Büyük zarfların üzerinde adımı okumaktan hep hoşlandım.
Belki de bu yüzden üniversite sınavını üçüncü girişimde kazandım.
Tadelle reklamı olmasa bu hafta sonu ÖSS sınavı olduğundan hiç haberim olmayacaktı.
Zaman beni, ÖSS sınavına giren bir gencin stresini paylaşmaktan,
annesinin stresini paylaşmaya doğru büyütüyor.
Büyük sınav süreci ile ilgili aklımda kalan tek şey bir taktik:
Mutsuz görünürsen çok çalışıyorsun demektir.
Ve pek tabii efsaneler:
"Bir yıl boyunca bırak sinemayı müzik bile dinlememiş, televizyon izlememiş".
Mesela bu "dahi" ile aynı manaya geliyor.
Sorumluluk bilincinde dahilik mertebesine yükselmek gibi bir şey:
Basit bir anne gözü nemlendiricisi.
Halbuki benim bildiğim dahilik, beyin hücreleri ile ilgili bir şeydir
ve hırpalanmayı gerektirmez.
Sınavlar kötü şeyler midir? Gereksizler midir ya da?
18.yüzyılın ortalarına kadar kişinin mevkii ile değeri arasında hiçbir bağ olmadığı düşünüldü.
Toplum yapısını kan bağı ve ailelerin maddi durumu belirledi.
Efendilerinden daha zeki seyisler, ham'fendilerinden daha bilgili dadılardan bahsediyoruz yani
ve bu hal kimsede bir komplekse sebep olmadı.
Fakat kralın şapşal oğlu ülkeyi yönetmek için biçilmiş kaftan mıydı?
Edebiyatta böyle miydi ki?
Okumak için bir kitap seçerken yazarın babasının ünlü, zengin ya da geniş
çevreli olup olmadığı ile kimse ilgilenmiyordu.
Bu bir işaretti ve sonra 19. yüzyılda bu işaret birilerine ilham oldu:
Meritokrasi adı verilen yeni bir ideoloji doğdu.
Meritokratlar, eşitlik ve miras ilkesine karşı durdu.
Önce "fırsat eşitliği"nin sağlanması gerektiğini savundular.
Yani, eğer toplumdaki herkes aynı eğitimi ve aynı kariyer edinme şansını elde edebilirse,
o zaman gelir farklılıkları ve bireysel ayrıcalıklar tek tek kişilerin yeteneksizliğine
ve zayıflığına bağlanabilecekti. Bu şekilde insanlar şartları "hak etmiş" olacaktı.
Amerika 1824 yılında ilk kamu destekli lise eğitimi fırsatını başlatarak öncü davrandı.
Lise sayısı 1920'ye gelindiğinde üç yüzden, iki bin beş yüze çıktı.
O yıl Harvard Üniversitesi Başkanı ve birkaç kişi daha (hay benim güzel anlatımım)
öğrencilerin zekasını adil ve tarafsız bir biçimde ölçen SAT sınav sistemini icad etti.
Böylece gerçek değerler ortaya çıkacaktı.
Ama gerçekte bu çok sıkı denetlenen fırsat eşitliğinden başka bir şey değildi.
Şimdi elimizdekiler şunlar:
SAT sınavı ile devlet adamlarının budala kız ve oğulları ayıklanıp yerine
çalışkan esnaf çocukları yerleştirilince iç güzellikle kariyerin kesinlikle bağlantılı olduğu inancı güçlendi
ve buna paralel olarak para mevhumu ahlaki bir çağrışıma sebep oldu.
Oysa daha önce para babadan oğula aktarılan bir maldı ve
bunun içsel niteliklerle uzaktan yakından alakası yoktu.
Ama meritrotik dünyada zenginlik kişinin karakteri ile ilgili önemli bir gösterge halini aldı.
Hani o çok meşhur "fırsat eşitliği" ilkesinden bahsediyoruz:
Daha çok para sahibi = Daha iyi bir insan
Yüksek statü hak edilebiliyorsa, aynı şey alçak statü içinde söylenebilirdi.
Meritokratik idealle insanlar bir taraftan "yeteneklerini ifade edebilme özgürlüğü"ne kavuşurken
diğer taraftan "utanç" hissi ile tanıştı.
Yeni düzende bir insan iyi huylu, zeki ve yetenekliyse neden hala fakir olduğu,
terfi etmediği sorusunu mantıklı bir şekilde açıklamak, çevresini ikna etmek zorundaydı.
Sonuç: Keskin bir acı ve utanç hissi yani.
Buralara nasıl geldiğimizi öğrendiğimde (Botton, Statü Endisesi) elli yaşında saplantılarına,
komplekslerine ve inatlarına sımsıkı yapışmış; bu çöpe de tecrübe adını vermiş insanların
ruh halini daha iyi anlıyorum.
O yüzden büyük sınava girecek olanlar ellerinden gelenin en iyisini yaparken,
yaşamda başarılı olmanın birden fazla yolu olabileceğini de unutmasın.
10 Haziran 2009 Çarşamba
00:35
Anasayfa