Bizim evde yola çıkılacaksa eğer pek sevinilmez.
Çok gergin olurum ben ve bu tüm evin enerjisini değiştirir.
Bavullar içlerindeki olmadık eşyalarla
(inik bir basketbol topu, şeffaf bir plaj çantası,
kimsenin takmaya cesaret edemeyeceği kadar "eğlenceli" bir maç şapkası,
bir kutu yılbaşı süsü, boş bir kumaş valiz gibi)
ortaya çıktığında her yönden gerilmeye başlarım.
Ve her seferinde beyaz şile bezinden elbisesi,
dalgalı saçları ve parmak arası ev terlikleri ile
rüzgarda uçuşan perdeler arasında bu işi
"Bodrum işi" gibi yapan o kadının neşesini kıskanırım.
Hiç tanımadım böyle bir kimseyi, fakat var olduğunu hissediyorum
ve bu durum gerginliğimi hafifletmiyor.
Ama bu sefer geçen seneye oranla biraz daha rahatım.
Sonuçta mesele beraberimde evin küçük bir prototipini götürmek değil.
Alacaklarımı kısıtlı tutmak noktasındaki disiplinle uyum içerisindeyim,
gel gelelim yanıma bir şeyler almak zorundayım ve bu bana hep:
"Issız bir adaya gitsen yanına alacağın üç şey nedir?" sorusu ile ilk kez
karşı karşıya kaldığım o günkü "dünyanın sonu" hissiyatını çağrıştıyor.
"Dağ yamacının kenarında çocuğunla kocan sarkıyor,
sadece birini kurtarabilecek olsan hangisini seçerdin?" de buna benzer bir şey.
Bu soruya Ebru Şallı'nın cevabı hazır mesela: "Kocamı, çünkü yeniden çocuk yapabiliriz."
Camus yaşıyor olsa bu cevabı için Şallı'nın anlından öperdi mesela,
Yabancı'dan sonraki "yalnızca gerçek duygularını dile getiren insan" konulu
en kısa ve anlamlı esere imza attığı için.
Biz de bu sene gene yollara düştük.
Çocuğu arkaya attığımız gibi kilometrelerce yol yapmak
bir kere yaşandığında alışılabilecek bir eziyet.
Hatta bu sefer Nil'in sıkılması o kadar korkutucu gelmedi bana.
Geçen sene kızım bir damla sıkılmayacak arabada diye helak etmiştim kendimi.
Aslında Nil de geçen senekinden daha dayanıklı çıktı yola.
İstanbul-Datça arasını 15 saatte aldık.
Çok amelece gelecek biliyorum fakat söylemek isterim:
Yolun bir kısımında Nil'i önde kucağımda tuttum,
bu sırada babası en sağ şeritten 100'le filan gitti.
Bu da yolu uzattı biraz.
Datça'ya ayak bastığımızın sabahı anladık ki bu Nil'in tatili ve
tavize mahal vermeyecek kadar kesin bir rol dağılımı.
Biz de yanında hizmetli kontenjanından sebepleniyoruz.
Tatilin bir haftası Datça'da babaanne- büyükbaba ve birkaç akraba ile birlikte
bir yazlık evinde geçti. Hesapta biz Nil'i aileye bırakıp geceleri bira içmeye çıkacaktık,
denizde kim kimi geçecek oynayacaktık, biraz yayacaktık anlayacağınız, ama olmadı.
Nil sekiz günün altı buçuğunda bize yapıştı, kimseye gitmedi, yemeklerde terör estirdi, ağladı zırladı
işte yapabileceği ne varsa yaptı.
Öğlen uyuduğunda ikinci perde için çoğunlukla bir tarafa düştük babası ile.
Akşam yattığındaysa "yazlık" olayının "bebekli göbekli emekli" hayatı ile başbaşa kaldık.
Datça'ya indik bir seferinde.
Şimdi yazacaklarımla Datçalıların kalbini kırmak istemem;
ama özetle Ferhunde'nin sevgilisi ile Bodrum'un debdebesinden
bunalıp Datça'ya kaçtığı kadar var.
Biz de bebekli bir ailenin "yazlık hayatı" içerisindeki
"tatilin tabii seyrine" bıraktık kendimizi.
Her akşam markete gidip Algida'nın bir çeşidini denedik.
Yarın iyi kötü elimizden tutan akraba grubunu arkamızda bırakıp
üçümüz başka bir yerlere daha gidicez işte.
Bodrum olur, Alaçatı olur, Ölüdeniz olur...
Nil'in mızmızlığı ev halkına usanç getirdi ama asıl komşuları bezdirdi.
Çevre balkon ahalisi gün sayıyor.
Nil "anniiii aniiii" diye ağladıkça Nil'e değil bana gıcık oldu herkes.
Tersi de öyledir ya zaten: Biri gelir birini över durur diyelim,
övene değil övülene gıcık olur, düşman olur herkes.
Övme beni kızım!
13 Temmuz 2009 Pazartesi
00:53
Anasayfa