Datça Hakkında Biraz Yalan Söyledim Galiba




Datça Hakkında Biraz Yalan Söyledim Galiba


Datça Bükleri-1 Sumru Yavrucuk'un bir röportajında Bozcaada hakkında "Sorana sırf Bodrum'a benzemesin diye 'suyu, elektiriği sık sık kesilir, yolları kötüdür' filan diyorum" dediğini hatırlıyorum bir röportajında. İtiraf etmem gerekiyor, benim de Datça için yapmaya çalıştığım buna benzer bir şeydi sanırım. Fakat bilinçli olduğum söylenemez. Ta ki bugün Savaş Özbey'in Bozcaada dosyasını okuyana kadar. Tatil dediğin en az iki hafta olmalı, en fazla da iki hafta. Monoton bir hayat yaşadığımdan şikayet etsem de ben de öncelikle sakin bir ortam, temiz ve az kişi ile paylaştığım bir sahil arıyorum gittim yerde. Devamında özenli giyinmek durumunda bırakmayacak bir sosyal ortam ve endişesizlik hali. Bu endişesizlik hali tatil için gene küçük İstanbulları tercih etmediyseniz mümkün oluyor. Datça'nın bademi meşhur. Ama alternatif tanıtım için Kantoron cenneti de denebilir. Kantoron mideye çok iyi gelen bir bitki. Eğer zeytinyağına yatırırsanız, pamukla yaranıza sürmeniz de mümkünmüş. Yaraya bir şey sürme noktasında kolunu sarımsakla ovarak yara eden dilenciler aklıma geldiği için bu konuda hep önyargılı olmuşumdur. "Sürün" diyemem. Ama özellikle mide yaralarında gözyaşartıcı sonuçlar veriyormuş. Sonra kekik, adaçayı, keçiboynuzu, bal (kekik balı da meşhur), kabak çiçeği dolması diye devam ediyor tıkınılacaklar listesi. Aloe vera da yetişiyor. Her cumartesi pazar kuruluyor. Köylüler de tezgah açıyor. Onların sebze meyveleri hem daha taze hem de daha uygun diğerlerine nazaran. Mesela senenin en güzel üzümünü bu pazardan alıp yedim. Datça Pazarı'na hem Bodrum'dan hem de Yunanasitan'dan gelen oluyor. Yunanlılar bizim pazara geliyorlar, biz de arabanın radyosunda onların kanallarına denk gelip duruyoruz böyle de bir alışveriş söz konusu. Datça'ya ilk indiğimiz gece Datça bizim için masalarını plaja indiren bir sıra lokantadan ibaretti. O zaman ortam Tarabya sahilini anımsattı ki burun kıvırdığımızı söyleyeyim. Bunun üzerine tam meydanda bulunan, tahta zeminli parkta, direkt denizi gören basamakların birine kurulduk. Hemen herkes de böyle yapıyor zaten; mısır, çekirdek dondurma kola, siyah denize karşı. Sonra başbaşa gittik bir gece. Meydanın içeride kalan sağ yakasını keşfettik. İlerleyince bir çeşit "barlar sokağı" karşıladı bizi. Mütevazı bir marina. Büyük bir çay bahçesi ve diskomsu birkaç mekan daha. Bu tür durumda oturacak yer seçmekte zorlanıyorum. Çünkü çok hoşuma gitsin istiyorum. İçecekleri bulaşık suyu olmasın, bardağı fincanı şık olsun ama çok da pahalı olmasın, masası sandalyesi hem rahat hem göz doldursun istiyorum. Işığı rahatsız etmesin, illaki sarı olsun. Garsonu bardağımı tabağımı takip etmesin, ilk bakındığımda da karşımda belirsin istiyorum. Bu bilgiler ışığında Mocca Bistro'da oturduk. İkea döşenmiş, küçük bir dükkan. Bir duvarını kara tahta yapmışlar çocuklar boyamış, notlar yazmış filan. Çok şirin bir yer, rahat. Pizzası çok lezzetli.Sonra üstüne koca bir kase kapiçino geldi ki o da güzel. Gerçekten çok keyiflendik ve tatilimizin beşinci gününe denk gelen o gece Datça'da, 8. kezdi sanırım, elektirikler kesildi. Biz de diskomsu planımızı iptal edip eve döndük. Tatilin ikinci yarısı için Ölüdeniz'i değil de Bodrum'u seçmemize sebep olan etkenlerden biri Feribotsa diğeri Palamutbükü bir diğeri de Hayıtbükü'ydü. Datça haritanın en sivri köşesi, o yüzden sayısız bük var, diyerek anlatımı coşturmak isterim. "Buralarda yüzdükten sonra kalkıp Ölüdeniz'e gitmek çok manasız" kararını verecek kadar şahane büklerden bahsediyorum. Palamutbükü mesela: Döne döne ilerleyen manzaralı yolunu mu, akvaryum gibi denizini mi, pansiyon ve aparttan ibaret sayılı konaklaması ile sakinliği mi, geleni kazıklamayan esnafını mı, lezzetli menü seçeneklerini mi, önce hangisinden bahsedeyim? Palamutbükü'nü Can Yücel de çok severmiş. Aslında "gizli ünlü" yerlerden burası. Kimse bahsetmiyor, bahsedince de yeni mi bildin havasında "Ah, biliyorum, bilmem mi!" diyor, hasbinallah! Yalnız bu sabah Payam Pastanesi'ni atladığımı öğrenince üzülmedim değil. Denizi biraz serin, ama bi'girdin mi çıkmak gelmiyor insanın içinden; ağaçların altındaki masadan el sallayan birileri olmalı illaki "yemek geldi, koş" gibilerinden, çocuk ağlamalı, birine suni tenefüs yapman gerekmeli filan. Yoksa sudan kopmak imkansız. Sonra tekrar denize dönmek için az önce yediğin avcı böreğini, dev kalamarları filan gerekçe gösterip "dolu mideye birkaç kulaç iyi gelir, hazmettirir" gibi yeni düzenlemelere gitmek şaşırtıcı olmaz. Palamutbükü'nün ne şahane bir yer olduğunu anlatmak için Dünya Turizm Tarihi'ne başvurmaya gerek yok kısaca. 9 Ağustos 2009 Pazar 01:10 Anasayfa