Geçtiğimiz mayıs ayında bir ilk yaşadım:
Salman Rushdie okudum.
Ama ondan önce:
Bu adam Adem'den sonra cennetten kovulan ikinci erkek değil miydi?
Edebiyatla işi olabilir miydi?
Hep günah şeyler yazıyor olmalıydı ve 2001 yılında yazdığı,
bu sene Türkçe'ye çevrilen kitabı Öfke de ilk intiba olarak
kendisinden beklenen agresifliği sunuyordu okura.
İşte bu, üzerinden geçmeye fırsat bulamadığım bir "küçüklük inancı"ydı
ve beni bir mayıs sabahı annemle gittiğim D&R'ın rafları arasında kıstırıverdi.
Salman Rushdie: Allah'ın sevmediği kulu!
Şeytan Ayetleri olay olduğunda ben 13 yaşında felandım.
Bir insanın Şeytan ve Ayet kelimelerinin geçtiği bir kitap yazması sorun değildi de
bunu yaptıktan sonra Humeyni'nin hakkında ölüm fetvası çıkarması işleri karıştırdığına işaret ediyordu.
Bu noktada kontağı kapatmışım ben.
Bugüne kadar üzerinden geçmem gerekmemiş bu kanım ile
hazırlık yapmadığım bir gün kitap rafları önünde burun buruna geldim.
İlk başta Öfke romanını satın alabileceğimi bilmiyordum;
öyle sert bir beyin freniydi bu; fakat kapağı çok hoştu.
Jorge Amado'nun gözleri üzerimdeydi; artık bir karar vermeliydim.
Annemle birlikte kasaya doğru yanaştık.
Önce O yaptı ödemesini: Yaşar Nuri Öztürk, Allah ile Aldatmak.
Sonra da ben: Salman Rushdie, Öfke.
Belli etmesede peş peşe okuttuğu bu iki kitabın etkisinde kalan kasiyerin yüzünde
"deneysel okuma" yaptığımı söylemek için bir şaşkınlık ifadesi aradım, ama bulamadım.
"Nasıl da farklı renkler barından bir aileyiz di'mi ya?" da bir alternatifti.
Gel gör ki öyle "iş oryantıt" bir arkadaştı ki kendisi, konuşmaya niyetli değildi
ve eğer kafaya koysaydım bir şişe çamaşır suyunu bile geçirebilirdim aradan.
Öfke'ye gelecek olursak:
Ün, kariyer ve paraya sahip Malik Solanka, yani adamımız,
sahip olduğu kimliği tehlikeye atarak Londra'yı terk eder
(karısını ve çocuğunu geride bırakarak), New York'un yolunu tutar.
Öykü kısaca bu!
Devamında incelikli betimlemeler, hasas tahliller ve zorlama olmayan bir dil var:
"Kımıltısızlık" mesela.
Ve son, tahmin edeceğiniz üzere şaşırtıcı değil.
Balyoz gibi inmiyor kafamıza.
Edebiyatın anlamı da bu zaten: Gidilen yol önemli, varılacak yer değil.
Bir de ilginç bir rastlantı var öykünün içinde, şöyle ki:
"Çiçekli kumaştan, kemerli bir elbise giymiş genç bir kadının
siyah beyaz fotoğrafı Solanka'ya neşeyle gülümsüyordu.
'Bak ne kadar da mutlu' dedi Mila.
'Hasta olduğunu öğrenmeden önce ki yaz çektirmiş bu fotoğrafı.
Annemin öldüğü yaştayım, dolayısıyla bir kabusumdan daha kurtuldum.
O sınırı aşmayı başardım. Yıllar boyunca başaramayacağımı düşünmüştüm..."
ardından kafa müziğim devreye girdi:
Paramparçaaaaaaaaaaaaaaaaaaa, Paramparçaaa...
Sayfa 243'te içimden tam böyle haykırmaya başladım işte,
"Takatim yok yine de telefon sarıldım
Son bir özür için..." diye devam ettim sonra.
Tüm bu serbest çağrışımlar okumak için ayırdığım zamanları iki katına çıkarıyor;
ama hiçbir surette bu durum vakit kaybı sayılmıyor.
Serbest çağrışımlarım olmazsa ben bir hiçim!
Hemen hesaba oturdum:
Rushdie Öfke'yi 2001 yılında yayınladı;
Teoman'ın Paramparça albümü ise 2000 yılında çıktı.
Roman 339 sayfa, "Annemin öldüğü yaştayım" cümlesi 243.sayfada yer alıyor.
İnsan bir yıl içersinde 97 sayfa yazabilir mi?
Kulağa mümkün geliyor.
O zaman "Salman Rushdie, Teoman Dinliyor!" diyebilir miyiz?
Bu noktada bana dokunmayın lütfen.
Bu ihtimal nedensiz bir şekilde beni mutlu ediyor.
Sonuç olarak kabahat kabahat üstüne bir insanın ne kadar edebiyat parçalayabileceği hakkında
bir fikrim yoktu, hiçbir beklentim de; ama dikkatli okur bilir:
Bir ay kadar sitemin ana sayfasında kitaptan alıntılara yer verdim.
Öfke, okunurken çizildi, daire içine alındı; notlar düşüldü sayfalarının kenarına.
Rushdie'nin edebiyatla yan yanalığı beni gereğinden fazla etkiledi.
Taraf gazetesinde yayımlanmış kitap eleştirisini ise şuradan okuyabilirsiniz.
Nil'in Dünyası'nda Bugün:
Soyuldum!
Şiddetle Tavsiye:
Deli Misin?
30 Ağustos 2008 Cumartesi
11:40
Anasayfa