayan boru, yer kırılıp tamir edildiğine,
banyoda çağlayana dönüşen kör tıpa değiştirildiğine,
delinen duvara macun çekildiğine
ve benim için doğması gereken adam doğduğuna göre
rutine dönebiliriz,
rutinin içinde kaybolabiliriz,
önce rutinden şikayet edip
sonra Allah "Hey sen! Lacivert kazaklı!
Sen misin rutininden şikayetçi olan?" diyerek
başıma olmadık dertler açabilir korkusu ile
bir çeşit dişi yusuf yusufa dönüşüp
"her şey ne de güzelmiş" diyebiliriz.
Her şeyin satıldığı şehir olarak nam salan İstanbul'da
neden oyuncak çöp kamyonu olmadığına şaşırabiliriz.
Bunların hepsini yapabiliriz işte...
19 EKİM 2005 ÇARŞAMBA 14.09 Bugün güzel bir gün...
Bugün aşkımın doğum günü :)
Bugün güzel bir gün.
18 EKİM 2005 SALI 18:45 Bu akşam ...
Bu akşam, sinema akşamı.
Digiturk'de X-Men2 ve ardından Kayıp Aranıyor: Debra Winger belgeseli var.
"Kayıp Aranıyor: Debra Winger" Hollywood'un oldukça ilginç bir yanına ışık tutan enteresan bir belgesel..."
18 EKİM 2005 SALI 13:30Nurhan Damcıoğlu...
Nurhan Damcıoğlu'na Bonus Kart reklamında rol verdikleri için çok mutlu oldum.
Özellikle kasa bandında koşturduğu sahneye hastayım, yakalarsam o kareyi de fotoğraflayacağım.
Canını dişine takarak oynuyor, oynarken mutlu oluyor, hatırlandığı için keyif alıyor kanımca.
Bir tane daha var mı Nurhan Damcıoğlu'ndan gösterin...
Shubuo reklamında Erol Büyükburç oynadığında da sevinmiştim zaten.
18 EKİM 2005 SALI 12:59 Babam...
Saat 12.00'ye geliyordu ki kapı çaldı.
Açtım, babam...
Onu görmeyi beklemiyordum açıkcası, elinde bir torba simitle gelmiş (bayılırım simide).
Bugün, eğer atlatmazsa, usta gelecek kolidordaki taşları kıracak su akıtan boruyu tamir edecek.
İşleri erken bitmiş, benimle birlikte usta beklemeye gelmiş.
Sarıldım boynuna "Gelmene çok sevindim" dedim.
Şimdi oturmuş tarihi bir film izliyor Digiturk/MGM'de...
16 EKİM 2005 PAZAR 00:49 Orhan Pamuk ve Ben
Kendisini severim.
Kitapları birinci sebep değil (Yeni Hayat hariç).
Gözlükleri hoşuma gider mesela,
polo yaka tişörtleri ile verdiği haylaz çocuk gülümsemeli fotoğrafları,
ikimizinde çocukluğunun "Nişantaş" kaldırımlarında geçmiş olması..
Asistanı olmak isteyebilirim mesela,
kahvesini doldurmak, izin verdiği ölçüde masasını toplamak,
kahvaltısı için fırından sıcak poaça almak (Çok Gülyar Say gördüm kendimi canım:
-Eski eşi Fazıl Say için "onu o kadar seviyorum ki, bir gün parasız kalsa gidip evini temizlerim"-)...
Kendisine olan ilgim tamamen dış görüntüsünün yarattığı etki üzerinden şekilleniyor,
kabul edelim başarı bir erkeği seksi gösteriyor.
Bu akşam CNN Türk'de Söz Sizde'nin konuğu Orhan Pamuk idi.
Kendisi hakkında Engin Kılıç her en kadar Orhan Pamuk'u Anlamak isimli bir kitap yazmış olsa da
konuştuğu zaman onu anlamak için bir guide'a ihtiyaç yoktu.
Programı seyrederken bir ara derin uykuya yatmış olan taşi-kardim ayaklandı (kekelemekten helak oldu, o kekeledi ben su içtim).
Konuşmasını izlerken dilinin ucuna gelen kelimeleri bulmaya çalıştım, sonunu getiremediği cümleleri tamamladım kendimce...
Sırf Nobel'i kapmak için yaptığı şeyi tasvip etmemiştim; ancak söz ağızdan çıkmıştı.
Ödülü de alamadığına göre bu tarafa dönüp biraz sempati toplaması gerekiyordu, bu akşam bunu da başardı bence.
Mesela İnönü'nün gülümsemesini taklit etti -tüm iyi niyeti ile bir anısını anlatırken- acayip sevimliydi.
Derdini anlatırken kullandığı benzetmeler, eserleri 42 dile çevrilmiş bir yazardan beklendiği gibi(daha şahane!) değil de
senin benim gibiydi.
Bir ara sevgiye aç gözlerle "...her yazar sevilmek ister, ben de sevilmek istiyorum..." dediğinde
27 yaşında bir kadın olarak 53 yaşındaki bu adamın kafasını göğüsüme yaslayıp uzun uzun saçlarını okşamak istedim.
Ne diyebilirim ki o an yanımda olmadığı için çok şey kaçırdı ,)
Diyorum ya Orhan Pamuk'a olan hislerimin edebi yönü yok,
bu had safhada bir kadın-erkek ilişkisi.
14 EKİM 2005 CUMA 17:08 Bir Uyarı: Bellona'daki haylaz çocuk...
Aldığım duyumlara göre Bellona'da kendini İtalyanım diye tanıtan haylaz bir oğlan çalışıyormuş.
Yuvayı diş kuş yapar geyiği eşliğinde ofisteki hatunlara tek tek yazıyormuş.
Bellona'da çalışan kızlara sesleniyorum: Aman diyeyim , kollayın kendinizi...
Ayrıca semizotu omega 3 ve omega 6 bakımından zengin bir sebzedir, kanı temziler daha ne yapayım...
14 EKİM 2005 CUMA 12:05 Ben Sizin Yerinizde Olsam Beni Kaçırmam
Burası www.cemozerlaflafiaciyor.com değil ve ben de
"Sizi bilmem ama ben yalnızca bu program izliyorum; çünkü ben yalnızca bu programda varım" demek istemiyorum.
Sol ayak serçe parmağımın arka tarafını sadece çok sıkıldığım bu dönemde görme şerefine nail olabileceğinizi
anlatmaya çalışıyorum.
Şimdi siteden fotoğraflarımı indirip wallpaper yapan arkadaşlara,
"sabah seninle uyanmak ne şahane olurdu" şiirleri yazanlara sesleniyorum.
Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz şey sol ayağımın, serçe parmağının
arkasının patlaması sonucu sığrılmayı başarmış deri parçasıdır, itina ile indirip wallpaper yapabilirsiniz.
Üzerine basamıyordum doğru düzgün, bugün daha iyi gibi.
"B.kunu çıkarttın Duygu ama ..." diyenlere de
"Müdür bu buna konuş" diyorum.
Eyvallah...
13 EKİM 2005 PERŞEMBE 13:58 Son Dakika...
Kurtlar Vadisi'nin bu geceki bölümünde 10 dakikalık bir sahnem var.
13 EKİM 2005 PERŞEMBE 00:17 Çok vefasızsın Duygu ...
Hızlı yazmaktan ve def'aten (bakmayın öyle ters ters, imla kılavuzuna baktım da yazdım)kontrol etmemekten olsa gerek;
yazılarımdan harf hataları (eksik, fazla ya da yer değiştirmiş) eksik olmaz.
Oysa hiç acelem yok; dışarı çıkmadan önce çala kalem yazdıklarımı saymazsak.
Bir arkadaşım vardı sağ olsun (bugüne kadar yazdığım tüm saollara inat) uzun zamandır pek aramaz sormaz;
zamanında " Selma Naber?" (bunu hayatımız boyunca hepimiz en az bir kez yapmışızdır) girizgahlı bir mailime cevap olarak:
"Duygu ne kadar vefasızsın Selma öleli 1 yıl oldu..." şeklinde dönmüştü.
Bu benim ilk kez selam'ı Selma şeklinde yazmamdı (fark ettiğim) ve
ortada -en azından bizim için- ölü ya da diri bir Selma bile yokken a ve m nin yer değişimine yaklaşım şekli beni mest etmişti.
Hataları gözümüze gözümüze sokup, doğru olmayanda tutturuk kalmamızı sağlayan çok bilmişler
ortalarda serseri mayın gibi dolanırken bu tarz insanlar nereye kayboldu?...
___
Atilla İlhan...
Allah taksilatını affetsin.
___
12 EKİM 2005 ÇARŞAMBA 17:50 Başka?...
Gamze'nin dizisi yayından kalkmış.
Kızcağızın başına gelenler sebep gösteriliyormuş, alttan alttan...
Yalan,
külliyen yalan.
Ben seyrettim o diziyi, 15 dakika kadar; Gamzecik, Şebnem abladan "Bu aşk fazla sana"yı söylüyordu.
Çok fenaydı, dayanamadım geçtim başka kanala.
Mahallenin delisi, delikanslısı, bir şeyi konulu bir önceki dizisi tuttu diye bunu da tutacak sanmak
çok erken varılan bir sonuç di'mi?
Toprak Sergen de ağlamayı kesip bir zahmet reklam seslendirmeye devam etsin...
Ya,
hep beraber birleşip bana bir New York uçak bileti alabilir misiniz?
Direkt uçmam da şart değil, aktarmalı olabilir.
Aşkım?
Onu finanse etmek zorunda değilsiniz, baksın başının çaresine
(nasıl sattım beş dakka da).
Benim buralardan biraz uzaklaşmam gerekiyor.
"Van'a yollayalım seni; gölün kenarı havadardır" önerilerinizi kendinize saklayın.
Ülke sınırlarının ötesi,
mümkünse...
-Bulgaristan?
-Olmaz!
Başka?..
12 EKİM 2005 ÇARŞAMBA 17:28 Liptoncularla konuşacak bir gönüllü aranıyor...
birisi liptonculara söylesin Türkler çayı demlerken demliğin içine limon dilimi koymaz,
sonra,
belki...
___
Şahan'ı bu saate aldılar,
bu durum terfi ettiği anlamına mı geliyor?
___
bu aralar acayip sıkılıyorum
kendimden yani
bitmiş vaziyetteyim
kimse farkında değil...
(kendinden sıkılma lüksü, vakti ve bilumum ekipmanı olan arkadaşlar birleşelim..)
12 EKİM 2005 ÇARŞAMBA 12:33 Her insan kadar paranoyağım...
Saat belki de 04:00 gereksiz yere uyanmışım, yataktan kalkmadan başımı azıcık kaldırıp
odanın içini tararken bir de ne göreyim ayak ucumda gözleri kırmızı bir
adam-şey duruyor, yüzüne ay ışığı vurmuş,
sivri dişlerini ortaya seren bir gülümseme ile (pis bir sırıtış diyebilir miyiz?) bana bakıyor...
Yatmak için hazırlanıyorum, banyo da yüzümü yıkıyorum.
Sabunu arındırmak için defalarca su çarpıyorum yüzüme, işimi bitirip başımı kaldırıdığımda
aynada aynı adam şey ile göz göze geliyorum, yüzümü yıkarken arkamda duruyormuş meğersem...
Yürüyüşten dönüyorum kulağımda kulaklık hala,
apartmanın merdivenlerinden çıkarken yukarıdan aşağı inen şeyin pata pata ayak seslerini
duyamıyorum pek tabii ve yarı yolda burun buruna geliyoruz kırmızı gözlü ile...
11 EKİM 2005 SALI 16:32 Çocuklardan korkuyorum...
Bu arada ben annemlerdeyim, ablam bugün bu tarafa geçti ve hep birlikte İkea'ya gittik.
Ben sadece banyo havlusu aldım o kadar bir de kırmızı kalemlik.
Babamın Laptop'ını kendi ihtiyaçlarım doğrultusunda geliştirmem ne kadar
yerinde bir hareket oldu di'mi millet :)
Bugün çocuklardan korktuğumu farkettim (bir kez daha)...
İkea'nın yemek yeme tarafında çocukların oynaması için bir alan var.
Doğal olarak bu bölümde daha çok çocuk var,
ben Atahan'a alıştığım için kendisinden korkmuyorum :)
Hatta baş başa kaldığımızda ona şöyle söylüyorum:
Atahan, aşkım
şimdi biliyorsun ki benim henüz çocuğum yok dolayısıyla bu konuda biraz acemiyim.
Annenle annanen yanımızda yokken seninle ilgilenmem konusunda bana
yardımcı olur musun?
Eğer aniden anne diye ağlamaya başlarsan ben en yapacağımı şaşırabilirim
ve annene varana kadar sersefil olabiliriz.
Sessizce beni dinleyip ardından " damam" diyor.
İlk başta anlamadan "tamam" dediğini sanmıştım.
Olayların gelişimi beni anladığını ispat etti.
Benim korku dolu dakikalarım başka çocuklar işin içine karıştığında başlıyor.
Çocuklar arası itiş kakış çok revaçta tıpkı hip-hopçı gençlik gibiler.
Sallana sallana birbirlerine yaklaşıp omuzlarından dürtü veriyorlar.
Herkes kendi oyuncağı ile oynarken ortama yeni gelen çocuğun oynadığı
oyuncak en değerli ilan ediliyor ve o oyuncak için
her çocuk savaşa yeni bir cephe açarak katılıyor ve aradaki gerilimde
gülümseyen tarafın büyükler olması şart.
Atahan, kardeşte baksın oyuncağına demek gerekiyor, diyorsun da;
ama benim demek istediğim şu
"Annesi, alsana kızını yanımızdan, ben zaten çocuk konusunda acemiyim
bir de kızın Atahan'ın oyuncağını alıp onu ağlatırsa ben ne yaparım hea?"
veya duvara monte bir oyuncak için (al ver yapmak imkansız)
itiş kakış başladığında "Çekilseneeee ben oooniiicam"
Atahan'ı kucağıma aldığım gibi ters yöne koşar adım uzaklaşmak istiyorum.
Oysa çocuğun sosyalleşmesi lazım di'mi?
Bu tür durumlarda ablamla aramızda geçen dialog komik olabiliyor:
-(ben)Atahan ile biz şurada oyalanalım o zaman
-(ablam)Burası senin için fazla çocuklu değil mi ki?
-(ben)Denemek istiyorum...
değil tabii :)
11 EKİM 2005 SALI 15:53 Detay bilen var mı?
Ablam ve gelen bir mesaj glutenin ÇÖLYAK HASTALARI için üretildiğinden bahsetti;
bugün Levent'te gördüğüm reklam panosunda da yazıyordu.
Ablamın da dediğine göre bu bir tür allerjiymiş ve yeni doğan çocuklara yapılan testler
arasındaymış.
Pazar akşamı izlediğim dizide (Nip/Tuck'da) kadının kızına glutensiz kurabiye
yedirme sebebi henüz sekiz yaşında iken genç kızlığa adım atmasıydı.
Sekiz yaşında ergenliğe geçişi aileyi panikletmişti;
bu durumu yedikleri her şeyin içinde aşırı miktarda hormon olmasına bağlamışlar ve
mutfaklarında bir değişim gerçekleştirmişlerdi.
Benim şimdi anlamadığım bu noktada glutensiz kurabiyenin fonksiyonu nedir?
Bilen biri beri gelene kadar herkes dağılsın bakiim...
10 EKİM 2005 PAZARTESİ 14:35 Günahlar...
"Günahlar zaman aşımına uğrar mı? Suçlar belki...ama günahlar?"
Bu aşkın kötü adamı benim...
merak ettiyseniz...
10 EKİM 2005 PAZARTESİ 13:11 GLUTEN RÜZGARI...
Çook eskiden, ben çocukken, hepimiz bakkalların tel dolaplarından beyaz somun ekmeği
alıp gönül rahatlığı ile mideye indirirken kepek diye bir şey ile tanıştık.
Kahverengi ekmek...
Henüz Neşe'nin kepek sorunu bile ortalarda yokken yani millet olarak kepeğe çok yabancı iken
ne menem bir şeydi şimdi kepek...
İyi bir şey olduğunu öğrendik pek tabii, süt kokulu yumuşacık ekmeği tu-kaka ilan edip
kepeğin sindirimi kolay dünyasına bıraktık kendimizi...
Sonra her şey kepeğe bulandı.
Son zamanlarda gazetelerde gördüğüm Halk Ekmek ilanları ise yeni bir rüzgarın habercisi:
Glutensiz Ekmek...
Cuma günü markette glutensiz müsli gördükten, dün akşam da CNBC-E'de yayınlanan Nip/Tuck'da kadın çocuğuna
"Hadi git glutensiz çöreklerini ye" dedikten sonra anladım ki çok kısa bir süre içinde etrafımızı
glutensiz karbonhidratlar saracak, tüm gazetelerin ekleri glutensiz yiyecekleri övecek.
Hazır olun!
7 EKİM 2005 CUMA 19:45 Tuhaf Şeyler-2...
Salonumun duvarında bir delik var, "A-ha şimdi delecekler duvarı..."
dememe kalmadan komşunun kombi ustaları tarrr tarrr sesleri eşliğinde
iki ev arasındaki mahremiyete bir delik açtı.
Kapıyı çalıp "Duvarımı deldiniz" demekle yetindim.
Usta eve gelip deliğe baktıktan sonra "Yarın sabah macunlarım" demekle yetindi.
Yetindik karşılıklı...
Hayat tuhaf bir şekilde kolaylaşmaya başladı sanki.
7 EKİM 2005 CUMA 18:30 Tuhaf Şeyler...
Yarın 00:30'da Star TV'de Mesut Yar ile Tuhaf Şeyler programına İlhan Mansız
konuk olacakmış.İlhan Mansız benim futbol ile olan tek bağlantım.
Kabul ediyorum: biraz kaçık, biraz "bir çuval inciri berbat eden", ama İlhan Mansız yani,
yapacak pek bir şey yok...
7 EKİM 2005 CUMA 12:45 Atatürk Arboretumu...
Dün eve döndükten sonra nette biraz daha takılacağımı sanmıştım; ancak
geldiğimde o kadar yorgun hissediyordum ki kendimi koltuğun üstüne yığılıp kaldım.
Boş boş oturmadım kitabı bitirdim:Nietzsche Ağladığında güzelmiş.
Şimdi kitabın bunca hayranı varken çekinerek söylüyorum; daha iyilerini okuduğumu hatırlıyorum.
Gelen maillerde Böyle Buyurdu Zerdüşt'e bu kitabın devamı muamelesi yapıldığından bahsedilmişti.
Ne zamandı...
Üç gün önceydi sanırım yürüyüş için Belgrad ormanlarının yakınında bulunan Atatürk Arboretumu'na gittik aşkımla.
İnanılmaz güzel bir yer suni göller ördekler ve bolca mantar barındıran bu mekan
benim gizli bahçem diyebileceğiniz bir yer...
6 EKİM 2005 PERŞEMBE 12:36 Yeni tutkum Lost...
Bir adaya düşen uçaktan sağ kurtulanlar,
yokluk içinde bir hayata merhaba diyen insanların umut-umutsuzluk arası ruh halleri...
İyi vakit geçirme anlayışıma darbe vuran bu diziyi yani Lost'u ilk gösteriminde
özellikle izlememiştim; Emmy ödüllerinden sonra Dizimax'de tekrarı yayınlanmaya başlayınca (6 ödül aldı)
hadi bir bakayım dedim ve çok beğendim.
Şimdi izlerken " Düşen uçakta ateist kalmaz" tezinin ipuçlarını arıyorum :)
Diziyi "ben de orada olsaydım" psikolojisi ile izlemek her ne kadar yorucu da olsa, güzel.
Artık bir adaya düştüğümde içme suyunu (eğer şelaleyi keşfedememişsem) yaprakların üzerindeki çiğ damlalarından
elde edeceğimi öğrendim.
Bir gün işime yaramaması dileği ile...
Birazdan dışarı çıkacağım, 1-2 saatlik işim var.
Eğer kısmetse haftasonu ablamlarla Türkiye-Almanya maçına gideceğiz.
Biletleri almaya çıkıyorum...
Bu arada yeni fotoğraflar çekmek isteyen bir insanın pilleri halen şarj etmemiş olması ne ile açıklanmalıdır?
Dönüşte görüşürüz.
5 EKİM 2005 ÇARŞAMBA 21:42 Hoşgeldin Ramazan...
Biz Ramazanları çok keyifli geçiririz.
Ben bir gün önceden o haftanın sahurluklarını hazırlarım:
8-10 tane haşlanmış yumurta ve patates, 5kg'lık bir yoğurt, süt,
az yağlı beyaz peynir, mercimek çorbası (çok azıcık tereyağı katılmış).
Büyük bir keyiftir benim için iftarlıktan ziyade sahurluk hazırlamak.
Hazırlarken beni mutfakta ziyaret eden aşkıma -bildiği halde- "Sahurlukları hazırlıyorum" demeye üşenmem.
Sabahın dördünde uyanmak beni potansiyel katil yapabilirken;
sahur zamanı tak diye uyanırım bir keyif, tepsi hazırlarım her şeyden azar azar...
Sabahın dördünde bile uyansa gülümseyebilen aşkıma bakarım, içim açılır.
Ne yakışıklı bir adam yahu diye geçiririm...
Bu randevudan ikimizde keyif alırız,
sabaha karşı uyanıp birbirimizin dağılmış suratına bakmak Ramazanın en güzel tarafıdır yani.
Gece, karşılıklı "dişlerini fırçaladın mı?" check'i ile son bulur.
Hoş geldin Ramazan...
4 EKİM 2005 SALI 14:05 Hazmetme kapasitem...
Nokia 20lives'ı oynamak mümkün değil.Bir ara mail attılar ve int. ops. daki dosyaları temizlettiler; eh işte oldu.
Ama hala açılmayan oyunlar mevcut.Üçüncü aşamada kitlenen...
Ne yapmaya çalıştıklarını ise anlamak mümkün değil.
Çok güzel bir oyun: "Şöyle deseydim ya da yapsaydım daha farklı olur muydu" yu görme şansınız var.
Zaten hayatta bundan ibaret değil mi?...
Oyunu CD yapıp satsalardı daha karlı çıkabilirlerdi.
Bu şekilde bir grup 20lives oyuncusunu manyak etmekten öte gidemediler; kısacası 20 lives'da
devam eden teknik problemler benim hazmetme kapasitemi aştı...
4 EKİM 2005 SALI 12:59 Aşkım gene bana sardı...
Aşkım periyodik olarak bana sarar biliyorsunuz.
Geyik üzerine inşaa ettiğim sitem de politik yazılara yer vermeme sebebim sadece bu değil;
aynı zamanda bu konuda yazı yazmak için yeterli birikime sahip olmamam...
Okumayı seven ben sadece bu konuda domuzluk yapıyorum, sevmiyorum politikayı...
Zaten 68 kuşağına inat 78 kuşağı apolitik olarak semirdik
('yazan' kuşağını da işin içine katarak kendini aklamaya çalışır).
Semirdik diyorum; çünkü apolitik olmak benim gözümde danalıktan farklı değil.
Üzerinde yaşanan toprakların kimler tarafından yönetildiği ya da yönetileceği konusunda 3. dünya ülkesi olan
Türkiye gençlerinin umarsız olmak gibi bir lüksü yok aslında...
Şimdi konunun başına dönüyorum.
Tutturdu "Müzakere Çerçeve Belgesinin pazarlıkları hakkında görüşünü yazsana" diye;
hatırlarasanız bunu bana daha daha öncede yapmıştı:
--------------
31 MAYIS 2005 SALI 23:30
Aşkım demin ebelendi ya kıllık yapacak, bana:"Fransızların AB anayasasını kabul etmemesi hakkında yazı yazsana" dedi.
Ne yazayım şimdi ki ben bunun hakkında, politika üzerinde hiç de iyi olmadığım bir konu.
Vatandaş olarak ne düşündüğümü iki kelime ile de olsa ifade edebilirmişim,bende pabuç kadar dil varmış ya, 'hadi'ymiş
Vallahi bir şey bilmiyorum, diyorum ikna edemiyorum kendisini.Kendi evimde bir çeşit Tuğba Özay, Nefise Karatay
hatta Nilay Dorsa muamelesi görmekteyim, birazdan bana Atatürk'ün 19 Mayıs'da Samsun'a çıktığı geminin
adını da soracağa benziyor, şanslıysam ekmeğin fiyatı ile kurtarırım hiç iyi bakmıyor çünkü...
Diyebileceğim çok fazla bir şey yok:Bu adamlar tersler kardeşim, zamanında fransız devrimini yapmış kişilerin
torun torbalarından bahsediyoruz, ingilizce sorulan bir soruyu anlayıp fransızca cevap veren bir millet var ortada
(Türkiye'deki gibi her cümlenin içine ingilizce yerleştirmeye çalışılmasından daha iyidir-nadirende de olsa benimde yaptığım gibi-),
94 dünya kupasında tüm dünyanın gözleri üzerlerine çevrilmişken bile ortak bir dil kullanayım dememiş;
TV'de tüm yazılarını fransızca yayınlamıştır.Tutturuk bir millet bu; fansızlar AB Anayasısını kabul etselerdi
çıkartılması gereken yaygara (bu millete ne oldu böyle diye) kendilerinden beklenen ve kendilerine yakışanı yaptıklarında çıkartılıyor.
Aslı ilginç olan bu bence...
Oldu mu?
--------------
Takip etmiyorum güzel kardeşim ne yazayım, diyorum inandıramıyorum.
Televizyon Cnn Türk- NTV-Sky Türk kanalları arasında neredeyse 1,5 gündür paslaşırken
kulağıma çalınanlar bile bir şeyler yazmam için yeterliymiş.Kendisi maç sayereder gibi pazarlık sürecini izledi.
Dün gece yarısını geçmişken bu üç kanal arası zap turunda saat 03:00'e yaklaşırken CnnTürk'de TÜSİAD Avrupa Birliği temsilcisine rastladım.
Siz Bret Easton Ellis'in yazdığı American Psycho'yu okudunuz mu?
Kitabın arka sayfasındaki slogan çarpıcıydı: "Kötülük olunan bir şey midir? Yoksa yapılan bir şey mi?".
Kitap son 100 yılın en iyi 100 kitabından biri seçilmişken ATV'de izlediğim filmi
pek tabii ki son 100 yılın en iyi 100 filminden biri değildi.Filmi, kitabı ikinci kez okumama sebep olmuştur.
Neyse,
dün akşam CNN Türk'ün Bürüksel muhabiri TÜSİAD Avrupa Birliği Temsilcisi ile konuştu (Bahadır Kaleağası).
Eminim Bahadır Bey çok iyi yürekli bir kimsedir ve Ptrick Bateman (psycho karakteri) ile uzaktan yakından bir alaksı yoktur;
ancak saçlarını jöleleyip arkaya yatırması, alttan alttan bakması, psycho gülümsemesi,
seri konuşması, vurguları ile bana American Psycho'yu hatırlattı.
İşte aşkım bu da benim Müzakere Çerçeve Belgesinin pazarlıkları hakkında izlenimlerim...
3 EKİM 2005 PAZARTESİ 20:45 İyi arkadaşlıklar kavga ile başlar...
Sinem ile aramızda yaşananlardan sonra etrafımı "İyi arkadaşlıklar kavga ile başlar"cılar sardı.
Sürekli bir "sıkıyorsa yayınla" dip notlu sözde eleştiri mesajları alıyorum; inadına yayınlamıyorum.
Beni sıkan bir şey yok da onları bir şeyler sıkıyor olmalı ki mail atmayıp;
Yorumları Aliim linkini kullanıyorlar(mail adresi yazmadan).
Bu sefer ben kendilerine "Sıkıyorsa mail atsana" diyeyim mi?...
(Aslında bunlar bir sürü kişi değil; tek bir kişi nick değiştirip duruyor.
Olsun ama ben bu nickleri ayrı ayrı kişiler olarak kabul edeyim.
Böyle yapınca kendimi daha önemli bir şahsiyet olarak görüyorum :) )
Aslında bir çeşit Can Tanrıyar muamelesi yapıyor bana:
-Benden de bir Petek çıkartsana Duygu Abla????
-Çıkmaz güzelim çıkmaz...
2 EKİM 2005 PAZAR 22:12 Sevgili Metebolizmam...
Sevgili Metabolizmam;
Artık avcı ve toplayıcı kabileler halinde yaşamıyoruz.
Ucuz ya da pahalı yiyecekler gırla ve evlerimiz var.
İster site içinde havuzlu ister gecekondu...
Artık göçebe hayatı da sürmüyoruz yani.
Anlayacağın o köprünün altından çok sular aktı.
Ancak üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen sen hala kıtlık tehlikesi ile
karşı karşıya kalacağını sanarak şehir hayatı yaşamaya çalışan insan bedeninin
yemek yeme ya da yememe zevkinin içine ediyorsun.
Bilmiyorsun ki artık insanlığı tehtit eden şey kıtlık değil stres ve
insanlar bunun üstesinden sosyallik ile gelmeye çalışıyor
ve sosyallik az buçuk "Hadi gel şurda bir yemek yiyelim"
"Kahvenin yanına da dondurmalı profiterol ne gider ama..."
ya da "Akşama bir film alalım bira cips takılalım yaaa" şeklinde vuku buluyor.
Oysa sen sabah kahvaltısı yapmak istemeyen birinin öğlen yediği herşeyi yağa çevirerek
(ya bir daha yemek yemezse), öğlen ve akşam azıcık kalorili yemek yiyen birinin yediğinin
büyük bir çoğunluğunu "Dur ben bunları zor günler için depolayayım neme lazım" diyerek
insanda kontrol deliliğine sebep oluyorsun.
Sabah şunu yedim öğlen şöyle geçmeli öğlen şöyle yediysem akşam böyle olmalı...
Başka düşünecek derdimiz yok çünkü...
İdeal olanı ne?
Artık yiyeceğini kilometrelerce yürüyerek, atlayıp, zıplayarak yakalamayıp
market arabası eşliğinde seçen, benzinin galonu $70 olmasına ragmen her yere arabası ile giden
ve 300 katlı gökdelenlerde çalıştığı için asansör kullanan insanoğlunun kalori yakma prensibini
strese bağlamalısın.Stres sahibi insan daha çok kalori yakmalı eriyip akmalı.
Hatta bu yüzden daha çok yemek yemeli.
Ya da başka bir açıdan bakacak olursak, insan vucud enerjisini mütemadiyen bu üç beyazdan alabilir:
un, şeker, tuz.
Üç beyaz metabolizmamızın çalışma prensibinde gerçekleşen bir değişim ile sağlıklı beslenmenin yapı taşları olabilir.
Neden olmasın ?...
Kabak değil kete istiyorum...
Uyan artık duruma; ben, senin bildiğin o eski ben değilim!
2 EKİM 2005 PAZAR 19:01 Kızım gel hadi...
Bugün Remzi Kitabevi'nde kitapların arasında kaybolmuşken,
"Kızım gel hadi" diye seslenen amcanın sesine doğru iştahla döndüm.
2 saniye sonra beni kastetme olasılığının %01 olduğu gerçeği ile başımı tekrar raflara gömdüm
ve uzun zamandır babamla dışarıda başbaşa bir şeyler yapmadığımızı fark ettim...
2 EKİM 2005 PAZAR 00:17 Gerçek Kadın
Dove ve Nike reklamlarında "gerçek" kadınları kullanıyormuş.
Ben profesyonel bir tüketici olarak farkında değildim, nette dolaşırken tesadüfen öğrendim.
Bu iyi değil...
Neden değil?
Yemek yiyerek ya da yemek eşliğinde sosyalleşen kadın milleti "normali buymuş" dersen
işin ayarı şaşabilir ve dünya obezite salgınına karşı önlem alamadan sürüler halinde telef olabiliriz:
yüksek kollestrol, kalbin yağ bağlaması, damarların tıkanması falan fişman...
Ayrıca etli butlu hanımlara "gerçek" diyerek zayıf hanımları dolaylı yoldan "rüya gibi kadın" katagorisine sokmak
hangi "gerçek" tüketiciyi mutlu edecek ki?
Dove kendini kendi eliyle dar ağacına götürüyor ben bunu bilir bunu söylerim.
1 EKİM 2005 CUMARTESİ 02:32 'Şimdi' abiye bir elbise...
-(Ben)Saat 24:00'den sonra 1 ekim ya eve gider gitmez siteye yazıcam
-(Aşkım)Neyi?
-(Ben)Bir şeyler işte canım, ayın birini sevmem biliyorsun; ama temiz bir sayfaya başlamanın cazibesi de tartışılmaz.
...
Zaman ne kadar çabuk akıyor ve biz hep geçiştirme halindeyiz.
'Şimdi' iyi bir b.k değil, 'şimdi' draft.
Hep ilerisi için yaşıyoruz, "asıl o zaman yaşamaya başlayacağım" diyoruz,
ruhumuzu şimdi için mumyalıyoruz ya da sonra yenmek üzere derindondurucuya atılan
bir kutu kanat muamelesi yapıyoruz ona.
Şimdi kıymetsiz bir çakıl taşı, şimdi ön sıcak bile değil menüde, şimdi bir nevi pijama.
Gelecek hiç giymeyeceğimizi bile bile satın aldığımız bir kıyafet gardıropda bekleyen.
Elimizde avucumuzda bir şimdi varken kimsenin bize garanti etmediği bir dönemi bekliyoruz.
Her şeyin mükemmel olacağı, mutluluktan ağlayacağımız o dönemi...
Kitaplar okuyoruz, dergiler karıştırıyoruz, her yerde yazıyor işte...
Şimdinin değerinin farkındayız; ancak bir türlü yüz vermeyen sevgili misali sonranın ardından koşmayı ve bugünü ıskalamayı tercih ediyoruz.
Şimdi, şimdinin farkındayız ; bu 10 dak. bile sürmeyecek...
...
Taksim'de bir türkü bardaydık bu gece (böyle mi adlandırılıyordu?).
Türkü bara ilk kez 1999 yılında hatır için gitmiştim.
Kalabalık bir masada oturuyorduk ve benim içimde öyle fırtınalar kopuyordu ki
kim türkü çığırmış kim rock söylemiş umrumda bile değildi.
İkinci gidişim ise bu gecedir.O zaman beraber gittiğimiz arkadaşımın bu gece doğum gününü kutladık.
Sinüziti sebebi ile birkaç gündür yüzünde basınç hisseden aşkımı da yanıma alıp gittim pek tabii.
Kendisi benim yalnız gitmeme gönlü razı olmadığı için geldi, yoksa Türkçe bir yerlere
gidilecekse ben kendisi eşliğinde Serdar Ortaç'ı tercih ederdim.
Gitmem ben öyle "eller havaya" yerlere diyerek hevesimi kursağımda bırakıyor.
Göbek atmadım desem inanır mısınız ki?
Attım, etrafımda oynayan onca profesyonel varken benimki oynamak değil
el çırpma eşliğinde eşinmek olarak adlandırılabilirdi.
Oradayken ara ara aklım uçup gitmedi değil.
Mesela hem Yazılarım(Ne Düşünüyorum Biliyor Musun?) hem Medya'danı
hem de Bugün Ne Yaptım?ı yazarak üretkenliğimi son haddinde kullandığıma karar verdim.
Şimdi bu siteyi yapmaya kalksam bunlardan bir tanesini tercih ederdim.
Sonuçta yapacağım bir değişiklik yok, içime böyle siniyor.
Sonra manikür yapmam gerektiğini farkettim, ayakkabılarımı cilalamam,
üzerimdeki siyah şeyin artık yıkanması gerektiğini, aşkımın uykusunun geldiğini, Dove boyalı saçlar için
şampuanının ben de ne kadar iyi sonuçlar verdiğini...
Onca kalabalığın içinde bile ara ara kendi dünyama çekilip gene kendimle ilgili abuk sabuk da olsa
bir şeyler düşünmeyi ihmal etmedim.Ne varsa o deli saçmasında?...
Sonra saat 01:09 sularında aşkımın iş yerine uğradık izinde olmasına rağmen işle ilgili kontrol
etmesi gereken şeyler varmış.Ben kendisini arabada bekledim.
Yukarı çıkmam için bir dizi yazışma yapılması gerekiyordu onun yerine Nil Karaibrahimgil
"Pelin'in bir sitili var mesela aşık olmaz
biz hepimiz buluşuruz Pelin'in vakti olmaz" diyerek yalnızlığıma eşlik etti.
Cep telefonumda Atahan'ın "Cupa bat('bak' demek istiyor) deyde" nidaları eşliğinde koltuğun kolundan
koltuğun üzerine atlama görüntülerini izledim.
Bir kedi arabanın etrafında dolandı durdu ve 15 dakika sonra aşkım geri geldi.
|