Tüm önyargılardan uzak ve sesini duyduğum andaki şartlardan bağımsız olarak,
açık yüreklilikle, hak yemeden, yedirtmeden; bugüne kadar olabileceğim
en nesnel halimle diyebilirim ki Fatih Ürek'in çok kuvvetli bir sesi var.
Şimdi kuvvetten sen ne anlıyorsun ben ne anlıyorum, şöyle anlatayım:
Bana göre kuvvet çok uzun süre "hööödüüüüünyaaaaaaaaaaaaaaa" diye bağırarak
eserden giriş ya da çıkış taksim yapmak değil.
Sesin bir hacmi, derinliği varsa benim kuvvetli sesten anladığım budur.
Arkanı döndüğünde sesle burun buruna geleceğini hissediyorsan,
kafanda vücut bulduysa eğer, bence o ses kuvvetli bir sestir.
Yoksa sadece "hödünya" der geçer ama ezer geçer, anlatabildim mi?
Şimdi biz gecenin 01:30'unda Fatih Ürek'in sahne performansı ile uyanınca
aklımıza gelen ilk şey bundan sonra tekrar nasıl uyuyacağımız değildi.
Aklımıza gelen ilk şey "Nil ne yapacak?" oldu.
Kendisi bir Hindu ineği kadar huzurlu şekilde uykusuna devam edince evde,
uyanmasın diye sahnelediğimiz Kuğu Göllerinin tümü içimize oturdu diyebilirim.
Tuhaf tarafı terasa çıkınca ses hafifliyor, odanın içinde yüksekliyor,
gardırobun kapısını açtığımda zirve yapıyordu.
Sanırım gardırop kolonlardan birinin arkasına kalıyordu.
Sabah kahvaltıda otel sahibi ne kadar şanslı olduğumuzdan,
Fatih Ürek kiracısı olduğu için otel müşterilerinin indirim istediğinden,
bir bakıp çıkmak istediğinden sürekli bu gibi isteklerle kendisine geldiğinden bahsetti.
Sonuçta Nil sorun çıkarmadığı müddetçe bizim için sorun yoktu.
Biz de gelene kadar Fatih Ürek, Miller ve karışık kuruyemiş eşliğinde terasta keyif yaptık.
Ertesi akşam sanki bir öncekine göre daha sönük geçti sahnesi, uzun bir ara verip vokallerine okuttu filan.
Sonra çıkışta gördük ki bir önceki akşamdan farklı bir izleyici grubu var.
Şort-tişört-parmak arası terlik üçlüsünü tercih eden yerli turist kafilesi özel bir hazırlık yapmamış Ürek için.
Oysa bir önceki gece dağılanlar öyle miydi? Straz taşlar, payetler, silettolar...
Oğlanlar göbek deliğine kadar açık beyaz gömleklerle filan, jilet gibi ütülenmiş, saçlar ışıl ışıl.
İzleyici nasıl karşısında sahnesine özenmiş bir sanatçı bekliyorsa,
sanatçı da özenip bözenip gelen izleyici bekliyor demek ki.
Ya biz lokasyon olarak ne şanslı bir yerde kalmışız.
Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi de kaldığımız yere çok yakındı.
Bahsettiğim Türkiye'nin tek, dünyanın en büyük su altı arkeoloji müzesi.
Bodrum Kalesi'nin içindeki müzeye ulaşım pek rahat. Çarşıya girmeden düz devam edince önüne çıkıyor zaten.
Ayrıca ismi de çok heyecan verici: "Sualtı..."
Bunun üzerine dönüşe bir gün kala kahvaltıdan sonra müzeyi ziyeret etmeye gittik.
Kapıda yerli yabancı karışık bir turist sırası vardı.
Bir ara kuyruk ilerlemeyince baktım ki bizim sıra yan taraftaki kuyruk başı ile yakından ilgili.
Efendim, yan tarafta yabancı bir turist gişe görevlisine uzun uzun bir şeyler sorunca,
bizim gişe görevlisi de olaya dahil olmuş.
O esnasa bizim sırada bilet alan yerli turist ne oluyor diye meraklanmış.
Kısa sürede müzenin iki salonunun 12:00-13:00 saatleri arasında kapalı olduğunu öğrenince
bizimkisi çok endişelenmiş, karar veremiyor bilet alsa mı almasa mı?
Pers mitolojisinde 10 lira verip bir müzenin tüm salonlarını gezemezsen eğer kazıklanıldığına inanılır!
Adama bakıyorum: İki salonu eksik gezmesi tarih aşkında, müze disiplininde
ne gibi tahribatlara yol açacak, bulamıyorum. Oysa o kuvvetle muhtemel Kayıp Balık Nemo'yu göreceğini sanıyor.
Sonra önümdeki de yanındakine "Osman abi bak iki salon kapalıymış ne diyosun girmesek mi?" diyerek
"paramızın tam karşılığı" endişesini dile getiriyor.
Sen al 1o lirayı bir porsiyon vafıl ye emi! Ne işin var senin müze kuyruğunda?
Tüm bu "hani benim paramın tam karşılığı" hassasiyeti deterjan ve leke sökücü reklamları ile tetikledi zaten.
Müzeyi gezmeye başladıktan kısa süre sonra benim de Nemocudan pek bir farkımın olmadığı "su yüzüne" çıkıyor.
Müzede bolca "testi", kabartma, çok amaçlı şişeler, vazolar, çocukların görmesi sakıncalı zindanlar
ki onlar da kapalılar, İ.Ö. 15. yy ile İ.S. 11.yy'a uzanan bir dönemden bolca kesitler
ve Bodrum Kalesi'nden görülen muhteşem Bodrum manzarası var. Hepsi bu.
Hani klasik iki taş arası görülen deniz ve yat fotoları vardır ya, kemer fotoları diye de anılır,
kesin çoğu Bodrum kalesinden çekilmiş. Kuş bakışı da hediyesi.
İyi oluyor, görgümüz artıyor, bize ne yaptığını sonradan başka bir vesile ile
fark edeceğimizi bildiğimiz etkiler ile Müzeden ayrılırken kafam karışık.
"Sualtı" lafı ile dev bir akvaryumda testilere, enkaz halindeki gemilere ve dibe gömülmüş sandıklara
doğru yüzen balık adamlar hayal ettiğimi anlıyorum.
Yani nasıl olabilir ki bu diyorum, nerden çıkardım?
Bir süre başım önümde yürüyorum, sonra sanki biri beni dürtüyor.
Kenarda köşede kalmış bir levhanın önüne götürüyor ayaklarım beni,
saklar gibi bir dille yazılmış:
"Müzemiz Sualtında Değildir, Eserlerin Büyük Bir Kısmı Sualtından Çıkarılmıştır".
İngilizcesi de var altında.
Ortak bir salaklık haline dönüşen mesele heme o anda çözülmüş oluyor.
23 Temmuz 2009 Perşembe
17:02
Anasayfa