31 Aralık 2007 Pazartesi 14:17
Neredeydim?
-İllaki Yeni Yıl Yazısı-
Bayramda uzun yolları uçak marifeti ile teperek Nil'i görmeye,
şehimizi ziyaret etmeye gelen misafirlerimizi
cumartesi günü ülkelerine yolcu ettim.
Misafirlerim
Görüşemediğimiz esnada;
tarihi mekan konusunu "evden biri"ne pas edip
şehrin tüm alışveriş merkezlerini onlarla birlikte gezdim
(Şurada görmüş olduğunuz Akmerkez, berisi Kanyon,
bize doğru bakan devasa yapı ise İstinye Park..
Evet Cevahir de oldukça büyük,
yalnız çocuklara dikkat edin, merdivenden düşüp ölmesinler!)
arada bir yazı da yazdım (bkz. Mehmet Akif Ersoy ve Kurban Bayramı),
dört buçuk yılın sonunda Yeniköy'den İstinye'ye inen yolda
Emirgan Korusu olduğunu keşfettim. Harika bir yer.
Bu keşfin bebeğin aramıza katıldığı döneme denk gelmesini
Karma, Çakra, Kuantum, Secret ve bilimum "kendini sevme" içeren
popüler hadisenin ürünü olduğuna kanaat getirdim.
"Evden biri" cumartesi günü eve dört adet çerçeve ile döndü.
Nil'in fotoğrafları için olduğunu sandığım bu çerçeveleri
bizim, benim fotoğraflarım ile doldurup salonun muhtelif köşelerine dağıttı.
Ben de bu hareketini beni çok sevmesi ile açıklayarak mutlu oldum.
Verdiğim doğum kilolarından ufak bir kısmını geri aldım,
Nil yumruğunu gırtlağına kadar sokmayı öğrendi
(Günlerimiz öğürtü sesleri ile şenleniyor).
Hala bir oyuncağı eline alıp oynayamadığı için
Nil'in resmi oyuncağı haline geldim
(anne beni kucağına al, değişik sesler çıkar ve yüzünü tuhaf şekillere sok).
Minder ve Zıngırdaç
Oysa kendisinin bir adet zıngırdacı var;
müzik çalıyor, büyüteçli aynası, insana huşu veren bir titreşimi mevcut,
oyuncak kolları da var. Daha ne olsun!
Nil, çok fonksiyonlu bu paşa koltuğunun tadını çıkarmadan titreşim hadisesini eskitti
ve üzerine "babası" çok yeni bir adet oyun minderi aldı.
Sığsam ben yatıcam üzerine ama Nil hanımefendizadeler (kadın kızmış biraz)
mindere hala şüphe ile yaklaşmakta (anne beni kucağına al).
Bu kucağa alma ve kucağa alıştırma sorunsalı toplasan x'san 12 ay sürmeyen bir eziyet aslında.
Bir süre sonra bebek dötünün üzerine oturuyor 12. aya doğru da ayaklanmaya çalışıyor.
Sonra zaten istesen de kucakta durmuyor.
İlk 1 ay zaten yatıyor.
Kısacası 9-10 ay bebeği kucağa "gerekmedikçe" almamak için süren bir sinir savaşı.
Bu gerekliliğin ne olduğu pek bi'şaibeli.
Bu yüzden kucağa alıp mevzuyu bitirmek lazım.
Ama bu kucak mevuzu öyle "bedelsiz" değil ne yazık ki.
İki aydır boynum tutuk(Emzirme pozisyonu cabası),
pazar sabahı da bi'kalktım ki sırtım da incinmiş
Ve zaten birkaç gündür de hastayım, soğuk algınlığı..
Cumartesi gecesi ateşim çıktı.
Bu şartlar altında Nil Hanım'a yarenlik etmeye çalışıyorum;
hayatımı da Nil Hanım'ın hayatının bir köşesine iliştireyim telaşındayım.
Önce kırkı çıksın'dı şimdide üç aylık olsun'u bekliyorum dört gözle.
Düzene girecekmiş, söylenen bu.
Diğer taraftan tek tesellim araba koltuğunda, arkada, tek başına seyahat edebiliyor olması.
İnsan bununla mutlu olur mu, vallahi ben oluyorum.
İlk Kitabı
Daha yazacak pek çok konu ve "şey" var kafamda,
beni tutan ne bilmiyorum.
Belki de kafamı toparlamak için vaktim ve halim yok.
Olabilir.
Yorumlar
24 Aralık 2007 Pazartesi 15:31
Mehmet Akif Ersoy ve Kurban Bayramı
Bu sabah evimizin yakınındaki ilköğretim okulundan yükselen İstiklal Marşı ile uyandım.
Her şey gayet normal görünüyordu. Sıradan bir sabah sayılırdı.
Ardınan okul müdürü megafonu eline aldı:
"Yavrularım,
Hepinizin kurban bayramını en içten dileklerimle kutlar,
hayırlara vesile olmasını dilerim".
Takvim karmaşası yaşanıyordu alenen.
Kurban bayramı geçip gitmemiş miydi,
önümüzde koskoca yılbaşı yok muydu(1)?
İki kelam laf edilecekse yeni yıl için edilmesi uygun düşmez miydi(2)?
Vardı(1) ve düşerdi(2)
-Sayılarla öğrenelim-
Popüler siyasi rüzgara(nasıl????) uyum sağlama konusunda titizlenen okul müdürü,
taşın altındaki buzağı gözden kaçırmış olabilirdi.
Yavrularını tatile uğurlarken kurban bayramını kutlamayı atlayınca
tatilden karşılarken telafi etmeyi uygun bulmuş olabilirdi.
Peki, 5+3+3=11 senelik ilk+orta+lise eğitimimde
bir kez bile olsun megafonla kurban bayramımı kutlamayan okul müdürlerim için
bugün, ben (29) ne düşünsem uygun düşerdi?
Bir diğer ihtimal ise megafonun kullanım şartnamesi olabilirdi.
Megafon:
sabahçılar için pazartesi-sabah
öğlenciler için cuma-akşam.
İstikal Marşı ile birlikte bir doz.
Megafon dediğin bir Karabatak olabilir miydi?
-Doğa ile öğrenelim-
Çarşamba günü tatile giren yavrular için bir istisna yapılamaz mıydı?
Megafon kullanımı öylesi esnetilemez kurallara bağlı olmalıydı ki
yerine takvim karmaşası yaşamak yeğ tutuluyordu.
Veyahut İstiklal Marşı sonrasına denk düşen,
gecikmiş bir kurban bayramı tebriği ironiden başka bir şey değildi.
Peki böylesi tesadüflere (Yüksek edebiyata giriş-1) tanık olup,
kaleme alınca ucuz demogoji yapmakla suçlanma ihtimalim yüzde kaçtı?
Pahalı demogojiyi kimler, nerede ve ne şartlar altında yapabilirdi:
a)Okan Bayülgen
b)Aysun Kayacı
c)Reha Muhtar
Takılmadım, takılamadım fazla, bi'Fazıl Say sayılmam çünkü;
burdan kalkıp Yugoslavya'ya gitsem kimin umrunda?
Sonra öğlen oldu.
Programı hakkında bir yazı kaleme almaya niyetlendiğim Derya Baykal
kızının kokuşmuş eski ayakkabısından yemek masasının üstüne yaptığı
lame mumluğu gösterdi.
Şahane!
Anlayacağınız bu öğlen gene
bir Derya Baykal'ın her gün, tekrardan, yine ve bir kere daha
kendisine hayran olmasını seyrettim,
Mehmet Akif Ersoy'lu kurban bayramı tebriğini unutmaya çalıştım.
Yorumlar
19 Aralık 2007 Çarşamba 00:10
Ayol Tüm K'lar Mı Duygu'ya Karşı?
Dönüp dönüp aynı şeyi söylediğimin farkındayım
ancak kimse bana emzirmenin fedakarlık isteyen bir iş olduğunu söylemedi.
Analık tefrika edilip duruyor ya onyüzbinlerce blogda, komünlerin içinde;
o yüzden okuduğumu da söyleyemem.
Biri de deseydi ya "Emzirmekten imanım gevredi, memem eğrildi".
İstisnalardan bahsetmiyorum: Bebek genel bakımı-1
En azından hastaneden eve çıktığımın ikinci günü o kadar yüksekten düşmezdim.
Genel yakınma mevzularını sıralamak gerekirse:
1.Kolik (kriz şeklinde ağlamalı gaz sancısı)
2.Kusmuklu gezmek (bakımsızlık)
3.Uykusuzluk
4.Sosyal hayattan tecrit
5.Bunalıma girme vs vs
Emzirmeye gelince durak atlanıyor.
Emzirmenin kutsallığına kafayı gömüyor çoğu, kimse de yakınamıyor.
Emzirmek kutsal, süt kıymetli..
Bu sefer emzirme de Hindistan'da icra edilen bir ritüel haline geliyor, iyi mi?
(Annemin beni çağırdığı gibi: Kutsal inek gel buraya)
Bahsettiğim küçük fincan
Emzirirken yediğin içtiğin her şeye dikkat etmen gerekiyor.
Diyet de yapamıyorsun tabii. Oysa her loğusa diyet yapmaya başlayacağı günü iple çeker
(Diyetten kastımın sağlıklı bir beslenme programından ziyade,
kafana göre "yemeksiz" takılma hakkı olduğu anlaşılıyordur umarım).
Süt üretmek için hormonlar gene devrede..
Beni ele alalım:
En azından bir yıl kahve içmemem gerektiğine karar verdim
ve verdikten bir buçuk ay sonra mal bir anne olarak
her sabah küçük bir fincan kafeinsiz kahvenin
Nil'in uyku düzenini bozmayacağına veya onu huzursuzlaştırmayacağına
kanaat getirdim (kanaat önderiyim bir nevi).
Ve içmeye başladım, bu iş için kullandığım fincanı da görseniz
içindekini gözünüze damla diye damlatmazsınız o kadar çapsız bi'şey.
Ama ne oldu: Dördüncü günün sonunda Nil tüm gün dızladı, o gün beni yedi bitirdi.
Kucağıma alıyorum olmuyor, zıngırdaca koyuyorum yok, memeye yatırıyorum ı-ıh!
Ne o, Duygu sabahları 30cc kafeinsiz kahve içti.
Bebeğin huzuru kaçtı. Bunun üzerine kahveyi hayatımdan çıkardım, tekrar.
Sigaram yok, kumarım yok.. (benden iyi bir aile babası olabilir)
tek lüksüm bir fincan kahveydi onu da bıraktım.
Karaları bağladım.
Bazen "evden biri"nin içtiği latte'den bir yudum alıyorum, dışardaysak, keyif niyetine, o kadar.
Onda da öldürücü bakışların hedefiyim, anneliğimden utanıyorum sayesinde:
Ayol tüm K'lar mı Duygu'ya karşı?..
Gene de akıllanmadım.
Kahve içmek için nette geçerli bir neden aramaya çıktığım bir gün
Klinik Psikolog Özden Bademci Dandul ile emzirme üzerine yapılmış bir röportaj okudum.
Sayın Dandul 'Bebek emmiyorsa sorumlusu annedir' buyurmuş hiç tereddütsüz.
Böyle damdan düşer gibi, çotadanak. Bundan da başka bir gün bahsederim.
Yorumlar
18 Aralık 2007 Salı 02:23
Bu Gece
İnsan bazen içindeki kara deliğe bakar, kalır.
14 Aralık 2007 Cuma 14:03
Foto
Nil ve Ben
Karlı havayı pek sevmem ama "even biri" ile başbaşa böyle bir yürüyüş hiç fena olmaz
Denemek isterim. Nefesini tutabilir mi acaba?
Makul
Yorumlar
13 Aralık 2007 Perşembe 16:17
Yeni Yıl ve Alışveriş Merkezleri
Yılbaşı ayında olduğumuz için sık sık dışarı çıkmak,
havadaki kırmızıyı içime çekmek istiyorum.
Noel babalar, geyikler, çam ağaçları,
Migros'un ucuz yeni yıl fincanları, Starbucks'ın pahalı yeni yıl fincanları
ve sadece aralık ayında kırmızıya çevirdiği karton bardakları ile
akla gelebilecek kırmızı her şey işte.
İstanbul bu sıralar bir çizgi filmden fırlamış gibi görünüyor.
Yılbaşını hissetmek için de alışveriş merkezlerinden başka seçeneğim yok.
Kanyon, insanı sersem eden rüzgarı ile mevzunun dışında kalıyor tabii.
Anlayacağınız hiç değişmeyen 22 ºC ve süt odası elimi kolumu bağlıyor.
Zamanında yürüyen merdivenlerini kullanarak fink attığım bu mekanlara
şimdi bebek arabası ile teşrif ediyorum.
Bir anneyi bir AVM'ye bağlayan iki şey olabilir:
Asansör trafiği ve süt odası.
İstinye Park'ın süt odaları güzel.
Diğerlerinden farklı olarak birden fazla süt odası olması büyük avantaj.
Asansör trafiği ise hiç fena değil uzun süre beklemeden kullanmak mümkün,
ancak her kata da asansör ile çıkılmıyor. Bu eksisi.
Cevahir asansör konusunda berbat, o koskaca AVM'ye düdük kadar iki tane asansör koymuşlar
ve bir tabela ile "Yaşlı, hamile ve çocuklu bayanlara öncelik" istemişler.
Fakat boş bir asansör yakalamak mümkün değil.
Siz ne kadar çok gencin asansör kullandığını biliyor musunuz?
İnsan 2'den 3'e çıkmak için 15 dakika bekler mi?
Fena.
Süt odasının tuvaletin içinde olması ise bizden çok
personelin işine yarıyor.
Çok fena.
Akmerkez'in süt odası ve asansörü idare eder.
Şimdilik hem asansör trafiği hem de süt odası ile
Metro City en iyisi gibi görünüyor, o da bana uzak.
Duyduğuma göre en başarılı süt odası Kanyon'unki.
Baharı beklemek gerek.
Nil ile yılın üç mevsim vazgeçilmezi Yeniköy'e inmek için de
mart ayını bekliyorum.
Süt olayını ne yaparız nasıl hallederiz onu şimdilik bilmiyorum,
dışarıda omzuna örtü atıp bebek emziren kadınlar görüyorum.
Anne memesi kutsaldır, tamam; ancak bunun üzerine biraz düşünmem gerek.
Gördüğünüz gibi böyle yüzeysel günler geçiriyorum işte.
Yorumlar
11 Aralık 2007 Salı 23:28
Gerçek Bebek Çiğ Yumurtadır
Everybody Loves Raymond'dan sonraki favori dizim Everybody Hates Chris.
Everybody Hates Chris, ünlü komedyen Chris Rock'ın çocukluğunu anlatan komik bir dizi.
Birkaç bölüm izledikten sonra Chris'in çocukluğunun yetişkinliğinden daha
eğlenceli olduğuna karar verdim.
Büyümesi Chris'in kariyeri adına üzücü bir gelişme.
Hala "Kimdi bu adam?" diye soruyorsanız onu en çabuk Cehennem Silahı'ndan hatırlayacaksınız.
Konumuz Chris Rock'ın kariyeri değil.
Dizinin bir bölümünde Chris, ev ödevi olarak haşlanmış yumurtaya bir hafta ebeveynlik etti.
Annelik ne kadar zor anlamak için haşlanmış bir yumurtayı hayatınızın içinde
kırmadan taşımaya çalışmak makul bir simülasyon.
Bebek başını tutmaya başlayana kadar elinizde pimi çekilmiş bir
el bombası taşıyormuşcasına dikkatli olmanız gerekiyor.
Eğer kucağınızdaysa daha fena; nereye kafa atacağı belirsiz.
Diziyi izlerken düşündüm:
Bir insan bebek sahibi olmadan önce gerçek bebek deneyimi yaşatan bir oyuncağa
bir hafta bakıcılık etse süre sonunda hala bebek sahibi olmak ister mi?
Ben sizin yerinizde olsam "Bebeğin hangi dönemdeki bir haftası?" diye sorardım.
Nil 46 günlük oldu.
İlk 30 gün benim için askerlik gibi birşeydi, hiç yalan yok.
Kucağım sanki oyuncak bir bebek tutuyordum; iletişim sıfır, paylaşım sıfır, tepki yok.
Yatıyor, kalkıyor, emiyor, dortluyor ve tekrar yatıyor, kalkıyor...
Mesela bir akşam "evden biri"ne "Nil bana kendimi özel hissettirmiyor" bile dedim,
"O benim kim olduğumu biliyor mu?" baabında. Kahroldu adam.
Çünkü sen annesin, sen şöylesin, sen böylesin, kralı gelse yerini tutamaz;
yok kokunu alır, seni tanır, sana tapar falan filan gibi bi'araba dolusu yükleme ile
kucakladığın bebek uzun bir süre yüzüne bile bakmıyor, iletişim kurmuyor senle.
Bu bir gün değil iki gün değil, böyle haftalar geçiyor.
Belki o da "Ulan neydi bu başıma gelen" diye soruyor.
Kendi derdine düşmüş tınmıyor bile seni: "Bi'hortumum vardı, onu da kestiler..."
Hayata kahredip bir kenara da çekilmiyor ama,
aksine hem tınmıyor hem de sana dünyayı dar ediyor.
Oysa bi'yüzüne baksa bi'gülse sesini duyduğunda, her şey biraz daha tahammül edilebilir olacak.
İşte tam "Ben ne bok yedim?" dediğinde bir aylık oluyor bebek.
Ve sabah seni gördüğünde gülümsüyor, yattığı yerden seni takip etmeye başlıyor,
sesini duyduğunda susuyor, karşısında iki üç kişi duruyorsa sana bakıyor direkt
(evet vardır öyle sinema izler gibi yatan bebeği izleme hali).
İki dakka efendi oluyor anlayacağınız.
Tüm bu değişim annenin "başlarım böyle işe" demeye hazırlandığı gün oluyor,
otuz günün sonunda, bilemedin kırkı çıktıktan sonra.
Sabrın son zurna deliğine gelindiğinde bebeğe sihirli bir deynek değiyor.
Annenin o tahammül süreci de dualarla yemeklerle kutlanıyor, bilirsiniz.
Bir nevi "Oh be balkondan aşağı atmadı" şenlikleri.
O yüzden sormak lazım "Bebeğin hangi dönemdeki bir haftası?" diye.
Bir ayını doldurmamışsa tüm kararları baştan almanız söz konusu olabilir;
ama "Yenidoğan"ınız bebeğe dönüştükten sonraysa, pek çok şey daha keyifli,
katlanılabilir bir hal alıyor.
Chris'e gelince:
Bir hafta boyunca gözü gibi baktığı yumurtasının son gün yanlışlıkla üzerine oturdu.
Gene de şanslı sayılırdı, çünkü gerçek bebek çiğ bir yumurtadır.
Yorumlar
9 Aralık 2007 Pazar 15:29
Genç Girişimcilere Özel: Ebeveyn Sinema
Ses düzeninin kulaklıkla sağlandığı,
koltukların önünde bebek arabası koymak için özel alanların bulunduğu,
ailelerin bebeğin uyku saatinde teşrif ettiği,
sadece bebekli çiftlere özel sinemalar açılmalı: Ebeveyn Sinema.
Gidemedikçe kıymete biniyor.
Yorumlar
8 Aralık 2007 Cumartesi 19:59
Hande Yener'in Sibel Takıntısı
Hande Yener karşımıza önce Sibel Kekilli olarak çıktı,
geçen gün de baktım Sibel Gökçe olmuş.
Bir sonraki Sibel'i merakla bekliyor, bir tahmin yapmadan geçmiyorum.
Yorumlar
7 Aralık 2007 Cuma 15:28
Yazar Kasa Cinayetleri
İlkbahardaydı galiba, bilimkurgu yazarı olmaya karar vermiştim.
Başlamadan bitiren bünyem burada da "naber?" dedi bana ve
fantezi dünyam da O.P.'nin asistanlığından
Stephen King'in "Roman konusu danışmanlığı"na savurdu beni.
Bu arada merak edenler için:
çıktığı hafta bi'heves satın alıp aynı gün okumaya başladığım
ve sonrasında hiç bitmeyen, bitemeyen roman Lisey's Storey
kapak rengi ile beyaz kütüphanemde narçiçeği gibi açtı.
Okutmuyor kendisini, çok üzülüyorum.
Neyse, hemen burda S.K'den önce size bir roman konusu tavsiye edebilirim:
Yazar kasa cinayetleri.
Katilin yazar kasa olduğu çevrilmiş bir film, yazılmış bir roman söyleyin bana.
Dilediğiniz kadar düşünebilirsiniz, acelem yok.
Kalemine ilk davranan zengin olur, iddialıyım.
Hatta bu romanı S.K.'den ziyade bir Türk yazarın kaleme alması uygun düşer,
Amerika'dakileri bilmem ama Türkiye'deki kasiyerlere bir haller olmuş.
Marks & Spencer'da "Bebeğim" Joker Hakkı...
Geçen gün İstinye Park'daki Marks & Spencer'dan bir alışveriş yaptım.
Yanımda Nil ve "evden biri" de var.
Alacaklarım elimde kasaya gittim, benden başka müşteri yok.
Bankonun arkasında da en az üç kasa ve 6 eleman duruyor.
Bir elimde cüzdan satın alacaklarımla birlikte kısa bir süre önlerinde bekledikten sonra
benimle ilgilenen çıkmayınca ödeme yapmak istediğimi söyledim.
Hiç tereddüt etmeden, çotadanak 15 dakika (on beş)
beklemem gerektiğini söyledi karşımda duran kadın.
Kızmadım.
Aksine ödeme yapacak tek müşteri olarak onca kasa ve elemanın karşısında
neden 15 dakika (on beş) beklemem gerektiğini sordum.
"Bir takım işlemler" yapıyorlarmış kasada.
Peki! Burda bu kadar elemansınız ve bunca da kasa varken
bana işlem yapmadığınız diğer bir kasadan yardımcı olamaz mısınız?
(diye sordu sakince kadın)
Sadece bu kasa açık, 15 dakika (on beş) beklemeniz lazım diye diretti kasiyer,
başka kasa açamazlarmış.
Bunun üzerine "Bebeğim var ve 15 dakika bekleyemem, lütfen ödememi alır mısınız?" dedim.
Sanki bebeğim olmasa 15 dakika (on beş) beklemek zorundaymışım gibi
("Bebeğim" joker hakkımı kullanmak istiyorum).
Bu noktada "hizmet" ve "müşteri memnuniyeti" uzayda keşfedilmemiş iki gezegen adı.
Yüzüme bile bakmadan lütfenden aldı ödememi ben de teşekkür etmedim torbamı alırken ondan.
Başka Gün Debenhams...
Başka bir gün Debenhams'ın çamaşır bölümünden kendime bir çorap aldım.
Ödememi çamaşır bölümündeki kasaya yaptım.
Kasiyer işlemi yaparken başka bir ürün daha beğendim ve
denedikten sonra onu da satın almaya karar verdim.
Döndüğümde aynı kasada başka bir kasiyer duruyordu.
Ödeme yapmak istediğimi söylediğimde, bu kasadan ödeme yapamayacağımı,
buradan sadece "iade" aldıklarını,
mağazanın öte ucundaki kasaya (giyim reyonu) gitmem gerektiğini söyledi.
Tek bir kasa vardı ve ben yaklaşık 5 dakika önce bu kasadan bir ödeme yapmıştım,
bunu kendisine de söyledim. Bana inanmadı.
Fişimi gösterdim, bakmadı.
Buradan ödeme yapmış olamazsınız diye tutturuyor.
Tutturuyor ancak tepesinde "Buraya Ödeme Yapabilirsiniz" diyen kafam kadar tabela var.
Ayrıca mağazada giyim reyonunda giyim reyonu kasası,
kozmetikte kozmetik kasası ve çamaşır bölümünde çamaşır kasası var.
Tüm neşem ile tepesinde duran "Buraya Ödeme Yapabilirsiniz" yazısını işaret ederek
o zaman şuraya da "Buraya İade Yapabilirsiniz" yazın, dedim.
Ödememi aldı.
Bu yaşananlar bana ilham verdi.
Müşteriyle 1980'lerden kalma ast-üst ilişkisi yaşamaya çalışan kasiyerleri yutan bir
katil yazar kasa hayal ettim.
Mağazaları dolaşıp bu ne yapmaya çalıştığı şüpheli çalışanları
kapanışın ardından günsonu işlemleri ile birlikte yutuyormuş mesela.
Aslında burada tam bir cinayetten bahsetmek de doğru olmaz,
Alice Harikalar Diyarında'nın +18 versiyonu.
Yazıyı bitirmeden önce ayrıca:
1-Taner Birsel ile Reha Erdem'i hep birbirine karıştırıyorum
2-Bu satırları Kargo'nun Boğaziçi şarkısı eşliğinde yazıyorum
3-Reklamda "Kalınlaştıııııııııııııı" diye bağırarak koşan oğlanı ıslak odunla dövecek bir gönüllü arıyorum.
4-Gökten gene 25 YTL düştü.
Yorumlar
3 Aralık 2007 Pazartesi 02:22
Pano
Yeni bir pano buldum
2 Aralık 2007 Pazar 08:30
Resmen Anne Oldum
Bugün Nil'i yıkadım.
Bu ikinci kez yıkayışım oluyor.
Annemi iyice izleyip onu asiste ettikten sonra
(Şampuan dök, su dök, havlu getir..),
Nil'den tuhaf kokular geldiğine kanaat getirdiğim bir gün
(ya bir aylık olmuştu ya da olmak üzereydi) onu yıkamaya karar verdim.
Kişisel temzilik konusunda hassasım, bu yüzden üzerime bir cevvaliyet gelmişti
ve bunu en iyi şekilde değerlendirmeliydim.
Her seferinde annemin gelmesini bekleyemezdim.
"Evden biri"nin de yardımı ile annemden gördüğüm şekilde,
üşütmeden hızlı hızlı yıkadım onu.
Zaten burnu doluydu, bu şekilde mümüklerden de daha rahat kurtulmuş oldu.
Tahmin edersiniz ki ilk sefer biraz acemiliğime geldi.
Su, bebek ve yeni anne üçlüsü ile ortaya "kaygan" bir tablo çıkıyordu.
İlkinde hem hızlı hem dikkatli olmak beni epey yordu, ıslak bebişimin tadını çıkaramadım.
Ama bugün, ikince kez yıkarken, biraz daha sakindim, kontrol elimdeydi
ve küvete gerilmiş "bebek yıkama filesi"nin de verdiği güveni kullanarak
evire çevire yıkadım Nil'i.
Yüzüstü çevirirken tişörtüme tutunup bırakmamasına koptum,
sıcak sudan hoşlanmış ifadesine bayıldım,
çıkarttığı sesler MTV Listelerine 1 numardan girebilirdi, gülüyordu.
Banyo bitince onu alelacele havluya sardım ve soluğu koltukta aldım
(salonu tam ortasında yıkıyorum Nil'i) hızlı hızlı kurularken,
bakın yemin ediyorum, "Anne beni ne de güzel yıkadın, çok rahatladım"
diyen bakışlarına kitlendim ve 36. günün sonunda,
yani ilk kez bugün "İyi ki de doğurmuşum" dedim ona.
"İyi ki de doğurmuşum".
Bunu en güzel benim annem söyler bana göre
ve sana göre de senin annen.
Annem ağzının dolusunca söyler, yanaklarını şişirek,
sesini kalınlaştırarak ve devamında acayip sesler çıkarır, hala.
Bu "İyi ki de doğurmuşum" cümlesi bebeğe, çocuğa, eğer söylenmekten vazgeçilmediyse,
bir yetişkine hiç yorulmadan hiç şüphe duymadan kendini sevme imkanı tanır.
Kendi varlığından memnun olur insan.
Anne de anne olduğunu hisseder, daha doğrusu kendini "anne" hissettiği için söyler bu cümleyi.
"İyi ki de doğurmuşum", Çocuk yetiştirme-1 kitabında böyle açık aşikar yazmaz ama
kitaplara geçecek türden bir etkisi vardır hem çocuk hem anne için.
Yalnız zoraki söylemeye de gelmez.
Yeni anneysen, daha doğrusu anne olmayı öğreniyorsan, loğusa falansan mesela,
kafan karışıksa, fazla acele etmeyeceksin; kendinden gelmesini bekleyeceksin.
Ben ilk "İyi ki de doğurmuşum"umu söyledim.
Annneminki kadar kulağı doldurmuyor ve bir panayır havası vermiyordu ortama
ama içtendi, doğaldı ve kendimden bile ummadığım bir anda öylece çıkıverdi ağzımdan:
Sakin bir şekilde "İyi ki de doğurmuşum" dedim.
Galiba bugün resmen anne oldum.
1 Aralık 2007 Cumartesi 17:40
Yorumlar
DEVAM...