Bu Benim Hayatım. c o m

Yaşam Kısa İstikrar Dönemleri ile Kesilen Bir Kaostur

 



Almanak 2006


Geçen Aylar
Eski Yazılarım
Meraklı Sağlık
Atraksiyonlar
Fotoğraflar
e-gardırop
Sayfa Senin
Tariflerim
Videolarım
Ne alsam?
Carrie
Spk


Basın'da bubenimhayatim.com Vatan
Hürriyet
Milliyet
PC World
Aktüel
Sabah






2006
Ekim
Eylül
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat
Ocak

2005
Aralık
Kasım
Ekim
Eylul
Ağustos
Temmuz
Haziran
Mayıs
Nisan
Mart
Şubat











31 Ağustos 2006 Perşembe 12:52
Şifa niyetine Rodin 

Tüm yaralara merhem Picasso sergisini kaçırmış biri olarak
- üç ay boyunca şehrimizde konaklamış bir sergi nasıl kaçırılır 
bakın onu ben de bilmiyorum; galiba soğuk füzyona kendimi fena kaptırmışım -
dün, "evden biri" 'bari Rodin'i kaçırmayalım' dedi
(Yazının bu kısmında, içimizden "Roden" diye geçiriyoruz).
Zaten herkesler tatilde ve birçok ünlü örnek kadınımız pedofilinin pençesindeyken 
Rodin hakkında yazacak kimse kalmamştı ve adam 3 eylülde ülkemizden ayrılıyordu.



Sakıp Sabancı Müzesi kalitesi, teknolojiyi kullanış biçimi ve 
seçimlerindeki özen ile bence; New York'daki Metropolitan'ın, 
American Natural History'nin Türkiye'deki muadili sayılabilir.
S|S|M'yi ziyaret etmek her şeyden önce bir zevk;
Atlı Köşk'den içeri girip, müze binasına ulaşana kadar 
yolda tanık olduğunuz manzara karşısında bu mekanın 
bir dönem ev olarak kullanıldığına inanmak istemiyorsunuz ve 
böyle bir ihtişamın müzeye çevrilmesindeki "insanlığa" hayran kalıyorsunuz.

Müzede rehber hizmeti için elde taşınabilir makinelerden faydalanıyorsunuz,
ücretsiz dağıtılıyor (Aşağıda fotoğrafını görebilirsiniz).
Girişte bunlardan bir tane alırsanız, müzeyi gezerken etiketlerin üzerinde
yer alan numaraları makineye tuşlayıp eserler hakkında daha detaylı bilgi dinleyebilirsiniz.
Benim aklımda kalanlardan biri çevresinin Rodin'e 
"Senin bitti dediğin her eserin aslında yarım kalmış arkadaş!" diyerek yapmadığını bırakmamasıydı.
Bi'de boş vakitlerinde bol bol kol, bacak, ayak, el çalışıp kenara atıyormuş.
Heykel yapacağı zaman bunların içinden en uygunu seçip gövdeye monte ediyormuş.
Bunu öğrenince Rodin'e sempati duymadım dersem yalan olur;
ayrıca karısını da çok seviyormuş, onunda yüzünü de mermerden oymuş
(Aşağıda fotoğrafını görebilirsiniz).

"Cehennemin Kapısı", Rodin'in önemli eserlerind biri.
Bu çalışmanın içinde yer alan Düşünen Adam, Adem, Havva 
daha sonra bağımsızlıklarını ilan edip ayrı eserler olarak varlıklarını sürdürmüşler.

Gezi sonunda müzenin içinde yer alan cafe-restoran MüzedeChanga'ya mutlaka uğrayın.
Manzarası Vogue'a rakip bu mekanın fiyatları da Vogue'u aratmıyor.
Ama olsun, içeri girdiğiniz de, ya da terasa çıktığınızda diyelim,
uğradığınıza pişman olmayacaksınız.İki cappuccino ve bir tabak tatlı 
(biz portakal şekerlemeli, çikolatalı, cevizli mozaik pastayı paylaştık) 
26 YTL tuttu, bence makul.

Heykelin büyük ustası Rodin'in tunçtan, mermerden eserlerini gördükten sonra 
bende bir değişiklik oldu mu, ya da bu işe kendini adamış biri kadar
gönül telim titredi mi?
Yok! Görgüm arttı sadece.
Ben bu "görgüm arttı"yı o an için etkisini fark etmesem de zamanla 
beni aydınlatacağına inandığım sanatsal aktiviteler için kullanıyorum.
Siz de aşağıda birkaç tane fotoğrafa bakıp "Tamam, gördük işte" demeyin.
3 Eylül'e kadar açık olan bu sergiyi cumartesi, pazar bir gün mutlaka görün.

Sergi fotoğrafları için tık tık!

pi es: bilet fiyatı 10 YTL (öğrenci, öğretmen için 3 YTL, grup indirimi 7 YTL)



30 Ağustos 2006 Çarşamba 13:24
Gel Shakespeare baba gel! 

"İğne batırırsan kanamaz mıyız?
Gıdıklarsan gülmez miyiz?
Zehirlesen ölmez miyiz?
Ve bize haksızlık edersen intikamımızı almaz mıyız?"

Shakespeare, Venedik Taciri, III, i






29 Ağustos 2006 Salı 17:48 
Yerli Malı Haftasında Yerli Yersiz Üzülünür 

Ünlü ve zengin insanlar eşlerini aldatıp ardından da çatır çatır boşanınca,
daha doğrusu boşanmaya çalışınca, gazete ekleri de 
"Mükemmel Boşanma İçin 10 Altın Kural"ı sıralamakta gecikmedi.

İşler sarpa sardığında "Aldattım, pişmanım, beni affet" diyen erkeklerin yerini hangi ara 
"Aldattım, bi'de üstüne seni boşuyorum, ayrıca zırnık da koklatmıyorum" diyen 
erkekler aldı hatırlamıyorum, ben o geçişi kaçırmışım.
Mal mülk söz konusu olduğunda kadınlar da 
mağrur duruşu tazminatın tanziminden sonraya bıraktı.
Ayrıca bu devirde "boşanma sonrası depresyonu" yaşamak için bile
belli bir refah düzeyine erişmiş olmanız şart.


Geçen gün elimde gazete içimden, "Ne sevimsiz bir başlık" diye geçirip duruyorum:
Kavgasız Ayrılmanın 10 Yolu!
Tavsiye listesinin yanına, Cem Hakko'nun yat üstü sefasından neşeli kareler de iliştirilmiş.
"Kavgasız Ayrılmanın 10 Yolu!", 'iştahımı kaçıran başlıklar top10'umda 
bir numarayı yerinden oynatmayı başarıyor: "Partiden Kız Götürmenin Püf Noktaları" (FHM)

Gazete ekleri yayınladıkları listeler ile birbirini tamamlıyor:
Biri "Öfkenizi kontrol edin" derken, diğeri "Görüşmeler de ayrı bir odanız olsun" salık veriyor;
"Çocuk iki kişinin ürünüdür", "Çocuğunuzun düğününe birlikte gidin" ;
"Medeni bir biçimde boşanın çocuklar minnettar olsun", 
"Boşanmada çocuk da her iki taraf kadar kendini suçlu hisseder";
"Para hırsını anlayın", "Ayrıldığınız eşinizle iş ilişkisine benzer bir ilişki kurun" gibi...

Gene aynı listenin diğer tarafında Hakko'nun  
uzlaşmaya vardığı rekor tazminat not düşülüyor; tam 7 milyon YTL. 
Bu rakam bir Türk mahkemesinin bugüne kadar verdiği en yüksek boşanma tazminatıymış.
Bravo avukata; çünkü bu Cem Bey'in yenilgisi ya da eski eşin başarısı değil.

Zengin ve ünlü insanların boşanmalarında tazminat miktarını belirleyen 
ne fedakarlıklar ne de geri de bırakılan yıllar aslında;
ilk kez karşılaştığınızda suratına "Seni nankör bok!" diyememenin bedeli bu olsa gerek.
En yakın dostunla dahi oturup içinden geldiği gibi dertleşemezsin;
söylediklerinin ertesi gün bi'haftalık dergide 
cümle cümle yayınlanmayacağının garantisi yok çünkü.
"Senin o baban yok mu baban!" nutuklarını da unut.
Koskoca gazeteler öğüt vermiş, yol göstermiş, liste yayınlamış 
şimdi olacak iş mi bu?...
İnsanın bir gece için bile olsa dizlerini döve döve ağlayası,
"Saçımı süpürge ettim" diye höyküresi gelir;
etsin ya da etmesin...Peki ya hizmetçi?
Magazin dünyasında o haldeki bir fotoğrafın fiyatı ne, sen biliyor musun?
Ben bilmiyorum!
Normal insanlar gibi normal nomal boşanamıyorsun işte;
ünlüsün ya, çok mükemmel boşanmak gerekiyor.

Misal, bana 7 milyon YTL ile çeneni sıkı tutmak mı 
üç çocukla ortada beş kuruşsuz kalakalmak mı desen; 
ben sana 'sorman kabahat' derim.
İlkokuldayken dilimize tekerleme ettiğimiz gibi "Hayat pahalı, geçim zor"
(Biz çok bilinçli çocuklardık canım!).

O kadınlar her halükarda ortada beş kuruşsuz kalmazlar da
fakir erkeklerin eşleri ne yapacak, bu konuyu asıl onlar düşüne dursun.
Ama fakir bir erkek için karısı sahip olduğu tek şeyse... 
O halde ben şimdi kim için üzüldüm ki??? 



25 Ağustos 2006 Cuma 13:00 
Çok samimi bir tavsiye 

Yaşam Kısa İstikrar Dönemleri ile Kesilen Bir Kaostur
(-Galiba-  Ronald Tobias)
ve
benim gibi GülbenFobiklerin bile dinlemeyi deneyebileceği bir çalışma






24 Ağustos 2006 Perşembe 09:03 
Dün Akşam: Milletin Derdi Bizi Gerdi 

Dün akşam elimde kumanda, ATV Ana Haber'e kitlenmiş, mimik takip ediyorum:

-(Evden Biri) Okudum o yazını

-(Ben) Hı?

-Enkırmenli yazını.Okudum.

-Ooo, sen takip eder miydin beni?
Hazır girmişken reklamlarımı da tıklasaydın;ben tıklayamıyorum, yasak.

-Niye kızdın ki o kadar?

-Ne kızması ya! Güle öle yazdığım üç beş yazıdan biridir.
Sonlara doğru "Yürü be kızım Duygu, kim tutar seni" moduna girdim;ama
sakil kaçmadı, yani...

-Bi'de o üç kağıtçıyı savunmuşsun.Sen inanıyor musun şimdi ona?
Elinde ünlü bir erkek ile sevişme görüntüleri var ve montajlasın diye 
internet kafede tanımadığı bir adama veriyor.
Ne tesadüftür adam da onun net görünmediği bölümlerden 
bi'video yapıp dağıtıyor!

-Bir cümle söyle bana.Onu savunduğum bir cümle.

-Hiro miro demişsin işte!

-Bu olayın iki tarafı var ve taraflardan biri mesleki avantajını kullanıp
kendini; %110 haklı, mağdur, örselenmiş vs. vb. göstermeyi başarıyor.
Başkası olsa o.ospu çaputuna çevirirler, beyfendi pamuklara sarmalanıyor.
Kız sıfır bile değil, eksilerde! Yüz üzerinden yüz on 
bırak insanlığı matematiksel olarak bile adaletli değil bi'kere.
Kendimce kızı sıfıra çektim, %110'un havasını aldım yani;
çok şişmişti o taraf.

-(Gülüyor)Ya bıraksana adamı sevişsin işte, hayret bi'şeysin!

-Tabii! Bırakayım!
Zaten tayfa böyle işlere soyunmadan önce bana bi'danışır;
Ali, Can, Birand...arada Talipoğlu.

-(Gülmekten her an ölebilir)Bak! Adamın kapısının önünde kadınlar 
iki güne kalmadan kuyruk oluşturmazsa ben de bu işten anlamıyorum demektir!


-! ! ! 

-(Bi'anda ciddileşir) Ya ne istiyorsunuz adamdan?

-Ne mi istiyorum?
Hayatım adam babamla aynı yaşta, şaka değil, 58 yaşında.
Bu yaşa gelmiş, Türkiye'nin tanıdığı, sevdiği, pek çok başarıya imza atmış biri;
yeri gelmiş Başbakan ile enseye tokat...Yaşıtlarına takmış vaziyette yani.
Artık sen daha ne istiyorsun be adam; çocuğun yaşında kızla şapada şupada!
Asıl ailesini düşünüyorum; kadın kafasını nereye sokacağını şaşırmıştır ya!

-. . . 

-Ama sonra ne dedi Serdar Turgut:
"Nasıl yaşlanmak istediğine önceden karar vereceksin"
Bu kısım çok önemli işte, çok!

-. . .

-Sen karar verdin mi bakalım?

-. . . 

-Osteoporoz'da başıma abuk sabuk işler açma da!

-(Über ciddi)Duygu şu kumandayı verir misin! Maç bakıcam biraz!...









23 Ağustos 2006 Çarşamba 19:42 

aslında bu dünya 
insanlar için 
değil
bitkiler için 
yaratılmış

o yüzden
burada
insanın canı 
çok acır

mutsuz insan 
bu
topraklarda 
sevilmez

o yüzden 
yazı vardır
kötü 
görünmenin, 
hissetmenin 
işe yaradığı 
tek yer 
boş 
sayfalardır








23 Ağustos 2006 Çarşamba 12:39
Patlarsam yanarsın! 

La Boum (Patlarsam Yanarsın), 1980 Fransız yapımı bir film, romantik komedi.
Ama konumuz bu değil; konumuz "magazin literatürüne ne sokabiliriz?".
Efendim?
Haberiniz yok mu?




Pınar Altuğ'un, internet arkadaşı Can Tezal'a yolladığı 
"Apartmanın güvenlik kamerası kayıtları incelenirse, patlarız" mesajındaki 
'patlarız' kelimesi, magazin literatürüne girmiş.
Patlarız, 'gazetecilere yakalanırız' anlamına geliyormuş.

Bir buçuk senedir ortalama haftanın beş günü klavye tıkırdatıyorum.
"Sn.Altuğ kadar lügata katkım olmuş mudur?" diye düşünmeden de edemiyorum.

Piyasada dolaşan "gölge müşteri" hesabı nette gezen "gölge sörfçü"ler var.
Kendini bubenimhayatim.com'a adamış bir tanesi de sitem için 
gönüllü çalışmalar içersinde:
Forumlarda yazılarımı kendi yazılarıymış gibi copy+paste'leyenleri ispiyonluyor.
Mesela Haydar Dümen, Raydan ÇıkaMAyanlar, 
Balans ve Manevra bir çırpıda aklıma gelenler.
Kendi kendime "Bu ay gölge sörfçüden hiç ses çıkmadı" dediğim de bile 
en azından bir mail yollamış oluyor.
Kişisel siteleri de turluyor "sen şunu yazıktan üç gün sonra şu da
senin yazındaki cümlelerin 3, 5 kelimesini değiştirip şunu yazmış" diyor.
Ondan sonra başlıyor beni 'gazlamaya':
"Hadisene foruma gidip yazsana bu benim yazım nooluyor diye",
"Şu adama mail atsana yakaladım seni desene...".

Böyle bir şeyden ben ancak gurur duyabilirim; ama o anlamamakta direniyor.
Yazı dilinden, mail adresindeki [at] öncesinden çıkartamadım;
ama inatçılığına bakacak olursak galiba kendisi bir kadın! :)

Gördüğünüz gibi benim etkim üç beş forum ve siteden ibaret;
ne yazık ki literatüre girecek deyimler yaratma konusunda da oldukça zayıfım!
O yüzden bu haber sonrası günler, geceler boyunca çalıştım, 
"ben ne yapabilirim"mi sorguladım.İşte aday çalışmalarımdan birkaçı:

-Ağzında bakla ıslanmayan biri için:
"Sakın Can'a söyleme yoksa polifonik çalarız" 

-Ununu eleyip, eleğini asmış bi'playboy için:
"Hayatım artık o pastörize oldu"

-Gideceğiniz mekanda gazeteciler varmış:
"Abi, şimdi Lucca'ya gitmeyelim, müzikhol olmuş orası"


-Ünlülerden birinin nete gene uygunsuz görüntüleri düşmüş:
"Millet, falanca link olmuş duydunuz mu?" gibi.
"Patlarız" kadar yaratıcı olmasalar da elimden geleni yaptım.

Silkelenip kendimize gelelim dostlar!
Her şeyi de sanatçıdan beklemeyelim.
Sn.Altuğ, devrimlerine devrim mi katsın,
literatürü mü düşünsün, eğreti gelinlik mı yapsın, dizilerde mi oynasın...
Onu da bi'ana doğurdu, o da etten kemikten!
Bugünden itibaren yaratıcılık ve çalışkanlık konularında herkesin daha gayretkar olacağına inanıyorum.

(Gayretkar???)



 


22 Ağustos 2006 Salı 11:26
TQM_Yaşamın Toplam Netlik Yönetimi 



" Anlayacağınız hayatın kendisi zordur. 
İlişkiler daha da zordur. 
Önemli olan, insanın nasıl yaşlanmak istediği konusunda hedeflerini belirlemesi, 
bu hedeflere göre yaşam planını yapması ve toplam nitelik yönetimine yeterince kafa yormasıdır. 
Yaşamı tek boyuta indirgeyip... "

Keyifli bir yazı, tamamı için şunu tıklamanız lazım geliyor.




22 Ağustos 2006 Salı 00:20
Nostalji 

Yıl 2003 ve 10 kilo fazlam için henüz bir aksiyon almamışım...

 
New York City 2003

 
Boston 2003, Harward Uni.'de Uluslararası İlişkiler okuyamadım, 
bari bahçesinde oturayım





21 Ağustos 2006 Pazartesi 19:43
Dün geceden bu sabaha... 

Cengiz Semercioğlu'nun bugünkü yazısı









20 Ağustos 2006 Pazar 22:59
Bizi hayvandan ayıran bir baş parmaktan daha fazlası... 

Birkaç gündür gözümü tividen ayırmıyorum;
bekliyorum ki "bi'anchorman"imiz 
boynunda Arapça "Allah" yazan kolyesi ile kameraların karşısına geçsin, 
iki göz iki çeşme ağlayarak basın açıklaması yapsın, 
mağduriyetinin derecesini dile getirsin filan.
Kendisi " hassas 30° "da yıkanacak insanlardan, naif kişiliği ile tanınıyor bi'de!




Olay sonrası camia ayakta, 
haberi geciktirmek için ellerinden geleni ardlarına koymamışlar;
Vatan, mahallenin laf dinlemez, yaramaz çocuğu şimdilerde.
Köşeciler de iki ayrılmış: Konuyu yazanlar ve yazmayanlar,
böylesine hardcore bi'tavır sergileniyor anlayacağınız!

Bunun üzerine yazmayacaksın da neyin üzerine yazacaksın Allah aşkına;
bi' meslektaşın mevzu bahis, asıl şimdi konuştursana kalemini!
Yazmayanlar merak uyandırmıyor açıkcası 
"Acaba falanca bu konuda ne düşünüyor?" diyemiyorsunuz; 
çünkü yazanların da sayfaları arasına karbon kağıdı konmuş gibi :
" Hadi gelin anchorman'imize sahip çıkalım! "

Zaten bi Filistin'e sahip çıkalım bi'de. . .
Okuduktan sonra "Peki!" diyorsun "Peki babom, sahip çıkalım!",
böyle bi'Anadolu ağzı dolanıyor diline, samimiyetin ve iyi niyetin göstergesi olarak.
Mağdura sahip çıkmayı sever milletimiz; ancak burda durum biraz daha farklı.
Türkçe forum siteleri "home video"lardan geçilmiyor,
komşu Türkan teyzenin sobelenmesi an meselesi.
Millet tanıdık çıkacak mı diye tırım tırım forum geziyor.
O yüzden bugün "Anchorman haberleri ne yüzle sunacak?" dersin,
yarın "Bizim hanım bakkalın yüzüne nasıl bakacak?".
Makul olmak lazım, düşene bir tekme de sen vurmayacaksın.
Vurmayacaksın da mağduru da doğru tesbit etmek lazım!




Zamanında ilaçlı kola içtiği için tecavüze uğrayan, bu da yetmiyormuş gibi 
videosu yüzünden Google'ın 2005 yılında Türkiye'de en çok "taratılanlar" listesine 
bir numaradan giren oyuncuya da mağdur denmişti.
Güzel olduğu ve bir iki beyanı korkudan, endişeden birbiri ile çeliştiği için:
"Günlerdir medyada bir numara olmak seni mutlu ediyor mu?" diye de soruldu;
hatta Olayın "fantezi" olabileceği dahi ima edildi,


"Hadi gelin anchorman'imize sahip çıkalım!"
Peki çıkalım.
Yatak odasında, iki tarafın rızası ile gerçekleşen 
tüm cinsel eylemlerin "normal" sayıldığını biliyoruz artık, sağ olsun  Haydar Dümen.
Yalnız "siyah saçlı kız"ımız 
"Çekimden ikimizin de haberi vardı. Bir tür fantezi. 
Ama son zamanlardaki davranışı ruhuma olduğu kadar bedenime de zarar vermeye başladı" 
açıklamasında bulundu hemen ardından.

"Hadi gelin anchorman'imize sahip çıkalım!"
Peki çıkalım!
Yalnız ben, mağdur anchorman'in mağdure eşine sahip çıkmak istiyorum, kimse için mahsuru yoksa eğer.
Camianın pamuklara sarıp sarmaladığı anchorman'imiz
"Yazmayalım, saklayalım ailesi var işte!" diyenlere zamanında, içine doğmuşcasına yol göstermiş zaten:

"...Ne medyanın olaya ilgisinin, ne de sokaktaki adamın bitmeyen 'merak' ının, 
tarafımızdan 'olumsuz' biçimde ya da 'Y A S A K Ç I' bir anlayışla değerlendirilmesini de beklemeyin.
Dünyanın her yanında böyle olaylar ilgi çekiyor..Kimse kendini kandırmasın..
İletişimciler bu ilgiyi, "maraz merakların giderilmesi" diye tanımlıyor."
(17/09/2005 Sabah Gazetesi / "Gamze-2")

Gördüğü "muamele"den memnun olmadığını beyan eden "siyah saçlı kız" da boşta...
Aksi ispat edilene kadar biri de ona sahip çıkabilir mesela, var mı içimizde böyle bi'HERO!
Bu olayın tüm taraflarının gözünden bakmak "Y A S A K" mı yoksa???
Duygu Asena'nın serseri bi'kuş vasıtasıyla el vereceği bir gazeteci 
bakalım ne zaman "Y A S A K"ları delip pazar ekinin manşetten verdiği röportajına imza atacak?

Mağdur olmak ve mağdur etmek;sevdiklerini, seni sevenleri...
2000'lerin başında ivme kazanan "Sekste içinin çektiğine git!" anlayışı,
tercihlerde de ezberi bozdu, dikkati dağıttı, riskleri çoğalttı işte.
İnsan, en gelişmiş hayvan!
Tamam!
Ama bizi hayvandan ayıran bir baş parmaktan daha fazlası...

pi es: Bu yazının ardından "Milletin Derdi Bizi Gerdi" 







19 Ağustos 2006 Cumartesi 02:35
Böcek, kurdu döver 

Elmanın içindeki yarım kurttan daha sinir bozucu olan;
evin kolidorunda karşılaştığınız böceği öldürmek için gazete aranırken 
döndüğünüzde onu yerinde bulamamaktır.







18 Ağustos 2006 Cuma 00:04
Birkaç fotoğraf 
 







Sex and The City(Carrie Paris'de -umduğunu bulamazken-), sol ablam sağ ben (Tarkan konser), 
konser, ben, FlashDance (Filmin sonu), Tarkan konseri öncesi Açıkhava, 
Bursa dönüşü feribottan, beğendiğim bir ayakkabı (payless)




17 Ağustos 2006 Perşembe 14:00
Tarkan Konseri (Yeni Video) 

Tarkan, 9 Ağustos Harbiye Açıkhava'daki konserine işte böyle başladı.









16 Ağustos 2006 Çarşamba 12:55
Virütik Hayaller, Çaresiz İnsanlar 

Bir takım istekler içindeyim.
Evi baştan aşağı yenilemek istiyorum mesela;
en basitinden salonumun parkeleri 
Baharat Yolu'nu gösteren bir harita gibi.
Değişmesi gereken bir iki çerçeve de var.
Ayrıca mutfağımı daha kullanışlı bir hale sokmak istiyorum,
dolap sayısını da arttırmak, zemini suya dayanıklı parke ile döşemek.
Klozetin de ayağını yerden kesmeli, bu şekilde altını da silebilirim.
Küveti kaldırıp genişçe bir duş kabini yaptırmalı.
Ha bi'de New York'a gitmek istiyorum; o, artık klişe biliyorsunuz:
Soup Man'de çorba içmek istiyorum mesela, 
Metropolitan'ın merdivenlerinde oturup etrafı seyretmek,



Çoğu New York'lunun burun kıvırdığı Payless'den tanesi 8$-10$'a 1-2 tane; 
peki, 10-15 adet ayakkabı da satın alırdım.
Belki bir ara Boston'a da geçerdik.



Bir soru:
Sadece 2 kişilik NYC uçak biletinin ne kadar tuttuğundan haberiniz var mı?
Eğer, havaalanı vergileri dahil, 1200 Avro'ya bilet bulursanız 
her sene o günü şenliklerle kutlayın derim, 
bu arada rakamı YTL'ye dahi çevirmek istemiyorum.
Ayrıca bu sadece ulaşım bedeli, devamını hesap etmesek de olur.

Seneye aileyi üçlemek gerekecek, 
bu kararın yarattığı potansiyel ekstraları saymıyorum bile, 
iyiden iyiye umutsuzluğa kapılıyorum 
('Üç haberi'ne hemen heyecanlanmayın, bakın ben ne de sakinim!)
Aslında eylülde de bi'Ölüdeniz ne iyi giderdi, Oyster'de...

Anlayacağınız, " Hayattan tüm beklentimi Krups marka 
bir ekspresso makinasına kadar indirgeyebilmişken " hikaye, 
çok şık duracağına inandığım için bi'paragrafın ilk cümlesi oldu.
Yoksa siz yazdığım her şeye inanıyor musunuz?
Hiç güleceğim yoktu!
Bu konuda Orhan Pamuk'un bir yazısını hatırlayalım please
(İğrencim, I know).



Neyse ki dün akşam isteklerimden bir tanesini bile gerçekleştirmeme kararı verdim.
Seçmesi çok zor, hepsi gözbebeğim çünkü.
Kısacası, durucam öyle!



Krups marka ekspresso makinem olmasa bile, 
Bodum marka bi'French Press'e sahibim, Allah'a şükür!
Kafesinsiz bir poşet ekspresso çekirdeğini de French Press'lik çektirdim;
ne kadar yaratıcyım di'mi? 
Bi'de İngiliz aksanı ile konuşan bir arkadaşım olsa;
ortalarda "Növ! Növ!" diye diye dolaşsa, amma havalı!
(iki ardışık pek şık durmuyor, farkındayım; ancak yapacak bir şey yok)
Bu arada "know" mı "no" mu dediğine cümlenin gelişine göre siz karar vereceksiniz!

Bi'de Digiturk bir ay kadar önce benim gibi CIS, Law&Order, Cold Case manyaklarına 
jest yaptı Crime & Investigation kanalını açtı (kanal no:84).
Gece-gündüz beş saatte bir tekrarlanan yayın akışına takılabilirsiniz mesela,
akşama da Gold Max'de Flash Dance var:
Kim ne yapsın suya dayanıklı parkeyi?...

Bu aralar isteklerim, imkanlarım ve bunlarla ile nasıl bir sonuca varacağım 
konusunda çok düşünür oldum; ama bu yeterince düşündüğüm anlamına gelmiyor tabii...









15 Ağustos 2006 Salı 17:10
Düşmanımın düşmanı dostum mudur!
Düşmanımın düşmanı bir dönem benim de düşmanım olduysa
hala dost olacağım diye direnmek sağlıklı mıdır?
Bu tip çapraz hesaplarda en iyi sonuca dost olunarak mı ulaşılır?
Yüzüğümü kaybettim gören oldu mu? 


Pınar Altuğ'un yeni "cici"si ile birlikte herkesler, 
her şeyler sınıf atladı ki sormayın; magazin bile...
Mesela ATV'nin A Magazin isimli programında 
CIS tadında bir delil incelemesi bile yapıldı ki acayip hoştu:
SN.Altuğ'un Toni haberlerini yalanladığı arşiv kayıtları ile 
yeni "cici"yi yalanladığı ses kayıtları karşılaştırıldı.
İnanmazsınız, bu tip işler için sandığında sakladığı 
bi'basın açıklaması var onu okuyor sanki, kelimesi kelimesine aynı.

Toni yerinde mi sayacak?
O da bi'nevi Dalai Lama olmuş çıkmış ortaya.
Tibet'in edemediğini ihanet ne hallere getirdi, sen büyüksün Ya Rabbim...
Toni de kalktı exhusband'ı bile sarıp sarmalayacak,
evreni dahi kucaklayacak açıklamalar yaptı.
Döndü bi'kendini tokatladı, başından kuru ekmek dolandırıp bi'fakire verdi falan.
Bundan sonra komşunun tavuğuna dahi yan gözle bakamaz, ben kefilim!

Yalnız erkekler arasındaki bu "her şart alında dayanışma" anlayışına hastayım.
Asena, İbo'yu terk ettikten sonra aynısını Derya Tuna ile Perihan Savaş yapamadı mesela,
hala kan davası güdüyorlar.
Toni ile exhusband 3,5 yıl sonrada olsa bir noktada buluşabildi ama gördünüz mü?
Şimdi  ikisi bir olup Kuruçeşme'de lokanta açsa şaşırmam yani.
Böyle de "vur dedin mi öldürürler" adamı!






14 Ağustos 2006 Pazartesi 12:13
Kudurmuş Sıcaklarda Birbiri ile Alakasız Yazılar Bütünü 


Geçen hafta çarşamba günü ablamlarla Tarkan konserine gittik.
Video, fotoğraf olayına bolca 'girmiş' olmama rağmen ;
canım hiç de konser izlenimi falan yazmak istemiyor.
Belki sonra.

Ben size çok kısa geçtiğimiz hafta sonundan bahsedeyim.
'Evden biri' ile birlikte cumartesi sabahı Bursa'ya gitmek için yola çıktık:
Akrabalarından birinin oğlunun sünnet düğünü vardı.
'Evden biri'nin küçük kardeşi Bursa'da oturuyor ve taze evli, sekiz ay filan oldu.
Eşini severim, ortanca kardeşinin eşini de, iyi insanlar çünkü.




İstanbul-Bursa, Bursa-İstanbul 


Ailenin taze gelini bizi çok güzel ağırladı.
Benim gibi boğazına düşkün biri için 
sık ve bol şekilde yiyecek ikram etmesinin değeri tahmin edersiniz ki büyük!
Sürekli bir şeyler yedik; sonra ben 
"Ya siz bize geldiğinizde ben bu kadar ikram da bulunmuş muydum? 
Bak kafam karıştı şimdi..." gibi abuk sabuk şeyler söyledim.
Henüz yediklerini sindirmemiş bir mide ile düşünür, ardından da konuşursanız 
saçmalama ihtimalinizi yükseliyor tabii.
Bursa çok sıcaktı, bi'de çukurda kaldığından mıdır nedir yaprak kıpırdamadı
ve ben sessiz sakin bir biçimde 'sıcak krizi' geçirdim.

. . .


Bu arada dudağımda kocaman bir uçuk çıktı.
Şimdi şu soru üzerine düşünelim:
Portakal suyu uçuğa sebep olabilir mi?

'Evden biri' ile 10km'nin üzerinde çıktığımız her yol için 'buzdolabı' hazırlarım.
Bu yolculuk için de yanımıza; meyve, evde yarısı içilmiş Cappy %100 portakal suyu, 
zeytin ezmeli sandöviç, su falan aldım.
Feritoba bindiğimizde, dışarı çıkmadan önce arabanın içinde 
el termosuma biraz portakal suyu koymak istedim.
Kutusunun üstünde "İçmeden önce çalklayın" benzeri bir ibare yer aldığı için güzelce çalkaladım.
Çalkaladıktan 1 saniye sonra, lt'lik karton elimde şişti, şişti, 
altındaki kulakçılar iki tarafına "tak!tak!"edip açıldı;
bunun üzerine kutu uçacak sandım, hatta "kanadına barış dizeleri yazsam mı?" dedim.
Belki Hürriyet Gazetesi şiirimin bir kopyasına sayfalarında yer verir falan.
Ama o, uçmak yerine  altından "pat!" ederek açıldı ve içindeki meyve suyu; 
üzerime, koltuğa, cama, pas pasa... ulaşabildiği her yere saçıldı işte!
Üç beş satır süren bu süreç aslında 3-4 saniye içinde gerçekleşti.
Çok korktum, hatta o kadar korktum ki, takip eden birkaç saatin sonunda dudağımda uçuk çıktı 
:(

Dönüşte eve gelir gelmez kendimi duşa attım, üzerimden akan siyah suları hayranlık içinde seyrettim.
Bir ara gözümü kapatıp saçımı kremledim.Aslında gözümü kapadığımın farkında değildim, 
açıp da zifiri karanlığa kaldığımda anladım ki öncesinde gözümü kapamışım.
Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım, karanlık konusunda fobik olmadığım söylenemez.
Nasıl bağırdıysam "evden biri" salonda, uyukladığı koltuktan düştü.
Sonradan anladım ki elektirikler kesilmiş!

Bir keresinde de yatmadan önce yüzümü  yıkıyordum.
Yüzümü köpürttüm, suyu çarptım, çarptım; gözümü açtım 0,5 saniye sonra elektirikler kesildi.
Bu arada da banyonun kapısı kilitli hem çığlık çığlığa bağırıyorum
hem kapıyı yumrukluyorum; o gün de yataktan düşmüştü.

Evin içinde Amerikan tarzı "korku-gençlik filmi" çevirmekte üstüme yok anlayacağınız;
bi'de O, düşmeden yetişebilse...




 

11 Ağustos 2006 Cuma 23:30
Bilmiyorsak öğrenelim 

N. L. P. nedir?

pi es:Konu beş sayfalık bir dökümanda anlatılmıştır,
sayfa sonundan "devam"ı tıklayarak diğer sayfalara ulaşabilirsiniz.










 
10 Ağustos 2006 Perşembe 22:52
Gururlu Uzaylılar, Kuzey Avrupa'lı Kadınlar ve Hayal Kırıklıkları 
  
  
O gün hava çok sıcaktı; sıcak ve nemli.
Aslında aklı olan kimsenin evden çıkmaması gerekirdi;
ama benim dışarıda işim vardı ve yola koyulmak için geç kalmış bile sayılabilirdim.

Arabaya biner binmez her zaman yaptığım gibi benzin göstergesini kontrol ettim.
İçinde bugünün 10 YTL'si 5 ay öncenin ise 3 YTL'si kadar benzin kaldığını gördüm.

Size hiç benzin istsyonuna uğramaktan nefret ettiğimi söylemiş miydim?
O kadar nefret ederim ki, benzini "evden biri"ne doldurtmak bir tarafa 
O, benzinciye uğradığında arabada dahi olmamam gerekir.
Galiba hızla artan benzin fiyatları tüm kimyamı bozdu!

O güne geri dönelim mi:
Mevcut benzin beni Maslak Honda'nın yanındaki BP'ye kadar sıkmadan götürdü.
İstasyona girerken bir taraftan da pompolardan hangisinin 
boş olduğunu seçmeye, nereye yanaşacağım karar vermeye çalışıyordum ki 
bir tuhaflık hissettim, nasıl anlatsam...
Çalışanlar, otomobillerinin yanında bekleyen araç sahipleri
herkes bir tuhaf, bakışlar donuk...Hayat Maslak BP'de slow motion çekiliyor gibiydi.
Sanki uzaylılar dünyaya inmiş ve ilk olarak da Maslak BP'nin içindeki insanları "dönüştürmüş".
İçlerinden birini seçip ensesini sıyırsam kablo girişi bulucam,
hatta bulamasam asıl o zaman şaşırıcam.

İlk boş gördüğüm pompanın yanında durdum; hem kredi kartımla ödeme yapmak 
hem de pompacıyı yakalamak için otomobilden indim.



Sol tarafımda aracının başında dikilen müşterinin tüm kanı bir hortumla çekilmiş gibiydi,
yanında bekleyen pompacı ise ondan daha iyi görünmüyordu.
Kalan herkes olduğu yere mıhlanmıştı ve bakışları da sabitti.
Fazla vaktim yoktu, dedim ya "Geç kalmış bile sayılabilirim".
Dört adım ilerimde, boşta duran bi'pompacıya seslendim:"Beyfendi! Beyfendi!"
(çok kibarımdır, ölürsünüz!)
Sesimdeki panik hali etkili olmuş olacak ki ilk seferde baktı
"70 miyonluk" dedim.
Evet, konuşurken hala "milyon"u kullanıyorum ve kelimeyi "miyon" olarak telaffuz ediyorum.

"BP Shop" adı verdikleri, Ödeme yapacağım dükkan ise kapalı!
"Allah Allah" dedim içimden, "buradaki tuhaflık bitecek gibi değil işte!..."  



Hemen ardından dükkanın önündeki stand ve üzerindeki POS cihazları gözüme çarptı,
anlaşılan kapının önüne geçici bir düzen kurulmuştu;
kola ve su dolaplarını dışarı koymuşlar, yanında da Algida arabası duruyordu,
kafamı tekrar standa çevirdiğimde önündeki kadınlar dikkatimi çekti bu sefer:
Uzun boylu, ince vücutlu, kimi sarı kimi siyah saçlı, 
mini etekli, ince kumaştan elbiseler giymiş kadınlar, 
lameli, straz taşlı topuklu ayakkabılar üzerinde durmuş kendilerine Magnum seçiyorlardı.
Bildiğimiz Moldovya'lı, Ukrayna'lı kadınlardı işte.
Standın diğer yanıda, park halindeki az biraz lüks minibüsten inmişlerdi;
o sıcakta canları soğuk bir şeyler çekmişti anlaşılan.
Etekleri uçuşuyordu umurları değil, 
saçları nereden geldiğini anlamadığım ve o sıcakta "bana da bana da" diyebileceğim 
bir rüzgar eşliğinde yüzlerini yalayıp geçiyordu...

Oysa ben, arabadan inip, benzin sipariş edip, standa yürüdüğüm o kısa sürede ise ben:
dünyayı uzaylılara işgal ettirmiş ve "performansı" pek bi'tartışılan Ali Kırca'lı Ana Haber'de 
yaşadıklarımı anlatmaya başlamıştım bile.
Haber bültenine çıkarken ne giyeceğimi de seçmiştim:
Bu hafta sonu katılacağımız sünnet düğünü için aldığım beyaz üzerine krem rengi fistolu elbisem, 
altına da Nine West ayakkabılarım; çanta konusunda şimdi bile kararsızım.
Yaşadıklarımı kitaplaştıracağım kesindi de,
Hollywood'dan da "duyguyu iyi vereceğim" düşünülerek film teklif edilebilirdi.

Arkamı dönüp tekrar baktım:
Donup kalmış pompacılara, otomobillerinin yanına mıhlanmış sürücülere...
Bir tarafta Kuzey Avrupa ülkesinin büyük başarısı! ve hayallerimin katili üç kadın
diğer tarafta da bizim tipik Türk erkeklerinden "temsili bir grup" işte!

Ödemeyi yapıp, arabama doğru yürürken içimden "Şansıma tüküriiim" diye geçirdim.  
  
  




  
  
8 Ağustos 2006 Salı 21:43
Rutubete Maruz Kalmış Sorular 

51.) Evinin girişine kaktüs koyan birinin misafirseverliği hakkında ne düşünmeliyiz?



22.) Çöl şartlarına dahi göğüs gerebilen kaktüs bitkisini 
soldurabilen bir insanın ikili ilişkilerdeki başarısını skorlamak mümkün müdür?
Ya da ortada skorlanacak bir başarı söz konusu mudur?

23.) "Evden biri" olur da hayatını ve "kaktüs solduran" ile ilgili düşüncelerini 
paylaştığı budabenimhayatim.com internet sitesini kurar ise
ne kadarlık zaman dilimleri içerisinde 
bubenimhayatim.com'un ziyaretçi sayısını 2'ye 4'e ve 14'e katlar?

41.) %180 nem oranının içinde yaşam mücadelesi veren İstanbul halkı,
kan ter içinde bindiği metro vagonundaki tivilerden AdabMayo reklam filmini izlediğinde
bu pek bi'yüksek Büyükşehir için ne gibi manevi kazançlara vesile olacaktır?

42.) Yukarıda da bahsi geçen "kaktüs solduran" 
AdabMayo'nun hedef kitlesinin içinde midir?
Ayrıca 4.Levent-Taksim güzergahındaki yolcuların yüzde kaçı 
AdabMayo'nun hedef kitlesini oluşturmaktadır?

79.) "Kaktüs solduran"ın bugünkü İstanbul yağmurunda, Maslak güzergahında gördüğü, 
ıslanmadık yeri kalmamış, birbiri ile alakasız bir grup insan, 
yollarına neşe içinde nasıl devam edebildiler?
Bu insanların donlarına kadar ıslanmışken gitmeleri gereken bi'işleri yok mudur?
Hem ıslak hem de çalışıyor olan biri nasıl bu kadar mutlu olabilir?
Eğer çalışmıyorlarsa nem oranı çıldırmış İstanbul caddelerinde, 
takım elbise ile ne yapmaktadırlar?

94.) Yarın, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda konser verecek olan Tarkan,
"kaktüs solduran"ın kendisini izlemeye geleceğini bilse, acaba performansı ne ölçüde etkilenir? 
gibi rutubete maruz kalmış sorular.




7 Ağustos 2006 Pazartesi 01:38
Evlilik katlanmanın eski adıdır (Asaf) 

İko ile beraber bu gece Pınar'ı Dünya Evi'ne soktuk.



İstemesiydi, sözüydü, nişanıydı, kınasıydı, düğünüydü derken 
bir harala gürele ile işin en zevkli! kısmı geçti gitti işte.
Şimdi realitelere gelelim.

Hemen her evli çift çevresindeki bekarlara 
"Evlen artık sen de canım!" der ve her yeni çocuk sahibi çift,
henüz çocuk sahibi olmamışlara "E siz de artık yapın bi'tane!" salık verir.
Bu bir nevi "Hadi gelin hep beraber sefil olalım!" psikolojisidir.

İtiraf ediyorum ben de üç yıldır evli ve çocuksuz bir kadın olarak 
çevremdeki bekarlara "E hadi!" demekle meşgulüm.
Evlendikten sonra görecekler ya hanyayı konyayı
ve kısmetse çocuk sahibi olup 2.kez dünyanın kaç bucak olduğunu anladığımda
bu sefer "E hadi pörtletin bi'tane!"ye terfi edeceğim.
Doğal zinciri bozmamak lazım, taş olunur sonra!


Pınar'a dönelim:
Bu aralar "evden biri" ile muhabbetimiz Türkiye - Clinton döneminden 
Türkiye-Bush dönemine geçiş yaptı (Pınar'a dönelim mi demiştim?).
Evlilik dediğin kadın için de erkek için de fark gözetmeksizin; 
eşini boğmak istemekle neden boğmaman gerektiğini hatırlamaya çalışmak arasında geçer gider.
Sev-sevme, sempatik bul-kıl ol, 
öldürmeye niyetlen-gerekirse böbreğini ver,
pazartesi olduğunda işe gidiyor diye üzül-"bi'bas git ya!" dememek için kendini zor tut!
Aradaki saygıyı piç etmicez ya!...
Evlilik, imkansız bir aşk hikayesi kadar yorucu işte!

Sadece sevgili olsanız, gel-gitlerin en fazla ikiyüzondördüncüsünde 
bu işi bitirmiştiniz bile.
Ama "bir ömür" demenizin bir sebebi var ya; her defasında bunu da bir hatırlamanız gerekiyor.
Kim demiş "evlilik monoton" diye benim ruhumun hışırı çıktı billahi!

Pınar, kızım; Allah kolaylık versin...şimdiden!


5 Ağustos 2006 Cumartesi 20:37
Acayip Dalgın 

Klozeti yaklaşık 4-5 aydır "Ajax Sık ve Sil / Yağ Çözücü" 
ile fırçaladığımı bu sabah fark ettim
(Bilmeyeni için için Ajax Yağ çözücü:
Ocak üzerinde kurumuş yağları çözmeye yarayan bir kimyasal).
Üstüne Burç Plajı'nda "Du bakiim galiba enstantane yakalicam" diyerek 
fotoğraf makineme davrandığımda, ekranda "No Memory Card" yazısını görünce
bu dalgınlık nereye kadar diye düşünmeye başladım tabii...






4 Ağustos 2006 Cuma 13:15
Dün akşam annemle firardaydık! 

Dün akşam kankim Pınar'ın Taksim Efuli'de Kına Düğünü vardı.
Neredeyse 100 misafiri ve organizasyonu ile adeta düğün gibiydi.
Biz de annemle akşam saat sekiz sularında yola koyulduk;
"Yovita" hesabı ana-kız gündüzleri çok gezmişliğimiz var da 
akşam akşam İstiklal Caddesi'ni arşınlamak ilginç geldi açıkcası.
Saat dokuza sularında kendimizi bir mağazaya atıp kıyafet denemeye başladık 
ve 25 YTL'ye harika elbiseler aldık.
Sonradan annemin aklı puantiyeli elbisede kaldı, bir ara gidip onu da alıcaz.

Ordan Efuli'ye geçtik içersi çok kalabalıktı ve her geçen dakikada daha da kalabalıklaştı.
Saat 10'a doğru kına eğlencesi başladı.
Pınar geceyi siyah bir elbiseyle açtı :) 
kına töreni için kırmızı yöresel bir kıyafet giydi
ve bildiğim kadarı ile geceyi kırmızı bir elbise ile noktaladı.
"Bildiğim kadarı ile" diyorum; çünkü gecenin sonuna kadar kalamadık, 
saat 11'e gelirken geceden ayrıldık.

Kına yakılırken "annesinin bir tanesini hor görmesinler" şarkısı söylendi 
ve benim sinirim bozuldu.
Pınar her ne kadar annesinin iki sokak yukarısında oturacak da olsa 
bu tür şarkılar bana gelmiyor arkadaşım!
Kolumu anneme dolayarak iç sıkıntımı gidermeye çalıştım.

Tüm gece boyunca bol bol fotoğraf da çektim, 
yazı bittiğinde ilk iş hepsini Pınar'a mail'lemek olucak.




Metro

Dönerken anneme "Ya ben neden kına düğünü yapmadım ki?" diye sordum,
annem de "O dönem senin bıçağının önü de kesiyordu arkası da" dedi
"Kına düğünü de yapalım mı demek ne mümkün?"...

Gerçekten evlilik hazırlıkları esnasında acayip stresliydim;
evlenmeme 1-1,5 ay kala bankada beni önemli bir projeye dahil etmişlerdi.
"Acaba altından kalkabilecek miyim?" diyerek çok stres olmuştum.
Ayrıca evden ayrılma fikri de beni acayip germişti; 
zaten hayatımın dönüm noktalarından birini yaşıyordum.
Babam, ablam evlenirken yaptığı gibi ortada beş karış suratla dolanıyor, 
her laftan kavga çıkartacak bir şey buluyordu.
Sonuç olarak ateş topuna dönmüştüm ve +1'e tahammülüm yoktu!

Genel olarak özel gecelere karşı bir rahatsızlığım var aslında.
Mesela lisede mezuniyet gecesine gitmedim, üniversite bittiğinde de, 
kına gecesi malumunuz!
Düşünsem daha da çıkar herhalde bu "yapmama hali", "katılmama durumu"...
Doğru değil aslında!

 




2 Ağustos 2006 Çarşamba 01:00 Morali bozuk!...
(Yarım kalmış bir yazı) 


Über fedakar kadınlar için çok üzülüyorum
(Sakin, sakin...varsa eğer önyargısız sabrınız, Önce yazının bitmesini bekleyin).

Güneşin alnına bırakılmış bir buz kalıbı gibiler,
zaman içinde eriyorlar da eriyorlar.
Kendine özgü "tırtıkları" kalır mı?
Onlar da eriyip yok oluyor, hatta önce onlar eriyor.
Buz yerini bir avuç suya bırakınca sevgilisi, eşi, her neyiyse işte 
"tırtıkları" olan başka bir kalıp buz bulmaya gidiyor, "yine de devam" diyenler sayılı.

Mesela Bettina Hakko'yu ele alalım.
Zamanında Cem Hakko ile evlenebilmek için din değiştirip 
Hıristiyanlık'tan Museviliğe bile geçmiş, sonrasında üç çocuk büyütmüş boyunca.
Bu, fedakarlıklarının "basına yansıyan" kısmı.
Cem Hakko ise eşini umduğumuz kadar taktir etmemiş olmalı ki;
son model bir BMW Z4 otomobil aldığı, uğruna 23 yıllık evliliğini tehlikeye attığı 
ve kalması için Akatlar Park Maya'da daire kiraladığı Ronit Gülcan ile birlikte 
ikinci hayatına çoktan başlamış.
Şimdilerde eski çift boşanmak için mal, mülk pazarlığında...

Bu sabah haberi okuduktan sonra aklıma 
başrollerini Julia Roberts ile Richard Gere'ın paylaştığı 
Runaway Bride (Kaçak Gelin) filmini geldi, hiç de beğenmemiştim.
Kaçak Gelin Maggie, sabahları yediği yumurtanın kıvamını 
hayatına giren damat adayının damak tadına göre değiştirip duruyordu.
Bana göre sevimsiz bir film olmasına rağmen kabul etmeliyim ki yumurta,
çoğu kadının hayatına bir erkek girdiğinde, gereksin gerekmesin,
tez elden "tırtıklarını" güneşe tutmaya nasıl da hevesli olduğunun başarılı bir hicviydi.
O dönem pek çok hemcinsim filmi bu yönüyle değerlendirmektense
gelinliğinin altına spor ayakkabı giyerek "farklı" olmayı tercih etti:
Bir dönem hep beraber halka küpe takıp 
çok "şık" olduğumuzu sanmamız gibi bir şeydi bu!

. . .
 
Aslında şu anda kendimi hiç de rahat hissetiyorum.
Konuya çok sıkı başladığımı sanıyordum; 
ama bu noktada inanın nasıl devam edeceğimi bilmiyorum.
Benzer durumlarda yaptığımı yapıp yazıyı bu hali ile 
misal "fedkr.doc" adı altında draft'a atmak da istemiyorum.

Hayata, ikili ilişkilere dair çok katı kuralları olmayan bir kadın olarak,
olan üç beş kuralımın da çok "basit" olduğunu söyleyebilirim o kadar!
Ben de evliyim ve hepimiz kadar benim için de hayat pek çok fedakarlıklara gebe!

Ya çok basit alsında...
Bana göre hayatta bir fedakar kadın vardır bir de cesur kadın.
Anlam olarak birbirinden kafam kalınlığında bir çizgi ile ayrılırlar;
ancak eylemleri birbirine karıştırılmaya oldukça müsaittir.

Cesur kadın da sevdiği adamla arasındaki engelleri aşmak için 
hayatında bir takım değişiklikler yapabilir;
ama aynı kadın gerekirse Poker'deki gibi "rest"de diyebilir karşı tarafa,
her şeye sil baştan da başlayabilir.
Fedakar kadın ise zaman içinde o kadar tükenirki...
Ve size yemin ederim cesur kadınla fedakar kadın arasındaki farkı 
en iyi bir erkek görebilir.


Aynı zamanda aşk için de her şeyin yapılmayacağına 
çok erken yaşlarda karar vermiş biri olarak;
ben "cesur kadın"a oynuyorum,
tüm paramı "cesur kadın"a yatırıyorum.
"Tırtıklarını" törpülemeyen; ama erisinler adına kendini güneşe de teslim etmeyen,
gerekirse sevdikleri için her şeyi göze alabilecek kadar gözü kara, bilakis fedakar değil işte!
Kadın dediğin naylon kazak gibi biraz "yemeli" teni, başka ne diyebilirim ki?..

Bi"devrimci"yi uğurladıktan sonra bu gibi konularda biraz daha hassaslaştım galiba.


Ben yatmaya gidiyorum...











1 Ağustos 2006 Pazartesi 16:04
Kesip Saklanası Yazılar Serisi #2 


Bilgisayarım bozuk, ADSL'im de ...
Belki bilgisayarım bozuk olduğu için ADSL'imi de bozuk sanıyorum.
Belki de ADSL'îm bozuk değildir.
Bu tip detayların benim için hiçbir önemi yok aslında!

Peki o zaman bu satırları nasıl mı yazıyorum?
Allah'ın işi işte!
Bu konuyu da fazla karıştırmamanızı öneririm, gördüğünüz gibi ben öyle yapıyorum.

Hayattan tüm beklentimi 
Krups marka bir ekspresso makinasına kadar indirgeyebilmişken 
Garanti Sigorta ile sorunlar yaşıyor olmamız yalnızca
"çok büyük talihsizlik canım" ile açıklanabilir.
204 YTL tutarındaki ekspresso makinesi yerine 
Zaten var olan bir sigortanın tekrar var olabilmesi için 
(işte bu tip şeyler sadece benim başıma gelebilir)
14 hafta=604 YTL'yi Garanti Sigorta'ya ödemek de Evrensel Zeka'nın
"Kudurmuş değişimler genelgesinde yer alan, gururlu uzaylılar fıkrasının,
örselenmiş kurallar bendine istinaden verdiği bir karar" ile açıklanabilir.





Her şeyin bir manası var ya bu evrende, hiçbir şey sebepsiz yere olmaz ya!
Belki de evren bana " Aptalsın!" diyor, 
"Aptalsın ve ben de bu yüzden senin cebindeki parayı 
daha az aptal olan başka bir oyuncunun cebine yolluyorum.
Hemen!...Şimdi!"

Bilmeyen için:
Evrensel Zeka ile  girdiğiniz dialoglarda " Ben, hemen, şimdi" kelimlerinin anlamı BÜYÜK!
Büyük kelimesinin ise pek bir değeri YOK!

Aslında hemen şimdi, ekspresso makinesini şıpın işi alabilirim.
Mental olarak da Garanti Sigorta'yı da hayatımdan çıkartabilirim.
Yapabilirim.
Peki beni engelleyen ne?
Makineyi koymak için tezgahın üzerinde yeterli yer olmaması.

Tezgahın üzerinde yer olmadığı için ekspresso makinesi alamayan 
İlk Türk olarak tarihe geçmemi bir tarafa koyacak olursak;
inanır mısınız bilmem ama bu iş için tuzluğun yerini bile değiştiremiyorum.
Elim kolum bağlı, eşyalarım beni esir almış vaziyette.
Her şey o kadar lazım ve elzem ki.
Normal bir insan olarak hayatıma devam edebilmem için 
3-5 bölüm, belki de bir sezon boyunca Lost'un oyuncu kadrosunda yer almam gerekebilir.
O zaman bile düzeleceğim şüpheli ya!


Peki ekspresso makinası alabilmem için şartlarda başka ne gibi bir değişiklik olmalı?
Eşyalardan birkaçının dengesini şaşıp tezgahtan düşmesi haricinde
(o zaman bile yenilerini almama gerek olmadığını idrak etmem için bir süre kendimle cebelleşmem lazım) 
tek yol mutfağı baştan yaptırmak sanırım...Komple!
Yeni mutfak düzeninde tezgahı camın önüne kadar uzatabilirsem,
ekspresso makinesinin yeri de hazır olacak ya da onun yerine 
bi'sigorta şirketi kurmayı başarabilirsem, makineyi koyacak alan da kendiliğinden ortaya çıkacakmış gibi görünüyor!




pi es:

Kesip Saklanası Yazılar Serisi #1




  
1 Ağustos 2006 Pazartesi 15:30
Yani... 

Eskilerden bir salı günü yazısı:

"Salı,
ertesi günün çarşamba olduğu gündür, cumartesine 3 gün kalmıştır, 
bugün salı pazarı kurulur, 
Amerika'da biri bu sabah ofiste arkadaşına: "Bugün 'Tuesday' di'mi?" diye soracaktır,
aynı anda Almanya'da bir Türk de karısına
"Bugün 'Dienstag' çocuğu okuldan sen alsana" diyecektir!
Rumlar ve Hıristiyanlar için uğursuz gün sayılır 
(İstanbul 29 mayıs 1453 salı günü feth edildi), 
Salı, 
hangi mevsimde olursanız olun o haftanın kışıdır!"


----- & ------

Geçen aydan en sevdiğim üç:

Temmuz-1
Temmuz-2
Temmuz-3







 
  
30 Temmuz 2006 Pazar 16:30
Boş bi'pazar günü yazısı... 



Yazarının değil okuyucusunun ünlü olduğu bubenimhayatim.com'a hoş geldiniz.

Hayat sıkça çok sıkıcı.
Ayrıca bilmiyorum farkında mısınız ama ben evliyim, 
nereye koyduğumu unuttuğum ve her gece uykuya dalmadan önce 
lazım olmaması için dua ettiğim bok bordosundan bi'evlilik cüzdanına sahibim.
Buna paralel olarak bi'kayınvalidem de mevcut.
"Evinin fotoğraflarını çek merak ediyoruz" diyen mail bile aldım;
ama bi'Allah'ın kulu kayınvalidemi merak etmediğine göre 
evli olduğum gerçeğini atladığınızı düşünüyorum.

Hatta "atlama" konusunda tavan yapmış keyfi seyfi nickli bey de 
periyodik aralıklarla benimle ilgili fantezilerini dile getiren mailler yolluyor:
Kardeşim beni yolda görsen yüzüme bakmazsın,
1987'de Fotojeni Güzeli seçildim o kadar...Düş yakamdan!

Hayat sıkça çok sıkıcı.
O kadar ki dün gittiğim Burç Plajı'nda,
32 beden bir kadının bile zar zor geçeceği iki şezlong arasına 
arkasını bana dönerek konuşlanan ilkokul son sınıf öğrencisi kızımız;
kürek kürek kumu "mezar kazar" gibi havandırarak
hiç hesapta yokken bana "Gökten yağmur değil sevgiler yağsın" 
şarkısını söyletmeyi başardı!
Bunun üzerine sadece "Ay!" diyebilmişken
kızımız ağlayarak şezlonguna koştu ve kendini yüz üstü atarak tepinmeye başladı.
Rolümü çaldığı yetmiyormuş gibi çok mahçup annesini teselli etmekte gene bana düştü:
"Aman efendim, çocuk O, olur böyle şeyler, ben de bu vesile ile bi'duş aliiim" gibi.
İşte böyle bir anda bile hayat yeterince ivme kazanamadı ivedilikle!
(bu cümleyi not edin) 

Gerçekten hayat sıkça çok sıkıcı.
Hüsnü Şenlendirici bana da eşlik etse belki bi'şeyler değişir;
ama o da artık yüzünü eskitmeme kararı almış, tüh!

Hayat sıkça çok sıkıcı.
Bazen dozu öyle bir aşıyor ki hiçbir şey hissedemiyorsunuz.
Bu sefer de "yokluk" duygusu ağır basıyor;"hiç" diyorsunuz içinizden "hiç!". 
Sinirden ateş püskürdüğünüzde "Çok kızdım!" bile diyememek gibi,
nutkunuz tutuluyor.
Bunu da atlatırsanız başa sarabiliyorsunuz.
Sıfırdan başlayamıyorsunuz ama
başa sarıyorsunuz işte!


     
DEVAM...