Yaşadığım hayal kırıklığının boyutlarını tahmin edebilirsiniz herhalde.
Yani bundan üç buçuk yıl önce, 16 Ekim 2005 tarihinde yazdığım "Orhan Pamuk ve Ben" başlıklı
yazımı okuduysanız ve hatırlıyorsanız;
bunun üzerine Orhan Pamuk'un Y E N İ sevgilisi Kiran Desai haberini de atlamadıysanız eğer
tüm bu olan bitenin kalbimin Nihal Penceresi'ni nasıl zangır zangır zangırdattığını hissedebilirsiniz.
Her şeyden önce nasıl Y E N İ?
Yani eskiler nerede, hani?
Peki, gençliğinde Dame de Sion'un kapısında beklediği,
çıkışta resmini yapmak için alıp eve götürdüğü kız arkadaşını İstanbul kitabından öğrenmiştim.
Masumiyet Müzesi'nde Füsun'un kulu kölesi bir Kemal yaratarak
Kara Kitap'ın Rüya’sından bir çeşit O.P.ce özür dilediğini filan da okudum, tamam!
Ama bu kadınlar ve diğerleri ancak Harry Potter'ın gerçekte yaşıyor olma ihtimali kadar sahici geliyordu bana.
Ha, öğretici edebiyat çevrelerinden uzak olmam,
güncel aşk bakiyesinin takibini benim için zorlaştırmış olabilir.
Gazeteler O.P.'nin yüreğinde uyanan aşktan söz ediyor bir süredir.
Kiran 36 yaşında anneden yazar bir Hintliymiş. "Yazar olmak istiyorum" diyince annesi önce karşı çıkmış.
Ama o diretmiş ve İngiltere Hollins'te yaratıcı yazarlık dersleri aldıktan sonra ilk kitabını yazmaya koyulmuş.
Acaba bu konuda O.P. gibi bir yazar ne düşünmüştür, merak ediyorum.
Bana soracak olursanız yaratıcı yazarlık dersleri bir insanı yazar yapamaz.
İşlevini bir yemek tarifi üzerinden anlatmaya çalışayım:
Diyelim "köri baharatı patlıcan yemeğine yakışır" diye bir bilgi verir size.
"Köriyi kıymalı harcı ocaktan indirmeden az önce eklersen aromasını bozmamış olursun" der;
"ama yok ben başlamadan önce onu yağda iyice bir kavurup yakıcam diyorsan sana karışamam" diye ekler.
O da olur aslında olabilirliği vardır yani.
Fakat tüm bunlar kilerinde köri, buzluğunda kıyma, sebzeliğinde patlıcan,
bir tava, ocak, doğalgaz....gibi filanların varsa işe yarayabilir.
Bu ön hazırlıktan sonra Kiran'ın ilk romanı Salman Rushdie gibi yazarların övgüsünü toplamış.
İkinci romanı The Inheritance of Loss'ı yazması ise yedi yıl sürmüş.
Ve bu roman 2006 yılında dünyanın en prestijli ödlüllerinden Man Booker'ı kazanmış.
Annesinin üç kez aday olup kazanamadığı ödülü yani.
Zaten bu kitabını başlarken annesine ithaf etmiş.
Bir sonraki adımda bir yemek kitabı yazmayı düşünüyormuş.
Capote'ye olan hayranlığı, yazarken dondurma, kurabiye gibi şekerli şeyler atıştırması
ve pek tabii Orhan Pamuk, Kiran Desai ile ortak noktalarımız.
Sanki bir ortak noktamız daha var gibi hissediyorum, ama şimdilik çıkaramadım.
Kiran bu ilişki için saha avantajını kullanmaktan da kaçınmamış;
O.P.nin ders verdiği Columbia Üniversitesi'nde öğrenci çünkü.
Onun dışında bunları yazarken durup resmine bakıyorum:
Sorunlu bir baba-kız ilişkisinden geçmiş ergenliğin izlerini taşlıyor gözleri ve çenesi.
Bir çene nasıl böyle bir iz taşır ben de şaşkınım, ilk defa karşılaşıyorum.
O.P., şimdilerde ders vermek için bulunduğu İtalya'da defterine
"Bu dünyada mutlu olunabileceğini, Venedik manzarasının derinliğini içimizde duyunca anlıyoruz.
Bu sevinç bizleri öpüşmeye çağırıyor" diye not almış.
Haber "Yurdundaki polemiklerden uzak, Booker Prize ödülünün sahibi yeni nişanlısı
Hintli yazar Kiran Desai refakatinde Venedik'te bulunan Pamuk, yepyeni bir döneme girmiş gibi görünüyor"
analizi ile noktalanmış İtalya'nın La Repubblica gazetesinde.
Bunu da okuyunca organik bir duyarlılık gösteriyor kalbim.
"Orhan Pamuk'a olan hislerimin edebi yönü yok,
bu had safhada bir kadın-erkek ilişkisi" diye yazmıştım daha önce.
İşinde titiz bir defterdarı andıran O.P.nin ilgime mazhar olan tarafını bir kez daha görmeye çalışıyorum.
Geçen gece boş vaktim vardı Masumiyet Müzesi için Banu Güven'e verdiği röp.ü izledim.
Başarı tamam da insanı uyaran bir çekingenliği de var O.P.nin.
Bu duygu oldukça insansal ve buna engel olamıyorum.
12 Haziran 2009 Cuma
00:59
Anasayfa