Tahlil Aşkına!




Tahlil Aşkına!


Kullanılmış dona olan talep üzerinden işlediğim "okunmuş kitaba duyulabilecek potansiyel talep" konusunu şimdilik bir kenara bırakalım ve bu gece, Ege Denizi'nden Marmara'ya doğru çıkalım. Size meşhur zehirlenmelerimden birini anlatmak istiyorum şimdi. Lise 2'de filan olmalıyım, İko ile "patlayasıya nasıl yenir"i denediğimiz günlerden birindeyiz. Sabah Şişli Taksim Büfe'de çift kaşarlı tost üzeri yengen yanına limonata ile açılışı yapıyoruz. Ardından hazım etmek ve yiyecek başka şeyler bulmak için Taksim'e gitmeye karar veriyoruz. Yolda Rumeli Caddesi'ne sapıp birer poşet Çok Şeker yapıyoruz kendimize. Yiye yiye Elmadağ'dan Taksim'e çıkıyoruz. İstiklal'e girişte birer ıslak hamburger ve kola, Tünel'e doğru Dilek'de birer dondurma kupu. Tünel'deki taşın üzerinde biraz oturduktan sonra dönüşte ben bir de Balık Pazarı'na sapıp bir torba midye dolma alıyorum, evde yemek üzere. Daha Atlas'ı geçmeden çeyrek kokoreçten elimizde kalan birer parça sarı kağıt. Eve geldiğimde annemle arkadaşı karşılıyor beni. Soruyorum, dolma filan görmek dahi istemiyorlar. Bunun üzerine birkaçı büyük birkaçı küçük yedi sekiz tane dolmayı yiyerek günümü taçlandırıyorum. Saat sabaha karşı üç civarı siyah, beş gibi yeşil, yedide de sarı kusuyorum. Annem saat sekizde karşıki eczacıyı çağırıyıor. Sağlık durumum bavul çantadan çıkan bir iğne ile sayesinde yukarı ivme kazanıyor. Anıya "meşhur zehirlenmelerimden biri" diye başlayınca çokça zehirlendiğim aşikar. Her yıl, yılda bir kez gıda zehirlenmesi yaşarım ben. Kesinlikle atlamaz, şaşamaz bir durumdur bu. "Seneye iki olsun, bu seneyi vukatsız geçireyim" desem, "Sen hele bu sene bir zehirlen seneye ikiyi cepte bil" der midem. Hayatımın klasiği haline gelen giıda zehirlenmesinin bir sebebi bok boğazımsa diğer sebebi de acayip hassas dengeler üzerinde çalışan bir mideye sahip oluşum. Benim gibi bir "yürrrrüüü çöp arabası"na böyle aristokrat bir mide, şaşılacak iş. Annem o gün, günün envanterinden habersiz, zehirlenmemi zamansız toplanan midyelere bağlamıştı. Ben de muayyen gününde bir midye yediğime inanmaya meyil etmiştim nedense, o gün bugündür midye dolma gibi bir güzelliği ağzıma koymam. Geçen gün cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısı gene zehirlendiğimi fark ettim. Müthiş bir mide bulantısı ile uyandım ve doğru klozete. Yılların tecrübesi bir tarafa, zehirlendiğimi zehir gibi bir şey kustuğumda anladım. İki saat sonra bir daha, ama bu sefer midemde bir şey kalmadığı için önce safrayı, o da dibi bulunca ciğerlerimde kalan son birkaç nefeslik havayı kusmaya kalktım ki ölüdyordum. Sabah bir daha kusmaya kalkınca ve kusamayınca Nil'in babası beni Maslak Acıbadem'e götürdü. Kuvvetle muhtemel milföy hamurundan zehirlenmiştim (Suçlu, Jamie Oliver'ın tarçınlı milföy çubukları tarifine duyduğum arsız merak). Kustum, kusacak bir şey kalmadı, ama hala kusmak istiyorum, kolumu kaldıramıyorum. Midem de çok hassas yazılacak ilaç ona göre olsun. Ha bir de emziriyorum, diyerek durumumu bağladım doktora. "İdrarınız nasıl?" sistit emarelerini saydı. Yok, o temiz. Buna göre mide bulantımı kesecek küçük bir serum bir de beni toparlayacak büyük bir serum taktılar. İlaç yazmak için de kan ve idrarınıza bakıcaz dediler. Neyse ben Türk filmlerinin o çok meşhur sahnesi "müşahede altında"yım. Ama gazi. Kemiklerim kalın, gel gelelim damarlarım ince. Hemşirelerin kokulu rüyasıyım ben. Sağda arıyorlar yok, solda arıyorlar (başlamadan sol demiştim halbuki) solda buluyorlar, ya da bulduklarını sanıyorlar. Günlerden çarşamba gece yarısı, sol kolum hala mor yeşil sarı karışımı tuhaf bir renkte ve acıyor. Serum yarılandığında hemşire geldi ve bir daha idrar vermem gerektiğini söyledi. Kültür analizi yapacaklarmış! Yani başta okeyleştiğimiz sistit emareleri için, mikrop var mı diye. E o konuda bir şikayetim yok ki, diyorum "o zaman böyle bir şikayetiniz olursa (kesik kesik, yanmalı sancılı idrar) gelin, o zaman bakalım" deniyor?! Kasaya gittiğimizde öğreniyorum ki 344 TL tutmuş tahlil, doktor ve serum. Kültür olsa 500'ü bulurdu kesin. Üç sayfa dolusu tahlil yapılmış. İki sayfası kan biri idrar 42 tane "şeye" bakmışlar. Katkı payım olan 104 lirayı verip çıkıyoruz. Ama ben hala bir tuhafım, midem fena. Zaten verilen ilaç karşımı ve serumun yani ilk müdahelenin tahlille alakası yok. İlaçları aldıktan sonra evde bakıyoruz ikisinin emziriken kullanılmaması gerekiyor. Söyledik bunu da. İçinden bulantı ilacını seçip içtiğim gibi yatıyorum. Diğerleri rafa kalkıyor. Tüm gün yatıyorum. Akşam oluyor, Nil'i yatırıp gene yatıyorum. Pazartesi sabahı iyiyim. Tatilden sonra araba leş gibiydi, yıkatmaya Metrocity'e gidiyoruz. Orası süper yıkıyor. Bu hastane ilk açıldığında birbiri ile alakasız birkaç kişi bizi Acıbadem'in Tahlil Aşkı konusunda uyarmıştı aslında. Aynı hastane Nil'in kollestrolünü de ölçmeye kalkmıştı ki bak onu da şimdi hatırladım. İnsan berbat bir gece geçirdiğinde yanında çocuğu filan olduğunda...Pardon ya! Hasta olduğunda asıl, fazla kontrolü elinde tutamıyor. Kuşku duymadan bırakmak, güvenmek istiyor. Ben doktor değilim, hastane sahibi değilim. Bu işin okulundan, politikasından anlamam. Anlamak da istemem ama güvenmek isterim. Madem bunun bile kitabı yazıldı: "Siz! Bilinçli Hasta!" sormak lazım "kardeşim sen neye niçin bakacaksın?" "Daha sonra yapacaklarının az sonra yapacaklarına bir etkisi var mı?" diye sormadan geçmemek lazım. Misal Amerikan Hastanesi Nil'in babasına sinüzit ameliyatından, bana da epidural anesteziden önce bu kadar tahlil yapmadı. Geçen sene kırk ateşle Metropolitan'ın aciline gittim. Şimdi bakıyorum adamlar aldıkları kanda altı madde "şeye" bakmışlar serumumu vermişler, 35 lira ödemişim. Burada da sadece serum verselerdi muayene ücreti ile birlikte ödemem gereken tutar 40 lira filandı. Katkı payından bahsediyorum. Okunan bir blogger oluşum bu zamana kadar özel hayatımda ya da sosyal hayatta karşılaştığım "tuhaf durumlar" için ne jest ne de tehtit unsuru oldu. Bunu böyle kullanmadım. Ama bugün bu hastanenin hasta yaklaşımına duyduğum şüpheyi sitemde yazmak düşüncelerimi hastanenin hasta şikayetleri bölümüne iletmekten daha fazla tatmin etti beni. - - - Eski ve ikinci el kitaplar hakkında aklıma gelen soruları, bundan iki yıl önce, Turkuaz Sahaf'ın sahibi Nedret Bey'e sormuştum. Nedret Bey bu konuda doğru isimlerden biri. O kadar doğru ki Yapı Kredi Yayınları'nın "patronu", koleksiyoner Ömer Koç biz çıkarken girmişti içeri, işte. 30 Temmuz 2009 Perşembe 01:20 Anasayfa

Kapı Önü, Galeri Arkun 17 TL