Bükünün Bükü Cenneti




Bükünün Bükü Cenneti


Datça Bükleri- 2 Tatilden döndükten üç gün sonra hiç tatile gitmemiş gibi hissedince, tatile gitmek yerine neden buzdolabını yenilemediğimi sorgulamaya başladım. İki haftayı güneş kremi endüstrisini ayakta tutmaya çalışarak geçirdim. Yaratıcı faktör denemelerine imza attım. Misal Sebamed 60 ile Nivea 30'u karıştırarak 90 faktörlük kokteyl elde etmek mümkün; bunun mantığa aykırı bir tarafı yok. Bu şekilde kremlendikten sonra tekrar giyinip şezlonga sanki güneşlenecekmişim gibi konuşlanmam kafa karıştırıcıydı o kadar -şezlong komşularım için-. Böyle alerjik bünyeleri kültür turizmi paklar bence. Gel gelelim şezlong da şezlong ille de şezlong. Kültür turizmine karşı değilim, sempatik bulmuyorum o kadar. İçimdeki ödev aşkını dizginlemek ne mümkün ama. Üşenmedik yolları konusunda çok çok ikaz edildiğimiz antik kent Knidos'u görmeye gittik. Toz, topraj, viraj gırla. Atik kent gezmekten çakmayan herkesin görmesi gereken bir yer burası. Ege ile Akdeniz'in tam birleştiği noktada, M.Ö. 4. yüzyılın en zengin, şaşalı liman kenti Knidos. Doyumsuz manzarası garanti. Gelmişken bir de denize girersiniz. Yalnız para bozmuş buranın halkını, şehrin bir çeşit Pompei olduğu yolunda söylentiler var. Mermer cenneti Knidos'dan Afrodit heykelini çalmışlar, iyi mi. Antik kent gezilerinin bir vazgeçilmezi sararmış otlarsa diğeri ağustos böceklerinin sesi. Biraz müsade etselerdi belki, devrilmiş sütunların cazibesine bırakabilirdim kendimi, ama yok! Açıkhava mızıkacıları filan diyerek sevimli hale getirmeye çalışsam da onlara eşlik eden cırcır böcekleri sayesinde "hissedilen" hava sıcaklığı 43 derecelere ulaştı. Böylesi bir psikolojik etki kültür turizimi ile arama giren; bir de gözleri kopmuş taş aslanlarla, mermer ya da. Mezar diyerek bir çukurun başında dikilince elden gelen bir şeyler hissetmeye çalışmak sadece. Bu sırada broşürün imdadına koşmasına da izin vermeli. Datça'nın başka bir güzelliği bazı köy isimlerinin Ordu'nunkilerle aynı olması; Mesudiye, Reşadiye gibi. Hayıtbükü, Mesudiye'ye bağlı. Palamutbükü'nden biraz daha küçük ve sakin bir yer. Berke Kahve'nin patatesli kaşarlı gözlemesi çok lezzetli. Dendiğine göre patlıcanlı gözlemesi de şahaneymiş. 500 metrelik sahilde benim gördüğüm sadece bir tane pansiyon var, 70 lira geceliği. Küçük limanı pek çok ülkeden gelen mavi turcuların uğrak noktası. Denizi çok ilginç yalnız: Yüzenler var mesela, gözün görüyor onları; ama deniz "Kimse yok, hadi dalsana" diyor. Ve sen de ikna oluyorsun buna. Böyle özel bir muamelesi var Hayıtbükü'nün. Mesela iki kişilik bir tatil olsa bu, iki haftada kalınından en az iki kitap, üç dergi, günde de dört gazeteyi ölüm ilanlarına kadar okutacak bir sahil motivasyonu söz konusu. Çöp niyetine aralara yerleştirilmiş toprak saksılardan sarkan mısır koçanlarını didikleyen kuşları izlemeye müptela değilsen tabii. Bir de Ovabükü var, Hayıtükü'nden çıkınca yürüyerek bile ulaşılabilir mesefede. Mars'ın yüzeyine benzer, geceleğin "uzay da böyle bir yer olsa gerek" dedirtecek türden; kastettiğim ürkütücü bir keşfedilmemişlik. Dileyen klip çekebilir ama. Okuduğun üzere okur, Datça pek dillendirilmeyen güzelliklere sahip. Birkaç yüzyıl önce İspanyollar buraya cüzzamlı hastaları bırakıp kaçmış. Ölüme terk etmişler düpedüz. Bir zaman sonra "nedir, ne oluyor?" diye bakmaya geldiklerinde hepsinin iyileştiğini görmüşler. İyileşenler gücenmiş, İspanya'ya dönmemiş tabii, haklılar. Halkı da Akdeniz'in karakuru tiplerine hiç benzemiyor zaten. Gözlenebilir bir İspanyol etkisi mevcut. Suyunu içip, havasını soluyup, Kantorun'unu toplamak lazım. Hayat bir Datça yapmaya imkan tanıyacak kadar uzun. Atlamamakta fayda var. ------- Başka bir şey: Perihan Mağden, 7 ay aradan sonraki ilk yazısını blogunda yayınladı. Bir daha bu kadar uzun ara vermez umarım. 14 Ağustos 2009 Cuma 00:57 Anasayfa