Nigella beni benden almaya devam ediyor. Dün, makarnalardan bahsediyordu birden,
"Annem 'Elde edilmiş hiçbir başarı uzun boylu olmanın önüne geçemez!' derdi" dedi.
"Biraz daha uzun olabilirmişim" derken de bir eli ile tavanı işaret ediyordu.
Halbuki Nigella kısa boylu bir kadın değil.
Bu çağrışımın kaynağı diğer elinde tuttuğu spagettiydi kesin.
İlk bakışta çok derinliği olmayan bu laf annesinin
Margaret Thatcher'in maliye bakanlarında Nigel Lawson olduğunu hatırlayınca üzerinde düşünmeye değer,
ironik bir bilgiyi ihtiva ettiği kuşkusunu uyandırıyor bende.
O zaman "Hıh, boysa boy devede de var canım" filan diye okur girişmeden ben girişeyim:
Uzun boylu kadınlar yaşlandığında, orta boylu hafif kilolu yaşlı kadınların yarattığı tonton etkiden uzak,
Gargamel'e benziyor. Kadının yaşlandıkça erkeksileşmesi de bir etken tabii.
Şimdi elime geçen bir istatistiğe göre huzur evlerindeki kadınların boy ortalaması 1,72 imiş!
Tonton değilsen kapının önüne koyan koyana.
Ergenliğim yanımdan geçerken kişneme sesleri çıkaran erkekler yüzünden tam bir kabustu.
Boyum bana hiçbir şekilde ayrıcalık sağlamadığı gibi iddia edildiği üzere başarı duygusu da hissettirmedi.
Sanki hiç hak etmediğim, hatta çalarak elde ettiğim bir şeyle uluorta dolanıyormuşum gibi
bir muameleye tabii tutuldum hep; özellikle ailesi tarafından her yaz
"bi'yazda" uzayacağı sanılan ve her seferinde hayal kırıklığı yaşayıp,
"olsun bir sonraki seneye inşallah" diye avutulan güdük erkekler tarafından.
Şu ana kadar da fazladan bir dilim kek ikram edilmişliği yoktur.
Tabii anneme sorarsan sosyal hayatta yaşadığım tüm aksiliklerin ya da yaşayamadığım jestlerin
sebebi mesafe koymadaki ustalığım, girdiğim mekanı şen kahkalarım ile çınlatamamam filan.
Aristokrat bir duruşum varsa ben ne yapayım, suç mu?
Bunlar komik anılara dönüştü zaman içerisinde.
Erkekler hoyratça ergenlikte ve hayatın pek çok aşamasında defadet gücendirse de kadınları
en çok ben gücendim gibi geliyor bana.
O yüzden evde, işte, sokakta karşılaştığı en ufak bir problemde çaresiz kalan,
en basit çözümleri gözden kaçırdığı için zor duruma düşen erkek ile
onu, vaziyete el koyarak kurtaran kadın hikayelerinin konu edildiği dizilere, reklamlara en çok ben gülerim.
Erkek beceriksizliğinin konu olduğu skandal haberler de en çok beni keyiflendirir.
Dünyanın gelişmiş sekiz ülkesinden birinin başbakanı Berlusconi, safi yatak hayatı ile gündemde.
Yatak hayatı lafı da kadın programlarının bir klasiğidir:
"Selin hanım kocamla sekiz aydır yatak hayatımız yok" gibi.
İnsan sanıyorki uçkuruna düşkün olan adam işlerini de berbat eder.
Öyle olmuyor ama, izin vermiyorlar demek ki, ne hoş!
Berlusconi'nin yatak hayatı Kibar Feyzo'daki "Ben karı istirem" repliğinin yarattığı
sevimli çağrışımdan her seferinde biraz daha uzaklaşarak, Patrizia D'addario ile birlikte
tam bir beceriksizlik komedisine dönüştü .
Artık basit bir seks satın alma işini bile eline yüzüne bulaştırıyor Berlusconi.
Mücevher hediye edip, Avrupa Parlamentosu’nda üyelik sözü veriyor eskortlarına,
bununla da yetinmeyip Patrizia'ya vefaat etmiş babasının yarım kalan projesi ile ilgileneceğini söylüyor.
Peki ne gereği var tüm bunların, herkes işini yapsa olmuyor mu?
Bir gereksinim de yaratmaya çalışıyor Berlusconi. Paranın satın alamayacağı bir gereksinim.
Kadınların sadece işlerini yapıp gitmelerine izin vermiyor;
aynı zamanda ilgilerini çekip, bunun için rekabet etmelerini sağlayarak arzulandığını da düşünmek istiyor.
Bu bana bir dönemin klasikleşmiş karikatürü "Benden para almadı"yı çağrıştırdı.
Erkekler kadın neslini mütemadiyen, türlü yollarla, çeşit çeşit gücendiriyor.
Sonra gün geliyor ayrıcalık bekliyor olmuyor, parayla satın almaya çalışıyor olmuyor,
o zaman ya mahallearası, ya da uluslararası skandallar patlak veriyor.
Bence bir sakıncası yok.
9 Ağustos 2009 Çarşamba
00:51
Anasayfa