Doğa ile randevuların aşı takvimi gibi düzenlenmeye ihtiyacı var.
Şehirde yaşarken böyle bir şeye ihtiyaç duyduğunu fark etmiyor insan.
Bıkkınlığa iyi gelecek şeyin bir tişört daha satın almak olduğunu sanmak olası.
Elde poşet eve varana kadar gerçekten iyi de geliyor, ama sadece o kadar.
Pazar sabahı Rumelihisarı'ndaki sıralı dükkanların birinin kapısında arabayı valeye bırakıp
döt kadar masanın kenarına konuşlanarak "köy" kahvaltısı da yapılabilir;
ikinci bardak çayda yavaş, hesabı getirmede hızlı garson eşliğinde.
Sonrasında şişkinliği sucuğa bağlamak serbest.
Her çeşit bilinç seviyesinde "bu senenin doğa randevu ne olsun?"nu düşünmek sevimsiz.
Hatta varsa "imkan(-larını)". Bana öyle geliyor başta.
Mesela "Artvin'e katırların sırtında gidelim mi?" teklifi, teklif değil.
Daha çok bir sabır ölçer. Bir çeşit hasbinallah.
Bu sene nisan ayında ne zaman kaç gün dağ zirvesi seyredip,
kazak yakasını burun üstüne çekeceğimiz belliydi.
Yazın sıcağında serin bir soluk almak ve bir önceki şezlong tatili ile arasında
sıkılma süresi bırakmak koşulu ile bu hafta.
İkinci gün akşamüstü koskoca orman bir jimnastik salonu kadar boş göründü gözüme.
Ağaçlara bakıyorsun, aşağıda şehrin üstünü kapayan bulutlara bakıyorsun: Bulutlar aşağıda, öhöm!
Batma hazırlığında rengi dönen güneşe,
diğer yanda gökyüzünde bardaktaki su lekesi gibi duran aya bakıp "boş" diyorsun.
Dekoratif anlamda yani, eşyasız bir salon gibi.
Güneş doğuyor güneş batıyor her sabah her akşam bir tuvalin, bir Canon G9'un eksikliğini hissediyorsun.
Peki nerede bu odanın balkonu?
İki bin küsür metrede kışın buraya iki metre kar yağıyor insanfsız; neyin balkonu, nereye balkon?
Peki biri bunu kuşlara açıkayabilir mi?
On bir katlı otelin her katını kilim dokur gibi sabahtan akşama kadar ilmek ilmek turluyorlar.
Kenarına köşesine yuva yapacak bir çıkıntı bulmak için.
Seyirlik olan sadece kuşlar değil.
Yazın dağ oteli= kampa giren futbolcular + serinlemek isteyen türbanlılar +
seks kampına giren yasak aşıklar+biz şeklinde formüle edilebilir.
Malum otel mimarisinin harç yoğunluğu seks kampına girmiş yasak aşıkların
özel hayatını kamuya mâl edecek kadar geçirgen. Otuz beş yaşında liseli kız şevki abes, o kadar.
Kampa giren futbolcuların en yaşlısı 20 yaşında. Hepsi de efendi çocuklar Allah için.
Asansörden çıkarken, binmek üzere olana "Buyrun" diyeni var;
binerken sırasını veren var (ciddi bir asansör trafiği kastettiğim),
"Çocuğun ayakkabısı az önce şurda duruyordu" diyince, eğilip koltuk altlarında arayanı var.
Takım kurallarından sarsılmaz olanı: kahvaltıya terlik, akşam yemeğine spor ayakkabı yalnız.
Bir idoller geçidi önümüzden akan: David Beckham, İlhan Mansız, Rüştü, Tugay,
Nihat, Emre benim seçebildiklerim.
Türbanlıların ise dağın zirvesinde bile serinleyememiş bir halleri var.
Nur düşmesi beklenen suatlar hep asık, ayaklar -o ayazda bile- mümkünse çıplak.
(Memnun olmak günah mı ilk fırsatta Kitaba bi'bakılacak).
Yüzerek, yürüyerek, piknik masasının bankına uzanıp gökyüzünü seyrederek (bulut yok, bulut aşağıda)
okuyarak, atlara üzüm yedirerek geçen ilk gün biraz saçma geliyor. Boş.
Bir şeyler kaçıyor gibi. İnternete de girmeyince bu duygu perçinleniyor. "Kaçırıyorum" duygusu.
Sonra ikinci gün rahatlatıcı oluyor. Spor, duş, yemek, çocuk oyunları filan.
Çocuk oynatmak şaşmaz her koşulda ve şartta.
Üçüncü gün kafa arınmaya başlıyor. Kuşların terennümü (bi de eski Türkçe'ye ilgide ani artış)
rüzgar sesi, fırça çeken teknik direktörün sesi karışmadan tek tek duyuluyor.
Dördüncü gün sabah tam çocuk gibi uyanıyorsun: Sebepsiz mutluluk.
Kahvaltıdan sonra bavul toplamak gerekince biraz endişe hasıl oluyor;
bir şey unuttuk mu, kirliler sol tarafa, duşa da bak filan.
Odayı boşalttıktan sonra gitmeden biraz daha çimlere yayılmak ilk bakışta mantıklı: Acelemiz ne!
Olmuyor fakat. İlk günkü gibi gene saçma geliyor.
Yol çağırıyor ve çağırdıktan 45 dakika sonra yaklaşık 2 saat sebepsiz bekletiyor.
Chuck Palahniuk'un kaleminden sanki, öldürücü bir -tıkanma-.
Eve dönüşün ilk günü ateş, devamında üç gün aşı yerinde ağrı yapıyor.
Hemen ılık bir banyo iyi geliyor, aşı yeri su değdikçe rahatlıyor aksine.
Uyarıcıların olmadığı ve doğru düzgün bir olayın yaşanmadığı yerden;
çok mühim şeylerin yaşandığı ve mühim şahsiyetlerin kol gezdiği şehre gelince
bir de üstüne internete girince tam insan haline geliyorsun gene.
Tüm uyaranları ve bir takım saçmalıkları ve aslında kolay olması gereken acayip zor şartları
göğüslemeye hazır; aşılı ve mukavemeti artmış yeni bir tam insan.
Cesaretle katlanıyorsun saçmalıklara. İdare ettiği yere, yeni aşı tarihine kadar.
Ne güçlü bir yaşama arzusu bu.
21 Ağustos 2009 Cuma
01:56
Anasayfa