16 Nisan 2009 / Perşembe




Okuyucu Bir Kadın Düşmanı


"Keşfedemediğim birçok kitabın aslında nasıl da hayatımı değiştirebileceği düşüncesi beni çok korkutuyor" Botton Bir kapkaççı bir kadını çarpar. 2000 yılında bu hiçbirimize yabancı gelmeyen bir hikayeydi. Kapkaçın en cafcaflı dönemiydi o zaman. Kadınların otombil kullanırken çantalarını sağ ön koltuğa koyabileceklerini keşfetmeleri, kapkaççıların kırmızı ışıkta sağ ön camı balyozla indirebileceklerini keşfetmeleri ile aynı tarihe denk düşer. Genede en fenası motosikletli olanıdır. Akşam haberlerinde izler, sürüklenen kadınlar için üzülür ve hiç başınıza gelmeyecek sanırsınız. Aylardan hazirandı. Okuldan mezun olduktan sonra ki ilk işimdi. İki ay olmuştu başlayalı. Doğum günümün ertesiydi, 27 Haziran 2000 yani. İş çıkışı Feyza ile Levent Tribeca'da bir şeyler atıştırmıştık. Aklım anahtarcıdaydı. Birkaç gün evvel iş yerindeki kesonun anahtarını kaybettiğimi fark etmiştim. Şef bana yedek anahtarı vermişti. En kısa sürede bundan bir tane yaptırıp, yedeği teslim etmem gerekiyordu. Kolay işleyen bir süreçti, kimse mağdur olmamıştı. Ne varki içime sinmeyen bir şeyler mevcuttu. En son çantama koyduğumdan emindim, fakat anahtar çantalarımın hiçbirinden çıkmıyordu. Yemekten sonra Koç Köprüsü'nün yanından Akmerkez'e doğru yürümeye başladım. Elimde iki hafta önce kendime doğum günü hediyesi olarak aldığım çantam vardı. Böyle küçük kırmızıya boyalı tahtaların birleştirilmesiyle oluşturulmuş, içi kırmızı astarlı, kısa kahverengi süet saplı dünyanın en güzel, en şahane küçük kırmızı çantası. Kendi paramla Roman'dan aldığım çantam. Küçük çantalara sığabilen kadınların korkutucu gücünün aksine, ben içine ne bulduysam tıkmışım. Şişman küçük kırmızı bir çanta haline getirmişim onu ve kaldırımda sallaya silkeleye yürüyordum. Çok geçmedi, arkamdan bana doğru yaklaşan bir motosiklet sesi duyduğumu sandım önce. Sandım, çünkü bu mümkün değildi; trafik karışıdan akıyordu. Sonra ses iyice kuvvetlendi, bir milyar tane arı bana doğru koşuyor herhalde derken, dememe kalmadan, dönüp bakmaya bile fırsat bulamadan, küçük kırmızı çantamı kaptı gitti adam. Ters yola girmişti soysuz. Elimde kahverengi süet sapın teki ile kala kaldım. Köpek herif çantayı elimden savurturken içinden birkaç parça eşyamı da düşürmüştü kısmet: Mavi yazan bir kalem, Motorola StarTacim ve Victoria's Secret çilekli simli body splashım. Bir kısmı kaldırımda bir kısmı yolda, kalbim 1500 ata ata topladım hepsini. İnsanın canı avaz avaz ağlamak isterken ağlayamaz ya. Tıpkı beş yaş gibi. Gırtlağımın ortasına tutuşturulmuş yavru bir fille diz çökmüş eşelenirken Levent Polis Okulu'ndan çıkmış iki öğrenci yaklaştı yanıma. Durumu anlatınca tutanak tutturmam gerektiğini söylediler. Cüzdan, kimlik vs sorunları. Ama asıl sorun başkaydı: Piyano virtüözü arkadaşım doğum günüm için, bir müzayede evinden 19.yy ait Fransız, pembe sedeften bir pudra kutusu almıştı bana. O gün de iş yerine, arkadaşlarıma hava atmak için götürmüştüm. Bu çok normaldi. Normal olmayan, cep telefonumla pudriyerliğin boyutunun aynı olmasıydı. Karakoldan önce babam sonra annem peşleri sıra da ben girdim. Olayı anlatıyorum, kapkaçcılar tarif edemiyorum -"Hay kasklarına tüküreyim" diye söyleniyorum- çayımdan bir yudum daha alıyorum. Tutanak tutuluyor sonra. Memur yazıyor "19. yy ait olduğu beyan edilen!..." Annem "Arkadaşına ne demeyi düşünüyorsun?" diye soruyor. Devam ediyor memur "Ehliyet ve çalıştığı iş yeri x'e ait kimliği", "Okuyucu isimli kitap" "Bernard Schlink" diye tamamlamaya yelteniyorum memuru ama sorsa soyadını kodlamam mümkün değil. Dönerken telefonda "sürüklenmedin ya" diyor, korkulu rüya bu çünkü. Omuzlarımı silkip "Yok" diyebiliyorum sadece. Birkaç gün sonra işyerimden aranıyorum. Cüzdanımı Beyoğlu'nda bir çöp konteynırında bulan iyi yürekli adam, dilersem Okmeydanı'nda bahsettiği kahvehaneden, kendisinden, alabileceğimi söylüyor. Akşam eve gelince babam cüzdanımı veriyor. Kös kös odama geçiyorum. Çalışma masamın üzerinde Okuyucu'ya başlamadan önce, bitirdiğim son kitap, R.N.Güntekin'în Bir Kadın Düşmanı duruyor. Rafa kaldırmak için elime aldığımda arasından bir şey düşüyor. Parlıyor halının üzerinde, eğiliyorum; Anahtar orada duruyor işte. Müstehzi bir gülümseme kaplıyor yüzümü, müstakim olmaya çalışıyorum. "Bunun bir anlamı var, ama ne?" diye düşünmüştüm o akşam. Geçen gün The Reader'ı izlerken "Bir anlamı var, ama geçti gitti" diye düşündüm. 16 Nisan Perşembe 01:10 Anasayfa