Millet Yaşıyor!




Millet Yaşıyor!


İstiklal Caddesi'ni gören bir evde oturmuyorsanız eğer, gece saat on olduğunda tüm İstanbul'un ya uyumaya hazırlandığını ya da Kanal D'nin yeni dizisi Geniş Aile'nin tekrarlarından birini izlediğini sanabilirsiniz. -"Bu krizde para verdik, yeni dizi çektik, izleyi lan!" dayılanması bu herhalde, yoksa bir dizi haftanın altı gecesi tekrar etmemeli- Sonra bir şey olur, bir gece, bir vesile ile şehrin hareketli caddelerinden birine gidersiniz ve bir bakarsınız ki "millet yaşıyor!" Bu "millet yaşıyor" fazla bir nitelik gerektirmeden, niceliğe bakılarak sadece, ne kolay formüle edilen bir şey. Çünkü klasik bir akşamda evinizde oturmuş film izlerken, nette takılırken ya da bir şeyler okurken sessizliği ya köpek gürültüsü bozar ya da komşu balkondan yükselen "taş" sessleri, o da misafirleri geldiyse eğer. Bu da pek "yaşamaktan" sayılmaz. Aslında sayıldığını bilirsin, ama milletin uyumadığını aksine o saatte araba ile turladığını, bir cafenin bahçesinde tavuklu salata yediğini, Türk Kahvesi içtiğini ya da şortunun üzerine merserize kazak giydiğini görünce evde olanlar yaşamaktan sayılmaz. O zaman yeminler çok kolay edilir: "Valla her akşam Yeniköy Nero'ya gidelim, bu ne ya!" Gerçekçi olmadığını bilirsin, aslında istediğinin böyle bir şey olmadığını da bilirsin; alt metin "biraz hareket ne güzelmiş"ten başka bir şey değildir, "akşamları hava ne güzel kokuyormuş" da olabilir. Böyle bir "uyanışın" akabininde tatile gittiğinde insan, biraz hareket arıyor. Gündüz denize girdikten sonra akşam olunca kendini sokaklara vurmak, üç top dondurma yerken sokak ressamlarının başında dikilmek, bittiğinde çarşıdaki tüm dükkanlara girmek istiyor. O yüzden mevsimlik dertlerden "Bodrum'un yozlaşması, Alaçatı'nın gidişatı"nın kime iyi kime kötü geleceği hiç belli olmuyor. Ben Bodrum'a bir kere gittim. O da 1995 yılında annemle birlikte bir turla. Yahşi'de bir otelde kalmıştık o zaman. Yahşi de şimdiki Yahşi değildi. Birkaç tane otel dışında ses soluk yoktu doğru dürüst. O yüzden tur yetkilisi bir gece hepimizi servise doldurup müzeye götürür gibi Halikarnas Disko'ya götürmüştü. Aynı gece Yıldo elinde bir mikrofon, yüksekçe bir yerden tatilcilere sesleniyordu. Ne diyordu hiç hatırlamıyorum. Bodrum'a girmenin en keyifli şekli Bodrum Limanı'ndan olsa gerek. Beyazı kahverengisi birbirinden güzel tekneler böyle inci gibi, kutu gibi değişik şekillerde dizilmiş; göğe uzanan direkler mi veriyor bu etkiyi tam emin değilim Türkiye'de değil de yabancı ellerde bir yere varıyormuşsunuz gibi bir heyecan duyuyorsun. Biz de Liman'ı takiben arabayla bir otel aradık önce, ara sokaklara daldık. Birkaç pansiyon tabelası dışında bir şey gözümüze çarpmadı. Çarpan içimize sinmedi. Olmayacak bu böyle deyip, arabayı park edip yürümeye başladık. Liman boyunca konuştuğumuz iki garson da aynı oteli söyleyince kendimizi aslında feribottan indiğimizde bizi karşılayan Chakra'nın sokağında bulduk. Görmemişiz, feribotun karşısındaki sokakta küçük bir otel varmış. Aile işletmesi, hoşumuza gitti. Yalnız iki odası boştu. Biri çok küçük, diğeri de küçük ama kendine ait bir terası var. Teras bizi cezbediyor. Nil yattıktan sonra çıkar otururuz, bira içer manzara seyrederiz filan deyip, tutuyoruz odayı. İlk gece tamam da çarşamba gecesi saat 01:30 sularında şöyle uyanıyoruz: "Hadi liiiiiliiiiii liiiiiiii liii yaaaa hadi lili li li ya... Yüzüüüm güldü saaayende...." Fatih Ürek bizim odada sahne alıyormuş iyi mi! 21 Temmuz 2009 Salı 00:16 Anasayfa