|
|
31 Ağustos 2007 Cuma 15:40
Olasılıksız
"Gelin, olasılıktan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sıkla akla
gelen çelişkilerden, piyangolardan bahsedelim.
Amerika'daki en büyük piyangoyu, Powerball'ı kazanabilme olasılığı
120.000.000'da 1'dir. Powerball'ın ilk oynamaya başlandığı 1997'den beri
elliden fazla insan bu olasılığı alt üst ederek
büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı,
en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim.
Ama konumuz bu değil.
Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı
çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.
İnsanoğlunun atalarını da hesaba katarasak, yedimilyon yılı aşkın bir süredir
bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi
yok etmiş olma olasılığı yüzde yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil,
yedi kere ölmüş olmalıydık şimdiye.
Ama çoğumuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.
Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum.
Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorumda bulunmaya çalışıyorum,
kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir.
-David T. Caine'in istatistik dersinden alıntı."
Olasılıksız
Adam Fawer
Yorumlar
29 Ağustos 2007 Çarşamba 23:46
Anlatıp Rahatlama Yazısı:
Bebek Eşyaları ve Bir "Tuhaf" Huzursuzluk
İçimde tuhaf bir huzursuzluk var.
Doğru, bu cümlede de bir terslik var.
Tuhaf olmayan bir huzursuzluk olabilir mi?
Ya da tuhaflık huzursuzluğu tanımlayan bir sıfat mıdır,
bunlar zaten iç içe değiller mi?
Yazının burasına takılmak istemiyorum.
Huzursuzum.
Bu eve hiçbir zaman ve hiçbir şekilde sığamayacağımıza olan inancımın
her geçen gün pekişmesi hiçbir işime yaramıyor.
Pekişiyorsa yararlı olmalı bana göre.
Pekiştirmek işte: "Eve gittiğinizde bugün öğrendiklerini tekrarlayın ki pekişsin"
veya en basidinden pekmez. Kan yapar.
Asla cevabını bulamayacağım bir soru bu:
Evdeki ıvızr zıvır ne olacak ?
Asıl sorun şu onlar ıvır zıvır mı?
Ben huzursuzluğumu rutinin içinde refresh ettikçe bebek de tekmelerini arttırıyor.
Aynı noktaya iki el ve iki ayak ile birlikte bir nevi dört koldan tekme atmaya başlıyor.
Sonra da bağırsaklarımın üzerinde zıplıyor.
Karnımın içinde bir lunapark var keza hiç de eğlendiğim söylenemez.
Ve ben koli koli plastik kutu kutu ile örülü bu hayata eklenen bebek eşyaları
ile birlikte kendime nasıl olur da huzurlu bir köşe yaratırım onu düşünüyorum.
Şimdi annem olsa "Sen kendine huzurlu köşe yaratacağına bebeğine bir oda aç!" derdi.
Bebeğin eşyalarını yıkadığınız zaman onları tozlanmayacak
bir yerde saklamanız gerekiyor biliyor musunuz?
Bu nokta çok mühim.
Başka insanların evlerinde sayısız kaset, CD, dergi, kitap vb vb var.
Bunların olması ile gurur duyuluyor bir nevi.
"Bilmem kaç tane bilmemkim dergisi var bende,
bilmem kaç yıl öncesi çıktığım tatilde doldurduğum günlük duruyor.
Şunu da falanca tatilden getirmişti..."
Şiir gibi dinliyorsunuz onları, ne hoş..
Sonra eve gelip kendinizinkilerle burun buruna geliyorsunuz,
onlara kurtulmanız gereken ıvır zıvır muamelesi yapıyorsunuz.
Çünkü kriter "Şu kolinin kapağını kaç kere açtın ya da
şu dergiyi kaç kere karıştırdın?"
Oysa ben bir Trendsetter koleksiyoneriyim mesela,
sonradan kaç kez karıştırdığımın bir önemi yok.
Eşyalarımı seviyorum,
ama her şeyin düzenli olmasını da seviyorum
bebeğin eşyalarını da seviyorum
herkese ve her şeye yetecek sevgi var ben de ama huzur yok.
Çünkü yer yok evde.
Kolisiz kutusuz ve doğru düzgün bir sistem istiyorum evime.
Anılar güzel, dergiler güzel, artık kaset çalarlar tarihe karışssa da
eski kasetler güzel, sahilden toplanan taşlar güzel, D U Y G U yazan melekli biblolar,
müzik kutusu, eski notlar, sakladığım gazeteler...
Ama yer yok işte bebek odasından da vazgeçtim bebeğin eşyaları için doğru düzgün yer yok
ve yıkanmaları lazım, o torbolardan çıkmaları lazım.
Ya bu süreç işin en eğlenceli kısmı değil miydi?
Bebek hazırlığı hani..
Ben mi abartıyorum acaba, evde yer var da ben mi göremiyorum (hormonlardan mesela)
Ne yapacağımı tam olarak bilemiyorum, zaten ne yapsam yanlış olacakmış gibi geliyor.
Yorumlar
28 Ağustos 2007 Salı 17:47
Bebek Yuva Kurtarır Mı?
Hamile bir insanın üzerinde düşündüğü mevzulardan biridir:
Bebek yuva kurtarır mı?
Bunun üzerine düşünür; çünkü hepimizin küçükken kulak misafiri olduğu sohbetlerin
vazgeçilmez cümlelerinden biridir: "Belki hamile kalsa..."
Eğer bir evlilikte sorunlar varsa ya da kaba tabiri ile adamın gözü dışardaysa
sadece Türkiye sınırları içersinde geçerli olan bir formül devreye sokulur:
"Bir çocuk doğursa..."
13-14 yaşlarında bir insan için çiğnenmiş ekmekle tedaviyi anlamlandırmaya çalışmanın
sonrasındaki ilk "somut" kafa karışıklıklarından biridir bu.
Güzel bir çaydanlık
O dönemlerde ben işin içinden,
"Adam bebeğini sever çünkü bebek onundur ve onu dünyaya getirdiği için
kadını da sever ve mutlu olurlar" formülü ile çıkmıştım. Erişkin olunca, 20'li yaşlar falan,
(yoksa erişkin olmak için ben mi geç kalmıştım bilinmez)
"Erkek bebeğini ve kadını illa sevmek zorunda değildir.
Bebek sorumluluk gerektiren bir canlıdır, adam da sorumluluklarını yerine getirmek için
yüzünü eve döner ve evlilik kurtulur" olarak revize etmiştim.
Ve bugün evli bir hamile olarak "Bir çocuk doğursa..." çözüm önerisinin
çöpten başka bir şey olmadığına karar verdim.
Evirsen de çevirsen de bununla krizdeki bir evlilik için
genel geçer doğru bir çözüm üretmek mümkün değil.
Hatta krize girmiş bir evlilikte süreci hızlandırıp,
tarafları iyice perişan etmenin dışında biri işe yarayacağına da inanmıyorum.
İnsan pek çok sebeple çocuk sahibi olmak isteyebilir:
Yapabildiği için, normal olduğunu kanıtlamak için, torun bekleyen ana babalar için
bizi seven, bize bağımlı biri olsun, ağzımın içine baksın için
(ki daha sonraki aşamada ruhu okşayan bu bağımlılık hali bizi boğmaya, bozmaya başlar),
eksiklik duygusunun tatmini için, "Aşkın meyvesi çocuktur" için...
Ama bunların içinde yer almaması gereken tek gerekçe "Evliliğimizi kurtarmak için"dir.
Hamilelik aslında travmatik bir süreç, sonrasında aileye katılan bir bebekle birlikte
her şeyin daha kolay olacağının bir garantisi yok.
Ki hep bir ağızdan söylenen söz hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır.
İşte siz tüm bunları bilirken ve bir taraftan vücudunuzda olan bitene anlam vermeye,
alışmaya, uyum sağlamaya çalışırken yaşananlar, karşı tarafa yaşattıklarınız
ancak test niteliğinde olabilir: Bakalım bizim ilişki ne kadar sağlammış.
Selin Ö. Karacehennem Elmax kanalında evlilik danışmanlığı yapıyor
Hassas, alıngan, duygusal ve sürekli ilgi bekleyen bir kadının varlığı,
dozaj kadından kadına değişse bile artış yönünde eğilim gösterdiği inkar edilemez,
zaten kendisine ilgi göstermeyen, evlilikten kopuk bir adamı kadına bağlamaktan çok
kadından iyice uzaklaştırmaya yarar.
Bebeğin doğumu ile birlikte gene her ilişkide değişen oranda bir işbirliği gerekecektir ve
kriz/panik anlarının en iyi şekilde idaresi.
Hamilelik ve bebek ile birlikte 9 ay + 2 yıl (en iyi ihtmalle) sürecek akut durumun yönetimi söz konusu iken
ilişkilerinde sorun yaşayan bir çifte Karadeniz turuna çıkmaları önerilebilir mesela
ya da birlikte mutfağa girip havuçlu kek yapmaya da çalışabilirler.
Selin Özkök Karacehennem'in Evlilik Sanatı-1 ve 2 kitapları okunabilir.
Ama evliliği kurtamak adına hamile kalmak, bebek sahibi olmak ?...
Gene de "İşe yarayacağına inanıyorum, şansımı denemek istiyorum" diyen
kadının bu tercihi en zirzopundan bir kumarbazın bile üzerine para koymayacağı türden bir bahis olur.
Yorumlar
27 Ağustos 2007 Pazartesi 22:42
Prêt-à-Portea: Catwalk Yürüyen Kurabiyeler
Kraliyet ailesinin asortik geleneklerinden sayılan çaylı kurabiye/kek
birazdan bahsedeceklerimin yanında sıradan kalabilir.
Londra Knightsbridge'de bulunan The Berkley Hotel beş çayı olayında kendini aşmış.
The Berkley'in "Pret-a-Portea" pasta şefi beş çayı menüsünü hazırlamak için Londra Moda Haftası'na katılmış.
Valentino'dan ilham alarak kestaneli tatlı, Alexander McQueen'den etkilenerek çikolatalı kek,
YSL'in fiyongundan meyveli beze hazırlamış.
The Berkley Hotel'de böylesi şık bir çaya katılmak için kişi başı £ 33 ödemeniz gerekiyor.
Ben öderdim.
Yorumlar
25 Ağustos 2007 Cumartesi 00:05
Benden Savaşçı Olmaz
Beni öldürse öldürse iyi niyetten kuşku öldürür eminim.
Bir buna dayanamam.
Alenen kötüyle derdim olmaz da, hani yok mu şu iyi niyetli görünmeye çalışan kötü.
Ben böyle zamanda kaçarım. Şüphe ettiğim an kaçarım.
Şüphe sondur çünkü. O noktadan sonra başlamaz, başlayamaz hiçbir şey, sadece bitebilir.
Bitirirsin, seneler de olsa arada, şüphe ektin mi bir kere bitmiştir.
Çok güzel kaçarım ben, belki de kendimden gene en iyi tek bildiğim kendime bir koşuş gibi.
Yorumlar
23 Ağustos 2007 Perşembe 11:32
Bahşişimden Kork!
Üç kuruşluk bütçem ile bahşiş verme konusunda oldukça titizimdir.
Bahşiş genelde bedensel işgücüne dayalı işlerde geçerlidir.
Yani adam mal taşır, yemek taşır, koşar, yol gider gelir, pimapen takar mesela.
O yüzden yorgun insan görüntüsü,
"bu iş de yapılacak iş değil canım" iç sesi bahşiş duygumu kabartır.
Bahşiş mevzunda güç sanılanın aksine verende değil alandadır.
Doğru bir şey yapıp yapmadığınızı belirleyen alanın tepkisidir:
Bir güler yüz, ya da "ekstra bir şey yapmadın ki bana" bakışı veya en fenası verirsin almaz.
Geçen gün bizim başımıza geldiği gibi.
Geçen hafta sonu saksılardan birini değiştirmek için çiçekçiye gittik, aslında işimiz çok kısaydı.
Fakat "evden biri" cebinden fotoğraf makinesini çıkardığında işin kısa sürmeyeceğini anladım.
Bizimle ilgilenen adama dükkana götürmediğimiz ne kadar çiçek varsa
hepsini çektiği bir video izlettirdi. Filmi durudurup solanları bir bir gösterdi,
neden solduklarını öğrenmeye çalıştı.
Sonra yediği bir şeftalinin çekirdeğinden nasıl ağaç elde edeceğini sordu.
Sadece toprağa dikmek yeterli değildi, evde onca bakıma sararan çiçeklerimiz olduğuna göre.
Neyse uzatmayım, O mevzuyu yeterince uzattı ve sohbetin sonunda da saksımız değiştirdi.
"Evden biri" ödemeyi yaptıktan sonra adama bahşiş verdi ve
adam da "Gerek yok" diyerek bahşişi geri çevirdi.
Adamı biliyoruz, dükkan sahibi değil yani bahşiş için doğru kişi, e peki derdi ne?
Hesap yapıyoruz, bahşişimizin tutarı da makul çıkıyor.
Ne o, ölen çiçeğimizi değiştirip havamızı bulalım dedik,
havamız reddedilen bir bahşiş ile kısa süreliğine de olsa bulandı.
O yüzden güç alandadır.
Bir de zor durumlarda bahşiş mevzu vardı.
Kafanızın karışık olduğu, ataklığınızın en düşük seviyelerde seyrettiği, hatta algınızın zayıfladığı.
Bahşişin aklınızın ucundan bile geçmediği mekanlar, zamanlar vardır:
Hastaneden bahsediyorum.
Diyelim ki bir yakınınız ameliyat için hastaneye yattı, siz de onunla birlikte.
O zaman anlarsınız ki hastaneler bahşişin şakasının yapılmadığı yerlerden biridir.
Burada baş bahşişçiler hasta bakıcılardır.
Ameliyattan çıkan hastanızı odaya getirirler, yatağına yatıracaklardır siz kapıda beklersiniz;
hastayı en düzgün hali ile görmeniz için iş bitene kadar yakınları içeri almazlar.
O sırada hasta bakıcı sürekli içeri dışarı yapar.
Yaparken de size önbilgi verir "Kustu da yeni önlük getiricem"
sonra "Çevirirken tekrar kustu da yeni çarşaf getiricem",
"Bir yastık daha lazım oldu da sırtına..."
Yani bir koşuyorum bir koşuyorum ki sormayın.
Bu esnada adamın önlük cebine bir 50'lik attırmak için hastane tecrübenizin olması gerekir,
biraz soğukkanlılık gerekir.
Siz hastanızı kusmasına takılmışken aklınıza son gelen şeylerden biridir bahşiş.
Biraz zaman geçer başka bir görevli hasta ve refakatçi yemeğini getirir:
"Yemeğinizi buraya koydum" der ve durur.
Bu durma süresi çok önemldir:
"Eee?" diye sormanız için kısa bahşiş vermek için yeterli.
Sonra başka bir hasta bakıcı gelir, hastanın yürümesi gereklidir.
Bu esnada hastadan çok sizin gözünüzün içine bakar, inanılmaz ilgilidir
ama sürekli size bakmaktadır. Bahşiş zamanı!
Akşam olur yemek görevlisi gene gelir:
"Sizin odayı yemek listesine yazmayı unutmuşlar ama ben gene de getirdim yemekleri"
ve durur.
Gece olur refakatçi yatağını yapmak için görevli gelir:
"Refakatçi yatağınızı yapayım mı?" der, "Yapın" dersiniz.
İşi bittikten sonra "Havalandırmadan dolayı üşürseniz diye bir pike daha bırakıyorum" der ve bakar.
Süre standarttır "Eee?" diye sormak için kısa bahşiş vermek için yeterli.
Ertesi gün hasta bakıcı tekerlekli sandalye ile gelir,
hastanızın polikliniğe inmesi gerekiyordur:
"Hastanızı polikliniğe indiricem" .
Peki.
Sonra gelir "Hastanızı getirdim" ve gene o bakış.
"Hastanede bahşiş" ne kadar süre kaldığınıza bağlı olarak keyiften çok
kökten çözmeniz gereken bir sorun halini alır.
Sorun olur; çünkü hastane bahşişin belki de en gerekli olduğu,
ama bahşiş vermek için takatinizin, algınızın en düşük olduğu mekanlardan biridir.
Yorumlar
20 Ağustos 2007 Pazartesi 12:15
Hafta Sonu Gıda Keşfi
Hafta sonu kendimi şımartmak için satın aldığım bu bir paket
çikolatalı brownieden çok fazla umutlu değildim, genelde hazır olanlar yağ kokar, mideme oturur.
Ne zaman markete gitsem o bana ben de ona bakardım: Soft Baked Chocolate Chunk
Güven telkin edememişti bana bir türlü.
Ama poşedin üzerindeki fotoğraf cumartesi günü gözüme çok cazip göründü.
Attım sepete.
Bir tanesini 10 saniyeden bile kısa bir sürede mideme indirdim.
Gerçekten çok başarılı.
Yağlı değil, nemli ve yumuşak. İçinde kocaman çikolata parçaları var.
Bir bardak sütle harika oluyor, böyle bulutların üzerinde gibi filan.
İçinden 8 tane çıkıyor, fiyatı 5,5 YTL
Size bir adet "kendimi şımartma günü tavsiyesi" yazdım, afiyet olsun.
Yorumlar
18 Ağustos 2007 Cumartesi 12:05
Taklidi Tasvip Etmiyorum!
Tory Burch imzalı babet ayakkabılar, EBay'de $121'dan satışa çıkmış
Bu da Payless'den $19,99
Yorumlar
17 Ağustos 2007 Cuma 15:35
Magazin+Oyuncak+BeyniSulanmışAnneler=Gelecek Nesil
İnsanları ilgilendirmeyen her şeye magazin denir.
Ama insanlar da en çok magazinle ilgilenir.
Magazin haberlerinin kırılamaz klişeleri vardır,
misal "Falanca 'ev'leniyor".
Yani falanca kendisine yeni bir ev bakıyor.
Her seferinde yeriz bu oyunu, birkaç saniye için bile olsa gönül telimiz kriz geçirir:
Benim süper starım kiminlen evleniyor!!!
Şimdi bundan türeyen yeni bir haber başlığı dolanıyor ortalarda:
Pınar Altuğ bebek hazırlığında.
Anne olmadığı halde, sırf oynadığı dizide bir anneyi canlandırıyor diye,
ciddi ciddi "Yılın Annesi" seçilmişti ya
şimdi de bebek doğurmaya (başka?) niyetlenmiş olabilirdi, heyecanlandık!
Ama haberin detayına girdiğimizde öğrendik ki durum sandığımız gibi değilmiş.
Pınar Altuğ'un aynı Barbie gibi kendi adını taşıyan oyuncak bebeği üretilecekmiş,
sevgilisi Yağmur da Ken rolünde.
Bu türden bi'cin fikir, kendisini inovasyon gurusu ilan eden bir sersemin
arsenikle zehirlenmiş beyninden çıkıp, gene 5a grubuna mensup bu ametalin etkisi altındaki
bir üst düzey tarafından onaylanmış olabilir.
Kapitalizm bu! Birisi batmalı ki diğeri çıkabilsin (90 dakikada Keynes).
Batabilir diyorum çünkü talep mi arzı yaratır arz mı talebi hala netleşmiş değil.
Zaten bunu da bugün, bu yazıda çözemeyiz.
Peki hangi beyni sulanmış anne çocuğuna oynasın diye bir Adet Pınar Altuğ satın alır
ve bir süre sonra da yalnız kalmasın diye bir adet Yağmur Atacan?
Hatta Ken'in klişe olmuş üstü açık arabası gibi Yağmur bebeğin de bir arabası olduğunda
"Onu ona Pınar aldı canım!" dedikodularının önüne kim geçebilir?
Asıl soruyu arada kaynatmayalım lütfen:
Nasıl bir anne yavrusuna Pınar bebek alır?
Yin Yang, evreni tamamlayan iki öz hesabı, doğada her şey tezatı ile vardır filan diyerek
çocuğuna tesettürlü Barbie alan annenin zıttı diyebilir miyiz peki?
Pınar'ın daha önce Pınar'ın Mutfağı adlı bir yemek programı hazırlmasının
(İşte bugün Pınar ile ilgili yaşanan her şeyi o programın başarısına borçluyuz,
sen de rahat uyu Che Guevara)
Pınar bebek satışlarına olumlu bir etkisi olabilir mi?
Kadın, mutfak, gıda, pişirmek, anne, çocuk türevinden...
Barbie ve Ken'in taşıdığı mesaj hala tartışıladursun,
Pınar bebeğin saf temiz beyinlere pompaladığı imaj ne olacak?
Aralarındaki yaş farkı oyuncak camiasında sorun yaratacak mı?
Schopenhauer "Gelecek kuşak şimdiki kuşak pahasına yaratılır" derken
aslında böyle bir şeyi mi kastediyordu?
Daha birkaç gün önce önce Fisher-Price'ın Çinli Lee Der firmasına ürettirdiği 967 bin oyuncak
boyalarında fazla kurşun olduğu gerekçesiyle toplatıldı.
Bunun üzerine üretici şirketin patronu Zang Şuhong kendini asarak intihar etti.
Oyuncağın her açıdan şakaya gelir tarafı yok görüyorsunuz.
İnovasyon gurusu inovasyonunu bir inovasyona daha tabi tutarsa doğruyu yakalayacak gibi görünüyor.
(-)x(-)=(+) eder.
Etmesin mi?
Yorumlar
15 Ağustos 2007 Çarşamba 09:40
Bagel Krizi
Hamilelikte 7,5 ayı devirdiğim şu günlerde canım ilk kez bir şey çekti: Bagel.
Bir çeşit ekmek diyelim. Dokusu lastik gibi, ama çok lezzetli.
Krem peynirle müthiş olur yanına da taze kahve, offfffffffff of!
İnternet'te bagel’ın tarihçesine de baktım, öyle bir aşkla aşerme durumu anlayacağınız:
"Viyana kuşatması sırasında Avusturya ve Polonya Krallıkları’nın arasındaki sınır anlaşmazlığından dolayı
aralarının bozuk olduğunu düşünen Osmanlı, kuşatma esnasında Polanya’nın tarafsız kalacağını düşünerek stratejisini gelişmiştir.
Fakat anlaşmazlıklara rağmen din ortaklığı ağır basmış, Jan Sobieski (Polonya Kralı),
Osmanlı’ya karşı cephe alarak savaşmıştır.
Kuşatma sırasında, Viyanalı ekmek fırıncıları çok özel ve kaliteli bir undan 'bagel' yaparak
Polonya Kralı’na bunu armağan olarak sunmuşlardır.
19. yüzyıl sonlarında Amerika’ya göç eden Polonyalılar 'bagel'ın özellikle
New York’ta yaygınlaşmasına ön ayak olmuşlardır. "
Durum bu.
Her türlü Türk kahvaltısının dibini bulmuş biri olarak dün akşam
uzandığım koltuktan fırladım -yalan! büyük yalan! fırlamak kim ben kim-
ve "Bagel yemek istiyorum" dedim.
"Evden biri" ile NY seferimiz sırasında o bir bardak portakal suyu ile
kahvaltı yaparken ben 42'nin girişinde gözüme çarpan ilk büfeden
krem peynirli+yumurtalı bir bagel kapardım kendime.
Kusacak gibi bakardı bagelıma, "Nasıl yiyorsun şu araba lastiğini" derdi her seferinde.
O yüzden ben "Bagel yemeliyim" diyince öyle kendimi sokaklara atayım
ya da yarın ilk iş karıma (hamile karıma) bir bagel bulayım krizine girmedi.
"Öyle mi?.." dedi. Soru da değil aslında, "Hı-hı anlıyorum seni" tadında bir şey.
"Bebeğe bi'faydası yok bagel'ın" diye ekledi ve sörfüne devam etti.
İstanbul'da bagel'a ulaşabileceğim tek mekan biliyorum: Tribeca
İstanbul'da da tek Tribeca biliyorum, Levent'te annemlerin iki üç sokak yukarısında.
Kim gidecek oraya?..
Tamam, bir hamileyi yemek konusunda mekan ve zaman sınırlayamamalı;
ancak canım çekti gidip yiyeyim desem 'pat' gidemem, öncesinde organize olmam lazım.
İnsanın dönem dönem takıldığı yiyecekler vardır ya mesela "evden biri" şimdilerde Albeni'ye takıldı,
hissediyorum ben de bagel dönemine girdim.
Fakat kolay ulaşılamıyor olması sinsi bri stres kaynağı, kabul edin.
Ve bunun sonucunda UNO'ya derin bir öfke duydum.
Kendilerine bir e.posta yazmaya karar verdim. Bu sefer "evden biri" bana bilgisayarı vermedi.
Çok manasız buluyor yiyememe kaynaklı öfke krizlerini, "sabah atarsın mail'ini, acelen ne!" dedi.
"Empati" onun için henüz keşfedilmemiş bir kavram.
Demin güzel bir e.posta yazdım.
Bugüne kadar bagel'ı keşfetmemiş olmalarına duyduğum şaşkınlığı dile getirmedim ama;
amacım eleştirmek ya da kınamak değil, ihtiyacıma gereken ilgiyi duymalarını sağlamak.
Ancak merak etmeden de duramıyorum UNO'nun yaratıcı ekibi gün içinde ne yapar:
"Hadi 39075. kepekli ekmek çeşidini formüle edelim.
Ama bu sefer bir dilimde 0,99 gr kepek ve üzerine 5 değil 6 adet ayçekirdeği koyalım".
E.postayı gönderdikten sonra Tribeca'nın tam yerini öğrenmek için nette dolanmaya başladım.
Ve... Ve Yeniköy'de bir adet Tribeca olduğunu öğrendim. Şaşkınlık içindeyim.
Hatta İstanbul'da açılan ilk Tribeca'ymış. Sonra Etiler, Nişantaşı, Profilo AVM'de açılmış.
Burnumun dibindeler yani. Öyle olunca da "Giderim bir ara yerim ya, acelesi yok" dedim.
"...öyle bir aşkla aşerme durumu anlayacağınız" diye yazmıştım ya yukarıda
aşk hoşnutsuzluklardan besleniyor, hoşnutsuzluk bitiyor aşk da bitiyor.
Yorumlar
13 Ağustos 2007 Pazartesi 15:48
Hafta Sonu
Hafta sonum şöyle böyle geçti.
Bankada çalışırken benim için hafta sonu cuma 18:01 de başlamış olurdu.
Üzerinden yıllar geçti, ama o zebellah müdür rüyama girmeye devam ediyor,
hafta sonu anlayışım değişmedi: cuma 18:01.
O yüzden az biraz hafta sonumdan bahsedeceğim bu yazıda olayı cuma gününden alıyorum:
Cuma saat 20:00, Türkiye-Avustralya hazırlık maçına gittik.
Aslında maça hem cuma hem de cumartesi iki gün üst üste gittik.
Normal şartlarda iki gün maç seyretmeyi tercih etmezdim;
fakat 'Hamileyim, sosyal hayatın içindeyim' sevdası belimi büktü.
Kalktım gittim. Gittim bu sefer de ayaklarım şişti.
Uzun süre oturmak ayaklarımı şişirdi.
Ama bu şişlik öyle çok büyütülecek bir mevzu değil.
Eve geliyorsun yarım saat içinde 3 bardak su içiyorsun
bu esnada ayaklarını da üç beş yastığın üstüne kaldıryorsun geçiyor.
Geçen hafta cuma günü de ellerim şişmişti.
Şiştiğini önce anlayamadım.
Sadece ellerimi kapatamıyordum, kapatmaya çalıştığımda içi su dolu bir
balona düğüm atmaya çalışıyor gibiydim.
Neyse, inanmayacaksınız durumu çakmak yaklaşık 30 dakikamı aldı.
Bu arada ben de "Niye ellerimi yumruk yapamıyorum, alla alla?" diyerek
derin düşüncelere daldım. Sonra fark ettim ki şişmiş.
Yoga Minderim ve CD
Şişmemesi gerekirdi oysa, sonra takvime bir baktım ki yoga yapmayalı 6 gün olmuş.
Buradan hamilelere sesleniyorum, yoga yapın, acayip bir şey bu yoga, şiş felan kalmıyor.
Hemen açtım CD'yi (15 YTL); 1 saatlik bir çalışma.
Tabii siz niyetlenmeden önce doktora danışın.
Zaten bahsettiğim hamilelik yogası. Ayrıca bir tane de yoga minderi edinmekte fayda var (28 YTL).
Çünkü örtü, vb üzerinde yapmaya kalkarsanız bazı hareketlerde kayıp, bir tarafınızı incitebilirsiniz.
İşim bittiğinde ellerim de inmişti.
Daha önce de maçlara giderdik, ama ben ilk kez bu sefer saha kenarından izledim.
Mehmet Okur, Hido, İbrahim Kutluay şöyle ötende maç yapıyor işte;
küçük oyuncular pas vermek istediğinde 'Mehmet Abi!' diye sesleniyor mesela.
Hangi hakem bunların çocukluklarını biliyor anlıyorsun şıp diye,
sohbet ediyorlar, birbirlerine dokunup duruyorlar falan.
Keyifliydi anlayacağınız.
Ama hafta sonunun en inanılmaz gelişmesi neredeyse 10 yıldır benle birlikte olan
et benimin kuruyup düşmesiydi.
Vücüdum bebek için kendini nasıl seferber ettiyse et benime kan yollamayı ihmal etmiş, onu besleyememiş.
O da kuruyup düştü işte. Hala inanamıyorum. Hediye gibi bir şey.
Yorumlar
10 Ağustos 2007 Cuma 08:33
ALLSTAR Dans Şov
Shaq , Lebron ve Howard.
9 Ağustos 2007 Perşembe 17:15
İstanbul, İnekler ve Talim Terbiye
İstanbul'u İstanbul yapan nedir?
Üzerinde yaşayan insanlardır bittabi.
Yoksa eline lale tutuştur (Ayşe teyze söksün Vita'ya diksin),
ya da sokalarını ineklendir çok da anlam ihtiva etmeyecekir.
Ama olsun yapılan her aktivite, çakılan her çivi bir renktir, neşedir;
değişiklik iyidir.
İstanbul'u inekler bastı.
Cow Parade dediğin zaman işin şekli değişmiyor ama.
Gözümüzde onlar inek mi inek, sanat falan hikaye.
O yüzden bir zamanlar tarım toplumu olmanın getirdiği refleks ile
-şimdilerde ne toplumu olduğumuz meçhul (Ahlaki kriz toplumu?)-
ineklerle yakından ilgilenmekteyiz.
Artık domatesin kendisini, salatalığın tohumunu ithal etsek de
içimizdeki tarım aşkı, köy aşkı, inek aşkı henüz sönmüş değil.
Öyle ki bu sanat ineklerine gösterdiğimiz yakın ilgi
dün akşam ana haber bültenine konu oldu.
Cow Parade inekleri şehrimizde arz-ı endam etmeye başlayalı
henüz bir hafta olmuşken pek çoğunun haşatı çıkmış.
Oysa sergi bittikten sonra ilgi çekici tasarımlar için müzayede düzenlenecek
ve elde edilen gelir Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği, AÇEV ve TEMA'ya bağışlanacak.
Yani sağlam kalsalar fena olmayacak.
Demek ki Nişantaşı'nda ya da İstiklal'de yürüyorken yurdum insanı
karşısına bir inek çıktığında terörize olabiliyor, hiç zorlanmadan.
Öyle oluyor olmalı ki ineklerden birinin ayağını kırıyor.
Kafka okuyan herkes "Neden?" sorusunu sormayı bilir:
Neden kırıyor ineğin ayağını?
Üşenmeyelim bir de buna "Nasıl?"ı ekleyelim.
Vitrin mankenine tecavüz etmeye kalkıp,
göğüsünü dişleyen adam da bu memleketin suyunu içip, ekmeğini yediğine göre
"Ama Allahım bu ineğin ayağı nasıl da kırılmış?" şaşırması (Bir çeşit ÖSS sorusu)
saçma kaçabilir aslında. Gene üşenmez derine inersek eğer
ülke gerçeklerini inkardan beyin göçüne kadar uzar gider bu mesele.
Uzamayalım o kadar.
Bir başka ineğin de üzerinden plastik meyveleri sökmüşler.
Ben size o meyvelerin akibetini anlatayım kısaca:
Gene Ayşe teyzenin orta sehpasında dürülmüş bir şifon örtünün üzerine
konuçlanmış bir Alman gümüşünün içinde dekorasyon görevini icra etmekte.
Accessorize mağazasının giydirdiği ineğin üzerinden de kalp şeklindeki aynayı sökmüşler,
tipik bir Hello Kitty ihtiyacı ne yaparsın işte.
İnek bize fazla.
Hatta inek BİLE fazla.
Ama Türk'ün sanat ile imtihanı öyle 3-5 hafta değil 31 Ekim'e kadar devam edecek.
Daha işin başındayız.
Bunun için Talim Terbiye'yi acilen göreve davet ediyorum.
Çok ağır bitirdim yazıyı!
Farkındayım.
Yorumlar
7 Ağustos 2007 Salı 11:56
Senin Ananın...
(Çok okunup, pek sevilecek yazı)
Siyasilerle aramızdaki bu enseye tokat durumu anlamak mümkün değil.
Buna kim sebep oldu, en başından beri olması gereken bu muydu, biz aslında bundan mı anlıyoruz
benzeri soruların cevaplarından da pek emin değilim.
Ancak neye güveniliyorsa bilinmez ordan buraya hitaplar çoğunlukla "Ananız..." diye başlıyor.
Kimsenin alınıp gücendiği, bi'dakka kardeşim böyle girizgah olur mu, dediği yok.
Lafımızı yiyip oturuyoruz aşağı, son yaşananlar "Ananız.." söylemlerinin
çoğunluk tarafından sempatik bulunduğunu da gösterdi.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek su kesintisine mırın kırın eden
Ankara halkına 'Ananızın yanına gidin' dedi. Çok hoş di'mi?
2 yıl sonra belediye seçimleri var, şimdiden "Ananın, ananın, ananın" diye çalışmaya
başlayan bir başkanın muvaffak olmaması için ben bir sebep göremiyorum.
"Le Pain de'lö, köyünüze gidiniz efem!" de bize pek bir benmari kaçar,
Fransız kalabiliriz olaya, kabulüm.
Türkiye büyük bir köy aslında ve dili de bu kısaca!
"Ananız" diye başlayan söylemler bana küçükken sinir olup,
küfür etmek istediğimiz bir arkadaşımıza "Zımtrakdokmatriskit.." dememizi hatırlattı.
"Efendim?" derdi kendisi, "Zıt Erenköy!" diyerek soğuturduk içimizi.
Küfür desen değil, iltifat desen değil..
Komik?
Hiç değil..
Basit bir deşarj yöntemi işte, aradaki ilişkiyi de zedelemeden.
Bugün bir haber okudum.
Ankara Demetevler semtindeki su hattında patlama olmuş
ve çevredeki pek çok yeri su basmış.
Susuz Ankara'yı su basmış da diyebiliriz.
Trajikomik bir haber ve şöyle böyle bir şeyler işte.
Yorumlar
4 Ağustos 2007 Cumartesi 17:19
Bebek Odası - Boş Duvar
Bebek odası çalışmaları henüz başlamadı ve
uzun bir süre de başlayacağa benzemiyor.
Oysa insan evinin bir odasını sil baştan dekore etme şansı yakalamışken ve
kilolarca ağırlık altında eziliyorken az biraz kendini iyi hissetmek ister di'mi?
Çünkü bu çok muhteşem, enin de en eni odalar bebek için değil anneler için hazırlanıyor.
Yeni hayat çok zor, çok mahkum, çok fedakar ve
bir o kadar vicdan azabı ile bezeli taşlı sopalı bir yol ya
(ama "bi'güler herşeyi unutursun" kodlaması var cepte, tüm güvencem o şimdilik)
kendini iyi ve şanslı hissetmek için gerekli bu bebek odası harekatı.
Ancak benim ondan önce evde boş bir oda bulmam lazım bu iş için.
Yok ama. Boş odamız yok!
Sanki bir otelin resepsiyonundan yazıyorum bu satırları size:
Boş odamız kalmadı!
Evde bebeğe oda yapacak boş bir oda, az eşyalı bir oda, işe yaramayan bir oda yok.
Evin her metrekaresine, milimetrekaresine dağılmış, yayılmış vaziyetteyiz.
Etraf dört yıldır kullanmadığımız ve bir dört yıl daha kullanmayacağımız
eşyaların vazgeçilemez varlığı ile işgal edilmiş vaziyette.
Bebeğe oda yok.
Ona yeni bir oda hazırlamanın getireceği hafiflik, bundan önce odalardan birini bu işe
tahsis etmek için yapılacak tahliye çalışmalarının ağırlığı altında eziliyor.
Yaza inşallah diyorum, bir sonraki yaza.
Odalardan birini bu iş için parti parti boşaltmayı düşünüyorum.
Tek çırpıda yapacak nefesim yok, hevesim de yok galiba.
Sonuç olarak bebek bizim odada yatacak, eğer "evden biri"nin horuldaması
tüm planları altüst edip, tepelemezse.
Olmadı, diğer iki odadan birinin bir köşesine taşıyıvericez bebişin yatağını.
Hepsi bu işte.
"Bebek hazırlıkları nasıl gidiyor?" diye soranlara toptan cevap olsun:
Yatağını yanaştıracağımız boş bir duvarmız var ve şimdilik her şey yolunda görünüyor.
Yorumlar
2 Ağustos 2007 Perşembe 13:57
Tahtaya Bağlayalım!
Bir kere baştan söylemek istiyorum: Diva ile öle bite evlenen 22'lik pıtırların
18'lik çıtırlar ile yakalanma haberleri artık klişe oldu,
bir Diva klişesi: Aldatılmak.
Buna rağmen son sürat takipteyim.
Dün akşam Zort diye bir magazin programı vardı Ford diye bir kanalda,
yaklaşık 45 dakika kadar Diva'nın nasıl konuşmadığını,
soruları nasıl da yanıtsız bıraktığını anons eden bir tanıtım dönüp durdu.
Gündem Diva ya, kim ne yapsın sivil anayasayı, ben de hamile olduğum için
beyni büzüşmüş bir insan olarak (doğumdan 6 ay sonra normal haline dönecekmiş)
ekstra bir merak içinde ekran karşısına kuruldum: Bakalım Diva nasıl susmuş?
Aslında bu "sustu, konuşmadı" haberleri 10 saniyelik görüntünün arasına
'Zbam!' efekti konularak 5-6 kez tekrarlanmasından oluşuyor.
10 saniye bakmışsın ki koskoca flaş bir habere dönüşmüş.
Matematiğin kerameti işte. Olayın bilincindeyim kısaca.
Bilinç ise Türkiye'de işe yaramayan bir kavram.
Burada, hayatta kalmak istiyorsan bilincini yitirmen gerekiyor.
Bilinç mesela, "Bilinç Kavramının Nöroloji Pratiği Açısından Etkileri" benzeri
bir bitirme tezi hazırlayıp, fakülteden mezun olmaya çalışan bir ÖĞRENCİnin işine yarayabilir ancak.
Uzatmayım, seyredemedim.
Evden biri bana 6x10sn'lik bir haberi çok gördü.
"Sabahları kahvaltı yaparken ne izliyorsun? Bu programlardan varmış, o zaman izlesene" dedi.
Tahammül edemiyor bu tip programlara "Hiç izleme" de diyemiyor pek tabii,
ne kadar yozlaşacağıma bir tek ben karar veririm, o da bunun farkında.
Ayrıca ben de her bir basketbolcuyu içine sokası gelen, maçları
"Yavrularımız, evlatlarımız, canlarımız.. Dolapta fasülye var, ısıt da ye e'mi?" tadında
anlatan, yorumlayan, kritiğini yapan Murat Murathanoğlu, Kaan Kural ve Murat Kosova'ya tahammül edemiyorum.
Çözülemeyecek mevzular değil bunlar diyerek, çözmeden yolumuza devam ediyoruz işte.
Neyse, Diva aldatıldı.
Yalnız bu sefer halinden memnun, geç de olsa "Aldatılma"nın onu kadın cephesine savurttuğunun farkında,
farkında ki H tipi (bir çeşit magazin hapishanesi) Avşar söylemlerini diline dolamış:
"Her gün mercimek çorbası içilmez bazen tavuk suyuna çorba da içmek ister insan" gibi
bana Şişli Adliyesinin yanındaki Pehlivan Lokantası'nı hatırlatan açıklamalar yapıyor.
Akşam ne pişirsem diyerek fikir almak için vitrinin önünde dikilmeye kalkarsanız da
başında duran aşçı sizi kovalıyor şakayla karışık, bu yaşanmış bir hikayedir.
Tüm bu olup bitenin yeni programının promosyonu olduğunu iddia edenler de var, bu sabah dinledim.
İlk uzun metrajlı açıklamayı kendi programında yaparak reytingleri hoplatacakmış.
Hoplatsın bakalım.
Kocası ile yaptığı uzun bir mülakatın sonunda otel odasına süt kokoreç ve lokma tatlısı istemiş.
Bu da işin tatlıya bağlandığına işaretmiş.
Tahtaya da bağlayabilirdi aslında, ama o böyle tercih etmiş.
Yorumlar
DEVAM...
|